<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935</id><updated>2012-02-13T14:16:32.570-08:00</updated><category term='MAKALELER'/><category term='SOL salı yazıları'/><category term='EVRENSEL özgürce'/><category term='DİĞER...'/><category term='BİANET'/><title type='text'>ÖZGÜR MÜFTÜOĞLU</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>221</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-7723116170815604520</id><published>2012-02-13T14:16:00.000-08:00</published><updated>2012-02-13T14:16:32.579-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='DİĞER...'/><title type='text'>Özgür Müftüoğlu: "İşçi sınıfı kendi mücadele aracını yaratacaktır"</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-1eBqaVrGqpU/TzmJp9SYhOI/AAAAAAAAAns/hq_QZ1AYeOI/s1600/yar%C4%B1nlar-ozgur-muftuoglu_.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" sda="true" src="http://2.bp.blogspot.com/-1eBqaVrGqpU/TzmJp9SYhOI/AAAAAAAAAns/hq_QZ1AYeOI/s1600/yar%C4%B1nlar-ozgur-muftuoglu_.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;, Courier, monospace; font-size: x-large;"&gt;YARINLAR&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family: Courier New; font-size: x-small;"&gt;aylık kültür ve politika dergisi&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family: Courier New; font-size: x-small;"&gt;sayı:34 ŞUBAT 2012&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: large;"&gt;Söyleşi&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;Büyük sendikal konfederasyonlar işçi sınıfının taleplerine cevap veremediği zaman, aşağıda emekçiler mücadele edecek başka alanlar oluşturacaklardır. Bu mücadele oradaki sendikal anlayışı da değiştirebilir.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Avrupa’da ciddi siyasi sonuçlar doğuran bir ekonomik kriz var. Bu krizin genel olarak emek hareketi özel olarak da sendikacılık üzerinde ne gibi etkileri olabilir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’da 1980’li yıllardan itibaren, sendikal hareketler de dahil olmak üzere tüm toplumsal hareketlerde müthiş bir gerileme söz konusu… Ancak son dönemde; 2008’de zirve noktasına ulaşan ekonomik kriz ve az gelişmiş çevre bölgelerdeki toplumsal hareketlerin de etkisiyle artık Avrupa’da da bir miktar hareketlenme var. Uzunca bir süredir bir yandan Avrupa işçi sınıfı elde ettiği kazanımları kaybediyor, diğer yandan da mevcut sendikal yapılarla kendisini devam ettiren bir süreç devam ediyordu. Ancak işsizliğin giderek artması, reel ücretlerin gerilemesi, sosyal haklarda geriye doğru gidilmesi Avrupa’nın birçok ülkesinde emekçilerin dayanamayacağı bir noktaya vardı. Bu noktada oradaki uzlaşmacı sendikacılık anlayışı işçi sınıfının sorunlarına yanıt veremez hale geldi; hatta sendikalara rağmen işçi hareketleri fiili olarak ortaya çıkmaya başladı. Öyle bir durum ortaya çıktı ki, özellikle Avrupa Birliği süreci içerisinde sendikalar sınıf mücadelesini engeller bir konuma sürüklendiler. Emekçilerin haklarını götüren birçok yasal düzenlemelerin altında ETUC (Avrupa Sendikalar Konfederasyonu)’un da imzasının olduğu ortaya çıktı. Avrupa’daki sosyal-demokrat partilere yakın olan sendikalar çoğunlukla oradaki emek karşıtı süreçleri meşrulaştırdılar. Ama şimdi aşağıdan bir tepki oluştuğunu görüyoruz. Bunlar elbette kriz derinleştikçe daha da fazla açığa çıkacak; bunun sonucunda da muhtemelen politik toplumsal hareketler baş göstermeye başlayacaktır diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Peki Avrupa’daki sendikaların bu süreçte radikalleşmesini, politik hedefler belirlemesini bekleyebiliriz miyiz?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’daki sendikaların da Türkiye’dekine de benzer yapısal sorunları var. Bürokratik bir yapıdalar, sınıfla aralarındaki bağ çok zayıflamış. Dolayısıyla, bu çerçevede Almanya’da DGB İngiltere’de TUC gibi bürokratikleşmiş sendikal yapılar radikalleşebilir mi, ben umutlu değilim. Ama bu büyük sendikal konfederasyonlar işçi sınıfının taleplerine cevap veremediği zaman, aşağıda emekçiler mücadele edecek başka alanlar oluşturacaklardır. Bu mücadele oradaki sendikal anlayışı da değiştirebilir. Ancak o zaman sendikalarda radikalleşme süreci gibi bir şeyden bahsedebiliriz. Şunu da eklemek lazım. Bugün Avrupa’daki siyasi rejimler, belki 19. Yüzyılın ikinci yarısından bu yana var olan en anti-demokratik rejimler... Yunanistan’da tamamen teknokrat bir hükümet geldi, İtalya’da keza öyle... Teknokrat hükümet ne demektir? Halka hesap verme sorumluluğu olmayan hükümettir. Bunlar uluslararası sermayenin, sermaye örgütlerinin adına orada bulunuyorlar. Özgürlükçü bir demokrasi anlayışının yeniden oluşturulması için de yeni mücadelelere gerek var. 1848 Devrimleri’yle elde edilmiş olan özgürlükçü demokrasinin kalıntılarını yiye yiye buralara kadar geldik. Ama artık bitti! Emekçi kesimlerin demokrasiyi yeniden sağlamak için, insanca yaşamak diyelim bunun adına, mücadele etmesi gerekiyor. Başka şansı yok! Emekçi kesimler ne zaman bu gerçeği görür ve güçlü bir şekilde harekete geçerse, o zaman bu mücadelenin başarılı olma şansı da var demektir. Biliyorsunuz daha önceki özgürlük ve demokrasi mücadeleleri sanayileşmenin olduğu kapitalizmin erken geliştiği ve sınıf mücadelesinin önde olduğu Avrupa topraklarındaydı. Bu seferse çevrede de özgürlük mücadeleleri var. Mısır’da, Tunus’da, daha birçok ülkede mücadeleler var. Birşeyler olacaksa bu mücadeleler yoluyla olacak yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Türkiye’deki sendikacılık hareketinin krizi gibi bir olgudan yaklaşık 20 yıldır bahsediliyor. Sizce bu süreç tersine çevrilebilir mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şunu söyleyebiliriz: Türkiye’de bugün sendikalar emekçi sınıfın derdine deva olamıyorlar. Sendikalar, biliyorsunuz, işçi sınıfının ihtiyacı doğrultusunda oluşmuş, sınıf mücadelesini yürütmek için kurulan araçlardır. Ancak bugün bu araçlar işlevini yerine getiremiyorlar. Türkiye’de de işçi sınıfı kendi ihtiyacını karşılayacak şekilde sendikları dönüştürme gereksinimi duyacaktır. “Sendikaları bir kenara koyalım; onun dışında başka araçlar geliştirelim” demiyorum. Bunu diyenler de var; ama ben hali hazırdaki sınıf partilerini ve sınıfın üretim sürecindeki örgütü olan sendikaların elimizdeki somut araçlar olduğunu düşünüyorum. Bunları değiştirmek dönüştürmek için mücadele etmek gerekiyor. Türk-İş’in içerisinde bir takım sesler çıkmaya başladı mesela. Onun dışında yerel düzeylerde de bir takım platformlar kuruluyor. Örneğin Gebze’de Gebze İşçi Platformu kuruluyor. Pratik sorunlar üzerinden bir araya gelmeler yavaş yavaş başlıyor. Eğer bir değişim olacaksa bu aşağıdan olmalı. Sendikal kriz diyoruz ama krizin önemli bir nedeni de tabandaki emekçilerin örgütlenmeden uzak durmaları, oradaki mücadeleye katılmaktan geri çekilmeleri gibi nedenlerden kaynaklanıyor. Dolayısıyla değişimin buradan başlaması gerekiyor. Örgütleri işçilere, işçiler de örgütlerine yabancılaşmış durumda. Artık bunun aşılıp yeniden bir mücadele yaratılması lazım. Bu da aşağıdan yukarıya bir hareketlenmeyle mümkün; zira konfederasyon yönetimleri ve sendika yönetimler krizin parçası konumundalar, onların böyle bir dönüşüme öncülük etmeleri pek mümkün görünmüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Emek hareketleri sendikalar dışında yeni örgütlenme biçimleri geliştirebilirler mi? Veya geliştirmeliler mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sendikaları bir kenara koyalım; onun dışında başka araçlar geliştirelim” demiyorum. Bunu diyenler de var; ama ben hali hazırdaki sınıf partilerinin ve sendikaların elimizdeki somut araçlar olduğunu düşünüyorum. Fakat mevzuattan kaynaklanan nedenlerden dolayı sendikalı bile olamayan işçiler var. Ne yapacaklar bunlar? Dediğim gibi ideali elbette girip o örgütlerin içerisinde o örgütleri değiştirmek dönüştürmek için mücadele etmektir. Ama bu koşullar oluşmuyorsa, o zaman işçiler de başka bir takım örgütlenmeler içerisine gireceklerdir ki, bugün birçok işçi için söz konusu olan budur. İnsanlar ayda 400 lira için günde 12 saat çalışıyorlar. Bazen paralarını bile alamıyorlar. Gönül ister ki; ideolojik olarak sağlam, bütün bu sorunlar hakkında sınıfsal perspektif geliştiren sendikal örgütler bu işçiler kapsayabilse…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;AKP iktidarıyla birlikte AKP’ye yakın işçi ve memur sendikalarının üye kazandığını görüyoruz. Memur-Sen’in üye sayısında %800’lere varan artışlar. AKP’nin emek sermaye ilişkilerindeki yeriyle, neoliberalleşme sürecindeki etkinliği düşünülecek olursa bu sendikaları hala emek örgütü gibi düşünmek sizce doğru mudur?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün Türkiye’de sendikalar tarihinde hiç olmadığı kadar siyasallaşmış vaziyettler, maalesef siyasallaştıkları zemin de muhafazakar-liberal bir siyasal alan. Ama tabana baktığınız zaman durum farklı. Şubelere indiğinizde, işyerlerine gittiğinizde, orada gerçekten sendikal mücadele yürütmeye çalışan işçileri görüyorsunuz. Sendikalardaki bürokratik yapıyı kırmaya çalışıp yönetimlere girmeye çalışan gerçekten son derece samimi bir şekilde mücadele yürütmek isteyen insanlar var. Sendika yönetimleriyle tabandaki samimi sendikacıları ayırmak gerekir; aksi takdirde bu, samimi bir şekilde sendika tabanlarında çalışan insanlara haksızlık yapmak anlamına gelecektir. Hak-İş mesela, hükümetin önlerine getirdiği herşeye gözü kapalı imza atıyor. Böyle bir örgütün emekten yana olduğunu söylemek mümkün değil. Ama dediğim gibi bunun içerisindeki samimi olan unsurları tenzih ederim. Türkiye’deki sendikal mevzuatın da bu tür sendikal yapıları güçlendirdiğini söyleyebiliriz. İşçiyseniz, bir işe giriyorsunuz, o iş yerinde hangi sendika varsa, mecburen o sendikaya üye oluyorsunuz. Memur-Sen’e baktığımızda da kamunun hiyerarşik yapısı içerisindeki amir-memur ilişkisinin önemli olduğunu görüyoruz. Memur kendi durumunu korumak için o sendikalara giriyor. Ama bu sendikaların bu kadar güçlenmesinin bir diğer nedeni de, işçi sınıfının ihtiyacını karşılaması gereken sendikaların işlevlerini yerine getirmemesinden kaynaklanıyor. Çok açık söylüyorum KESK’e bağlı sendikalar gerçekten sendikacılık yapsalardı, Memur-Sen’e ihtiyaç kalmayabilirdi. O zaman insanlar gerçeği görecekler; diğerlerinin gerçekten sendika olmadığını anlayacaklardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bu anlattığınız çerçevede Tekel örneği nereye oturuyor? Sendikal hareket bunun deneyimini özümsedi mi, bir ders çıkardı mı buradan?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle şunu vurgulamak lazım Tekel direnişinin sonlanması hükümetin ya da sermayenin yaptığı bir şey değildi. Oradaki direneşi durduran, çadırları söktüren sendikal yapılar oldu. Tekel işçilerinin 4-c sorunu hepimizin ortak sorunuydu. Güvencesizleştime gibi tüm emekçilerin ve sendikal örgütlerin mücadele başlığı olması gereken bir sorunda 1000 Tekel işçisini yalnız bıraktık. Onlar da zaman içerisinde azaldılar doğal olarak. Orayı seyirlik bir yer haline getirip, gezdik. Halbuki oradaki sorunu ortaklaştırmak lazımdı. Burada en büyük sorumluluk elbetteki örgütlerindir. Mesela bir 4 Şubat grevi vardı. Bu greve Tekel işçilerinin örgütlü oldukları Tek-Gıda İş bile uymadı. Burada tamamen samimiyetsizlik, durumu kurtarmak gibi bir şey söz konusu oldu. Aslında Tekel direnişi Türkiye’deki sendikal yapıyı tam olarak görmemizi sağlayan bir durum ortaya çıkardı. İki sene geçti aradan ama birçok emekçi o günleri hatırlamyor bile. Direnişi manşetlere çıkaran sol basın bile süreci takip etmedi. Tek Gıda-İş “biz mücadeleyi Anayasa Mahkemesi’ne devrettik” dedi ve bıraktı. Bugün bütün Tekel işçileri 4-c’ye geçmiş durumdalar. Ben bir kısmıyla görüşüyorum, bizim hayal ettiğimiz dönüşüm kendilerinde dahi yaşanmadı. Daha önce AKP’ye oy veren bugün de oy veriyor. Ama bunda günah onların değil. Mesele emek örgütlerinin yeterince bu süreci sahiplenmemiş olmasından kaynaklandı. Dolayısıyla bugüne maalesef çok ciddi bir şey taşınamadı. Paris Komünü de yenilgiyle sonuçlanmıştı ama daha sonraki mücadeleler için sağlam bir basamak oluşturmuştu. Bugün birileri unutturmaya çalışsalar da, Tekel direnişi 1980’lerden sonraki süreç için üzerine ölü toprağı serpilmiş sınıf mücadelesinin ayağa kalkışıydı. Bunu unutturmamak lazım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-7723116170815604520?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.yarinlar.net/sayi-34-subat-2012/ozgur-muftuoglu-isci-sinifi-kendi-aracini-yaratacaktir.html' title='Özgür Müftüoğlu: &quot;İşçi sınıfı kendi mücadele aracını yaratacaktır&quot;'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/7723116170815604520/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=7723116170815604520' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/7723116170815604520'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/7723116170815604520'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2012/02/ozgur-muftuoglu-isci-snf-kendi-mucadele.html' title='Özgür Müftüoğlu: &quot;İşçi sınıfı kendi mücadele aracını yaratacaktır&quot;'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-1eBqaVrGqpU/TzmJp9SYhOI/AAAAAAAAAns/hq_QZ1AYeOI/s72-c/yar%C4%B1nlar-ozgur-muftuoglu_.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-5924345457492955308</id><published>2012-02-09T23:38:00.000-08:00</published><updated>2012-02-09T23:38:46.005-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>DİSK’te Genel Kurul zamanı…</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-nQ5iLoWFpx0/TzTI2uanDoI/AAAAAAAAAnk/xKGbXHmyR7U/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" sda="true" src="http://1.bp.blogspot.com/-nQ5iLoWFpx0/TzTI2uanDoI/AAAAAAAAAnk/xKGbXHmyR7U/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;ÖZGÜRCE&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;10/02/2012&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;DİSK, Türkiye işçi sınıfı mücadelesinde her zaman beklentilerin yüksek olduğu bir örgüt olmuştur. DİSK’ten beklentilerin yüksek olması 1970’li yıllarda yürütmüş olduğu mücadeleden kaynaklanır. 1967 yılında kuruluşunun ardından DİSK’in mücadelesi, dönemin ekonomik ve siyasal koşullarının da etkisiyle sadece toplu sözleşme üzerinden yürüyen bir sendikacılık olmamıştır. 1970’lerde DİSK işyerlerinde grev silahını da sık sık kullanarak yürüttüğü mücadelenin yanısıra Türkiye demokrasi mücadelesinin de en önde gelen aktörü olmuştur. Bu bağlamda DİSK, siyaset üstü olma söylemiyle egemen sistemin savunuculuğunu yapan sendikal anlayışa inat işçi sınıfının siyasetinin sokaklarda, meydanlar savunuculuğunu yapmıştır.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylül darbesiyle kapatılan DİSK, 1992 yılında yeniden faaliyetlerine başladığında tüm dünyada sınıfsal dengeler önemli ölçüde değişmiştir. Herşeyden önce artık reel sosyalizmi temsil eden SSCB ve Doğu Bloku artık yoktur. Öte yandan küreselleşme süreciyle birlikte üretim işçi sınıfı hareketinin güçlü olduğu ülkelerden, sınıf hareketinin ya hiç olmadığı ya da zayıf olduğu çevre ülkelere kaymıştır. Çok sayıda işçinin tek çatı altında çalıştığı, standart istihdam biçimlerinin ve yüksek örgütlenmenin olduğu fordist üretim sisteminin yerini; küçük ve orta ölçekli işletmelerin ağırlıkta olduğu, kayıtdışında kuralsız çalışmanın yaygınlaştığı esnek üretim sistemleri almıştır. Devlet bir taraftan özelleştirmelerle üretimden çekilirken, diğer taraftan da uyguladığı neoliberal politikalarla sosyal devlet olmaktan çıkıp piyasa devletine dönüşmüş ve sendikaları, uyguladığı politikaların önündeki en büyük engel olarak görmeye başlamıştır. Üretim sistemi ve devletin rolündeki tüm bu dönüşüm, Türkiye’de DİSK’i de kapatan 12 Eylül darbesiyle birlikte uygulamaya konulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1992 yılında DİSK yeniden açıldığında aradan geçen 12 yılda yaşanan dönüşüm süreci tüm dünyada ve Türkiye’de sendikal anlayışları da değiştirmiştir. 1980’li yıllarla birlikte üye sayılarındaki dramatik düşüş ve reel sosyalizmin dağılması sonrasında yaşanan ideolojik karamsarlık sendikaların gücünü ve etkisini zayıflatmıştır.Öte yandan başta ICFTU olmak üzere uluslararası örgütlerin de telkini ile artık kapitalist dünyada sendikalar sınıf mücadelesinin aracı olmak yerine uzlaşmacı bir anlayış içerisinde ulusal sermayelerinin küresel rekabetteki savunucuları haline dönüşmüşlerdir. Türkiye’de de sendikalar hem dünyada sendikaların değişiminden etkilenmiş hem de 12 Eylül darbe rejiminin anti demokratik yasalarının baskısıyla ve yönlendirmeleriyle karşı karşıya kalmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DİSK, yeniden açıldığında 1980 öncesi DİSK’in “sınıf ve kitle sendikacılığı” anlayışını tamamen terk ederek dönemin koşullarına hızla uyum sağlamıştır. Diğer bir söyleyişle “yeni” DİSK, ICFTU ve ETUC’un çizdiği uzlaşmacı sendikacılık yolundan giderek sadece örgütlü olduğu işyerlerinde üyelerinin haklarını savunan toplu sözleşme sendikacılığı ya da ücret sendikacılığı olarak da tanımlayabileceğimiz bir anlayışı benimsemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14. Genel Kurul, DİSK’in yeniden açılışının 20. yılına denk gelmiştir. Geçen bu 20 yılda DİSK’in de benimsediği uzlaşmacı sendikacılık anlayışı sayesinde işçi sınıfı mücadelesi gerilemiş ve gerek çalışma standartları gerekse sosyal haklar hızla ortadan kaldırılmaya başlamıştır. Yani uzlaşmacı sendikacılık anlayışı gerek dünyada gerekse Türkiye’de emekçilerin daha fazla sömürülmesi ve yoksullaşmasından başka bir işe yaramamıştır. Bunun doğal sonucu olarak da emekçilerin sendikalara güveni neredeyse sıfırlanmıştır. Maalesef DİSK de bundan payını almıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DİSK’in işçi sınıfı hareketinde kendisinden beklenenleri yerine getirip yeniden işçi sınıfının güvenini sağlaması sadece DİSK için değil Türkiye’de emek ve demokrasi mücadelesi için de son derece gereklidir. Elbette genel kurullar yıllardır kabullenilmiş bir anlayışı sihirli değnek gibi bir anda değiştirebilecek bir etkiye sahip olamazlar. Ancak 14. Genel Kurul’da göreve gelecek yeni yönetimin DİSK’in geçen 20 yılda emekçi kesimler nezdinde kaybettiği itibarı ve güç erimesini görmesi ve örgütlü örgütsüz tüm emekçilerle yeniden buluşacak adımları atması gerekir. Bunun yolu ücret sendikacılığından hızla uzaklaşarak tüm emekçilerin haklarını savunan sınıf sendikacılığına geri dönmektir. Öte yandan küresel rekabet karşısında patronu gözeten uzlaşmacı anlayış yerine enternasyonel bir yaklaşımla işçi sınıfının ululuslararası dayanışması ve mücadelesinin sağlamanın gayreti içinde olunmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DİSK’i yeniden emekçi kesimlerle buluşturacak ve yeniden işçi sınıfının güvenini kazandıracak bir kadronun yönetime gelmesi umuduyla Genel Kurul’a başarılar diliyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-5924345457492955308?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=22790' title='DİSK’te Genel Kurul zamanı…'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/5924345457492955308/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=5924345457492955308' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/5924345457492955308'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/5924345457492955308'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2012/02/diskte-genel-kurul-zaman.html' title='DİSK’te Genel Kurul zamanı…'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-nQ5iLoWFpx0/TzTI2uanDoI/AAAAAAAAAnk/xKGbXHmyR7U/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-8241405582413653629</id><published>2012-02-03T02:04:00.000-08:00</published><updated>2012-02-03T02:04:58.049-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Yalan Üzerine Kurulu Yıllar: Toplu İş İlişkileri Kanun Tasarısı Üzerine  Bir Değerlendirme..</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/--plH6TnsntE/TyuwpJJKwLI/AAAAAAAAAnc/1GjfBWZZxcs/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" sda="true" src="http://1.bp.blogspot.com/--plH6TnsntE/TyuwpJJKwLI/AAAAAAAAAnc/1GjfBWZZxcs/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;03/02/2012&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;12 Eylül darbesinden sonra Türkiye’de işçi işveren ilişkileri tam bir orta oyununa dönüşmüştür.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Doğrudan işçi sınıfını hedefine almış olan 12 Eylül darbecilerinin ve darbenin felsefesini devam ettiren siyasi iktidarlar, işçi-işveren ilişkilerindeki orta oyununu sürdürmüşlerdir. DİSK’i kapatan ve toplu pazarlık sistemini askıya alan darbe rejimi, sendikaların örgütlenmesini engelleyen ve diğer faaliyetlerini sınırlandırarak, sendikaları bürokratik bir yapı içine hapseden yasalar çıkartmıştır. Bu yasalarla antidemokratik bir uygulama olan, iş kolunda, yüzde 10 barajı getirilmiştir. Darbe sürecinde ve sonrasında sendikalara yönelen baskılar ve emek piyasalarının esnekleşmesi gibi nedenlerle birçok iş kolunda sendika üye sayıları yüzde 10 barajının altında kalmıştır. Hükümetler, antidemokratik düzenlemeler nedeniyle, toplu pazarlık sisteminin bütünüyle işlevsiz hale gelmesinin uluslararası alanda eleştiri alacağını da düşünerek, sendikaları sürekli yetki baskısı altında tutacak bir uygulamaya yönelmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakanlıkta bulunan üye kayıt fişleri yenilenmemiş ve böylece barajı aşamayan birçok sendika yetkili sayılarak toplu iş sözleşmesi yapabilmelerine olanak sağlanmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2821 ve 2822 sayılı Yasaların çıkartıldığı 1983’ten bu yana oynanan bu orta oyununa sendikalar da “Nasıl olsa toplu iş sözleşmelerini gerçekleştirebiliyoruz” diyerek ortak olmuşlar ve yüzde 10 garabetine karşı çıkmamışlardır. İşveren ve devlet ise iş kolunda yetki barajını, özellikle 1992’de yeniden faaliyetlerine başlayan DİSK’e bağlı sendikaların tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallandırmıştır. KİT’lerde örgütlenmiş olan ve yetki için barajı sorun olarak görmeyen birçok Türk-İş üyesi sendika da özelleştirmeler sonrasında önemli ölçüde üye kaybetmiş ve yetki sorunu yaşamaya başlamışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YÜZDE 5 YÜZDE 60 GİBİ GÖSTERİLDİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışma Bakanlığının yayınladığı son istatistiklere göre (2009 temmuz) Türkiye’de sendika üye sayısı 3 milyon 232 bin 679’dur. Oysa Bakanlığın yine son istatistiklerine göre (toplu iş sözleşmeleri iki yılda bir yapıldığı için 2008 ve 2009 yılları toplamında) toplu iş sözleşmesinden yararlanan işçi sayısı sadece 767 bin 582 kişidir ki bu kayıtlardaki sendika üye sayısının dörtte birinden bile azdır. Bakanlık kayıtlarına göre Türkiye’de sigortalı çalışan emekçilerin yüzde 59.88’si sendikalıdır. Sigortalı emekçilerden de toplu iş sözleşmesinden yararlananların oranı ise sadece yüzde 14.2’dir. TÜİK’in ocak 2012’de açıkladığı ücretli ve yevmiyeli çalışan emekçilerin ise toplu iş sözleşmesinden yararlanma oranı yüzde 5 olarak hesaplanmaktadır. Yani yaklaşık 30 yıldır oynan oyun yüzde 5’ler civarındaki sendikal örgütlenme oranını yüzde 60’lar civarında gösterecek kadar büyüktür. Ve bu oyuna sendikalar da dahil olmak üzere kimse ses çıkartmamış, kabullenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP Hükümeti daha önce birçok kez olduğu gibi yanlış işleyen bir yapıyı düzeltme iddiasıyla sendikalar yasasına da el atmıştır. 