ULAŞIM HAKTIR, ÜCRETSİZ ULAŞIM HAKKI SAVUNULMALIDIR..!

ÖZGÜRCE
20/11/2009

Sanayileşmeyle birlikte başlayan kentleşme üretim alanları ile üretimde çalışan emekçilerin barınma alanlarının iç içe geçmesine neden olmuştur. 1970’lerde yaşanan krizin ardından esnek üretimin yaygınlaşmasıyla birlikte üretim alanları kent merkezlerinin dışına çıkarken kent merkezleri, finans ve ticaret merkezleri haline gelmiştir. Üretim alanlarının mekansal değişiminin ardından barınma alanları da ya toplu konut ya da korunaklı siteler biçimine dönüşerek kent merkezleri dışına çıkmıştır. Üretim, ticaret ve barınmanın mekansal ayrışımı her gün milyonlarca kişinin bu üç alan arasındaki dolaşımı nedeniyle kentlerde ulaşımı “sorun” haline getirmiştir.


Her sorunu bir fırsata çevirmeyi beceren sermaye, kendi yarattığı sorunu kendisine kâr getirecek bir alana dönüştürmek üzere 20. yüzyılın “öncü” ürünü otomobili en etkin biçimde pazarlayacak yollara yönelmiştir. Toplu taşıma araçları yerine bireysel taşıma aracı olan otomobilin öne çıkartılması, bir taraftan ulaşım sorununu daha da çözümsüz hale getirirken, diğer taraftan sermayeye yeni kâr ve rant alanlarının açılmasına da olanak sağlamıştır.

Sosyal devlet uygulamalarında ulaşım, bir taraftan dolaylı olarak kâr alanı oluşturma işlevini sürdürürken diğer taraftan da kamusal bir hizmet haline gelmiştir. Ancak neoliberal politikalar, tüm kamusal hizmetler gibi kent içi ulaşımın kamusal niteliğini ortadan kaldırıp, bu alanı da piyasalaştırarak ya da özelleştirerek sermayeye kâr getirecek hale dönüştürmüştür.

Türkiye’de sosyal devlet uygulamaları son derece sınırlı kalmıştır. Buna rağmen kent içi ulaşım hizmetleri 1960 yıllardan 1980’li yılların ortalarına kadar önemli ölçüde kamu hizmeti olarak yürütülmüş ancak daha sonra piyasalaştırma ve özelleştirme uygulamaları başlamıştır. Bugün diğer pek çok alanda olduğu gibi kent içi ulaşımda da izlenen yöntem, kâr amacı güden yüksek fiyatlandırma ve imtiyaz haklarının özel sektöre devredilmesidir. Bu uygulamanın sonucu ise kaçınılmaz olarak ulaşımda yüksek bedeller olmaktadır.

Oysa ulaşım sorununu ortaya çıkartan sermaye ve onun sistemi kapitalizmdir. Emekçiler bu sorunun sadece mağdurudur. Zira kent içinde her gün bir yerden bir başka yere gitmek isteyenlerin çok büyük çoğunluğu ekmek parası peşindeki emekçiler ya da öğrencilerdir. Ekmek parası için emekleri sömürülen emekçiler işyerlerine ulaşmak için yeniden sömürülmektedir. Geleceğin emekçisi öğrenciler için de durum farklı değildir, onlar da sömürü çarkına girmek için yol aldıkları eğitim yaşamında katkı payları, harçlar ve dershane ücretleri yanında bir de ulaşım bedeli ödemek zorunda kalmaktadır.

İstanbul’da ulaşıma yapılan zamlar (ki en son metrobüse yüzde 33 dolayında zam yapılmıştır), kriz nedeniyle artan işsizlik ve düşen ücretler karşısında emekçilerin sabır sınırları sınanıyor düşüncesine neden olmaktadır. Evet, tüm bu koşullar içinde artan ulaşım fiyatları acaba emekçi kesimlerce nasıl algılanacaktır? Şüphe yok ki bu “saldırıya” karşı tepkisiz kalınması halinde bunun ardından çok daha büyük zamlar ve özelleştirme haberleri gelecektir.

Türkiye’de yeterince gündeme getirilemeyen ulaşım, emekçiler tarafından sahip çıkılması gereken sosyal bir haktır. Kent içi ulaşım, yerel yönetimlerin temel görevidir ve bunun için yerel yönetimler pek çok isim altında vergi almaktadır. Ulaşımı sağlayacak araçlar da bu vergilerle satın alınmaktadır. Yani ulaşımın bedeli zaten vergiler yoluyla ödenmektedir. Bunun dışında bir kez daha fiyatlandırmaya gitmenin hiçbir haklı gerekçesi yoktur. Dolayısıyla ücretsiz ulaşım hakkını savunmak son derece meşrudur. Öğrenci, işçi, işsiz, memur, emekli kısacası sermaye dışı tüm kesimler için toplu ulaşım ücretsiz olmalıdır. Eğer bunun hangi kaynaktan karşılanacağı düşünülüyorsa adres elbette sermayeden alınacak vergilerdir.