12 Eylül darbe ürünü olan sendika yasaları her yönüyle antidemokratik bir içeriğe sahiptir. Bu nedenle sendika yasalarının antidemokratik olduğu gerekçesiyle değiştirmeye niyetlenilmesi karşı çıkılacak bir girişim değildir. İşte bu durumu son derece iyi değerlendiren AKP, fazlaca bir tepkiyle karşılaşmadan Toplu İş İlişkileri adını verdiği yasa taslağını TBMM gündemine getirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SENDİKALAR YETKİ KAYBEDECEK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer taraftan yukarıda da sözünü ettiğimiz yetki barajı uygulaması yüzde 10’dan yüzde 3’e düşürülmüş olmakla birlikte varlığını korumuştur. Çalışma Bakanlığı, yetki tespitinde 30 yıldan bu yana esas alınan -gerçek dışı- kayıtları 1 Şubat 2012’den geçerli olmak üzere yenileyecektir. Yani gerçek sendika üye sayıları üzerinden tespit yapılacaktır. Bu da barajın yüzde 3’e düşmesine rağmen çok sayıda sendikanın toplu iş sözleşmesi yetkisini kaybetmesi anlamına gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplu İş İlişkileri Yasa Tasarısı’nda yer alan birçok düzenleme 2008 yılından bu yana çeşitli adlar altında hazırlanan tasarı veya taslaklarla gündeme gelmiştir. Genellikle iş kolu barajının binde 5 düzeyinde belirlendiği bu yasa çalışmalarına karşı sendikalardan önemli bir tepki gelmemiştir. İçinde bulunduğumuz hafta içinde TBMM’ye gelen Tasarı’ya karşı tepkiler ise büyük ölçüde barajın yüzde 3 olarak belirlenmesinden kaynaklanmıştır. Birçok sendikayı toplu iş sözleşmesinin tarafı olmaktan mahrum bırakan bu düzenleme sendikal hak ve özgürlükler ile toplusözleşme ve toplu pazarlık hakkına bütünüyle aykırıdır. Dolayısıyla sendikaların bu konudaki tepkileri de son derece doğaldır. Ancak yasa taslağında karşı çıkılması gereken (Grev yasakları, işçi ile sendika arasındaki bağın e-devlet üzerinden kurulması gibi) yetki barajından çok daha vahim maddeler mevcuttur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TEPKİ BİR AVUÇ SENDİKA YÖNETİCİSİNDEN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca Ulusal İstihdam Stratejisi adı altında getirilen esneklik uygulamaları (bölgesel asgari ücret, özel istihdam büroları, evden çalışma vs.) sendikal örgütlenmeyi tamamen baltalayacak niteliktedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama anlaşılmaz bir biçimde baraj konusu ortaya çıkana kadar sendikalardan bu tür düzenlemelere karşı dişe dokunur bir tepki ortaya çıkmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sendikaların kısmen yetki barajı konusunda gösterdikleri tepkiyi bir tarafa bırakırsak sendikalı ve sendikasız emekçi kesimlerin de getirilen düzenlemeler karşısında herhangi bir tavır ortaya koymadıkları görülmektedir. Emekçilerin yaklaşık yüzde 95’ini oluşturan sendikasızların tepkisizliğini anlamak mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zira büyük bölümünü işsiz ve güvencesiz emekçiler ile beyaz yakalıların oluşturduğu bu kesim, sendikaların kendilerine yönelik ilgisizliğinden de kaynaklı olarak örgütlenme hakkından mahrum kalmıştır ve içlerinde sendika(cı)lara tepkiyle yaklaşanların oranı hiç de az değildir. Toplusözleşmelerden yararlanabilen sendikalı yüzde 5’in önemli bir kısmı ise bürokratik yapıları nedeniyle sendikalara yabancılaşmış durumdadır. Bu işçi kesiminin önemli bir bölümü için sendikasının yetki kaybetmesi, kendisinin başka bir sendikanın üyesi haline gelmesi çok da önemsenecek bir durum değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenle de getirilmek istenen düzenlemelere karşı tepkiler sadece bir avuç sendika yöneticisiyle sınırlı kalmaktadır.&lt;br /&gt;--------------------------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GREV YASAKLARINA DEVAM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emekçilerin kazanımlarını ortadan kaldırmaya yönelik diğer tüm yasalar (örneğin 4857 sayılı İş Kanunu, 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu, 5510 sayılı SSGSS vd.) gibi Toplu İş İlişkileri Yasa Tasarısı’nın da gerekçesi uluslararası normlara uyumdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çerçevede özellikle ILO sözleşmeleri ve AB normlarına uyumlu bir yasa hazırlandığı iddia edilmektedir. Oysa bu yasa taslağı Türkiye’de sendikaların örgütlenmesini ve faaliyetlerini düzenleyen daha önceki yasalardan hiç de farklı değildir. 1947 tarihli 5018 sayılı Sendikalar Kanunu, 1963 tarihli 274 ve 275 sayılı Yasalar ve 1983 tarihli 2821 ve 2822 sayılı Yasalar gibi Toplu İş İlişkileri Yasa Tasarısı da işçi sınıfı hareketini sınırlamayı ve denetim altına almayı amaçlamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplu İş İlişkileri Yasa Tasarısı’na maddeler itibariyle bakıldığında yabancı işçilerin sendika kurucusu ve üyesi olabilmesi, noter şartının kaldırılması, üyelik yaşının düşürülmesi gibi mevcut yasalara göre olumlu sayılabilecek birkaç düzenleme olduğu görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak toplu iş sözleşmesinin olmazsa olmaz unsuru olan grev yasakları ve grev uygulamalarını engelleyen birçok düzenleme korunmuştur. Noter şartı yerine, üyelik işlemlerinin e-devlet üzerinden yapılması koşulu getirilmiştir. Bu, sendikal örgütlenmenin tamamen devlet üzerinden yürütülmesi anlamına gelir ki örgütlenme özgürlüğü ile doğrudan çelişen bir uygulamadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--------------------------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MİLYONLARCA ÖRGÜTSÜZ İŞÇİ ÖRGÜTLENMELİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sendikalar eğer işçi sınıfının mücadele örgütüyse şunu hatırlatmak gerekir ki sınıf mücadelesi sadece yasal mevzuat içerisine sıkıştırılmış toplusözleşmelerle yapıl(a)maz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatta tarihsel sürece bakıldığında toplu iş sözleşmesiyle sınırlı ücret sendikacılığının sınıf mücadelesine yarardan çok zarar getirdiği de söylenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP, burjuvaziyi temsil eden tüm iktidarlar gibi işçi sınıfı hareketini sınırlandıracak ve denetim altına alacak bir düzenleme getirmektedir. Sendikalar getirilmekte olan yasal düzenlemelere karşı toplu pazarlık yetkisini kaybetme telaşına düşmek yerine örgütsüz olan milyonlarca emekçiyi örgütleme çabası içerisine girmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun için de her şeyden önce sendika(cı)ların emekçilerle aralarına bir duvar gibi örülmüş olan bürokratik yapılarından kurtulmaları gerekir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-8241405582413653629?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=22366' title='Yalan Üzerine Kurulu Yıllar: Toplu İş İlişkileri Kanun Tasarısı Üzerine  Bir Değerlendirme..'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/8241405582413653629/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=8241405582413653629' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/8241405582413653629'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/8241405582413653629'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2012/02/yalan-uzerine-kurulu-yllar-toplu-is.html' title='Yalan Üzerine Kurulu Yıllar: Toplu İş İlişkileri Kanun Tasarısı Üzerine  Bir Değerlendirme..'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/--plH6TnsntE/TyuwpJJKwLI/AAAAAAAAAnc/1GjfBWZZxcs/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-4814783549976872004</id><published>2012-01-26T22:00:00.000-08:00</published><updated>2012-01-26T22:00:58.832-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Hedef: Ermenistanlı emekçiler (mi)?..</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-7pSoLZGkVpk/TyI8sH-qfHI/AAAAAAAAAnU/HewNGkuFk9o/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" gda="true" src="http://4.bp.blogspot.com/-7pSoLZGkVpk/TyI8sH-qfHI/AAAAAAAAAnU/HewNGkuFk9o/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;ÖZGÜRCE&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;27/01/2012&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&amp;nbsp;Başbakan Erdoğan, Ermeni Soykırımı iddialarına ilişkin olarak 16 Mart 2010 tarihinde BBC Türkçe servisine yaptığı açıklamada aynen şunları söylüyor: “&lt;em&gt;Bakın benim ülkemde 170 bin Ermeni var; bunların 70 bini benim vatandaşımdır. Ama yüz binini biz ülkemizde şu anda idare ediyoruz. E ne yapacağım ben yarın, gerekirse bu yüz binine ‘Hadi siz de memleketinize’ diyeceğim; bunu yapacağım. Niye? Benim vatandaşım değil bunlar... Ülkemde de tutmak zorunda değilim.”(&lt;/em&gt;1)&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Başbakan bu ifadeleriyle Ermenistan ve Soykırım iddialarını tanımak isteyen ülkelere karşı, ekmek parası için Türkiye’ye gelmiş ve yasal göçü zorlaştıran mevzuat nedeniyle “kaçak” konumuna düşürülmüş Ermenistanlı emekçileri koz olarak kullanıyor. Zaten Başbakanın bu konuşmasının ardından AKP Dış İlişkiler Başkan Yardımcısı Suat Kınıklıoğlu yazılı bir açıklama yaparak Başbakanın bugünden yarına yapılacak bir şeyden bahsetmediğini, soykırım karar tasarılarının gündemde olduğu bir dönemde kamuoyuna hatırlatma gereği duyduğunu bildiriyor. Dönemin Çalışma Bakanı Ömer Dinçer de Başbakanın açıklamasını destekliyor ve şöyle diyor: “&lt;em&gt;Türkiye’nin (Ermenistan’la) barışı korumak konusunda çabası yoğun ama istiyorsa elinde birçok kartı birçok kozu var. Bunları kullanmıyor. Başbakan bu kozlardan bir tanesini ifade ediyor&lt;/em&gt;.” Dinçer sözlerine “&lt;em&gt;Bizim işçimiz evine ekmeği zor götürürken, yabancıya göz yummayız&lt;/em&gt;” diyerek devam ediyor (2).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başbakanın yaklaşık iki yıl önce soykırım tasarılarına karşı (Dinçer’in tabiriyle) “koz” olarak kullandığı Ermenistanlı emekçileri sınır dışı etme tehdidi Fransa’da Ermeni Soykırımını inkar yasasının çıkartıldığı bugünlerde yürürlüğe girecek bir düzenlemeyle yaşama geçirilmektedir. 1 Şubat 2012’de yürürlüğe girecek olan “5683 Sayılı Yabancıların Türkiye’de İkamet ve Seyahatleri Hakkında Kanun”da yapılan değişiklikle birlikte Türkiye’de ‘izinsiz’ çalışan 100 bine yakın Ermenistan vatandaşı ile Gürcistan, Ukrayna, Moldovya, Endonezya gibi ülkelerden gelerek çeşitli işlerde çalışan emekçiler işlerini kaybetme ve sınır dışı edilme tehdidiyle karşı karşıya kalmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışma Bakanlığı yetkilileri Kanunda yapılan bu değişikliğin gerekçesini, yurt dışına döviz çıkışının önüne geçilmesi, kayıt dışı çalışmanın engellenmesi ve Türk vatandaşlarının iş bulmasının kolaylaştırılması olarak açıklamaktadır. Yani eski Çalışma Bakanı Dinçer’in yukarıda da yer verdiğimiz “&lt;em&gt;Bizim işçimiz evine ekmeği zor götürürken, yabancıya göz yummayız&lt;/em&gt;“ anlayışını Bakanlık savunmaya devam etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şeyden önce belirtmek gerekir ki “Bizim işçimizin işi, bizim işçimizin ekmeği” gibi söylemlerle yabancı emekçilerin hedef gösterilmesi kapitalist üretim sisteminin en başından bu yana burjuvazinin emekçileri birbirine düşürmek için kullandığı bir yöntemdir. Kapitalizm; önce emekçileri işsizleştirerek, yoksullaştırarak ya da siyasi nedenlerle sürgün ederek göçe zorlar, sonra da onları “kaçak” konumuna düşürüp başka ülkelerde en ucuz emek gücü olarak kullanır. Böylece göçmen işçilerin yedek işgücü ordusuna katıldıkları göç alan ülkelerde genel ücret düzeyi de çalışma standartları da düşer. Bundan kârlı çıkan ise her zaman sermaye olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne zaman ki çalışma standartları ve ücretler yeterince düşüp, işsizlik toplumsal bir sorun haline gelir ya da siyasi çıkarlar gereği milliyetçilik duygularını yükseltmek gerekir; işte o zaman kârları yükseltmek için kullanılan yabancı işçiler hedef haline getirilir. Böylece siyasi iktidarlar emekçiler başta olmak üzere toplumun geniş kesimlerinin çıkarlarına aykırı icraatlarının üzerini örtmüş olurlar. Başbakan’ın Ermenistanlı emekçileri hedef haline getirmesi ve yabancı kaçak işçileri sınır dışı etmeye yönelik düzenlemeye gerekçe olarak Türkiyeli işçilerin çıkarının gösterilmesinin ardında işte bu nedenler vardır(!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söz konusu yasa değişikliği Türkiye’de “kaçak” konumuna düşürülmüş tüm yabancı işçileri kapsamaktadır. Ancak özellikle hedef gösterilmeleri zaten diğer yabancı göçmenlere göre daha da dışlanmış olan Ermenistanlı emekçilere yönelik ayrımcılığı ve baskıları daha da arttıracaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maalesef şimdiye kadar ne demokrasi ve insan hakları savunucuları ne de sendikalar bu konuda kayda değer hiçbir tepkide bulunmamışlardır. Oysa ortada insani sonuçları belki de 6-7 Eylül olaylarına benzeyebilecek bir tehlike vardır. Her fırsatta -haklı olarak- 6-7 Eylül olaylarını gündeme getirip, tarihteki bu kara lekeyi silmek için çabalayanlar, o döneme benzer koşulların bugün de yaratılmakta olduğunu görmek zorundadır(!) Sendikalar da sınıf örgütü olmanın gereğini yerine getirerek ırk, din, cinsiyet ayrımı yapmadan emekçilerin haklarını savunmaları gerekir. Irkçı, şoven yaklaşımlar, işçi sınıfının karşısındaki en büyük tehlikedir ve sendikalar bununla mücadele etmelidir. En kötü koşullarda çalışmaya mahkum edilmiş, hele de özellikle hedef gösterilmiş göçmen işçilerin hakları savunulmadan Türkiye’de demokrasiden, insan haklarından ve sınıf mücadelesinden söz etmek mümkün değildir(!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(1)http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2010/03/100316_bbc_erdogan_intw_update.shtml&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(2)http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2010/03/100317_turkey_armenians.shtml&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-4814783549976872004?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=21937' title='Hedef: Ermenistanlı emekçiler (mi)?..'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/4814783549976872004/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=4814783549976872004' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/4814783549976872004'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/4814783549976872004'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2012/01/hedef-ermenistanl-emekciler-mi.html' title='Hedef: Ermenistanlı emekçiler (mi)?..'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-7pSoLZGkVpk/TyI8sH-qfHI/AAAAAAAAAnU/HewNGkuFk9o/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-7683631579829597109</id><published>2012-01-19T22:03:00.000-08:00</published><updated>2012-01-19T22:03:56.769-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Adaletin duvarı karşımızda olsa da onurumuzu savunmalıyız!</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-nRjtHmlgHVY/TxkDIVqwsJI/AAAAAAAAAnM/FTL_9Q_6PII/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" nfa="true" src="http://1.bp.blogspot.com/-nRjtHmlgHVY/TxkDIVqwsJI/AAAAAAAAAnM/FTL_9Q_6PII/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;ÖZGÜRCE&lt;br /&gt;20/01/2012&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Hrant Dink davası bir kez daha çok açık, çok çarpıcı biçimde gösterdi ki Türkiye’de adalet sistemi ile toplumun vicdanı arasında büyük bir uçurum mevcuttur. Özellikle insanın ve doğanın özüne uyumsuz olan kapitalist sistemden kaynaklanan sorunlara karşı gösterilen tepkiler karşısında adalet sistemi taştan bir duvar haline dönüşüp; insana ve doğaya karşı kapitalizmi ve ona egemen olan güçleri koruma altına almaktadır.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizm varlığını sürdürmesinin en önemli formülü kendi düzenine karşı insanların bir araya gelmesini engellemek yani bölmektir. Türkiye gibi çok farklı etnik kimlikten halkın bir arada yaşadığı ülkelerde bölmenin en kolay yolu halkları birbirine düşman etmektir. Hrant’ın yaşamı Türkiye halklarının kardeşliğini savunmakla geçmiştir ve Türkiye halklarının kardeşliğini istemeyenler tarafından da yaşamı sonlandırılmıştır. Türk adalet sistemi de halkların kardeşliğini istemeyen, bu nedenle Hrant’ı öldürenleri temize çıkartmaya çalışmıştır. Aynı adalet sistemi Hrant gibi Türkiye halklarının kardeşliğini savunan Ragıp Zarakolu, Büşra Ersanlı ve yüzlerce insanı demir parmaklıklar ardında tutsak etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adalet sistemi, kapitalist düzende egemen yapının kendisini yeniden üretmek için başvurduğu insanlık karşıtı yolları ortaya çıkartmaya çalışan gazetecilerin de karşısında taştan duvara dönüşmektedir. Ahmet Şık, Nedim Şener ve onlarca gazeteci sadece egemen yapının çirkin yüzünü topluma gösteremesinler diye “yüce” adalet sistemi tarafından tutsak edilmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Davutpaşa’da, Ostim’de, Tuzla’da, Elbistan’da; Zonguldak, Balıkesir, Bursa madenlerinde ve Türkiye’nin dört bir yanında ekmek parası için iş cinayetlerine kurban edilenler; sigortasız, asgari ücretin bile çok altında günde 10-12 saat çalıştırılan, hiçbir gerekçe gösterilmeden işten atılan ve sendikalaşması engellenen emekçilerin karşısında da adalet sistemi yine duvarını örmekte ve tüm bunların sorumlusu olan sermayeyi koruması altına almaktadır. Aynı duvar parasız eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, barınma, ulaşım hakkı isteyenler için de en heybetli biçimde örülmekte ve bu talepleri dile getirmek de yıllarca tutsak edilmenin gerekçesi haline gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adalet sisteminin egemenlerin çıkarını korumak için ördüğü duvar deresine, ormanına, toprağına yani yaşamına sahip çıkanların karşısına da dikilmektedir. Altın madencileri, HES’ciler adalet sisteminin kendilerine açtığı yoldan yürümekte ve hızla Anadolu’nun taşını, toprağını zehirlemekte, suyunu kurutmaktadır. Buna karşı koymaya çalışanları da “suçlu” olarak itham edip demir parmaklıklar ardına gönderebilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adalet sistemi insanın, toplumun, doğanın karşısında olanların koruyucusu haline gelince sokaklarla birlikte mahkeme salonları, mahkeme binalarının önü de toplumsal mücadelenin alanları haline dönüşmektedir. Çünkü artık insanlar adalet sisteminin adaletine inanmamaktadır. Adalet sistemine işi düşenlerin gözü arkadadır, bu yüzden de yargılamayı gözleriyle görmek; adaletsiz kararlar karşısında tepkilerini doğrudan göstermek istemektedir. Artık takvim sayfalarını mahkeme tarihleri doldurmaktadır. Bir gün gazetecilerin, ertesi gün derelerini savunanların, daha sonraki gün parasız eğitim isteyen öğrencilerin, bir başka gün Davutpaşa’da ölen işçilerin, daha sonra halkların kardeşliği savunucularının diyerek liste uzayıp gitmektedir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adalet sisteminin ördüğü duvarı aşma çabalarından biri de 26 Ocak Perşembe günü Kocaeli Adliyesinde gerçekleşecektir. Hatırlanacağı üzere Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, Dilovası’da yürüttüğü bir çalışmada yoğun endüstrileşmenin olduğu bu bölgede annelerin ilk sütü ve bebeklerin ilk kakalarında bazı ağır metaller ve eser elementlerin bulunduğunu saptamıştır. Yani bu bölgede yaşayan insanların kanser başta olmak üzere ölümcül olabilecek birçok hastalığa yakalanma riskinin yüksek olduğunu ortaya koymuştur. Kocaeli Belediye Başkanı bu konuda şu tepkiyi göstermiştir: “&lt;em&gt;Birileri çıkıp anne sütünde ve bebeklerin dışkılarında ağır metallere rastlandı diyor, ancak hiçbir dayanağı yok, hiçbir belgesi yok… Sadece adı profesör… Şarlatanlık yapıyor, şov yapıyor, bilim adamı şarlatanlık, şov yapmaz, ideolojik davranmaz.”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kocaeli Belediye Başkanı halkın sağlığına duyarsız kaldığı gibi bu bölgedeki sanayi işletmelerini koruma güdüsüyle bir bilim adamına halk sağlığına ilişkin çok ciddi bir tehdidi ortaya koyduğu için hakaret etmiştir. İşte 26 Ocakta Kocaeli Adliyesinde görülecek dava Onur Hamzaoğlu’nun Belediye Başkanına karşı açmış olduğu hakaret davasının dördüncü duruşmasıdır. İlk üç duruşmada Hamzaoğlu’nun gerçekleştirmiş olduğu araştırmanın bilimsel olduğu ve gerçeği yansıttığı ortadayken ve Belediye Başkanının da hakareti sabitken mahkeme karar verememiştir. Muhtemelen 26 Ocakta nihai karar verilecektir. Bu davada verilecek karar, Türkiye’de toplumun yararı gözetilerek yapılan bilimsel çalışmaların tümü için son derece önemlidir. Adalet sistemi burada ya toplum için yapılan bilimsel çalışmalara “şarlatanlık” denmesine karşı çıkacak ve bunu söyleyeni cezalandıracaktır ya da toplumun çıkarları doğrultusunda yapılan bilimsel çalışmalara yönelik “şarlatanlık” nitelenmesini onaylayacaktır. Bu davaya sahip çıkmak iki yönden son derece önemlidir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birincisi; bilimin “şarlatanlık” olarak niteleyenlerin cezalandırılmadığı bir ülkede bilimsel özgürlükten söz etmek mümkün değildir. Bu nedenle bu dava Türkiye’de üniversitenin ve bilimin onur mücadelesinin çok önemli bir parçası haline gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi; Bilimin onurunu koruyamadığı yani bilimsel özgürlüğün olmadığı bir ülkede sadece egemenlerin bilimi yapılabilir. Egemenlerin bilimi ise insanın, emeğin ve doğanın daha çok sömürülmesine hizmet eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte tüm bu nedenlerle 26 Ocakta görülecek dava sadece “onurunu” savunan bilimcilerin değil; adalet sisteminin önüne duvar ördüğü tüm toplum kesimlerinin davasıdır. Bu nedenle emekten ve doğadan yana demokrasi ve insan haklarını savunan tüm örgütlerin (temsilen değil kitlesel olarak) 26 Ocak saat 11.00’de Kocaeli Adliyesinde olması gerekir!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-7683631579829597109?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=21500' title='Adaletin duvarı karşımızda olsa da onurumuzu savunmalıyız!'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/7683631579829597109/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=7683631579829597109' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/7683631579829597109'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/7683631579829597109'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2012/01/adaletin-duvar-karsmzda-olsa-da.html' title='Adaletin duvarı karşımızda olsa da onurumuzu savunmalıyız!'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-nRjtHmlgHVY/TxkDIVqwsJI/AAAAAAAAAnM/FTL_9Q_6PII/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-4066546277568564518</id><published>2012-01-12T22:37:00.000-08:00</published><updated>2012-01-15T23:31:02.028-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Sendikalar Kanunu ve Hükümetin Demokrasi Anlayışı!</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-tAxk4PEd6HI/Tw_Q1mIY5mI/AAAAAAAAAnE/UXHvqwFGjnA/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" kba="true" src="http://4.bp.blogspot.com/-tAxk4PEd6HI/Tw_Q1mIY5mI/AAAAAAAAAnE/UXHvqwFGjnA/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;ÖZGÜRCE&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;13/01/2012&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;12 Eylül darbecilerinin yargılanmasının gündemde olduğu ve bunun bir demokrasi zaferi olarak gösterilmek istendiği bir süreçte ilginç bir gelişme oldu: 2008’den bu yana değiştirilmesi gündemde olan sendika kanunlarını ekonomiyle ilişkili bakanların &lt;em&gt;”işçilik maliyetleri yükselir”&lt;/em&gt; gerekçesiyle engelledikleri ortaya çıktı.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7 Ocak 2012 tarihli Vatan Gazetesi’nde konuya ilişkin haber şöyle: &lt;em&gt;“İşçi ve işveren taraflarının karşılıklı görüşmeleri ve aylarca süren çalışmaların ardından 19 Ekim’de Bakanlar Kurulu’na sevk edilen Sendikalar Kanun Tasarısı, 2.5 aydır hala Bakanlar Kurulu’ndan çıkmadı. Kabinede yer alan ekonomiyle ilgili bakanların temel olarak “2012’nin zor bir yıl olacağı, böyle bir dönemde bir de sendikalar yasasıyla işçi örgütlerinin güçlendirilmesi ve toplu sözleşme haklarının artırılmasının doğru olmadığı, böyle bir dönemde işverenin daha fazla sorun yaşamasına neden olacağı ve işçilik maliyetlerini yükseltmenin yanlış olacağı” tezleriyle yasaya karşı çıktıkları öğrenildi.”&lt;/em&gt; Haberde sendikalar yasasını engelleyen bakanlar: Başta Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ve Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan. Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün, Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin de sendika yasalarının engellenmesine destek vermişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP’li bakanların işçi örgütlenmeleri ve sendikal haklara yaklaşımı hem kendilerinin hem de mensubu bulundukları parti ve hükümetin demokrasi anlayışını da açık biçimde yansıtmaktadır. 2821 sayılı Sendikalar Kanunu ve 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu 12 Eylül darbesinin ardındaki işçi sınıfını baskı altına alma ve Türkiye’yi ucuz emek alanı haline getirme amacı doğrultusunda 1983 yılında çıkartılmıştır. Yani 1983’te sendika yasalarını hazırlayanlar ile bugün sendika yasalarını “işçi örgütleri güçlenir, işçilik maliyetleri yükselir” diyerek engellemeye çalışanların demokrasi anlayışları birebir aynıdır. Daha açık bir ifade ile 12 Eylül darbe rejiminin demokrasi anlayışı bugün hala iktidardadır(!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlayışın darbe rejiminin ürünü olarak tanımlanan 1982 Anayasası’nın yerine daha demokratik içerikte yeni bir anayasayı nasıl yapacağını da ayrıca sormak gerekir(!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslına bakarsanız, Meclis gündemine getirilmeye çalışılan Sendikacılık Kanun Tasarısı’nın Bakanların kaygı duyduğu gibi işçi örgütlemelerini güçlendirmesi ve toplu sözleşme haklarını arttırması da söz konusu değildir. Zira getirilmek istenen yasada noter şartının kaldırılması ya da işkolu barajının düşülmesi gibi olumlu kabul edilecek düzenlemeler bulunsa da örgütlenme özgürlüğü ve grev konularındaki birçok anti demokratik düzenleme devam etmektedir. Kaldı ki emekçiler için güvencesizlik ve örgütsüzlük anlamına gelen esneklik uygulamaları da son sürat yaşama geçirilmekte ve yaygınlaştırılmaktadır. Yani Sendikalar Kanunu Taslağı, Bakanların korktuğu gibi işçi örgütlerinin güçlenmesini sağlayacak ve işçilik maliyetlerini yükselterek, kârları düşürecek bir içeriğe sahip değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki Bakanlar içeriğini bilmedikleri için mi getirilen Tasarıya karşı çıkmaktadırlar? Böyle olduğunu hiç sanmıyorum. Çalışma Bakanının diğer Bakanlardan farklı olarak; &lt;em&gt;“sendikalar rahat olsun, yasayı bu ay içinde Meclis’ten geçireceğiz” &lt;/em&gt;mesajıyla birlikte değerlendirdiğimizde; amaçlananın Sendikalar Kanun Tasarısını engellemekten ziyade sendikalara gözdağı verilerek, sendikal özgürlükleri engellemeye devam eden bu Tasarının fazlaca itiraza ve eleştiriye uğramadan apar topar yasalaşmasını sağlamak olduğunu düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sendikalar Kanun Tasarısı ister Bakanlar tarafından gerçekten engelleniyor olsun, isterse işçi sınıfına ve sendikalara yönelen bir tehdidin gereği olsun; ortaya çıkan tablo AKP’nin işçilere bakışını ve demokrasi konusundaki yaklaşımlarını son derece açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu durumda halen AKP’nin yandaşlığını yapan ve/veya yasalardan medet umarak mücadeleden uzak duran sendikaların da yeniden ve yeniden sorgulanması gerekir(!)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-4066546277568564518?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=21108' title='Sendikalar Kanunu ve Hükümetin Demokrasi Anlayışı!'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/4066546277568564518/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=4066546277568564518' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/4066546277568564518'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/4066546277568564518'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2012/01/sendikalar-kanunu-ve-hukumetin.html' title='Sendikalar Kanunu ve Hükümetin Demokrasi Anlayışı!'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-tAxk4PEd6HI/Tw_Q1mIY5mI/AAAAAAAAAnE/UXHvqwFGjnA/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-9134900032519919336</id><published>2012-01-05T23:37:00.000-08:00</published><updated>2012-01-05T23:37:48.794-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Sadece Tetikçileri Cezalandırmak Yetmez...</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-JRj9yPzhRPg/Twakcz6BkzI/AAAAAAAAAm8/bfcecJS65M4/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" rea="true" src="http://1.bp.blogspot.com/-JRj9yPzhRPg/Twakcz6BkzI/AAAAAAAAAm8/bfcecJS65M4/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;ÖZGÜRCE&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;06/01/2012&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;12 Eylül darbecisi Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya için ağırlaştırıcı müebbet hapis cezası istemiyle iddianame hazırlanmış… Hazırlanan iddianamelerin, açılan davaların sonucu ne olur bilmiyoruz ama 12 Eylül darbecilerinin yargılanma olasılığının ortaya çıkması bile işkence görerek, yakınını kaybederek ya da işinden mesleğinden uzaklaştırılarak darbenin doğrudan mağduru olan kesimler başta olmak üzere demokrasiden, insanlıktan biraz olsun nasibi almış herkesin yüreğinde bir nebze olsun ferahlama yaratmıştır.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylül darbesi, Türkiye’nin toplumsal yapısını köklü biçimde değiştiren son derece kanlı bir müdahaledir. Ama bu müdahale sadece bugün fail olarak görülen TSK’nın en üstündeki 5-10 üst rütbeli askerin inisiyatifinde gerçekleşmemiştir. 12 Eylül darbesi uluslararası sermayeyi temsil eden kurum (DB, IMF gibi) ve ülke (ABD gibi) yönetimlerinin de desteğiyle Türkiye sermaye sınıfının emekçi sınıflar üzerinde mutlak tahakkümünü sağlamak üzere gerçekleştirilmiştir. Türkiye’deki sermaye çevreleri de (TİSK, TÜSİAD gibi) darbeyi teşvik etmiş, desteklemiş ve hatta yönlendirmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylül darbesinin gerçek nedeni, Türkiye’nin küresel kapitalizme entegrasyonunu sağlamaktır. Bu sürecin teknik mimarı 24 Ocak 1980 kararlarının hazırlayıcısı Turgut Özal’dır. Özal 12 Eylül darbesine kadar MSP’den milletvekili adayı olmuş, MESS başkanlığı, Sabancı Holding’de yöneticilik, Dünya Bankası’nda uzmanlık ve Başbakanlık Müsteşarlığı yapmıştır. 12 Eylül darbesiyle birlikte işçi sınıfı baskı altına alınarak 24 Ocak kararlarının uygulanma koşulları fiilen oluşturulmuş ve ekonomi yönetiminin başına da darbe hükümetinin başbakan yardımcısı olarak Turgut Özal getirilmiştir. 1983 seçimleriyle birlikte geçilen “sözde” demokrasi sürecinde de Özal, kurduğu ANAP’ın başında, Başbakanlık koltuğuna oturmuş ve 1989’da başlayan işçi hareketleriyle birilikte iktidarının sallanması üzerine kendisini Cumhurbaşkanlığı koltuğuna atmıştır. Ancak Cumhurbaşkanlığı da Özal’ı işçilerin dilinden kurtaramamıştır. İşçilerin “Çankaya’nın şişmanı işçi düşmanı” sloganıyla sık sık yad ettikleri Özal, 1993 yılında vefat etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özal’ın vefatının ardından Tansu Çiller sonra da Tayyip Erdoğan, Özal’ın mirasını devralmış ve Türkiye’nin küresel kapitalizme entegrasyon sürecini devam ettirmişlerdir. Entegrasyon sadece uygulanan ekonomik politikalara yansımamıştır. Emekçi sınıfların sosyal haklarının ortadan kaldırılması ve yoksullaştırılması anlamına gelen entegrasyon sürecinde toplumsal muhalefete meyil edebilecek tüm toplum kesimleri (emekçiler, Kürtler, öğrenciler, Aleviler vs.) üzerinde de 12 Eylül anlayışıyla baskıya devam edilmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün bu ülkenin çocukları “kazayla” bombalanmakta; her ay ortalama 55-60 işçi “kazayla” iş cinayetlerine kurban edilmektedir. “Parasız üniversite” talebini dile getiren öğrenciler; yazılmış ya da yazılmamış kitaplar veya haberler nedeniyle gazeteciler; toplumu bilgilendirme görevini yerine getirdiği için akademisyenler; güvenceli bir iş isteyen işçiler yargılanmakta ve/veya aylarca, yıllarca cezaevlerinde tutulmaktadır. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik hak olmaktan çıkarılmış; günde 2-3 simit karşılığı ücrete iş bulan şanslı sayılır hale gelmiştir. Tüm bunların anlamı 12 Eylül darbe koşullarının devam ettiğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha açık bir ifadeyle 12 Eylül darbe koşulları aradan geçen 32 yıla rağmen henüz ortadan kalkmamıştır. 12 Eylül darbesi varlığını halen devam ettiren bir bütünlüklü sürecin hem sonucu hem de başlangıcıdır. Bugün darbeci olarak yargılananlar bu süreçte fiilen şiddet uygulayan tetikçilerdir. Kanlı bir darbenin sorumluları elbette en ağır biçimde cezalandırılmalıdır. Ancak sadece onların cezalandırılması, 12 Eylül darbesiyle hesaplaşmak için yeterli olmayacaktır. 12 Eylül darbesiyle gerçekten hesaplaşmak isteniyorsa, darbeyi teşvik eden ve destekleyen küresel ve ulusal sermayenin, bunları temsil eden örgütlerin ve darbeye gerekçe olan entegrasyon sürecinin uygulayıcılarının da bu hesaplaşma sürecine katılması gerekir. Sadece tetikçilerin cezalandırılması, 12 Eylül darbesinin üzerinin örtülmesinden başka hiçbir işe yaramayacaktır(!)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-9134900032519919336?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=20650' title='Sadece Tetikçileri Cezalandırmak Yetmez...'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/9134900032519919336/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=9134900032519919336' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/9134900032519919336'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/9134900032519919336'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2012/01/sadece-tetikcileri-cezalandrmak-yetmez.html' title='Sadece Tetikçileri Cezalandırmak Yetmez...'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-JRj9yPzhRPg/Twakcz6BkzI/AAAAAAAAAm8/bfcecJS65M4/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-8045882649609356109</id><published>2011-12-22T22:59:00.000-08:00</published><updated>2011-12-22T22:59:17.117-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>2012 Bütçesi: Devlet Eliyle Yoksullaştırmaya Devam(!)</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-Bz7feTAm7IY/TvQmeOq14dI/AAAAAAAAAm0/sXHvSTdH3q0/s1600/evrensel.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" rea="true" src="http://1.bp.blogspot.com/-Bz7feTAm7IY/TvQmeOq14dI/AAAAAAAAAm0/sXHvSTdH3q0/s1600/evrensel.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;ÖZGÜRCE&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;23/12/2011&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;1980’den bu yana -yani tam 31 yıldır- Türkiye’de bütçelerin hazırlanması ve uygulanmasındaki anlayış değişmemiştir. Bu bütçeleri yapanlar, kimi zaman doğrudan darbe hükümeti (1981-1983) kimi da zaman darbe rejiminin emanetçisi hükümetler olmuştur. Bu hükümetler içerisinde ANAP, DYP, MHP, RP, SP, DSP, SHP, CHP ve nihayet AKP olmak üzere hemen tüm milliyetçi-muhafazakar, liberal ve sosyal demokrat partiler yer almıştır. 24 Ocak 1980 kararları ışığında hazırlanan bu bütçeler -neoliberal politikalar doğrultusunda- devletin düzenleme işlevini (sosyal devlette olduğunun aksine) piyasanın gereksinimleri doğrultusunda yerine getirmeyi hedeflemektedir. Piyasanın gereksinimi ise küresel rekabet gerekçesiyle devletin; (a) sermayeye sürekli olarak kaynak aktarması, (b) yeni kâr alanları açması ve (c) emek maliyetlerini minimum düzeye indirmesini içermektedir. Devletin bütçe yoluyla piyasanın (sermayenin) gereksinimlerini karşılama yollarını kısaca şöyle özetleyebiliriz:&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(a) Devlet sermayeye kaynak aktarmak üzere toplumun geniş kesimlerinden (dolaylı vergilerle) sağladığı kaynağı, sermayeye (teşviklerle) aktarır. Ayrıca sermayeye aktaracağı kaynağı arttırmak için sosyal harcamalarda kesintiye gider ve kamu hizmetlerini piyasalaştırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(b) Sermayeye yeni kâr alanları açmak için devlet, kamu işletmelerini, değerli kamu mallarını ve doğal kaynakları özelleştirme adı altında sermayeye devreder. Ayrıca eğitim, sağlık gibi kamu hizmetlerini de yeni kâr alanları olarak sermayenin hizmetine sunar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(c) Emek maliyetini düşürmek üzere devlet, “istihdam üzerindeki yüklerin hafifletilmesi” adı altında işverenin (sosyal sigorta payı, vergi vd) istihdam ettiği işçi için üzerine düşen payını İşsizlik Sigortası Fonu ya da genel bütçeden yani toplumun cebinden ödenmesini sağlar. Öte yandan kamu emekçilerinin ücretlerinin baskılanmasını sağlayarak hem ücretler genel seviyesini düşürür hem de sermayeye aktaracağı kaynağı arttırmış olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devletin 31 yıldır izlediği bu bütçe anlayışının sonucunda bir taraftan emekçiler eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi haklarını kaybederken diğer taraftan da geniş toplum kesimleri yoksullaşmıştır. 2012 yılı bütçesinde de devlet eliyle sosyal hakların gaspı ve yoksullaştırma anlayışı daha da derinleşerek devam etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet bütçeleri, ekonomik –teknik- bir belge (imiş) gibi gösterilmeye çalışılsa da esas itibariyle son derece siyasi ve ideolojik belgelerdir. Dolayısıyla bütçeler sınıflar arası güç dengelerinin de bir yansıması olarak ortaya çıkar. Bu bağlamda 1980’den bu yana hazırlanan bütçelere bakıldığında (reel ücretlerin görece yükseldiği 1989-1993 arası kısmen istisna kabul edilebilir) Türkiye’de emekçi sınıfların siyasi ve ideolojik olarak varlık gösteremediklerini söylemek mümkündür. Emekçilerin siyasi ve ideolojik varlıkları ancak örgütlülükleriyle görünür (hissedilebilir) hale gelebilir. O halde Türkiye’de emekçilerin haklarını ortadan kaldıran onları yoksulluğa, açlığa iten bütçelerin emekçilerin örgütleri olan sınıf partileri ve sendikalar sorgulanmadan eleştirilmesi, değerlendirilmesi çok da anlamlı değildir(!)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-8045882649609356109?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=19799' title='2012 Bütçesi: Devlet Eliyle Yoksullaştırmaya Devam(!)'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/8045882649609356109/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=8045882649609356109' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/8045882649609356109'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/8045882649609356109'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/12/2012-butcesi-devlet-eliyle.html' title='2012 Bütçesi: Devlet Eliyle Yoksullaştırmaya Devam(!)'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-Bz7feTAm7IY/TvQmeOq14dI/AAAAAAAAAm0/sXHvSTdH3q0/s72-c/evrensel.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-4709559812602866804</id><published>2011-12-08T23:18:00.000-08:00</published><updated>2011-12-08T23:19:44.771-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Kimin sendikası?</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-m9cEGMaxmmY/TuG10vg_FmI/AAAAAAAAAmo/W4BjeDpc_gk/s1600/evrensel.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" mda="true" src="http://4.bp.blogspot.com/-m9cEGMaxmmY/TuG10vg_FmI/AAAAAAAAAmo/W4BjeDpc_gk/s1600/evrensel.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;ÖZGÜRCE&lt;br /&gt;09/12/2011&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk İş’te yeni yönetimin belirleneceği genel kurulu öncesinde AKP’nin sendikalar ve meslek örgütlerine manipülasyonunu düşünürken Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın Memur-Sen’i yerlere göklere sığdıramadığı açıklaması gündeme geldi. Biri Türkiye’de üye sayısı en yüksek işçi örgütü, diğeri üye sayısı en yüksek ve yetkili (Onlar kendilerine memur deseler de) kamu emekçi örgütü olunca konunun önemine binaen daha geniş bir çerçevede devlet-sendika ilişkileri üzerine yeniden düşünmek gereği ortaya çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet ve sendika bağını en açık biçimde ortaya koyanların başında Fransız düşünür L. Althusser gelir. Althusser, kapitalist devletin işçi sınıfının sendikal örgütlenmesine yönelik yaklaşımını ele alır. Ülkelerin sınıf mücadeleleri tarihi ve toplumsal formasyonlarına göre belirlenen devletin sendikalara yaklaşımlardan birincisi doğrudan sendikaları yasaklamaktır. ABD emperyalizminin doğrudan ya da dolaylı denetimi altındaki Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinin bir kısmında işçi sınıfının örgütlenmesini yasaklama yaklaşımı görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalist devletinin sendikalara yönelik diğer bir yaklaşımı sendikaları sisteme entegre ederek devletin ideolojik aygıtları haline getirmektir. Örneğin İngiltere, Almanya ve İskandinav ülkeleri başta olmak üzere birçok kapitalist ülkede sosyal demokrat eğilimli partilerle birlikte organik bağları bulunan sendikalar, reformist örgütler haline dönüşmüşlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Althusser’e göre devletin sendikaları ideolojik aygıtlarına dönüştürmedeki diğer bir yaklaşımı ise faşist burjuva rejimlerinde görülen devletin örgütlediği “Devlet Sendikaları”dır. Faşist burjuva rejimler, ister Avrupalı ister Güney Amerikalı olsun sendikaları devletin ideolojik aygıtları haline dönüştürmüştür. Althusser, Faşist Almanya ve İtalya’da da Peron Arjantin’inde olduğu gibi “Emek Cepheleri” ya da “Devlet Sendikaları” olduğundan söz eder ve Peron’un şu sözünü hatırlatır: &lt;strong&gt;&lt;em&gt;“Burjuvazi işçi sınıfını örgütlemelidir: Onu Marksizme karşı korumanın en iyi yolu budur…”&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de devletin sendikalara yaklaşımının hangisi olduğunu ve sendikaların kimin sendikası olduğunun yorumunu siz okurlara bırakıyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-4709559812602866804?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=18952' title='Kimin sendikası?'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/4709559812602866804/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=4709559812602866804' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/4709559812602866804'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/4709559812602866804'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/12/kimin-sendikas.html' title='Kimin sendikası?'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-m9cEGMaxmmY/TuG10vg_FmI/AAAAAAAAAmo/W4BjeDpc_gk/s72-c/evrensel.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-4636698039201234398</id><published>2011-12-03T00:17:00.000-08:00</published><updated>2011-12-03T00:17:24.180-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='DİĞER...'/><title type='text'>Özgürlüklerin olmadığı bir ortamda demokratik anayasa yapılamaz..</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-YCsoOb8fCuo/Ttna29nPdeI/AAAAAAAAAmg/8P10CmSJXBA/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" dda="true" src="http://1.bp.blogspot.com/-YCsoOb8fCuo/Ttna29nPdeI/AAAAAAAAAmg/8P10CmSJXBA/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;NASIL BİR ANAYASA-3&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;03/12/2011&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;AKP’nin yeni yasama döneminde önüne koymuş olduğu en temel hedef “yeni anayasa”dır. Kuşkusuz, Türkiye’nin darbe rejiminin ürünü olan 1982 Anayasasından kurtulması sadece AKP’nin değil tüm toplum kesimlerinin arzusudur. Yani AKP’nin “yeni bir anayasa” yapma hedefi toplumun hemen tüm kesimlerinin arzularıyla örtüşmektedir. Ancak toplum kesimleri arasında derin çıkar çatışmalarının olduğu kapitalist toplumlarda tüm toplum kesimlerinin ihtiyaçlarını, arzularını karşılayacak bir anayasa yapmak mümkün değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sermaye sınıfının egemen olduğu kapitalist düzende yapılacak bir anayasanın, sermayenin çıkarları doğrultusunda olması kaçınılmazdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak anayasada sermaye ile diğer toplum kesimleri arasında çıkar farklıklarının hangi düzeyde olacağı toplumsal sınıflar arasındaki güç dengelerine göre belirlenmektedir. Bu durum kapitalist bir toplum düzenine sahip bulunan Türkiye için de geçerlidir. Türkiye’de, anayasalar, şimdiye kadar baskı yoluyla toplumsal güç ilişkilerini egemenlerin lehine değiştirerek egemenlerin gücünü mutlak hakim kılmayı amaçlayan askeri darbeler sonrasında yapılmıştır. Dolayısıyla sermayenin çıkarları ve egemen devlet ideolojisi bu anayasalara hakim olmuş; çıkarları sermayeyle çelişen ve egemen devlet ideolojisi içerisinde kapsanmayan kesimlerin (emekçi sınıflar, etnik kökenler, mezhepler vd.) hakları anayasalarda göz ardı edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP’nin iddiası; bugüne kadar anayasada göz ardı edilen toplum kesimlerinin haklarının kendi hazırlayacakları bu “yeni anayasada” gözetileceği yönündedir. Her ne kadar daha önceki anayasa yapım süreçlerinde olduğu gibi bugün toplum ve siyaset üzerinde askeri bir vesayet yoksa da bu anayasanın daha demokratik bir ortamda yapılacağını söyleyemeyiz. Çünkü bugün anayasa yapma niyetinde olan parlamento ve bununla beraber siyasi iktidar hiç de demokratik olmayan bir seçim sistemi (yüzde 10 barajı, eşitsiz seçim yardımları vs.) sonucunda oluşmuştur. Öte yandan anayasada hakları savunulacağı vaat edilen kesimlerin başında gelen Kürtlerin, Alevilerin, kadınların ve emekçilerin en temel demokratik talepleri 9 yıldır iktidarda bulunan AKP Hükümetleri tarafından göz ardı edilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylül darbe rejiminin geride bıraktığı en temel belge 1982 Anayasasıdır ve başından sonuna antidemokratik bir anlayışa sahip olan bu anayasanın değiştirilmesi elzemdir. Ancak devletin temel ideolojisini yansıtan anayasanın bir yazılı belge olarak değişmesi tek başına bir anlam ifade etmez. Önemli olan o anayasadaki antidemokratik anlayışın, devleti yönetenlerin ve yeni anayasa yapma iddiasında olanların zihninde değişmesidir. Aksi halde darbe rejimi anayasasının değiştirilip onun yerine “yeni” olarak tanımlanan bir başka anayasanın yapılması göz boyamaktan öteye geçmeyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten demokratik bir anayasa yapılabilmesi için öncelikle Kürtlerin, Alevilerin, kadınların, öğrencilerin, emekçilerin ve egemen güç tarafından ezilmeye çalışılan diğer toplum kesimlerinin kendilerini özgürce ifade edebilecekleri demokratik bir ortamın sağlanması gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun için de örgütlenme özgürlüğünün önündeki engellemeler kalkmalı, kendilerini demokratik yollarla ifade etmeye çalışanlara yönelik gaz, tazyikli su gibi şiddet yöntemlerine ve adaletsiz yargılamalara son verilmelidir. Aksi halde bu “yeni anayasa”nın diğerlerinden hiçbir farkı olmayacaktır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-4636698039201234398?