Eylemin Adı ‘Grev’ Olunca…

13/11/2009

ÖZGÜRCE

Grev, emekçinin ekmek kavgasında sermayeye karşı kullanabileceği en güçlü silahtır. Grevle birlikte bir taraftan emekçiler üretimden -hizmet sunumundan- ve dayanışmadan gelen gücün farkına varırken diğer taraftan sermaye düzeni ideolojik olarak sorgulanır ve sarsılır. Bu nedenle sermaye, grevle ortaya çıkacak tehdide karşı grevleri engellemek için her türlü yola başvurur.

Sermayenin engellemelerinin aşılarak grevin başarılı olabilmesinin koşulu grevin önce emekçiler sonra da toplum tarafından benimsenmesidir. Bunun için greve katılacak emekçilere ve bu grevden etkilenecek toplum kesimlerine grevin gerekçesi en açık biçimiyle anlatılmalı ve ikna olmaları sağlanmalıdır. Eğer greve çıkması beklenen emekçiler, grevin gerekçesi konusunda yeterli bilgiye sahip değilse ve tam olarak ikna olmamışlarsa greve katılım düşük düzeyde kalacaktır ki bu grevi daha baştan başarısızlığa mahkum edecektir. Katılımın düşüklüğünden kaynaklanacak başarısızlığı önlemek için grev kararının ya tabanı oluşturan emekçilerin talebiyle alınması ya da tabandaki emekçiler ikna edildikten sonra açıklanması gerekir.

Greve katılım konusunda diğer önemli bir nokta da greve katılacak emekçilerin grevi yürütecek sendikaya güvenidir. Sermayenin, grevi başarısızlığa uğratmak için en çok başvurduğu yol, grevi kanunsuz ilan ederek emekçileri tehdit etmektir. Grev kararını alan sendika greve katılan emekçilerin karşılaşabilecekleri sorunları sahipleneceği güvencesini vermelidir. Ayrıca grev kararı alan sendikanın hedefine ulaşana kadar grevi sürdürmesi beklenir. Greve çıkılırken ortaya konulan hedeflerden yarı yolda cayılması, sendikanın kendi eliyle grevi kırması anlamına gelir ki bu da sendikaya olan güveni onarılmaz biçimde tahrip eder.

Başarılı bir grev için greve çıkacak emekçiler kadar grevden etkilenecek toplum kesimlerinin de desteği alınmalıdır. Özellikle kamu hizmeti gören emekçilerin gerçekleştireceği grevlerde bu destek çok daha önemlidir. Örneğin grev nedeniyle hastane kapısından dönen, vergi dairesinde işini göremeyenler grevin gerekçesi konusunda ikna olmamışlarsa tepkilerini emekçilere yöneltirler ki bu grevin meşruluğunu ortadan kaldırır ve grevi haksız duruma düşürür. Hal böyle olunca da grevin başarısız olmasının ötesinde belki uzun yıllar bir daha o alanda grev gerçekleştirmek mümkün olmaz. İşveren de bu zafiyeti en etkili biçimde değerlendirir ve emekçilerin haklarını daha da geriye götürme fırsatını elde etmiş olur.

Bugün emekçilerin içinde bulunduğu durum en etkin biçimde mücadeleyi gerektirmektedir. Bu mücadele süreci içinde elbette grev de vardır. Ancak eylemin adı grev olunca gerekli koşulların mutlaka yerine getirilmiş olması gerekir. Eğer bu koşullar tam anlamıyla yerine getirilmezse grev silahı geri teper ve emekçilere yarardan çok zarar verebilir.

Kamu emekçilerinin 25 Kasım’da aldıkları grev kararında gerekli koşulların ne ölçüde yerine getirilmiş olduğu konusunda kendi adıma endişelerim olduğunu belirtmek isterim. Umarım grev sürecine dair –olumsuz- izlenimlerim ve endişelerimde yanılırım ve 25 Kasım grevi başarıya ulaşır. Aksi halde sadece grev gibi son derece önemli bir mücadele aracının içi boşaltılmış olmaz, aynı zamanda zaten son derece zor durumda olan sendikal hareket çok büyük bir darbe daha alır ve yeniden toparlanması uzun yıllar mümkün olmayabilir (!)

ÇALIŞMA EKONOMİSİ ve ENDÜSTRİ iLİŞKİLERİ BÖLÜMÜ

ÖZGÜRCE

SALI YAZILARI

CANLI YAYIN