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=18660' title='Özgürlüklerin olmadığı bir ortamda demokratik anayasa yapılamaz..'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/4636698039201234398/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=4636698039201234398' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/4636698039201234398'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/4636698039201234398'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/12/ozgurluklerin-olmadg-bir-ortamda.html' title='Özgürlüklerin olmadığı bir ortamda demokratik anayasa yapılamaz..'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-YCsoOb8fCuo/Ttna29nPdeI/AAAAAAAAAmg/8P10CmSJXBA/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-7133345146410449659</id><published>2011-11-24T23:32:00.000-08:00</published><updated>2011-11-24T23:32:48.928-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>İşçi sınıfı askere gider...</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-aHOqz07oTcA/SNpBjBDl_3I/AAAAAAAAADo/E4k5V-hTlJE/s1600/images2.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" hda="true" src="http://4.bp.blogspot.com/-aHOqz07oTcA/SNpBjBDl_3I/AAAAAAAAADo/E4k5V-hTlJE/s1600/images2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;ÖZGÜRCE&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;25/11/2011&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Başbakan bedelli askerliğin bedelini açıkladı: 30 bin TL.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;30 bin TL’nin anlamı elde edilen gelire ya da sahip olunan servete göre değişir. Kimi 30 bin TL’ye çocuğuna yılbaşı hediyesi alır kiminin de 30 bin TL kazanabilmek için yıllarca çalışması gerekir. Örneğin asgari ücretle iş bulabilen bir emekçinin 30 bin TL’yi elde edebilmek için (Hiç işsiz kalmamak kaydıyla) 50 ay ter dökmesi gerekir. Yine asgari ücretten çalışan bir emekçi ancak 35 yıl 8 ay kesintisiz çalışmışsa 30 bin TL kıdem tazminatı alabilir.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Rakamların gösterdiğine bakılırsa asgari ücretle çalışan bir emekçi gelirinin tamamını bile ayırsa askere gitmemenin bedelini ödeyebilmesi mümkün değildir. Ama kapitalizmde çare tükenmez(!) Önce çaresizliği üretip sonra da çareyi pazarlayan yani önce zehri üretip sonra panzehir üzerinden kâr elde etmeyi amaçlayan kapitalizm, askerliğin bedelini ödeyemeyecekler için de hemen “çare” üretmeye soyunmuştur. Henüz başbakan bedellinin bedelini açıklamadan bankalar “bedelli askerlik kredisi” için hazırlıklarını tamamlamışlardır bile…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama askerliğin bedelini –nam-ı diğer vatan borcunu- banka kredisiyle taksit taksit ödemeye niyetlenenler için önce kredinin bedelini hesaplamalarını öneririz. Bankaların “bedelli askerlik kredisi” faizleri aylık yüzde 1.40-1.45 dolayındadır. 1 ile 5 yıl arasındaki seçilecek bir vadedeki kredinin aylık taksitleri ise 2 bin 800 TL ile 800 TL arasında değişmektedir. Bankalar, kredi vermek için aylık taksitlerin ortalama olarak kişinin gelirinin en az yüzde 30-50 civarında olmasını beklemektedir. Bu durumda “bedelli askerlik kredisi”ne başvuracakların asgari aylık gelirinin 2 bin 500 TL ile 5 bin 500 TL arasında olması gerekmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asgari ücretin net (Asgari geçim indirimi olmadan) 600 TL olduğu ve milyonlarca işçinin asgari ücretin altında çalıştırıldığı, ortalama memur maaşının bile yaklaşık 1500 TL olduğu Türkiye’de askerliğin bedelini karşılayacak krediyi alabilmenin koşulu olan asgari geliri elde edebilen emekçilerin oranı bir elin parmaklarını geçmemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun sözün kısası: Eğer atadan dededen kalma satılacak bağı bahçesi yoksa ister memur olsun ister işçi; ister mavi yakalı olsun ister beyaz yakalı; ister sendikalı olsun ister sendikasız Türkiye’de işçi sınıfının çok büyük kesiminin bedelli askerliğin bedelini ödemesi imkansızdır. Bu durumda sermayenin üretim sürecinde terini sömürdüğü işçi sınıfı -askerliğin bedelini ödeyebilecek parası olmadığı için- şimdi de cepheye sürülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalist düzeni tercih eden Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranların “sınıfsız, zümresiz toplum” yönündeki temelsiz söylemi birçok alanda olduğu gibi askerlikte de gerçekleşmemiştir. Diğer kapitalist ülkeler gibi Türkiye’de de varlıklılar, mevki ve sermaye sahipleri ve onların çocukları günlerini gün ederken “kutsal vatan hizmeti” denilerek askere gönderilen, cephe önlerinde hedef olan hep işçiler, köylüler, yoksullar olmuştur. Bugün AKP Hükümetinin çıkarttığı “bedelli askerlik” uygulaması, geçmişten beridir var olan sınıfsal ayrımcılığı çok daha net biçimde ortaya koymaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Askere gitmeyi sadece işçi sınıfına dayatan bedelli askerlik uygulaması “İşçi Sınıfı Cennete Gider” filmini anımsatmıştır. İtalyan Yönetmen Elio Petri’nin “İşçi Sınıfı Cennete Gider” filmi 1971 yılında gösterime girmiş ve 1972 yılında da Cannes Film festivalinde Altın Palmiye ödülü almıştır. Petri, filmi için doğru bir isim seçmiştir; eğer bir cennet varsa şüphesiz, emeğiyle yaşamını sürdüren işçiler, emekçiler cennete gideceklerdir. Ama sınıf bilincine sahip hiçbir işçi, cennete gitmeyi hedeflemez. Onun hedefi; şimdiki yaşamını yani bu dünyayı cennete çevirmek için mücadele etmektir(!) Dünyayı cennete çevirmenin birinci koşulu; doğayı, insanlığı hızla yok eden kapitalizm belasından kurtulmaktır. Kapitalistler, kendilerine “sömürü cenneti” haline getirdikleri bu düzeni sürdürmek için işçi sınıfına bu dünyada zulmü hak gösterip, başka bir dünyada cenneti vaat ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer sınıf bilinci oluşmamış ya da sınıfsal hafıza silinmişse, kapitalistlerin başka dünyada cennet vaadi emekçiler tarafından kabul görür. Böylece bu dünyada yaşanan ne sömürü, ne açlık ne de yokluk sorgulanır. Hal böyle olunca emekçi için ölüm neredeyse zulümden kurtulmanın yolu haline gelir ve iş kazalarında ölmek de askere gidip savaşta ölmek de emekçiler için olağanlaşır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenle işçi sınıfı örgütlerinin üretim sürecindeki sömürü kadar, ulusların, halkların emekçileri ve yoksullarından oluşan askerlerin –sermayenin çıkarları için- birbirlerine silah doğrulttuğu savaşlara da karşı olması ve militarizme karşı emekçileri bilinçlendirerek mücadele etmesi gerekir. Başta sendikalar olmak üzere sınıf örgütlerinin üretim sürecindeki sömürü gibi işçi sınıfının kanı üzerinden savaş çığlıklarının yükselmesi karşısında sessiz kalmasını da kabul etmek mümkün değildir(!)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-7133345146410449659?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=18126' title='İşçi sınıfı askere gider...'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/7133345146410449659/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=7133345146410449659' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/7133345146410449659'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/7133345146410449659'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/11/isci-snf-askere-gider.html' title='İşçi sınıfı askere gider...'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-aHOqz07oTcA/SNpBjBDl_3I/AAAAAAAAADo/E4k5V-hTlJE/s72-c/images2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-5487710887764614469</id><published>2011-11-17T23:02:00.000-08:00</published><updated>2011-11-17T23:02:13.401-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Demokrasi askıya, teknokratlar hükümete…</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-q4xi56V6660/TsYC4MopBKI/AAAAAAAAAmQ/MzWJ8_01lMQ/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" hda="true" src="http://2.bp.blogspot.com/-q4xi56V6660/TsYC4MopBKI/AAAAAAAAAmQ/MzWJ8_01lMQ/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;ÖZGÜRCE&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;18/11/2011&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Burjuvazi sanayi devrimiyle birlikte iktisadi alanda egemenliğini ilan ettikten sonra devlet aygıtını ele geçirip siyasi alanda da egemenliği sağlayacak burjuva devrimlerini gerçekleştirmiştir. Burjuvazinin feodal düzeni yıkıp siyasal alanda egemenliği sağlamaya çalışırken izlediği yol (17. yüzyıl İngiliz burjuva devriminden itibaren), mutlak monarşi yerine siyasal erkin parlamentoya devredilmesidir. Böylece burjuvazi sarayın ve kilisenin siyasal alandaki egemenliğine ortak olabilecektir. 1789 Fransız İhtilali ve Avrupa’ya yayılan devrimlerle birlikte burjuvazi siyasi egemenliğini ilan ettikten sonra parlamenter düzeni liberal demokrasinin gereği olarak benimsemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Liberal demokraside parlamento, burjuvazinin iktidarını (kapitalizmi) geniş toplum kesimleri önünde meşrulaştırmanın bir aracı olarak görülmüştür. Önceleri sadece yüksek düzeyde vergi ödeyebilenlerin seçme ve seçilme hakkına sahip olduğu parlamento düzeninde işçi sınıfı ve yoksul halk dışlanmıştır. Toplumun tüm kesimlerinin seçme ve seçilme hakkını kullanabilmesi, ancak işçi sınıfının 1830’lu yıllarda Chartist hareketle başlattığı ve 19. yüzyılın ikinci yarısında sürdürdüğü mücadelelerin sonucunda mümkün olmuştur. Ancak tüm bunlar burjuvazinin parlamentoyu kendi iktidarını meşrulaştırma aracı olarak kullanmasını engellememiştir. Bu nedenle -sosyal demokrat partilerin de katkısıyla- burjuvazi parlamenter demokrasi adı altında 200 yıldır devlet aygıtı üzerindeki egemenliğini sürdürmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kısa hatırlatmanın ardından bugün Avrupa’da yaşanan siyasal gelişmelere gelelim: Yunanistan ve İtalya’da kurulan teknokrat hükümetlerle birlikte burjuvazinin iktidarını (kapitalizmi) meşrulaştırmak için parlamenter demokrasinin yetersiz kaldığı bir döneme girilmiştir. Zira kapitalizmin 1970’li yıllarda başlayan krizini aşamamış ve çıkışı olmayan bir batağın içerisine girmiştir. İçine girdiği bataktan çıkmak için debelenen kapitalizmin doğaya ve insanlığa verdiği zarar meşru kabul edilemeyecek boyutlara ulaşmıştır. İşte bu nedenle uluslararası ve ulusal burjuvazi parlamentoyu da devreden çıkartarak, kendi atadığı teknokratlar aracılığıyla devlet aygıtını yönetmek zorunda kalmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teknokratlar hükümeti yoluyla parlamenter demokrasinin askıya alınmasını bir darbe biçimi olarak da değerlendirmek mümkündür. Çünkü artık devlet aygıtının idaresinde göstermelik de olsa halk iradesi yoktur ve bu teknokrat hükümetlerin halka hesap vermek gibi bir sorumlulukları da bulunmamaktadır. Bu hükümetlerin hesap vermekle yükümlü olduğu tek merci kendilerini oraya atayan burjuvazinin uluslararası ve ulusal kurumlarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada 18 Haziran 2010 tarihinde bu köşede yayınlanan “AB’den işçi sınıfına darbe tehdidi…” başlıklı yazımızda da gündeme getirdiğimiz bir olayı hatırlatmakta yarar vardır: “Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, 2010 yılında Avrupa Sendikalar Konfederasyonu (ETUC) temsilcileriyle yaptığı bir görüşmede Yunanistan, İspanya ve Portekiz’in içinde bulundukları borç krizlerine acil çözüm bulamamaları ve kamu harcamalarını karşılayamaz hale gelmeleri durumunda bu ülke demokrasilerinin çökme tehlikesiyle yani askeri darbeyle karşı karşıya olduğu söylemiştir.” İşte bugün Barroso’nun sendikacılara -mücadeleden uzak durmaları için- tehditkar bir üslupta ifade ettiği gibi Avrupa’da demokrasiler çökmeye ve askeri görünümde olmasa da darbeler gerçekleşmeye başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye, teknokrat hükümetler ve darbelerle Avrupa’dan çok daha alışıktır. 12 Mart 1971 darbesinin ardından kurulan Nihat Erim hükümeti teknokrat bir hükümettir. 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında kurulan ve uluslararası ve ulusal burjuvazi tarafından görevlendirilen Turgut Özal’ın son derece etkin olduğu Bülent Ulusu hükümeti teknokrat bir hükümettir. Bu hükümetin ardından baskı ortamında gerçekleşen seçimler sonrasında Turgut Özal’ın kurduğu ANAP hükümetleri de parlamenter demokrasi içinde imiş gibi görünse de işlevi itibariyle teknokrat hükümetlerdir. 2001 krizinin ardından uluslararası ve ulusal burjuvazi tarafından görevlendirilen Kemal Derviş’in içinde yer almasıyla birlikte DSP-MHP-ANAP koalisyonu da teknokrat bir hükümet haline gelmiştir. 3 Kasım 2002 seçimlerinde tek başına iktidara gelen AKP, 1980’li yılların ANAP’ı gibi iktidarını parlamenter demokrasiye dayandırmaktaysa da dokuz yıldır Kemal Derviş’in ekonomi programını uluslararası ve ulusal burjuvazinin çıkarları doğrultusunda uygulamaktadır. Bu nedenle AKP hükümetlerini tam anlamıyla teknokrat olarak tarif edemesek bile izlediği politikalarla teknokrat bir hükümete ihtiyaç bırakmayacak bir hükümet olarak tanımlayabiliriz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizmin doğaya ve insanlığa yönelik tahribatı artık hiçbir yolla meşrulaştırılamayacak hale gelmiştir. Bu nedenle de tüm kapitalist ülkelerde kapitalizm karşıtlığı ve işçi hareketleri yükselme eğilimine girmiştir. Bu durumda önümüzdeki süreçte diğer bazı Avrupa ülkeleri de dahil olmak üzere açık ya da örtük olarak demokrasiler rafa kaldırılıp, baskılar arttırılacaktır. Sınıflar arası çatışmanın yükseleceğine işaret eden bu süreçte işçi sınıfı başta olmak üzere kapitalizm karşıtı hareketlerin sınıfsal bir perspektif içerisinde örgütlenerek uluslararası dayanışmayı da içeren bir mücadele sürdürmesi gerekir!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-5487710887764614469?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=17693' title='Demokrasi askıya, teknokratlar hükümete…'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/5487710887764614469/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=5487710887764614469' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/5487710887764614469'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/5487710887764614469'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/11/demokrasi-askya-teknokratlar-hukumete.html' title='Demokrasi askıya, teknokratlar hükümete…'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-q4xi56V6660/TsYC4MopBKI/AAAAAAAAAmQ/MzWJ8_01lMQ/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-926715843051350911</id><published>2011-11-03T23:43:00.000-07:00</published><updated>2011-11-03T23:43:54.290-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Sendika Yasaları Üzerine…</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-7G8xvYM4wVc/TrOJSSwNKdI/AAAAAAAAAmI/os0Ee2pnh_M/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ida="true" src="http://4.bp.blogspot.com/-7G8xvYM4wVc/TrOJSSwNKdI/AAAAAAAAAmI/os0Ee2pnh_M/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;ÖZGÜRCE&lt;/div&gt;04/11/2011&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumun ekonomik, hukuki ve siyasal üstyapısının belirlendiği yer altyapı olarak da tanımlayabileceğimiz üretim ilişkileridir. Daha açık bir ifadeyle üretim ilişkileri içerisindeki sınıflar arası güç dengesi o toplumda geçerli olan siyasal sistem ve bu siyasal sistem içerisinde belirlenen hukuk kuralları ve ekonomi politikalarının temel belirleyicisidir. Dolayısıyla siyasal yapıda, hukuk düzeni içerisinde ve ekonomi politikalarında kendisini ifade etmek isteyen bir toplum kesiminin önce üretim ilişkilerinde bir güç haline gelmesi gerekir. Örneğin burjuva sınıfı, feodal toplum yapısı içerisinde önce –sanayi devrimiyle birlikte- üretim süreçlerinde büyük bir güç edinmiş; burada edindiği güç sayesinde de feodalizmin 8-9 yüzyıl süren egemenliğine son verip kapitalizmi tarih sahnesine çıkartmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalist üretim sisteminin egemen hale gelmesiyle birlikte burjuvazi, üretimin gerçek gücü olan emeğin sahibi işçi sınıfını kendisine en büyük tehdit olarak görmüş ve sürekli olarak işçi sınıfını üretim süreci içerisinde denetim altında bulundurmak için çabalamıştır. Özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren işçi sınıfının da farkına vardığı gibi toplumsal ilişkiler içerisinde söz hakkı elde edebilmek için işçi sınıfının üretim sürecinde örgütlenmesi gerekir. İşçi sınıfının üretim sürecinde örgütlenmesinin en önemli aracı sendikalardır. İşçi sınıfının içinde bulunduğu sorunlarla mücadele için “sürekli örgütler” olarak sendikaları oluşturmasıyla birlikte, burjuvazi sendikaları önce yasaklamış, yasaklamalara rağmen sendikal mücadelenin sürdüğünü görünce de sendikaları ehlileştirecek düzenlemeler yapmaya yönelmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalist sistem içerisinde sendikaların örgütlenme ve faaliyetlerini düzenleyen bütün yasaların temel amacı sendikaları işlevsizleştirmek ve işçi sınıfının üretim sürecinde güçlenerek kendisine tehdit oluşturmasını engellemektir. Türkiye’de de sendika yasalarının temel felsefesi daima işçi sınıfı hareketlerini kontrol altına almak ve işlevsizleştirmek olmuştur. Örneğin 1947 tarihli 5018 sayılı ilk Sendikalar Kanunu, 1946’da yükselen işçi hareketlerini bastırmak için çıkartılmıştır. Halen yürürlükte bulunan 2821 ve 2822 sayılı kanunların da amacı yine 1970’li yıllarda yükselen işçi hareketlerini baskılamak olmuştur. Aynı biçimde 2001 tarihli 4688 sayılı Kamu Çalışan Sendikaları Kanunu da özellikle 1990’lı yıllarda toplumsal muhalefete öncülük yapan KESK’in mücadelesini kırmayı amaçlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçinden geçtiğimiz günlerde hem işçi sendikalarını düzenleyen 2821 ve 2822 hem de kamu emekçi sendikalarını düzenleyen 4688 sayılı yasalarda köklü değişikliklerin çalışmaları yürütülmektedir. Hükümetin “demokratikleşme” söylemi içerisinde gündeme getirdiği söz konusu düzenlemeler, sendikaların da katıldığı “danışma kurulu” adı verilen sosyal diyalog süreçleri içerisinde şekillendirilmeye çalışılmaktadır. Getirilmesi düşünülen yeni düzenlemelerde işçi sendikalarına üyelikte noter zorunluluğunun kalkması ve toplu iş sözleşmesi yetki barajının binde 5’e indirilmesi; kamu emekçi sendikalarına ise toplu sözleşme hakkı tanınması gibi sendikal özgürlüklerin önünü açacakmış izlenimi veren birkaç değişikliğe de yer verilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şeyden önce kapitalist bir toplum düzeninde işçi sınıfının üretim sürecinde bir güç oluşturamadıktan sonra siyasete de ekonomiye de hukuka da müdahil olamayacağını, burjuvazinin de işçi sınıfını üretim sürecinde güçlü kılacak hiçbir düzenlemeyi kendi isteğiyle yapmayacağını tekrar vurgulamak gerekir. Bunun ardından da bürokratik bir yapı içerisine kilitlenip sistemin bir aygıtı haline gelmiş bulunan sendikaların yer aldığı sosyal diyalog masalarından emekçilerin yararına hiçbir düzenleme çıkmayacağını; 4857 sayılı İş Kanunu, 5510 sayılı SSGSS ve emekçilerin haklarını geri götüren daha nice sosyal diyalog süreçlerini de anımsatarak belirtmekte yarar vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üretimin ve emek piyasalarının alabildiğince esnekleştirildiği, en temel hak ve özgürlüklerin dahi kullanılamadığı bir dönemde yasa metinleri üzerinde olumlu görülen birkaç düzenlemenin sendikal hak ve özgürlükleri geliştirmek bakımından hiçbir anlamı yoktur. Bu noktada getirilen düzenlemeleri AB ve ILO normlarına yeterince uygun olmadığı gerekçesiyle eleştirmek de son derece anlamsızdır. Zira özellikle son on yılda emekçilerin üretim sürecindeki gücünü daha da zayıflatan ve sosyal haklarını geriye götüren düzenlemelerin arkasında AB’ye uyum gerekçeleri vardır. Sendikalar, -bugün, yapılan düzenlemeleri AB ve ILO normları uygun olmadığı için eleştirenlerin de telkiniyle- AB’ye uyum gerekçesiyle getirilen tüm düzenlemeleri kabullenmiş ve bunun da etkisiyle emekçiler, en kabul edilemez düzenlemelerde dahi mücadeleden uzaklaştırılmıştır. Sosyal diyalog masalarında AB’den ve ILO’dan medet umarak yapılan sendikacılık anlayışıyla ne emekçilerin her geçen gün daha fazla ezilmesine yol açan düzenlemeleri ne de işçi sınıfının örgütlenmesinin önündeki engellerin kaldırılması mümkün değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözün özü: İşçi sınıfının kendi emeğine ve yaşamında söz sahibi olabilmesi üretim sürecinde örgütlü mücadeleyle edinebileceği güce bağlıdır. Üretim sürecinde emeğin örgütlü mücadelesinin aracı olan sendikaların örgütlenme ve faaliyetlerinin sistemin –ulusal veya uluslararası- aygıtlarınca düzenlenmesini beklemek abesle iştigaldir. Sendikalar ancak sisteme olan bağımlılıklarından kurtuldukça işçi sınıfının ihtiyaçlarına yanıt verebileceklerdir. Bunun için de her şeyden önce emekçilerin sendikaları sahiplenmesi ve sendikaları bağımlı kılan yapılardan kurtulmak için mücadele etmesi gerekir(!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-926715843051350911?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/926715843051350911/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=926715843051350911' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/926715843051350911'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/926715843051350911'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/11/sendika-yasalar-uzerine.html' title='Sendika Yasaları Üzerine…'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-7G8xvYM4wVc/TrOJSSwNKdI/AAAAAAAAAmI/os0Ee2pnh_M/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-2631858197098830725</id><published>2011-10-28T02:38:00.000-07:00</published><updated>2011-10-28T02:39:14.056-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Deprem: Kimine felaket kimine fırsat!</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-onLzXIzempY/Tqp3ZsLbxhI/AAAAAAAAAlE/vfWgNCod6Ec/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ida="true" src="http://4.bp.blogspot.com/-onLzXIzempY/Tqp3ZsLbxhI/AAAAAAAAAlE/vfWgNCod6Ec/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;ÖZGÜRCE&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;28/10/2011&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Kapitalizm fırsatları sever, insanlık için büyük acılara neden olsa da… Örneğin savaşlar, doğal afetler bunlar hep sermaye için yeni kâr edinme ve dolayısıyla da kapitalizmi sürdürme fırsatlarıdır. Aslında kapitalizm fırsatları kendi yaratır. Savaşlar kapitalizmin devamını sağlayacak kaynakları elde etmek ve savaşta yıkılan kentleri, üretim alanlarını yeniden yapmak üzere yatırım alanı olarak görülür. İkinci Dünya Savaşı’nı ya da Irak Savaşı’nı kapitalizmin kendi yarattığı ve fırsata dönüştürdüğü savaşlara örnek olarak gösterebiliriz. Bunlar dışında da dünyanın birçok bölgesinde gerçekleşen savaşların (İç savaşlar da dahil olmak üzere) ardında da yine kapitalizmin fırsat yaratma anlayışını görmek mümkündür. Bu savaşlarda acılar çeken, yaşamlarını yitiren milyonlarca insan ise kapitalizmin varlığını sürdürebilmesi için verilmiş kurbanlardır.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizm, savaş gibi “doğal” afetleri de fırsata çevirmeyi bilmiştir. Kapitalizm bunu yaparken önce daha fazla kâr güdüsü içinde insan-doğa uyumunu bozmuştur. Sanayileşmenin ardından daha ucuz emek, daha ucuz hammadde, daha ucuz enerji, daha geniş rant alanları derken insanlığın milyonlarca yıllık deneyimiyle oluşturduğu doğaya uyumlu yaşam düzeni altüst olmuştur. Böylece doğayı hiçe sayan kentler, sanayi kuruluşları, barajlar, nükleer santraller kaçınılmaz doğa olaylarını insanlık için felaketlere dönüştürmüştür. Öte yandan yine kapitalizmin kaçınılmaz sonucu olan eşitsiz büyüme nedeniyle yoksullaşan geniş toplum kesimleri yaşamda kalabilme mücadelesi içerisinde barınma ihtiyaçlarını en ucuz biçimde sağlamak zorunda kaldıklarından felakete dönüşen doğa olaylarından en fazla etkilenen kesim olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de felaketi fırsata çevirme anlayışının özellikle sel ve depremlerle gerçekleştiği görülmektedir. Özellikle kentleşmenin ve sanayinin en yoğun olduğu Marmara Bölgesi ve Düzce’de 1999 yılında gerçekleşen depremler, bu fırsat anlayışını açık biçimde ortaya çıkartmıştır. 1999 depremlerinin felakete dönüşmesinin nedeni daha fazla kâr amacıyla yerleşim yeri seçiminde ve yapı inşasında doğayı ve bilimi hiçe sayan kapitalist anlayıştır. Felaketin sorumlusu olan kapitalist anlayış, depremi fırsat bilerek hem yıkılan alanların inşasını yeni yatırım alanı olarak görmüş hem deprem nedeniyle yapılan yardımlara el koymak suretiyle çıkar sağlamaya çalışmış hem de deprem nedeniyle konulan vergileri yeni bir depreme hazırlık yapmak yerine sermayeye kaynak olarak aktarmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu anlayışın sonucudur ki diğer birçok deprem bölgesi gibi Van’da da gerçekleşeceği malum bir doğa olayı olan depreme hazırlık olarak hiçbir önlem alınmamıştır. Aksine denetim sorumluluğu olan kamu kuruluşlarının gözleri önünde yeni inşa edilen birçok binada -daha fazla kâr için- malzemeden çalma anlayışı sürmüş ve bu binalar yüzünden onlarca kişi yaşamını yitirmiştir. Türkiye’de kapitalizmin yarattığı eşitsiz gelişme sonucunda yoksulluktan en fazla nasibini alan Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’dir. Bu bölgelerin özellikle kırsalındaki yoksulluk Van depreminde de kendini göstermiş ve onlarca insan, uygun bir barınağa sahip olamadığı için yaşamını yitirmiştir. Sonuç olarak daha önceki depremlerde olduğu gibi Van depreminde de yüzlerce insan kapitalizmin daha fazla kâr güdüsünün ve kapitalizmin yarattığı yoksulluğun kurbanı olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Felaketi fırsata çevirme anlayışı Van’da deprem sonrasında da kendisini göstermiştir. Henüz yıkılan binalar altında insanlar can çekişirken enkaz kaldırma ve yardımların ulaştırılması aşamasında iktidar partisinin siyasi fırsatçılık yaptığı iddiaları -yandaş basının tüm gayretlerine rağmen- ayyuka çıkmıştır. Öte yandan bizzat Başbakan, depremi fırsat bilerek, kentsel dönüşümü hızlandıracak biçimde konut yıkma yetkisinin tamamen bakanlıklara verilmesine yönelik açıklamalar yapmaktadır. Tüm depremlerin ertesinde olduğu gibi Van’da da depremzedelere ev yerileceği vaat edilmektedir. Ancak unutmamak gerekir ki 1999 depremlerinden bu yana geçen 12 yılın 9’unda iktidarda bulunan AKP’nin depremzedeler için yapılmış konutları -Kocaeli/Arızlı’da olduğu gibi- başka amaçlarla kullanmaya çalıştığı birçok örnek mevcuttur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizmde felaketi fırsata çevirme konusunda özellikle 1999 depremi sonrasında Türkiye’nin en hızlı büyüyen Müteahhidi Ali Ağaoğlu’nun 17 Ağustos depreminin yıldönümü vesilesiyle Referans gazetesinde yer alan söyleşisindeki şu sözlerini hatırlatmadan yazıya son vermemek gerekir: &lt;em&gt;&lt;strong&gt;“Avazım çıktığı kadar bağırıyorum. İstanbul konut inşaat sektörünü en iyi bilen isimlerden biri olarak söylüyorum ki; mevcut yapı stokunun yüzde 70’i deprem açısından güvenli değil. 1970’li yıllarda İstanbul’un Anadolu yakasında yapılan yapıların büyük bir kısmına inşaat malzemesini ben sattım. Kumları Marmara Denizi’nden demirleri hurdadan çektik. O zamanın şartlarında en iyi malzeme buydu. Sadece biz değil tüm firmalar aynı şeyi yapıyordu. Deprem olursa İstanbul’a ordu bile giremez, ölen şanslıdır”&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt; (Referans gazetesi, 20.08.2009)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-2631858197098830725?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/2631858197098830725/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=2631858197098830725' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/2631858197098830725'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/2631858197098830725'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/10/deprem-kimine-felaket-kimine-frsat.html' title='Deprem: Kimine felaket kimine fırsat!'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-onLzXIzempY/Tqp3ZsLbxhI/AAAAAAAAAlE/vfWgNCod6Ec/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-2401712579015659652</id><published>2011-10-14T00:25:00.000-07:00</published><updated>2011-10-14T00:25:16.152-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>En Alttakiler: Yabancı ‘kaçak’ işçiler…</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-wTHPqKGH3kU/TpfjqttKMcI/AAAAAAAAAkk/sdC_yAH8M2U/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" oda="true" src="http://3.bp.blogspot.com/-wTHPqKGH3kU/TpfjqttKMcI/AAAAAAAAAkk/sdC_yAH8M2U/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;ÖZGÜRCE&lt;/div&gt;14/10/2011&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alman Yazar Günter Wallraff, bir Türk işçisi kılığına girip Almanya’da yaşayan yabancı işçilerin çalışma koşullarını hikaye ettiği romanına “En Alttakiler” adını vermiştir. En altta olanlar sadece Almanya’da çok kötü koşullarda, en düşük ücretle, sigortasız çalışan Türkiyeli işçiler değildir elbette…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın neresinde olursa olsun göçmen işçiler hep en kötü koşullarda çalışmak, yaşamak zorunda kalmış yani hep en altta olmuştur. Hele ki başka bir ülkeden göç etmişlerse ve bulundukları ülkede “kaçak” konumuna düşürülmüşlerse…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye 1990’lara kadar Avrupa ülkelerine gerçekleşen işçi göçü akımları nedeniyle “göç veren” ülke olarak tanımlanırken, 1990’lı yıllardan itibaren “göç alan” ülke konumuna gelmiştir. Türkiye’ye yönelen göçün en önemli nedeni 1980’den itibaren uygulanan neoliberal politikalar sonucunda emek maliyetlerini düşürmek üzere kayıt dışı ekonominin büyü(tül)mesidir. Türkiye’de sermaye kayıt dışı ekonomi içerisinde Türkiyeli emekçileri sınırsız biçimde sömürmekle yetinmemiş; özellikle ülkelerinde yaşanan savaşlar, rejim değişikleri ve ekonomik krizler nedeniyle göçe zorlanmış olan emekçileri Türkiyeli emekçilerden de daha fazla sömürecek iş gücü olarak görmüşlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’ye her yıl Asya, Afrika ve Doğu Avrupa’nın birçok ülkesinden 200-300 bin civarında yasal çalışma ve oturma izni alamamış yani “kaçak” konumuna düşürülmüş göçmenin giriş yaptığı hesaplanmaktadır. Çoğunlukla ev işleri, yaşlı ve çocuk bakıcılığı, inşaat, tekstil, gıda ve fuhuş sektörlerinde -kimi zaman pasaportlarına el konularak ya da üzerlerine kapılar kilitlenip hapsedilerek zorla çalıştırılan- yabancı kaçak işçilerin haklarını koruyacak hiçbir mekanizma bulunmamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet ve toplum tarafından görmezden gelinen yabancı “kaçak” işçiler, sadece ve sadece bir kamyonun kapalı kasasında ya da bir evde kilitlenmiş bir durumda ölü bulunmaları ya da Festus Okey gibi öldürülmeleriyle görünür hale gelmektedir. Yabancı “kaçak” işçilerin görünür olduğu son olay: İstanbul Sultangazi’de bir gecekonduda çıkan yangın sonucunda Hintli ve Pakistanlı 7 emekçinin kilitli bir kapının ardında ölü bulunması olmuştur. Bu olay nedeniyle yabancı “kaçak” işçilerin durumu birkaç günlüğüne medyanın ilgisini çekmişse de çok yakın bir zamanda unutulup gidileceğine kuşku yoktur (Ta ki yeni toplu ölümler meydana gelene kadar)…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yabancı “kaçak” işçileri ucuz emek gücü olarak gören sermaye ile onun güdümündeki medya ve devlet kurumlarının sürekli göz önünde tutması ve onların sorunlarının çözümüne yönelmesi elbette beklenemez. Ancak emek örgütlerinin ve özellikle de sendikaların yabancı “kaçak” işçilerin durumuna duyarsız kalması kabul edilemez. Ne var ki uzun yıllardır Türkiye emek piyasası içerisinde küçümsenemeyecek bir yere sahip olan yabancı “kaçak” işçiler sendikalar tarafından göz ardı edilmiş ve sorunları sahiplenilmemiştir. Aksine Türkiyeli emekçilere rakip hale gelerek ücretler ve çalışma standartlarını geriye götüren bir etki yarattığı düşüncesiyle yabancı “kaçak” işçilerin sınır dışı edilmeleri gerektiğini savunan sendikacılar bile olmuştur(!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten, en kötü çalışma koşullarını kabullenmek zorunda kalan yabancı “kaçak” işçiler, yedek işçi ordusunun çoğalmasına yol açmakta ve böylece ücretlerle birlikte çalışma standartları ve sosyal hakları geriye götürecek düzenlemelerin gerekçesi haline getirilmektedir. Zaten Sanayi Devrimi’nin gerçekleştiği 18. yüzyıldan buyana sermayenin emek göçünü teşvik etmesi ve göçe neden olacak koşulları sağlama çabasının ardında emekçiler arasındaki rekabeti arttırma ve böylece emek maliyetini düşürme gayesi vardır. Ama unutmamak gerekir ki sendikalar tam bu nedenle yani emekçiler arasındaki rekabeti ortadan kaldırıp; sermayeye karşı birlik ve dayanışma içerisinde mücadele edebilmek için tarih sahnesine çıkmışlardır. Sendikalar bu birlik ve dayanışmayı sağlayarak mücadeleye giriştiği sürece başarılı olunmuş ve emekçilerin hakları ileriye taşınabilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sendikaların emekçiler arasındaki rekabeti ortadan kaldırıp, dayanışma içinde bir mücadele örgütleyebilmeleri için öncelikle emek piyasasının en altında bulunanları örgütlemeli ve mücadeleye onların haklarını savunarak başlamalıdır. Zira en alttakilerin durumu düzelmeden diğer emekçilerin ücret ve haklarında geriye gidişi durdurabilmek olanaksızdır. Bu nedenle emekçilerin hakları için mücadele etme niyetinde olan sendikaların yabancı “kaçak” işçileri ve onların sorunlarını görmezden gelme anlayışına bir son vermeleri gerekir. Öte yandan emekçi kesimleri temsil eden siyasi partiler ve Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku olarak Meclise giren milletvekilleri de yabancı “kaçak” işçiler konusunu öncelikle gündemlerine almalıdır(!)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-2401712579015659652?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=15522' title='En Alttakiler: Yabancı ‘kaçak’ işçiler…'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/2401712579015659652/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=2401712579015659652' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/2401712579015659652'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/2401712579015659652'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/10/en-alttakiler-yabanc-kacak-isciler.html' title='En Alttakiler: Yabancı ‘kaçak’ işçiler…'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-wTHPqKGH3kU/TpfjqttKMcI/AAAAAAAAAkk/sdC_yAH8M2U/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-2553767634486865549</id><published>2011-10-06T23:13:00.000-07:00</published><updated>2011-10-06T23:13:18.869-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Mustafa Türkel’e (zorunlu) yanıt…</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-9bp1lt1hXEs/To6XuUMaaqI/AAAAAAAAAkg/YGqKuRGZJjQ/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" kca="true" src="http://2.bp.blogspot.com/-9bp1lt1hXEs/To6XuUMaaqI/AAAAAAAAAkg/YGqKuRGZJjQ/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;ÖZGÜRCE&lt;/div&gt;07/10/2011&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek Gıda İş Genel Başkanı Mustafa Türkel, Evrensel Basım Yayından çıkan Bir Direniş Öyküsü TEKEL isimli kitapta yer alan söyleşisinde bana yönelik olarak aynen şu ifadeleri kullanmıştır :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“…Özgür Müftüoğlu diye bir arkadaşımız Evrensel’deki köşesinde bir yazı yazdı. O güne kadar mücadeleyi hep TEKEL işçisi olarak adlandırıyordu ama o yazıda, “Tek Gıda İş yanlış yaptı, o bile böyle bir karar alıp da 4-C’ye müracaat edin dediyse vay halimize” dedi. O güne kadar hep TEKEL işçisiydi Tek Gıda İş’in adı bile geçmezdi onun makalelerinde. Sonra bir yere geldi, Sezar’ın hakkı Sezar’a. İyi tarafta söylemedi ama zora geldi mi Tek Gıda İş Sendikası bunu yaparsa eyvah ki eyvah. Bu ifadeyi övgü olarak da algılayabilirsiniz, ben de öyle algıladım zaten. Ama günlerce bir sendikanın gücünü, önderliğini görmezden geleceksiniz, bir gün Sezar’ın hakkını Sezar’a verirken bile nasıl verdiğinizi açık yüreklilikle ortaya koyamıyorsanız orada bir soru işareti var. Şunu kabul etmek gerekiyor. Bu mücadeleyi bütün olumsuz koşullara rağmen, Tek Gıda İş Sendikası’nın yönetim kademesi vermiştir…” &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkel’in yukarıdaki sözlerini okuyunca dönüp TEKEL direnişi süresince neler yazdığımı gözden geçirdim. TEKEL direnişinin başlangıcından direniş sonlanana kadar ve daha sonrasında başta Evrensel ve sol.org.tr sitesi olmak üzere çeşitli gazete, dergi ve internet sitesine TEKEL direnişini ve direniş sonrasındaki gelişmeleri konu alan 30 dolayında yazı yazmışım. Türkel’in söylediği gibi 78 gün süren direniş boyunca mücadelenin öznesine TEKEL işçisini koymuşum. Direniş süresince Tek Gıda İş Sendikası’nı yalnız bıraktıkları, yeterli desteği vermedikleri için başta Türk İş olmak üzere konfederasyon yönetimlerine eleştiriler yöneltmişim. Tek Gıda İş Sendikası’na ise direnişin sürdüğü 78 gün boyunca herhangi bir eleştiride bulunmamışım. Örneğin direnişe destek için 4 Şubat 2010 tarihinde konfederasyonların aldığı grev kararına uymadığı ve örgütlü olduğu işyerlerinde üyelerini greve çıkartmadığı için bile Tek Gıda İş Sendikası’nı (direniş sürecine zarar vermek kaygısıyla) eleştirmemişim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek Gıda İş Sendikası’na yönelik eleştiriyi açık olarak ilk kez, 9 Ağustos 2010 tarihinde sendikanın internet sitesinden yapılan bir açıklamayla &lt;em&gt;“1 Mayıs Taksim Mitingi ve 26 Mayıs Genel Grev uygulamalarında yaşananlar ve Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun ittifakla aldığı karar gereği 4-C’nin Anayasa Mahkemesi’ne gönderilmesi”&lt;/em&gt; gerekçe gösterilerek eylem programının iptal edilmesi ve işçilerin 4-C kadrosuna geçmelerinin istenmesi üzerine yapmışım. Daha sonra da bir grup TEKEL işçisinin kendilerine verilen sözlerin tutulmadığı ve 4-C’yi kabul edenlere dahi işbaşı yaptırılmadığını söyleyerek geldikleri Tek Gıda İş Sendikası’na polis gücü de kullanılarak alınmamaları üzerine eleştiride bulunmuşum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kısa hatırlatmanın ardından Türkel’in eleştiri/ithamlarına geri dönersek; bunları TEKEL direnişinde sendikanın yerine işçileri özne olarak görmüş/göstermiş olmak ve sendikanın işçilerin 4-C’ye geçmelerini istenmesini eleştirmek olarak ikiye ayırabiliriz. Çirkin üslubu (“zora gelmek” gibi) bir tarafa bırakırsak, tarafıma yöneltilmiş olan eleştiri/ithamları Türkel’in şahsında Türkiye’de sendika yöneticilerinin büyük bölümüne hâkim olan anlayışın bir tezahürü olarak değerlendirebiliriz. Böylece bu eleştiri/ithamları kısır bir polemiğin konusu yapmak yerine sendikaların içinde bulunduğu krizin önemli bir parçası olan sendikal bürokrasi sorununu neden ve sonuçlarıyla tartışma olanağı da yaratmış oluruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sendikaların bürokratik bir yapı içerisine bürünmeleri konusunda öncelikle şunu belirtmek gerekir ki sendikal mücadelenin en önemli engellerinden biri olan bu sorun sadece Türkiye’de değil dünyanın pek çok ülkesinde ve uluslar üstü sendikal yapılarda da yaşanmaktadır. Ayrıca sendikal bürokrasi günümüzde ortaya çıkmış bir sorun da değildir. Sendikalarda bürokratikleşme eğilimlerinin ortaya çıkması 19. yüzyılın son çeyreğine kadar uzanmaktadır. Böylesine köklü bir sorunu kişiselleştirip bir sendika yöneticisine mal etmek elbette haksızlık olur. Ancak Mustafa Türkel’in bana yönelik eleştir/ithamları ve aynı söyleşide ifade ettiği diğer bir takım sözleri bir örnek olay olarak değerlendirilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sendikal bürokrasi konusunda bir örnek olay olarak alınsa bile Türkel’in sözleri üzerinden bir değerlendirmeyi bu gazete köşesine sığdırmak mümkün değildir. Bu nedenle belki yanıt babından da olabilecek birkaç temel noktaya burada değinip, Türkel’in sözlerini sendikal bürokrasi üzerine yapılacak derinlemesine bir çalışmada bir örnek olay olarak alıp değerlendirmek daha doğru olacaktır. Ayrıca hiç kuşkum yok ki Türkel’in Bir Direniş Öyküsü TEKEL kitabında yer alan söyleşisi TEKEL direnişi üzerine yapılacak çalışmalarda da çeşitli yönleriyle değerlendirilecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkel’in eleştiri/ithamlarından biri TEKEL direnişinde neden hep işçileri öne çıkartıp -kendi ifadesiyle- “sendikanın gücünü, önderliğini görmezden gelmemdir”. Bu eleştiriyle Türkel kendisini ve Tek Gıda İş Sendikası’nı direnişteki TEKEL işçisinden ayrıştırmaktadır. Türkel, kendisini ve sendikayı işçilerden ayrı bir yere koymasını söyleşinin bir başka yerinde kendisine yöneltilen bir soruya karşılık olarak verdiği &lt;em&gt;“Peki, neden sendikalar işçiye güvenmiyoruz demiyor da işçiler sendikalara güvenmiyoruz diyor? Neden işçi kendisine bakmıyor?”&lt;/em&gt; yanıtıyla da çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır (sayfa 368).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sendikalar işçilerin öz örgütleridir ve sendikaları işçiler var eder. İşçiler sendikalara birileri kendilerine önderlik yapsın diye değil; sermayeye karşı dayanışma içerisine bir araya gelip mücadele edebilmek için giderler. Sendikalar verdikleri eğitim çalışmalarıyla işçilerde bilincin yükselmesini ve mücadelenin örgütlenmesini sağlamakla mükelleftir. &lt;em&gt;“Neden sendikalar işçiye güvenmiyoruz demiyor? Neden işçi kendisine bakmıyor?”&lt;/em&gt; diyebilecek kadar işçiden kendisini ayrıştırmış ve kendisine “önderlik” payesini yakıştıran bir anlayışla yönetilen sendikaların işçilerin sendikal örgütlenmeden beklentilerini ne ölçüde karşılayabileceğini okurların takdirine bırakıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkel’in eleştiri/ithamlarından bir diğeri Tek Gıda İş Sendikası’nın TEKEL işçilerinin eylem programını iptal edip, işçilerin 4-C kadrosuna geçmelerini istenmesi üzerine yönelttiğim eleştirilerdir. TEKEL işçisinin 78 gün Ankara’nın soğuğunda direnmesinin nedeni kendisini güvencesizliğe ve daha düşük ücrete mahkûm edecek olan 4-C statüsüne geçmemekti. 78 gün Sakarya Meydanı &lt;em&gt;“4-C mücadelesinden ölmek var dönmek yok” &lt;/em&gt;sloganıyla çınladı. Bu direniş, belki de son 40 yıldır toplum desteğini almış olan en büyük eylemdi. Ancak pek çok yerde ifade ettiğim gibi Türk İş başta olmak üzere konfederasyonlara hakim olan bürokratik yapı TEKEL işçisine ve elbette onunla birlikte Tek Gıda İş Sendikası’na gerekli desteği vermediği gibi direnişin kırılmasını sağlamak için bin bir oyuna başvurdu. Benim de zaten buraya kadar yani 78 günlük direnişin sonlanmasına kadar ne Türkel’e ne de Tek Gıda İş’e bir söylediğim yoktur. Ama işçiye -2 Martta alınan kararla- 4-C’ye karşı mücadeleye devam edileceği sözü verilmişken, bir anda işçilerin görüşleri de alınmadan mücadeleye son verilip konunun yargıya sevk edilmesi, Tek Gıda İş yönetimine yönelik tüm olumlu yargıları alt üst etmiştir. Zira bu kararla bir anda 78 günlük direniş anlamsız hale gelmiş, TEKEL işçileri yalnızlaşmış, direnişin kırılması Anayasa Mahkemesi’nden işçiler aleyhine bir karar çıkmasını kolaylaştırmış ve işçiler günlerce direndikleri 4-C’yi kabul etmek zorunda kalmışlardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanırım TEKEL işçileri sonucun buraya geleceğini yani direnişin sonucunda sendikanın mücadeleyi bırakıp, mevzuattan medet umacağını bilselerdi, sendika çatısı altına gitmektense bir hukuk bürosuna gitmeyi tercih ederlerdi. TEKEL direnişinin mevcut durumda dahi Türkiye işçi sınıfı tarihinde son derece önemli bir yer alacağı ve bir takım kazanımları da sağladığı gerçeğini elbette yadsımıyorum. Ama şunu söylemek zorundayım ki sendikal yapıdaki yanlışlıklar olmasaydı, bugün TEKEL direnişinin ardından emekçiler sendikalara çok daha fazla güven duyacak ve örgütlü mücadele çok daha ileri bir noktada ulaşacaktı. Böyle bir ortamda da emekçilerin haklarına yönelik saldırılara karşı koyabilmek çok daha kolaylaşacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözün özü: TEKEL direnişi süresince ve daha sonrasında elimden geldiğince düşüncelerimi okurlarla paylaşmaya çalıştım. Bu arada yaklaşık 25 yıldır teorik ve pratikte işçi işveren ilişkilerinin içerisinde olan biri olarak gördüğüm yanlışlıkları da elbette dile getirdim. Bu süreçte eleştirilerimden rahatsız olan ve bunu dile getiren birkaç sendikacı oldu. Mustafa Türkel’in bana yönelik eleştirileri bir kitapta yer aldığı için ben de yazılı olarak yanıt vermek ihtiyacı duydum. Ama yukarıda da belirttiğim gibi muradım gereksiz polemiklere yol açmak değil, sendikal hareketin daha iyi bir zemine oturmasını sağlayacak tartışma ortamını sağlayabilmektir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-2553767634486865549?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=15045' title='Mustafa Türkel’e (zorunlu) yanıt…'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/2553767634486865549/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=2553767634486865549' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/2553767634486865549'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/2553767634486865549'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/10/mustafa-turkele-zorunlu-yant.html' title='Mustafa Türkel’e (zorunlu) yanıt…'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-9bp1lt1hXEs/To6XuUMaaqI/AAAAAAAAAkg/YGqKuRGZJjQ/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-7602769830905770210</id><published>2011-09-29T23:24:00.000-07:00</published><updated>2011-09-29T23:24:43.501-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Bir direniş öyküsü TEKEL</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-WLIe4_85HhM/ToVgfOgWGcI/AAAAAAAAAkc/YzlgZSdeoQQ/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" kca="true" src="http://3.bp.blogspot.com/-WLIe4_85HhM/ToVgfOgWGcI/AAAAAAAAAkc/YzlgZSdeoQQ/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;ÖZGÜRCE&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;30/09/2011&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;İşçi sınıfı, “sınıf” bilincine ulaşma sürecinde ve sonrasında gerçekleştirdiği mücadelelerle sadece daha iyi çalışma ve yaşama koşullarını sağlayacak haklar elde etmekle kalmamış burjuvazinin “kendine demokrasi” anlayışı yerine tüm toplum kesimlerini kapsayan özgürlükçü demokrasi anlayışının ete kemiğe büründürülmesini de sağlamıştır. Ancak gelin görün ki emekçi kesimlerin çok büyük bölümü sahip olduğu ya da olamadığı hakların sınıf kardeşlerinin mücadelesiyle kazanıldığını bilmemektedir. Dolayısıyla da emekçilerin çoğunluğu sahip olduğu hakları korumanın ya da yeni haklar elde etmenin sadece ve sadece mücadeleyle mümkün olabileceğinin bilincinde değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emekçilerin sınıf bilincinden uzak kalmalarında en önemli etken mücadele deneyimlerinin hafızalarda canlı tutulamaması ve bu deneyimlerin yeni mücadelelere basamak yapılamamasıdır. Bunun en son örneği TEKEL direnişidir. 78 gün Türkiye’yi sarsan, dünyada yankılanan “şanlı” TEKEL direnişi üzerinden henüz iki yıl bile geçmeden hafızalardan silinmeye yüz tutmuştur. Oysa TEKEL direnişi başlamasından sonlanmasına kadar tüm aşamaları Türkiye işçi sınıfı için birer ders niteliğindedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evrensel Basım Yayından çıkan Bir Direniş Öyküsü TEKEL isimli kitap, hafızalardan silinmeye yüz tutmuş olan TEKEL direnişini yeniden canlandırmıştır. Kitap, Sevgi Yılmaz’ın direnişin 58. gününden 78. gününe kadar direnişteki 52 işçiyle (Bu işçiler arasında çeşitli düzeyde sendika yöneticileri de vardır) ve direnişin beş ay sonrasında Tek Gıda İş Başkanı Mustafa Türkel’le yaptığı söyleşilerden oluşmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapılan görüşmelerde işçilerin devlete, siyasi iktidara, sendika ve sendikacılara, etnik farklılıklara, sol parti ve gruplara yönelik algıları son derece açık biçimde ortaya konulmaktadır. Ayrıca Mustafa Türkel ve diğer sendikacılarla yapılan söyleşilerde Türk İş ve diğer konfederasyonların direniş sürecindeki tavırları değerlendirilirken, sendikacıların işçilere yönelik algıları da görünür hale getirilmektedir. Söyleşilerin direnişteki gün de belirtilerek aktarılması kitabın en özgün yanıdır. Bu sayede direniş sürecinde işçilerin algılarında yaşanan değişim de görünür hale gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kitap; Türkiye’de son yıllarda gerçekleştirilmiş en etkili işçi direnişini doğrudan işçilerin ağzından bizlere aktarması, TEKEL direnişini kalıcılaştıran bir belge olmasının yanı sıra söyleşilerle açığa çıkan işçilerin ve sendikacıların sınıf mücadelesi için son derece önemli konulardaki algı, görüş ve değerlendirmeleri önümüzdeki süreçte özellikle sendikalar ve devletin emekçi kesimler tarafından yeniden sorgulanmasını sağlayacak bir içeriğe sahiptir. Bu bağlamda Bir Direniş Öyküsü TEKEL, Türkiye’de sınıf araştırmaları konusunda önemli bir bilgi kaynağı da olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Tek Gıda İş Genel Başkanı Mustafa Türkel bu kitapta yer alan söyleşide bana yönelik olarak bir takım eleştiri/ithamlarda bulunmuştur. Bu eleştiri/ithamlara karşılık olarak yanıtımı önümüzdeki hafta bu köşede yer vereceğim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-7602769830905770210?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=14561' title='Bir direniş öyküsü TEKEL'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/7602769830905770210/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=7602769830905770210' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/7602769830905770210'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/7602769830905770210'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/09/bir-direnis-oykusu-tekel.html' title='Bir direniş öyküsü TEKEL'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-WLIe4_85HhM/ToVgfOgWGcI/AAAAAAAAAkc/YzlgZSdeoQQ/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-896327555674722510</id><published>2011-09-09T00:21:00.000-07:00</published><updated>2011-09-09T00:22:23.832-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>19. Dünya İş Sağlığı ve İş Güvenliği Kongresi üzerine....</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-WoxnMknrc7I/Tmm-Kk0GtXI/AAAAAAAAAkY/UCnpNk2S3Vs/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" nba="true" src="http://2.bp.blogspot.com/-WoxnMknrc7I/Tmm-Kk0GtXI/AAAAAAAAAkY/UCnpNk2S3Vs/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;ÖZGÜRCE&lt;/div&gt;09/09/2011&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19. Dünya İş Sağlığı ve İş Güvenliği Kongresi 11-15 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştiriliyor. Türkiye, iş kazaları ve meslek hastalıklarının en yüksek olduğu ülkelerinden birisi. Resmi kayıtlara göre 2000-2009 döneminde Türkiye’de 784 binden fazla iş kazası olmuş ve bu kazalarda 10 binin üzerinde emekçi yaşamını yitirmiş. Resmi kayıtlara girmeyen iş kazaları ya da meslek hastalıkları (Önlenebilir oldukları halde gerçekleştiği için bunları “iş cinayeti” olarak tanımlamak gerekir) nedeniyle ölen ve sakat kalan emekçilerin sayısını tahmin edebilmek ise neredeyse imkansız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emekçilerini, iş başında kaza ya da meslek hastalığı adı altında ölüme göndermede başı çeken Türkiye’de Dünya İş Sağlığı ve İş Güvenliği Kongresi’nin yapılması olumlu karşılanabilir. Öyle ya tüm dünyadan iş sağlığı ve iş güvenliği konusundaki uzmanlar gelince bu konuda düzenleme ve denetleme görevini üstlenen devlet yetkilileri(miz) ve işverenler(imiz) onlardan bir şeyler öğrenir de belki bir kaç emekçi ölmekten ya da sakat kalmaktan ya da daha doğru bir ifadeyle iş cinayetlerine kurban gitmekten kurtulabilir(?) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama işin aslı hiç de öyle değildir. Her şeyden önce uluslararası düzeyde yapılan bu kongrenin kaygısının işçilerin sağlığı ve güvenliği olmadığı adından bile anlaşılmaktadır. İşçi sağlığı yerine “iş sağlığı” kavramını tercih eden kongre, işçinin değil işin sağlığını yani işletmenin verimliliğini, kârlılığını hedeflemektedir. Zaten Kongre amacını “.&lt;em&gt;..tüm dünyada önleme kültürünün yaygınlaşmasını sağlamak ve iş sağlığı ve güvenliği ile bağlantılı yeni bilgi ve tecrübelerin alışverişine olanak tanımak”&lt;/em&gt; biçiminde açıklamaktadır. Yani kongre, iş kazaları ve meslek hastalıklarının emek sömürüsüne dayanan kapitalist üretim sisteminin bir sonucu olduğunu görmezden gelerek, iş sağlığı ve iş güvenliğini bir kültür meselesi olarak göstermeye çalışmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19. Dünya İş Sağlığı ve İş Güvenliği Kongresi’nin düzenleyicileri ve organizasyon komitesindeki kurumlara bakıldığında bu kongrenin emekçileri iş cinayetlerine kurban gitmekten kurtarma kaygısı taşımadığı bir kez daha görülmektedir. Kongre düzenleyicileri Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), Uluslararası Sosyal Güvenlik Birliği (ISSA) ve ev sahipliğini de üstlenen Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığıdır. Düzenleyiciler arasındaki iki uluslararası kurum kapitalist sömürünün bir miktar törpülenmesi amacıyla kurulmuşlardır. Ancak bu örgütler 1970’ler sonrası neoliberal süreçte sömürüyü törpülemek bir yana küreselleşmeyle birlikte yoğunlaşan ve yaygınlaşan sömürü düzenini meşrulaştırma işlevi görmüşlerdir. Örneğin Türkiye’de ve dünyada giderek artan iş cinayetleri karşısında bu örgütler ciddi bir mücadelede bulunmak bir yana cinayetleri görmezden gelmişlerdir. Kongrenin düzenleyicilerinden ve ev sahibi konumunda bulunan Çalışma Bakanlığı, Türkiye’de emekçilerin sağlığı ve güvenliğinden sorumlu kurumların başında gelmektedir. Ancak bakanlık, emekçilerin can güvenliğini sağlayacak düzenleme ve denetimleri yerine getireceğine; küresel rekabeti yani işletmelerin kârlığının gerekçe göstererek emekçileri koruyan mevcut düzenlemeleri dahi ortadan kaldırmakta ve denetim görevini gereği gibi yerine getirmemektedir. Bu bağlamda Çalışma Bakanlığı, Türkiye’deki iş cinayetlerinden sorumlu olan kurumların başında gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19. Dünya İş Sağlığı ve İş Güvenliği Kongresi’nin organizasyon komitesinde devleti temsilen Sağlık Bakanlığı, Çevre ve Orman Bakanlığı ile Çalışma Bakanlığına bağlı kurumlar bulunmaktadır. Bunun yanı sıra işveren kuruluşları, işçi sendikaları ve meslek kuruluşları da Kongre’nin organizasyon komitesinde yer almaktadır. Çalışma Bakanlığının sergilediği yaklaşımın hükümetin genel politikalarının bir parçası olduğu düşünüldüğünde kongreye katılan diğer iki bakanlığın da kongrede farklı bir açılımı olmayacağı ortadadır. İş cinayetlerinin temel nedeni kapitalist üretim sisteminde egemen olan sermayenin daha fazla kâr uğruna emekçilerin yaşamlarını hiçe sayması olduğuna göre sermaye kesimini temsil eden işveren kuruluşlarının kongrede emekçilerden yana bir tavır sergilemeleri doğal olarak beklenemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumda geriye işçi sendikaları ve meslek kuruluşları kalmaktadır. İşçi sendikalarının özellikle konfederasyon düzeyinde iş cinayetlerine yönelik tavrı son derece yetersiz ve tutarsızdır. İş başında her yıl binlerce emekçinin öldüğü on binlercesinin sakat kaldığı, hastalandığı bir ülkenin sendikaları örgütlü oldukları işyerleri dışında (Örgütlü işyerlerindeki tutumları da tartışmalıdır) yaşananları görmezden geldikleri gibi bu konuda emekçiler aleyhine getirilen düzenlemelere karşı da hiçbir mücadele yürütmemektedir. Kısacası kongre organizasyonunda yer alan işçi konfederasyonlarının işçi sağlığı ve güvenliği konusunda şimdiye kadar izledikleri yetersiz ve tutarsız tavrı burada da sürdüreceklerine kuşku yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emekçilerin iş cinayetlerine kurban gitmelerinin önlenmesi konusunda hiçbir umut vermeyen 19. Dünya İş Sağlığı ve İş Güvenliği Kongresi’nin adı, amacı, düzenleyicileri ve katılımcıları kendi içerisinde son derece tutarlıdır. Ancak bunun bir istisnası vardır ki o da Türkiye’de emek mücadelesinin iki önemli örgütü TMMOB ve TTB’nin Kongre organizasyon komitesi içerisinde yer almış olmasıdır. Umarız bu iki örgütün her yönüyle emekçilerin çıkarları için tartışmalı olan bu kongreye katılmasının haklı gerekçeleri vardır ve bu gerekçeleri en kısa zamanda kamuoyu ile paylaşırlar(!)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-896327555674722510?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=13277' title='19. Dünya İş Sağlığı ve İş Güvenliği Kongresi üzerine....'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/896327555674722510/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=896327555674722510' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/896327555674722510'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/896327555674722510'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/09/19-dunya-is-saglg-ve-is-guvenligi.html' title='19. Dünya İş Sağlığı ve İş Güvenliği Kongresi üzerine....'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-WoxnMknrc7I/Tmm-Kk0GtXI/AAAAAAAAAkY/UCnpNk2S3Vs/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-3853215583738872054</id><published>2011-09-02T01:11:00.000-07:00</published><updated>2011-09-02T01:11:13.448-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Barış mücadele ister!..</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-rRdgpN0c9dU/TmCO-wpK9II/AAAAAAAAAkU/3nIb7XsC3G4/s1600/evrensel.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/-rRdgpN0c9dU/TmCO-wpK9II/AAAAAAAAAkU/3nIb7XsC3G4/s1600/evrensel.jpg" xaa="true" /&gt;&lt;/a&gt;ÖZGÜRCE&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;02/09/2011&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Başbakan 61. Hükümet Programının sunumunda diyor ki : “&lt;em&gt;Savunma sanayiinde bu güne kadar önemli bir aşama kaydettik. Sektörün ihracatını 1 milyar dolara, cirosunu 2,3 milyar dolara ulaştırdık. TSK’nın silah ve teçhizat ihtiyaçlarının yurt içinden karşılanma oranını yüzde 50’ye çıkardık. &lt;strong&gt;Savunma sanayiinde yürüttüğümüz projelerle 2023’te kendi milli tüfeğini, topunu, tankını, helikopterini, uçağını, insansız hava araçlarını, uydularını tasarlayan, üreten ve ihraç eden bir Türkiye hedeflemekteyiz&lt;/strong&gt;.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Haziran öncesinde dönemin Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek ise Ankara Kazan’a yaptığı ziyarette şunları söylüyor: “&lt;em&gt;Ankara özellikle savunma sanayi alanında da marka olacak&lt;/em&gt;.” &lt;em&gt;&lt;strong&gt;“…savunma sanayisinin getirisi yüksek.”&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt; &lt;em&gt;“…savunma sanayine yapılacak 8 milyar dolarlık yatırımın 6 milyar doları Kazan’a yapılacak. Kazan Türkiye’nin savunma üssü olacak.”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başbakan’ın ve Cemil Çiçek’in söylemlerinden de anlaşılacağı üzere AKP Hükümetinin “savunma” yani “silah” yani “savaş” sanayine yönelik hevesi TOBB’un 2011 yılı Ağustos ayında yayınladığı Türkiye Savunma Sanayi Sektör Raporu 2010’da da açıkça görülmektedir. Rapora göre Türk savunma sanayi üretimi 2010 yılı verilerine göre 2000 yılına nazaran yüzde 100 seviyesinde bir artışla 3 milyar Dolar’a çıkmıştır. Ekonomik krize rağmen Türkiye’nin savunma harcamaları 2008 yılı sonrasında yüzde 6.6’lık artış göstermiştir. Kriz nedeniyle ücretlerin baskılandığı ve sosyal harcamalarda kısıtlamaya gidildiği bu dönemde Türk savunma sanayi ARGE’ye önemli miktarlarda bütçe ayırmış ve 2008 yılında toplam 500 milyon Dolar olan ARGE harcaması 2010 yılı itibarıyla 650 milyon Dolar’ı aşmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet Cemil Çiçek’in de belirttiği gibi kapitalizmin krizde olduğu, sermayenin kâr oranlarının düştüğü her dönem gibi 2008 krizi sonrası ve muhtemel yeni bir krizin arifesinde “&lt;em&gt;&lt;strong&gt;savunma sanayinin getirisi yüksektir&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;”. Bu nedenle sermaye bu kârlı ama aynı zamanda da “kanlı” olan bu alana yatırımlarını giderek arttırmaktadır(!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’deki bu gelişmeler, elbette ki dünyadaki gelişmelerden kopuk değildir. Dünyada da ulus devletlerin teşvikiyle daha da kârlı hale gelen savaş sanayi sermayenin ağzının sulanmasına neden olmaktadır. Ancak savaş sanayine yapılan yatırımın kâra dönüşmesi ve kapitalizmin krizini aşabilmesinde kaçınılmaz olan, üretilen silahların tüketilmesidir. Bunun için de halkların birbirine düşmanlaştırılması ve anaların çocuklarını savaşa yani ölüme göndermeye razı edilmesi gerekir(!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birbirine düşman edilmeye çalışılan halklar hangi ulus hangi etnik köken ve hangi dinden olursa olsun yoksul emekçilerden oluşur. Emekçiler önce ekmek elde edebilmek için silahların üretiminde işçi olarak çalışmaya mecbur bırakılır. Daha sonra milliyetçi, şoven propagandalarla birbirlerine düşman edilir ve en sonunda da savaş meydanlarında kendi ürettikleri silahlarla birbirlerinin kanını dökerler. Sermaye ve onun temsilcisi olanlar da emekçinin önce teri daha sonra da kanı üzerinden iğrenç sistemlerini devam ettirmenin keyfini sürerler(!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözün özü: Tarihsel süreçte de bakıldığında savaş, kapitalizmin krizlerinden kurtulup kendini var edebilmesinin yegâne aracı olmuştur. Dolayısıyla kapitalist sistemde barışı beklemek anlamsızdır. Onurlu bir barış için önce barışın önünde engel olan güçle mücadele etmek gerekir(!) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya Barış Günü kutlu olsun…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-3853215583738872054?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=12854' title='Barış mücadele ister!..'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/3853215583738872054/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=3853215583738872054' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/3853215583738872054'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/3853215583738872054'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/09/bars-mucadele-ister.html' title='Barış mücadele ister!..'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-rRdgpN0c9dU/TmCO-wpK9II/AAAAAAAAAkU/3nIb7XsC3G4/s72-c/evrensel.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-6418989911449692146</id><published>2011-08-27T09:53:00.000-07:00</published><updated>2011-08-27T09:53:39.785-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Can Yücel ve Datça…</title><content type='html'>&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-KwHFDgaKfZ8/Tlkg2QVsvzI/AAAAAAAAAkQ/-VMTzkY28f0/s1600/evrensel.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" qaa="true" src="http://2.bp.blogspot.com/-KwHFDgaKfZ8/Tlkg2QVsvzI/AAAAAAAAAkQ/-VMTzkY28f0/s1600/evrensel.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;ÖZGÜRCE&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;26/08/2011&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumcu bir şair, toplumcu bir heykeltıraşın eseri ve bir AKP’li… Bu üçü nasıl bir olayla bir araya gelebilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatırlatalım hemen: Datça’da Can Yücel’in Mehmet Aksoy tarafından yapılmış olan mezar taşı Datça AKP ilçe başkanının Can Yücel’in ölüm yıldönümünde mezara şarap dökülmesini fırsat bilip mezarı hedef göstermesi sonrasında kimliği belirlenemeyen kişilerce kırılmıştır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şüphesiz söz konusu olayın baş aktörü ölümünün 12. yılında andığımız Can Yücel’dir. Birinin öldükten 12 yıl sonra bile bir olayın baş aktörü olabilmesi kolay olmasa da bu kişi Can Baba olunca hiç de şaşırmamak gerekir… Olay söz konusu bir sanat eserinin “yıkılması”, “kırılması” olunca Başbakanın “ucube” olduğuna hükmedip “yıkılsın” fermanı verdiği eserin sahibi Mehmet Aksoy’un da aktörlerden biri olmasını yadırganmamalıdır elbette… Aynı zamanda bir sanat eseri de olan mezarın balyozlarla kırılması fermanını vermese de hedef gösteren kişinin başbakanın partisinin bir temsilcisi olması da -ne yazık ki- doğal karşılanabilmelidir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Can Yücel’in mezarına saldırı haberi basında önemli ölçüde yankı bulmuştur. Ama bu olay Can Yücel’in manevi varlığına yönelen ilk saldırı değildir. Can Yücel’in Datça’yla özdeşleşmesinden rahatsız olan ve onun ismini silip atmaya çalışanlar daha önce de benzer girişimlerde bulunmuşlardır. Örneğin Can Şenliği kapsamında yapılan bir konserde dönemin Datça Kaymakam’ı Can Yücel’in ailesini yok saymış ve şenliğin düzenleyicisi Vecdi Sayar’a hakaret etmiştir. Daha sonra da 2000 yılında başlayan Datça Can Şenlikleri’ne 2005 yılında ödenek olmaması, güvenliğin sağlanamayacağı gibi sudan gerekçelerle son verilmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Datça’da Can Şenlikleri’ne son verilmesine gerekçe olarak gösterilen sudan nedenler bir tarafa, Datça’da yaşayanlar arasında şenlik afişlerinde yer alan Can Yücel şiirlerinin küfür içermesi ve mezarı başında içki içilmesinin “dine ve gelenek göreneklere saygısızlık” olduğu yönünde propaganda yapılmıştır. Gerçekten Datçalı olanlar ve Datça’nın barış, hoşgörü ve özgürlük havasına kapılıp (Can Yücel gibi) Datça’da yaşamayı seçenler bu propagandalara itibar etmemiştir. Ama büyük kısmı Datça dışından gelen ve Datça’nın doğasını, insanını sömürme çabasındaki bir kesim, Datça ile bütünleşmiş Can Yücel’i çıkarlarına aykırı bulmuş ve “liberal-muhafazakar” bir anlayış içinde Can Şenlikleri’ne karşı propagandayı desteklemişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm çabalara karşın Can Yücel Datça’dan, Datça da Can Yücel’den kopartılamamıştır. Çünkü Can Yücel’le Datça birlikteliği yapay değildir. Can Yücel yaşamını sürdüreceği yer olarak İstanbul ya da Marmaris’i değil de Datça’yı seçmişse bu sadece Datça’nın havası ve doğasından değil, Can Yücel’in yaşam felsefesiyle Datçalıların yaşam tarzının, kültürünün örtüşmesindendir. Zaten aksi olsa Can Yücel’in Eski Datça’da ve Datça’nın diğer mekanlarında birlikte şarap içtiği, dertleştiği köylülerle kurduğu ilişkinin Can Yücel’in şiirlerinde ve de o şarapların içilip, sohbetlerin yapıldığı kahvelerde halen anılması nasıl mümkün olurdu..?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlarla söylemek istediğim şudur: Can Yücel’in mezar taşının kırılması münferit bir olay değildir. Can Yücel’i ve onun sahip olduğu toplumcu, özgürlükçü ve bunlarla bütünleşen sosyalist kimliği Datça’dan silip atma çabası uzunca bir süredir mevcuttur. Bununla amaçlanan Türkiye’de son derece azalmış özgürlük ve demokrasi alanlarından biri olan Datça’nın da inanç değerler üzerinden yapılacak bir manipülasyonla kapitalizmin sömürüsüne sınırsız biçimde açılmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu oyunu bozmak için her şeyden önce yazımızın başında saydığımız üç aktöre bir yenisini eklemek gerekir o da Can Yücel’in de temsil ettiği demokrasi, özgürlük ve emekçi haklarının mücadelesini sahiplenen kesimdir. Türkiye’de demokrasiyi, özgürce yaşamı ve emeğin haklarını savunanlar Can Yücel’e ve Datça’ya sahip çıkmalıdır!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda bir pratik öneri: Çeşitli siyasi grupların gerçekleştirdiği gençliği ve aktivistleri kapsayan kampların ve kamu emekçi sendikalarının her yaz düzenlediği tatil programların Can Yücel’in mekanı Datça’ya yönelmesidir!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-6418989911449692146?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=12454' title='Can Yücel ve Datça…'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/6418989911449692146/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=6418989911449692146' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/6418989911449692146'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/6418989911449692146'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/08/can-yucel-ve-datca.html' title='Can Yücel ve Datça…'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-KwHFDgaKfZ8/Tlkg2QVsvzI/AAAAAAAAAkQ/-VMTzkY28f0/s72-c/evrensel.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-24022182828452175</id><published>2011-08-18T23:06:00.000-07:00</published><updated>2011-08-18T23:09:03.873-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>YAZMAK ANLAMSIZLAŞINCA…</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-Kinzj30DMeg/Tk39J7EznmI/AAAAAAAAAkM/wwUYL-48qiY/s1600/evrensel.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" qaa="true" src="http://2.bp.blogspot.com/-Kinzj30DMeg/Tk39J7EznmI/AAAAAAAAAkM/wwUYL-48qiY/s1600/evrensel.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;ÖZGÜRCE&lt;/div&gt;19/08/2011&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlamsızlaşınca yazmak şiirler yetişir bazen imdada…&lt;br /&gt;Bertolt Brecht’in şiiri yetişti bugün de benim imdadıma…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ÇAĞRI &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Doğrudur yıldırımın düştüğü, yağdığı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;yağmurun,&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bulutların rüzgârla sökün ettiği.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ama savaş öyle değil, savaş rüzgârla&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;gelmez;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Onu bulup getiren insanlardır.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Duman tüten topraktan bahar boyunca,&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dökülüp yükselir birden gökyüzü.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ama barış ağaç değil, ot değil ki&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;yeşersin:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sen istersen olur barış, istersen&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;çiçeklenir.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sizsiniz uluslar, kaderi dünyanın.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bilin kuvvetinizi.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bir tabiat kanunu değildir savaş,&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Barışsa bir armağan gibi verilmez&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;insana:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Savaşa karşı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Barış için&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Katillerin önüne dikilmek gerek,&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“ Hayır yaşayacağız!” demek.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İndirin yumruğunuzu suratlarına!&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Böylece mümkün olacak savaşı önlemek.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Onlar demir çeliği elinde tutan birkaç&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;kişidir,&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yoktur karabasandan bir çıkarları&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dünyaya bakıp “ne küçük” derler,&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bir şeylerle yetinmezler acunda,&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Para hesap eder gibi hesaplıyorlar&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;bizi,&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Savaş da bu hesabın ucunda.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ürkmeyin tutmuşlar diye suyun başını:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Korkunç oyunları, davranın, bitsin.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Söz konusu olan çocuğundur, ana:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Koru onu, dikil karşılarına,&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Biz milyonlarca kişi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Savaşı yener miyiz?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bunu sen bileceksin.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bunu biz bilecek, biz seçeceğiz.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bir de düşün “Yok!” dediğini:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Düşün ki savaş geçmişin malı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ve barış taşıyor gelecekten.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bertolt BRECHT (Çeviren Attilâ TOKATLI)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barış umutları hiç solmasın…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-24022182828452175?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=12056' title='YAZMAK ANLAMSIZLAŞINCA…'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/24022182828452175/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=24022182828452175' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/24022182828452175'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/24022182828452175'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/08/yazmak-anlamsizlasinca.html' title='YAZMAK ANLAMSIZLAŞINCA…'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-Kinzj30DMeg/Tk39J7EznmI/AAAAAAAAAkM/wwUYL-48qiY/s72-c/evrensel.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-7613780909245403079</id><published>2011-08-05T00:18:00.000-07:00</published><updated>2011-08-05T00:18:05.406-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Üniversite reklamları üzerine…</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-h0t-0TDtyyk/TjuY71hoARI/AAAAAAAAAkI/EU6LsiFUafE/s1600/evrensel.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/-h0t-0TDtyyk/TjuY71hoARI/AAAAAAAAAkI/EU6LsiFUafE/s1600/evrensel.jpg" t$="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: #666666;"&gt;ÖZGÜRCE&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: #666666;"&gt;05/08/2011&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: #666666;"&gt;Üniversite tercihlerinde son güne gelindi. Özellikle vakıf görünümündeki özel üniversiteler yürüttükleri reklam kampanyalarıyla karar verme süreçlerindeki adayların zaten karışık olan kafalarını daha da karıştırdılar. Reklamla kafa karıştırma sürecine kamu üniversitesi statüsünde olan ve Türkiye’de pek çok konuda öncülük yapmış ODTÜ’de katıldı. Bunun üzerine “Kamu üniversitesi de reklam yapar mıymış?” diyenlere ise yanıt YÖK’ten geldi: “Evet, kamu üniversiteleri de reklam yapabilir”. Kamu üniversitelerinin reklam yapabilmesine yönelik icazet geç geldiği için bu yıl reklam yapan kamu üniversitesi ODTÜ’yle sınırlı kaldı. Ama hiç kuşku yok ki önümüzdeki yıllarda diğer üniversiteler de reklam kampanyalarıyla boy göstermeye başlayacaktır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversitelerin reklam vermeleri Türkiye’de birkaç yıldır karşılaştığımız bir durumdur. Daha önceleri üniversiteler kendilerini tanıtmak amacıyla bazı girişimlerde bulunurlardı ama bunlar bir ürünün ya da hizmetin pazarlanması amacını güden, büyük kaynakların ayrıldığı (Bu yıl özel üniversitelerin reklam ve tanıtım giderleri 10 milyon lirayı buluyormuş) profesyoneller tarafından yürütülen reklamlar olmazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ne oldu da üniversiteler birden reklam kampanyalarıyla öğrenci avına çıktılar? Eğer reklam verenler sadece özel üniversitelerle sınırlı kalsaydı bu sorunun cevabı fazla zorlanmadan verilebilirdi. Zira özel üniversiteler, yatırımcısına kâr sağlayacak bir işletme düşüncesiyle kurulmakta ve kendileriyle aynı amacı güden ve sayıları her geçen gün artan üniversitelerle rekabet etmektedir. Bu rekabetin gereği olarak da bu üniversitelerin kendilerini pazarlamak adına reklam yoluna başvurmaları piyasa mantığı içinde doğal karşılanabilir. Zaten üniversitenin temel işlevi olan bilgi üretim ve sunumunun yani araştırma ve öğretim faaliyetlerinin kâr amacı güden bir işletme anlayışı içinde yerine getirilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla bu üniversitelerinin reklam yoluyla kendilerini pazarlaması konusunda gelecek hayallerini üniversiteye bağlayan gençleri uyarmak dışında söyleyecek fazlaca bir söz yoktur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bir kamu üniversitesi için aynı değerlendirmeyi yapmak kolay değildir. Kamu üniversiteleri, toplumun vergileriyle finanse edilen; toplumun genel yararına uygun olarak bilgi üretmesi, sunması ve topluma aydın insanlar yetiştirmesi beklenen kurumlardır. Bu anlayış içerisindeki üniversitelerin diğer üniversitelerle rekabete girerek öğrenci kapmak için kendilerini reklam yoluyla pazarlamasına ihtiyaç olmaması gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ne olmuşta bir kamu üniversitesi, hem de Türkiye’de üniversitenin toplumsal işlevlerini bir dönem en iyi düzeyde yerine getirmiş olan ODTÜ gibi bir üniversite reklamla öğrenci kapma yoluna gitmiştir? Akla gelen ilk yanıt: ODTÜ’nün (dolayısıyla tüm kamu üniversitelerinin) de diğer özel üniversiteler gibi ticari bir işletme anlayışıyla faaliyetlerini yürütmeye başladıklarıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maalesef akla gelen bu ilk yanıt doğrudur. 1980’li yıllarla başlayan ve birkaç yıldır daha da hızlanan üniversitede yeniden yapılanma sürecinde üniversiteler kamusal özelliğini hızla kaybederek ticari işletmeler haline dönüşmüşlerdir. Böylece kamu üniversiteleri ürettikleri bilgiyi, araştırma faaliyetlerinin finansmanı karşılığında sermayenin hizmetine sunarken; eğitim faaliyetlerini ikinci öğretim, yaz okulu, tezsiz yüksek lisans gibi ek harcama yolları yaratarak öğrencilerden karşılama yoluna gitmişlerdir. Başka bir söyleyişle kamu üniversiteleri de ürettikleri ve sundukları bilimsel bilgiyi metalaştırarak pazara sunmaya başlamışlar ve metalaştırdıkları bilgiyi de reklam yoluyla pazarlama gayreti içerisine girmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metalaştırılmış her ürün ve hizmet gibi üniversitede üretilen bilginin de sahibinin daha fazla para ödeyen olacağına kuşku yoktur. Bu durum üniversitede üretilen bilginin sermaye tarafından satın alınarak sermaye çıkarları doğrultusunda kullanılmasını mutlaklaştıracaktır. Öte yandan üniversiteden eğitim almak isteyenler de ya paraları kadar üniversiteden eğitim alma olanağına sahip olabilecek ya da öğrenciyi sistemle uyumlaştırarak düşünme ve eylem özgürlüğünü ortadan kaldıran burs sistemine bağımlısı haline geleceklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözün özü: Üniversitelerin reklam yoluyla öğrenci (müşteri) kapma yarışları bir kez daha göstermiştir ki hızla ticarileşen ve piyasanın hizmetine giren üniversiteler aynı hızla toplumdan kopmaktadır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-7613780909245403079?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=11178' title='Üniversite reklamları üzerine…'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/7613780909245403079/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=7613780909245403079' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/7613780909245403079'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/7613780909245403079'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/08/universite-reklamlar-uzerine.html' title='Üniversite reklamları üzerine…'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-h0t-0TDtyyk/TjuY71hoARI/AAAAAAAAAkI/EU6LsiFUafE/s72-c/evrensel.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-7720484194001914082</id><published>2011-07-29T00:15:00.000-07:00</published><updated>2011-07-29T00:15:04.833-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Üniversite seçerken..!</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-rs_vZEgq4FQ/TjJd03mcp9I/AAAAAAAAAkE/D43FM6cWcww/s1600/evrensel.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/-rs_vZEgq4FQ/TjJd03mcp9I/AAAAAAAAAkE/D43FM6cWcww/s1600/evrensel.jpg" t$="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: #666666;"&gt;ÖZGÜRCE&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: #666666;"&gt;29/07/2011&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: #666666;"&gt;Pek çok şaibenin ardından üniversite seçme sınavları sona erdi, sınava giren adaylar puanlarını öğrendiler ve şimdi sıra “hangi bölüm” ve “hangi üniversite” sorularının cevabını aramaya geldi. Hangi bölüm sorusunun cevabı öğrenciler için önemlidir. Çünkü öğrenim görülecek bölüm aynı zamanda öğrencinin emek piyasasında emeğini hangi alanda pazarlayacağını yani ekmek parasını hangi işi yaparak elde etmeye çalışacağını da önemli ölçüde belirlemektedir. Hal böyle olunca öğrenciler kendi istekleri ve yetenekleri doğrultusunda bir alana yönelmek yerine emek piyasasında emek güçlerini daha kolay ve daha yüksek değerden pazarlayabilecekleri alanları yani bölümleri tercih etmek zorunda kalmaktadır(öğretmen olmayı arzulayan bir öğrencinin istek duymadığı halde kendisine mühendislik mesleğinin yolunu açacak bir bölümü tercih etmesi gibi). Ya da sınavda arzuladığı bir bölümün puanını tutturamayan öğrenciler bir an önce emek piyasasına girip, kendi ekmek paralarını kendileri elde edebilmek için hiç istemedikleri bölümleri tercih etmek zorunda kalabilmektedir(öğretmen olmayı arzulayan bir öğrencinin hiç istemediği işletme bölümünü tercih etmek zorunda kalması gibi).&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hangi bölüm sorusunun yanı sıra hangi üniversite sorusu da üniversite adayları için ciddi bir problem oluşturmaktadır. Zira Türkiye’de üniversite sayısı 103’ü kamu, 62’si ise vakıf statüsünde özel üniversite olmak üzere 165’e ulaşmıştır. Kamu üniversitelerinin çok büyük çoğunluğu hiçbir akademik nitelik gözetilmeden siyasi rant elde edilmek üzere kurulmuş üniversitelerdir. Vakıf adı altında kurulmuş özel üniversitelerin de hemen tümü kâr amacı güden yani öğrenciyi doğrudan müşteri görüp çeşitli biçimlerde onu yolmayı hedeflemiş işletmeler durumundadır(reklam için yaptıkları bin bir şaklabanlık bu yaklaşımlarını açıkça göstermektedir). Adı sanı kök salmış kamu üniversitelerinin ise pek çoğu YÖK düzeni içinde akademik özgürlüğü ve idari özerkliğini kaybetmiştir. Bu üniversiteler üniversite-sanayi işbirliği benzeri projelerle kendilerini sermayenin hizmetine adarken, öğrenci ve akademisyenlere karşı baskıcı bir tutum sergilemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüldüğü gibi üniversite seçme aşamasında “hangi bölüm”, “hangi üniversite” sorularına doğru yanıt verebilmek son derece zor ve hatta imkansızdır. Sorun üniversitelerin bilimsel bilgi üretip, toplumun yararına sunan kurumlar olmaktan çıkıp, emek gücünün niteliği arttırarak piyasa değerini yükselten meslek okulları olarak görülmesinden kaynaklanmaktadır. Elbette bu durumu yaratan ekmek parası kazanacak iyi bir iş için üniversiteyi “cankurtaran simidi” olarak gören öğrenciler değildir. Bu durumun sorumlusu, Türkiye’de üniversitelerin son 30 yılda anti demokratik bir yapı içinde piyasalaşarak üniversite niteliğinden hızla uzaklaşmasına karşı yeterli mücadeleyi veremeyen akademisyenler, aydınlar, demokratik kitle örgütleri ile işçi ve kamu emekçi sendikalarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversiteye yeni adım atmaya hazırlanan arkadaşların önüne böylesine karamsar bir tablo sermeyi elbette istemezdim. Maalesef dünyada birçok kapitalist ülkede olduğu gibi Türkiye’de de üniversitelerin hali son derece vahimdir. Ancak bu vahim durum umutsuzluk yaratmamalıdır. Madem ki üniversiteler sermayeye emek gücü sağlayan ve ona hizmet eden kurumlar haline dönüştürülmüştür. O halde üniversiteler emek mücadelesinin önemli bir alanı olarak görülmelidir. Üniversitenin emek mücadelesi içerisinde yer alması için üniversitede öğrenci, akademisyen ve emekçiler sınıfsal bir anlayış içinde önce kendi aralarında daha sonra da emekçi sınıfın üniversite dışındaki diğer bileşenleriyle dayanışma içerisinde bulunmalıdır. Bununla birlikte başta sendikalar olmak üzere emekten yana siyasi partiler, meslek odaları ve diğer demokratik kitle örgütleri üniversitede yaşanan sorunlara karşı 30 yıldır sürdürdükleri körlükten vazgeçip, üniversiteleri en azından sermaye örgütleri kadar sahiplenmeli ve üniversitede mücadelenin bir tarafı haline gelmelidir. Aksi halde daha pek çok kuşak sermayenin güdümünde bir üniversiteyi “cankurtaran simidi” olarak görmeye devam edecek ama arzuladığı özgürce yaşama asla kavuşamayacaktır..!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-7720484194001914082?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=10732' title='Üniversite seçerken..!'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/7720484194001914082/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=7720484194001914082' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/7720484194001914082'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/7720484194001914082'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/07/universite-secerken.html' title='Üniversite seçerken..!'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-rs_vZEgq4FQ/TjJd03mcp9I/AAAAAAAAAkE/D43FM6cWcww/s72-c/evrensel.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-4317340580403271730</id><published>2011-07-22T06:16:00.000-07:00</published><updated>2011-07-22T06:16:16.054-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Türkiye’nin “örnek” olmasında sendikaların rolü…</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-h1XWlUOnkHU/Til33BatlwI/AAAAAAAAAkA/8R91k_SpOgk/s1600/evrensel.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/-h1XWlUOnkHU/Til33BatlwI/AAAAAAAAAkA/8R91k_SpOgk/s1600/evrensel.gif" t$="true" /&gt;&lt;/a&gt;ÖZGÜRCE&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;22/07/2011&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Memleketimizi ziyaret eden Dünya Bankası Başkanı Robert B. Zoellick, “Avrupa’da büyüme yavaşladı, bu (Türkiye’de) ihracatı azaltabilir, doğrudan yatırımları etkileyebilir. Ancak Türkiye’deki ekonomik program çok güçlü. Türkiye bir örnek olabilir” demiş. Sadece Dünya Bankası başkanı değil, piyasa ekonomisi savunucusu olan herkes 2002’den bu yana ekonomik alandaki performans nedeniyle Türkiye’yi “örnek ülke” olarak göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl göstermesinler ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ülke düşünün, bir siyasi parti dokuz yıl iktidarda kalmış olsun ve bu süreçte çalışan kesimlerin iş güvencesi ve sosyal güvencesi başta olmak üzere kazanılmış pek çok hakkını ortadan kaldırsın; gerçek ücretleri düşürüp, borçlandırma yoluyla emekçileri sisteme bağımlı hale getirsin ve tüm bunlara karşılık olarak da dokuz yılın sonunda yapılan seçimlerde yüzde 50’ye yakın oy almış olsun..!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç şüphesiz Türkiye’nin örnek gösterilen “başarısının” en baş aktörü dokuz yıldır iktidarda bulunan ve hala yüzde 50’ler düzeyinde toplum desteği almasını bilen AKP’dir. AKP Hükümetleri 2002’den buyana sadakatle izledikleri ekonomik programı önemli bir toplumsal tepkiye yol açmadan uygulamayı başarmıştır. Oysa aynı ekonomik programı uygulamaya çalışan pek çok ülkede işçi sınıfı ve yoksullaşan halk kesimleri seçimlerde oylarıyla, üretim sürecinde grevlerle ve kimi zaman ayaklanmalara dönüşen sokak eylemleriyle tepkilerini göstermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP’nin hiçbir ciddi toplumsal tepkiye yol açmadan ekonomik programı uygulama başarısının son örneği kamu toplu iş sözleşmeleridir. Türkiye’de kamu kesimi, örgütlenmenin en güçlü olduğu, ücret ve diğer hakların en ileri olduğu alandır. Bu nedenle diğer çalışan kesimlerin sağlayacağı ücret ve haklar konusunda kamu toplu iş sözleşmeleri üst sınırı teşkil edecek biçimde örnek alınmaktadır. Geçtiğimiz günlerde bağıtlanan kamu toplu iş sözleşmelerinde 2011 yılı için yüzde 4+4, 2012 yılı için ise yüzde 3+3 ücret zammı öngörülmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa hükümet yetkililerinin her fırsatta övünmesine vesile olduğu gibi Türkiye yılın ilk çeyreğinde yüzde 11 büyümüştür ve önümüzdeki dönemlerde de büyümenin yine yüksek düzeylerde olması beklenmektedir. Türkiye bu büyüme oranlarını emekçilerin alın teri ve iş cinayetlerinde akıttıkları kanla sağlamaktadır. Ama emekçinin haklarına gelindiğinde yüzde 11 büyüyen ülkede ücretler yüzde 3-4’lük artışlarla sınırlandırılmaktadır. Bu emek sömürüsünün en açık ve en uç aşamasıdır. Türkiye’nin en örgütlü kesiminden bu açık sömürü belgesine hiçbir tepki gelmediği gibi Türkiye’nin en büyük işçi konfederasyonu Türk İş bu belgenin altına imzasını atmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’ de sendikalar en son kamu toplu iş sözleşmelerinde görüldüğü gibi daha önce de İş Kanunu, SSGSS ve emekçilerin haklarının gasp edildiği daha nice düzenleme karşısında sessiz kalmış ve hatta TEKEL eyleminin sonlandırıldığı süreçte olduğu gibi mücadeleleri engelleyen bir rol üstlenmiştir. Böylece özellikle konfederasyon düzeyinde sendikalar, Türkiye’nin her fırsatta örnek gösterilen “başarısında” AKP ile birlikte en önemli rolü üstlenen kurumlardan biri olmuştur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-4317340580403271730?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=10318' title='Türkiye’nin “örnek” olmasında sendikaların rolü…'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/4317340580403271730/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=4317340580403271730' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/4317340580403271730'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/4317340580403271730'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/07/turkiyenin-ornek-olmasnda-sendikalarn.html' title='Türkiye’nin “örnek” olmasında sendikaların rolü…'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-h1XWlUOnkHU/Til33BatlwI/AAAAAAAAAkA/8R91k_SpOgk/s72-c/evrensel.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-3219906471982739343</id><published>2011-07-14T21:20:00.000-07:00</published><updated>2011-07-14T21:20:10.183-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Kıdem tazminatına tecavüz girişimleri ve mücadele üzerine!..</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-7g-6V-Ia8CA/Th-_tJW3ntI/AAAAAAAAAj8/A4JZy-FHF-o/s1600/evrensel.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" m$="true" src="http://3.bp.blogspot.com/-7g-6V-Ia8CA/Th-_tJW3ntI/AAAAAAAAAj8/A4JZy-FHF-o/s1600/evrensel.gif" /&gt;&lt;/a&gt;ÖZGÜRCE&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;15/07/2011&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;61. Hükümet Programı ile AKP, neoliberal yapısal uyum programının dördüncü büyük dalgasını yaşama geçireceğini ilan etmiştir (Birinci dalga 24 Ocak 1980 kararları, ikinci dalga 5 Nisan 1994 kararları, üçüncü dalga 2001 krizi sonrasında Derviş yasaları olarak da bilinen düzenlemelerdir). Başbakan tarafından sunulan Hükümet Programı’nda açıkça ifadesini bulan dördüncü dalga, neoliberal sürecin hedeflerini nihayete erdirecek son dalga olma iddiasındadır. Dolayısıyla yaratacağı toplumsal etkiler bakımından 61. Hükümet Programının en sert en acımasız düzenlemeleri içerdiği söylenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;61. Hükümet Programı’nda sağlığın, sosyal güvenliğin, eğitimin ve diğer tüm kamu hizmetlerinin özelleştirme/piyasalaşma sürecinin tamamlanması öngörülmektedir. Diğer taraftan emek piyasalarında -özellikle 2008 yılından itibaren hızlanan- esnekleşme sürecinin de sermayenin istediği biçimde sonuçlandırılması hedeflenmektedir. Türkiye’de istihdamın esnekleştirilmesinde en hassas konu şüphesiz kıdem tazminatıdır. 2001 krizi sonrası üçüncü neoliberal dalgayla gündeme getirilen kıdem tazminatının tasfiyesi, sermaye kesiminin tüm ısrarına rağmen emekçilerin ve sendikaların tepkisi nedeniyle bugüne kadar gerçekleştirilememiştir. Ancak görünen odur ki 61. Hükümet, bu kez kıdem tazminatını tasfiye etmek ve böylece emek piyasasını tamamen esnekleştirmek konusunda daha önceki dönemlerden çok daha kararlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümetin kıdem tazminatı konusundaki bu kararlılığı (ya da başka bir ifadeyle cesareti) iki temel etkene dayanmaktadır. Bunlardan birincisi bu konuda Mecliste kendisinden farklı düşünen bir muhalefetin olmaması; ikincisi ise hükümetin özellikle konfederasyon düzeyinde sendikaları avucunun içerisine almış olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ne kadar konfederasyonlar, kıdem tazminatını tasfiyeye yönelik daha önceki girişimlerde bunun genel grev nedeni olacağı ilan etmişlerse de özellikle Hak-İş ve Türk-İş, -yönetim düzeyinde- hükümete karşı herhangi bir eylem kararı alamayacak ölçüde abluka altına alınmış durumdadır. Dolayısıyla hükümet, emekçilerin haklarını ortadan kaldırmaya yönelik diğer düzenlemeler gibi kıdem tazminatı konusunda da sendikaların ciddi bir mücadele içerisine girmeyeceği düşüncesindedir. Öte yandan Meclisteki muhalefet partilerinden ne CHP ne de MHP diğer emekçi hakları gibi kıdem tazminatı konusunda da AKP’den farklı bir yaklaşıma sahip değildir. Bu nedenle hükümet, kıdem tazminatı ve diğer esneklik düzenlemelerine karşı Meclis içerisinde de bir muhalefetle karşılaşmayacağının hesabını yapmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buraya kadar ortaya çıkan tablo şöyle özetlenebilir: Sendikalar hükümetin avucunun içinde, muhalefet partileri emekçilerin haklarını umursamıyor. Yani emekçiler haklarını koruyacak bir örgütsel güçten yoksun…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki şimdi ne olacak, Türkiye işçi sınıfının -bugünkü biçimiyle- 1975 yılında elde ettiği kıdem tazminatı hakkı gasbedilecek ve milyonlarca emekçi de bu en temel hakkı ellerinden alınırken sus pus olup seyredecekler mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce şunu belirtmek gerekir ki emekçiler için kıdem tazminatı iş güvencesi, gelecek güvencesidir. Bu kaybedildiğinde emekçiler çok daha kolay işten çıkartılabilecek ve geleceğe yönelik gelir güvenceleri de ortadan kalkacaktır. Hükümet emekçi kesimlerin tepkisini yumuşatmak için kıdem tazminatının kaldırılmayıp, fona devredileceği söylemektedir. Türkiye’de emekçiler konut fonu; tasarrufu teşvik fonu ve işsizlik sigortası fonu uygulamalarından çok iyi bilirler ki “fon” emekçiden alınan kaynakların sermayeye aktarılmasından başka hiçbir anlam taşımaz. Kıdem tazminatının da fona devri tam anlamıyla kıdem tazminatının tasfiyesi anlamına gelecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;36 yıl önce elde edilmiş bir hakkın böylesine açık bir biçimde tecavüze uğraması karşısında emekçi kesimlerin sessiz kalmasını düşünmek bile vahimdir. Emekçiler kendi cephelerinde son derece olumsuz bir tablo içerisinde gözükseler de kazanılmış hakların savunulmasına yönelik mücadeleyi harekete geçirmek için hâlâ umut olabilecek birkaç kaynak mevcuttur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlardan bir tanesi KESK ve DİSK içerisindeki mücadeleci sendikalar ile Türk-İş içerisinde birlikte hareket etme kararı almış olan 10 sendikadır. Elbette başta bürokrasi olmak üzere sendikalara ilişkin yapısal sorunlar bu sendikalar için de büyük ölçüde geçerlidir ve bu sorunlar sihirli değnekle bir anda düzelmeyecektir. Ancak karşı karşıya olunan sorunlar son derece ağırdır ve acilen müdahale edilmesini gerektirmektedir. Dolayısıyla mücadele için yeni araçlar geliştirmek ve sendikal alanda köklü bir değişimi gerçekleştirmek için yeterli zaman mevcut değildir. Bu nedenle tüm çekincelere rağmen mevcut durumla mücadele için KESK ve DİSK’in sendikalarıyla birlikte 10 Türk-İş sendikasına da fırsat tanınması gerekli hale gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mücadeleyi harekete geçirmek üzere diğer bir kaynak ise Meclise Blok çatısı altında giren milletvekilleridir. BDP ve bağımsız milletvekilleri kanalıyla Türk ve Kürt emekçilerin haklarının savunulması gerekmektedir. Özellikle BDP’nin emekçilerin haklarını sahiplenmesi Türkiye’de halkların kardeşliği ve barış için de önemli katkı sağlayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözün özü: Emekçilerin karşısında karanlık bir tablo vardır. Bu karanlık tablo karşısında karamsar olmak mücadeleyi baştan kaybetmek anlamına gelir. Oysa zaman karamsarlık değil, umutla mücadele zamanıdır. Bunun içinde gerçekçilikten uzaklaşmadan, en küçük kıvılcımı bile alev haline dönüştürmek için çabalamak gerekir; tarihte tüm şanlı mücadelelerin en zor koşullarda ortaya çıktığını unutmadan…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-3219906471982739343?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=9837' title='Kıdem tazminatına tecavüz girişimleri ve mücadele üzerine!..'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/3219906471982739343/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=3219906471982739343' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/3219906471982739343'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/3219906471982739343'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/07/kdem-tazminatna-tecavuz-girisimleri-ve.html' title='Kıdem tazminatına tecavüz girişimleri ve mücadele üzerine!..'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-7g-6V-Ia8CA/Th-_tJW3ntI/AAAAAAAAAj8/A4JZy-FHF-o/s72-c/evrensel.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-1338463266040258338</id><published>2011-07-07T22:33:00.000-07:00</published><updated>2011-07-07T22:33:11.448-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Sosyal Politika Çözüm mü Tuzak mı?</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-pvbIJOa3nJY/ThaWZ1dX8oI/AAAAAAAAAj4/JZiCvz9KFss/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/-pvbIJOa3nJY/ThaWZ1dX8oI/AAAAAAAAAj4/JZiCvz9KFss/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;ÖZGÜRCE&lt;br /&gt;08/07/2011&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980’li yıllardan bu yana en azından siyaset alanında soyut bir kavram olmanın ötesine geçemeyen sosyal politika, 12 Haziran seçim sürecinde yeniden gündeme gelmiştir. Farklı kesimlerin farklı anlamlar atfettiği sosyal politikayı bugünün koşullarında değerlendirmek için ortaya çıkış koşullarına kısaca göz atmak gerekli hale gelmektedir.&lt;br /&gt;Sanayi devrimi ve onu izleyen burjuva devrimlerinin sonucunda egemen hale gelen burjuva (liberal) devlet anlayışı, bir taraftan kuralsız (esnek) çalışma düzeni içerisinde sermayeye emeği sınırsız bir biçimde sömürme olanağı sağlarken diğer taraftan da feodal düzenin geleneksel sosyal güvence sistemini yıkmıştır. Böylece emeğinden başka hiçbir gelir (yaşam) kaynağı olmayan milyonlarca çocuk, kadın ve erkek en vahşi koşullar içerisinde çalışmaya ve yaşamaya mahkûm edilmişlerdir. Ancak bu mahkûmiyet uzun sürmemiş, 19. Yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde emekçiler içinde bulundukları vahşi sömürü koşullarına karşı sınıf bilinci içerisinde mücadeleye girişmişlerdir. Kapitalist sistemi tehdit edecek boyutlara ulaşan bu mücadeleler burjuva iktidarlarını başta sosyal güvenlik alanında olmak üzere bir takım tavizler vermeye zorlamıştır (burjuvazinin tavizleri, işçi sınıfının kazanılmış haklarıdır). İşçi sınıfı mücadelesinin devrimci tutumunu sürdürmesi üzerine burjuvazi, işçi sınıfını bu tutumundan uzaklaştırıp, kapitalizmle uyumlaştıracak bir çizgiye çekmek üzere işçi sınıfıyla uzlaşma politikası izlemiştir.&lt;br /&gt;Burjuvazinin işçi sınıfını sistemle uyumlaştırmak üzere izlediği uzlaşmacı politikaların en başında geleni sosyal politikalardır. Burjuvazinin sosyal politika uygulamalarıyla işçi sınıfını devrimci tutumundan uzaklaştırma stratejisi 20. yüzyıl başlarında önemli ölçüde başarıya ulaşmıştır. Sosyal demokrat hareketin Marksizm’den uzaklaşması ve sendikaların toplu pazarlık sistemi içerisinde sermayeyle uzlaşmasının da burjuvazinin bu başarısında önemli rolü olmuştur.&lt;br /&gt;20. yüzyılın ilk çeyreğiyle birlikte gelişmeye başlayan fordist üretim sisteminin düzenli (standart) çalışma ilişkileri; 1929 krizi sonrasında zorunluluk haline gelen talep yönlü politikalar ve II. Dünya Savaşı sonrasında sosyal/refah devleti uygulamaları sosyal politikaları sadece işçi sınıfıyla uzlaşının bir aracı olmaktan çıkartıp, kapitalizmin krizden çıkma/gelişme stratejisi haline getirmiştir. 1970’lerde kapitalizmin yeniden krize girmesi ve benimsenen neoliberal politikalarla birlikte bu strateji sona ermiş ve sosyal politikalarla sağlanan haklar kapitalist gelişimin önündeki en büyük engel olarak görülmeye başlamıştır. Bu dönemde sosyal politikanın sınıflar arası uzlaşının bir aracı olarak kullanılmasına da artık ihtiyaç duyulmamıştır. Zira işçi sınıfının örgütlü olduğu sendikalar ve sosyal demokrat partiler sistemle nerdeyse tamamen bütünleşmiş ve bir tehdit unsuru olmaktan uzaklaşmıştır. Sendikaların ve sosyal demokrat partilerinin kendilerini temsil etmediğini/edemediğini gören emekçi kesimler örgütlenmeden uzaklaşmış ve yalnızlaşmıştır. Bu süreçte sosyal politikalar kapsamında elde edilen kazanımlar hızla aşınmaya başlamış sosyal politika, kapitalist üretimin ortaya çıkarttığı çelişkileri tamamen göz ardı ederek sadece yoksulluğu sürdürülebilir kılmaya yönelik bir anlayış çerçevesinde ele alınmaya başlanmıştır. Dolayısıyla kapitalizmin içinde bulunduğu koşullarda sosyal politikaların emekçi kesimler için hiçbir işlevselliği diğer bir ifadeyle inandırıcılığı kalmamıştır.    &lt;br /&gt;Bunun en yakın örneği CHP’nin 12 Haziran seçimlerinde aldığı sonuçta görülmüştür. CHP, sosyal demokrat bir partinin barındırdığı tüm çelişkileri sergilediği bu seçim sürecinde kapitalist üretim sisteminin çelişkilerini göz ardı ederek sosyal politikaları -kendince- öne çıkartmasına rağmen emekçilerin güvenine mazhar olamamıştır. Diğer birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de emekçiler, sorunun kökenini yani kapitalist üretimin yarattığı eşitsizlikleri, sömürüyü görmezden gelen bir siyasi anlayışın sorunlarını çözemeyeceğini çok iyi bilmektedir. Seçim barajı nedeniyle sorunların çözümü olacak partilere de oy veremeyen emekçiler, “madem çözümü üreten parti yok hiç olmazsa istikrar sürsün” anlayışıyla AKP’nin oylarını yüzde 50’lere taşımıştır.&lt;br /&gt;Sosyal politika, yeni türettiği Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı (Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığından türetilmiştir) sayesinde AKP’nin literatürüne de girmiştir. AKP’nin sosyal politika adını taşıyan bir bakanlık kurması, sosyal politika kavramının kullanımı açısından çok da sorunlu değildir. Tarihsel süreçte burjuva iktidarları gibi AKP de uyguladığı politikalarla ezmiş olduğu kesimlerle bir uzlaşı sağlamak için yeni türettiği bakanlıkta sosyal politika kavramını kullanmayı tercih etmiştir. Burada sorunlu olan AKP’nin -tarihsel süreçteki gibi- uzlaşı aradığı kesimin işçi sınıfı değil, ondan ayrıştırılmaya çalışılan yoksullar olmasıdır. Zira ücretli emekçiler için Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, ücretle çalışma olanağı bulamayan yoksul kesimler için ise Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı uygun görülmüştür. Böylece AKP, sosyal politika kavramını –Dünya Bankası, AB gibi uluslararası kurumların politikalarına da uygun olarak- kapitalist üretim sisteminin öncesine yani feodal toplum düzenindeki yoksullukla mücadele anlayışına tekabül ettirmiştir.    &lt;br /&gt;Sözün özü: Hangi anlam atfedilirse atfedilsin bugün için sosyal politikaların kapitalizmin yaratmış olduğu tahribata çözüm olma şansı yoktur. Çözüm ancak geçmişte düşülen tuzaklara (sosyal politika gibi) yeniden düşmeden emekçi kesimlerin içinde bulundukları sorunların özüne yani kapitalizme karşı sınıfsal bir bilinçle  tutum alabilmesiyle mümkün olabilecektir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-1338463266040258338?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=9350' title='Sosyal Politika Çözüm mü Tuzak mı?'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/1338463266040258338/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=1338463266040258338' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/1338463266040258338'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/1338463266040258338'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/07/sosyal-politika-cozum-mu-tuzak-m.html' title='Sosyal Politika Çözüm mü Tuzak mı?'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-pvbIJOa3nJY/ThaWZ1dX8oI/AAAAAAAAAj4/JZiCvz9KFss/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-2087066469839307002</id><published>2011-06-23T21:55:00.000-07:00</published><updated>2011-06-23T21:56:41.949-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>AKP’nin demokrasiyle dansı…</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-oHLtRNB15YM/TgQY9UcorjI/AAAAAAAAAj0/rhqI0Yv5u1c/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" i$="true" src="http://2.bp.blogspot.com/-oHLtRNB15YM/TgQY9UcorjI/AAAAAAAAAj0/rhqI0Yv5u1c/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: #666666;"&gt;ÖZGÜRCE&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;span style="color: #666666;"&gt;24/06/2011&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: #666666;"&gt;Kuruluşundan bu yana AKP’nin demokrasiyle ilişkisi oldukça ilginçtir. Kendilerine sorarsanız AKP’nin kurulması başlı başına bir “demokrasi mücadelesi”dir. AKP’nin kuruluşunun ardındaki en önemli etken Recep Tayyip Erdoğan’ın 12 Aralık 1997’de Siirt’te halka hitaben yaptığı konuşma sırasında, okuduğu bir şiir nedeniyle hapis cezasına mahkûm edilmesi ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevine son verilmesidir. Erdoğan, 4 ay kaldığı cezaevinden çıktıktan sonra 14 Ağustos 2001’de AKP’yi kurmuş ve kurucu genel başkan olmuştur.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP, 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde yani kuruluşundan 15 ay sonra katıldığı ilk seçimlerde aldığı yüzde 34 oyla birinci parti olmuştur ve bu seçim başarısı aynı zamanda demokrasinin başarısı olarak da görülmüştür. Ancak AKP, bu “demokrasi mücadelesi”nde yüzde 10 barajını içeren anti demokratik seçim sisteminin nimetlerinden yararlanmaktan da geri kalmamıştır. AKP bu seçim sistemi sayesinde aldığı üçte bir oyla Meclis’teki sandalyelerin üçte ikisini elde etmiş ve tek başına iktidar olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP tek başına iktidara kavuşmuş olsa da anti demokratik yasalar kurucu genel başkan Erdoğan’ın peşini bırakmamıştır. Erdoğan, hakkındaki mahkeme kararı nedeniyle partisinin iktidar olduğu 3 Kasım 2002 seçimlerinde milletvekili adayı olamamış ve 1. AKP Hükümeti’nde yer alamamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak seçimlerin ardından ilginç(!) gelişmeler olmuş ve anti demokratik yasalara toslayan Erdoğan’ın “kaderi” hızla değişmeye başlamıştır: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce Siirt’ten bağımsız olarak katıldığı seçimlerde milletvekili olarak seçilen ancak hakkında tutuklama kararı olduğu halde kaçak olarak yurtdışında bulunan iş adamı Fadıl Akgündüz (nam-ı değer Jet Fadıl) Siirt’e gelir gelmez tutuklanmış ve milletvekilliği düşürülmüştür. Bu arada Meclis’te AKP, CHP’nin de desteğini alarak Erdoğan’ın milletvekili adaylığının önündeki engeli kaldıracak bir yasal düzenleme yapmıştır. Bunun ardından da Jet Fadıl’dan boşalan milletvekilliği için 9 Mart 2003’te Siirt’te seçim yenilenmiş ve bu seçimlere katılan Erdoğan 22. Dönem Siirt Milletvekili olarak Meclis’teki yerini almıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP iktidarda bulunduğu sürenin büyük bölümünde kendisinin statükocu olarak tanımladığı kurumlar ve yasalar tarafından anti demokratik biçimde engellendiğini iddia etmiştir. Bu konuda en önemli dayanak 22 Temmuz 2007 seçimleri öncesinde 27 Nisan’da TSK’dan verilen e-muhtıradır. AKP kendisine verilmiş olan bu muhtırayı -gayet başarılı bir biçimde- mağduriyet algısı yaratmak üzere kullanmış ve bu sayede 2007 seçimlerinde oy oranını yüzde 46’ya çıkartmıştır. AKP’nin anti demokratik biçimde engellendiği iddiasına yönelik diğer bir dayanak da 14 Mart 2008’de AKP’nin kapatılması için açılan davadır. AKP bu davadan seçim yardımlarının kesilme cezasıyla kurtulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP iktidara geldiği ve iktidarda bulunduğu süreçte karşısına çıkan anti demokratik engelleri “bir biçimde” aşma başarısını göstermiştir. Ancak bugün büyük çoğunlukla iktidar olduğu halde kendi karşısına çıkmış olan statükocu yapıyı ortadan kaldırmak bir tarafa statükocu olarak tanımladığı kurumları ve yasaları kendi iktidarını güçlendirecek biçimde yeniden yapılandırmaktadır. Böylece ortadan kaldırılması için mücadele ettiğini savunduğu anti demokratik engellerin çok daha büyüğünü rakip gördüğü siyasi yapıların önüne yığmaya çalışmaktadır. Özellikle 12 Haziran 2011 seçim süreci ve seçim sonrasında yaşanan gelişmeler AKP’nin demokrasiyle dansında gelinen noktayı açık biçimde göstermektedir. Bir zamanlar Erdoğan’ın milletvekilliğine yönelik engellemeler, bugün Hatip Dicle ve diğer tutuklu milletvekilleri için de geçerlidir. Bu durumda AKP’nin ve Erdoğan’ın alacağı tutum, demokrasiyle olan dansın bundan sonraki süreci için önemli gösterge olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada unutulmaması gereken bir konu da demokrasinin tek başına iktidardaki güçler tarafından belirlenmediğidir. Demokrasi tarihi aynı zamanda toplumsal mücadeleler tarihidir. Yani demokrasinin gidişatını iktidarda bulunanlardan çok demokrasi talebiyle yürütülen mücadeleler belirler(!) Türkiye’de de demokrasinin seyrini AKP’nin alacağı tutumdan çok önümüzdeki süreçte yürütülecek toplumsal mücadeleler belirleyecektir(!)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-2087066469839307002?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=8490' title='AKP’nin demokrasiyle dansı…'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/2087066469839307002/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=2087066469839307002' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/2087066469839307002'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/2087066469839307002'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/06/akpnin-demokrasiyle-dans.html' title='AKP’nin demokrasiyle dansı…'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-oHLtRNB15YM/TgQY9UcorjI/AAAAAAAAAj0/rhqI0Yv5u1c/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-2324774381407947330</id><published>2011-06-16T22:47:00.000-07:00</published><updated>2011-06-16T22:47:29.395-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Seçimler, Emekçiler ve Yeni Umutlar!..</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-tWSyoePssfU/TfrqI4Z2OaI/AAAAAAAAAjw/bpDJxKa0XAY/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" i$="true" src="http://4.bp.blogspot.com/-tWSyoePssfU/TfrqI4Z2OaI/AAAAAAAAAjw/bpDJxKa0XAY/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;ÖZGÜRCE&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;17/06/2011&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2009 yerel seçimlerinin hemen ardından, 3 Nisan 2009 tarihinde bu köşede “Seçimler, Emekçiler ve Yükselen Milliyetçilik…” başlıklı bir yazıyla seçim sonuçlarını emekçi kesimler yönünden değerlendirmeye çalışmıştık. Bu değerlendirmede ücretli emeğin yoğun olarak bulunduğu illerde MHP’nin oylarının arttığına dikkat çekmiş; bunu da 2008 krizinden en çok etkilenen ücretli emekçilerin -tarihte pek çok örnekte görüldüğü gibi- milliyetçi bir çizgiye kaymaları olarak yorumlamıştık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2009 seçimlerinden buyana iki yıl geçti. Bu iki yıl içerisinde sanayi üretiminde artış gözlendi ve işsizlik resmi rakamlarda azaldı belki ama iş kazaları, güvencesiz, örgütsüz ve çok düşük ücretle çalışma arttı. Yani AKP Hükümetinin de izlediği politikalarla 2008 krizinin faturası büyük ölçüde emekçi kesimlere ödetilmiş oldu. Hal böyle olunca 2011 genel seçimlerinde emekçi kesimlerin kendilerine ödettirilen kriz faturasına yönelik tepkilerini sandığa yansıtacakları beklentisi yükseldi. Ancak seçim sonuçları beklenen gibi olmadı. Ücretli emekçilerin yani işçilerin ağırlıklı olduğu il ve ilçelerin birçoğunda MHP’nin oy oranı 2002 seçimlerindeki düzeyine gerilerken; CHP’nin oy oranında az da olsa bir artış görüldü. Ama esas çarpıcı olan emekçilerin yoğun olduğu bu bölgelerde AKP’nin oylarını hem 2007 genel seçimleri hem de 2009 yerel seçimlerine göre arttırması oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç örnekle durumu daha açık biçimde ortaya koymaya çalışalım: AKP, işçilerin yoğun olduğu illerden Bursa’da 2009 yerel seçimlerine göre oy oranını 9.9; Denizli’de 10.9; Manisa’da 10.8; Sakarya’da 17.6; Zonguldak’ta 9 ve Kocaeli’de 10.7 puan arttırdı. CHP ise oylarını Bursa’da 2.7; Denizli’de 2.8; Manisa’da 2.1; Sakarya’da 5.9; Zonguldak’ta 5.7 puan arttırırken Kocaeli’de aldığı oylar 2009’a göre 2.2 puan düştü. MHP’nin ise oyları bu illerden Denizli’de 4.8; Bursa’da 1.7; Sakarya’da 12.8 puan düşerken, Kocaeli’de 1.9; Zonguldak’ta ise 0.9 puan yükseldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP, örnek olarak aldığımız 6 ilde de birinci parti olurken Bursa, Kocaeli ve Sakarya’da Türkiye genelinde aldığı oylardan daha yüksek bir orana ulaştı. İşçi havzası olarak da tanımlanan ilçelerde de AKP benzer bir sonuç elde etti. Örneğin Gebze’de AKP’nin oy oranı yüzde 56.8’e; Kağıthane’de yüzde 55’e; Tuzla’da yüzde 51.5’e; Karadeniz Ereğlisi’nde yüzde 50.7; Esenyurt’ta ise yüzde 48.5’e ulaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2011 seçimleri sonrasında karşımızda duran tabloya ilk bakıldığında emekçi kesimlerin AKP’nin ekonomiye ilişkin icraatlarından şikayetçi olmadıkları, 2008 krizini fazlaca hissetmedikleri ve işçiler arasında milliyetçi eğilimlerin zayıfladığı gibi bir izlenim elde edilebilir. Ancak bu izlenim son derece yanıltıcıdır. Zira emekçi kesimlerin AKP’ye teveccühü, AKP’nin politikalarını benimsemesinden değil; sorunlarına sahip çıkacak bir alternatif bulamadıklarındandır. Seçim süreci içerisinde hem CHP hem de MHP son derece tutarsız bir yaklaşım sergilemiş ve işçilerin gerçek sorunlarını çözme noktasında inandırıcı olamamışlardır. Emekçiler de önlerine çalışma ve yaşam koşullarını gerçekten sahiplenen bir parti bulamadıkları için AKP’nin “istikrarına" razı olmak durumunda kalmışlardır(!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emekçilerin milliyetçileşme eğilimleri konusunda da şunu belirtmek gerekir ki: 2009 seçimlerine girerken AKP’nin söylemleri daha demokratik bir çizgideyken milliyetçi, şoven eğilimler MHP’de belirginleşiyordu. Oysa AKP 2011 seçim sürecinin özellikle son dönemlerinde milliyetçi, şoven söylemde MHP’yi geride bıraktı. Dolayısıyla MHP’nin oylarının azalıp, AKP’nin oylarının artmasını milliyetçilik eğilimlerinin azalması olarak yorumlamak son derece hatalı olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylül darbesinde toplum mühendisliği yapılarak şekillendirilmiş olan Türkiye’nin siyasi yapısı 31 yıldır büyük bir değişim göstermeden devam etmektedir. Mevcut seçim sistemi ve egemen olan siyasi anlayış devam ettiği sürece 2015, 2019… ve ötesindeki seçimlerde de yukarıda ortaya konulmaya çalışılan tablo değişmeyecek ve daha pek çok nesil demokrasinin, özgürlüklerin ve insanca yaşamın tadına varamayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2011 seçimlerinde Meclise 36 vekil gönderen Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku Türkiye siyasetinin karanlık tablosunu aydınlatan bir umut olmuştur. Bu umut sadece Türkiye’deki tüm ezilen kesimlerin haklarını savunması beklenen 36 vekilin Mecliste bulunacak olmasından değildir. Aynı zamanda Türkiye’de yıllarca özlemi duyulan; Kürt sorunundan, emekçilerin sorunlarına, çevre sorununa kadar tüm konularda antikapitalist bir anlayışla, birlikte mücadelenin çatısı olacak bir partinin kurulma sinyallerinin verilmiş olması da bu umudu arttırmaktadır. Türkiye’de emekçilerin, gençlerin, kadınların, Kürtlerin, Alevilerin kısacası insanca yaşam özlemi duyan 70 milyon insanın kendi sorunlarını kucaklayacak böyle bir partiye ihtiyacı vardır(!) Ancak böyle bir partinin varlığı halinde tüm diğer kesimler gibi emekçiler de kendi sınıfsal çıkarlarını diğer tüm mücadele alanlarıyla birlikte seçim sandıklarına da taşıma olanağı bulabileceklerdir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-2324774381407947330?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=8091' title='Seçimler, Emekçiler ve Yeni Umutlar!..'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/2324774381407947330/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=2324774381407947330' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/2324774381407947330'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/2324774381407947330'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/06/secimler-emekciler-ve-yeni-umutlar.html' title='Seçimler, Emekçiler ve Yeni Umutlar!..'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-tWSyoePssfU/TfrqI4Z2OaI/AAAAAAAAAjw/bpDJxKa0XAY/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-4413155290127574719</id><published>2011-06-09T22:05:00.000-07:00</published><updated>2011-06-09T22:07:14.606-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Blok’un seçim beyannamesinin farkı…</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-Hrif5Q1_i6w/TfGl4vYjUFI/AAAAAAAAAjs/nazBr8JPbro/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/-Hrif5Q1_i6w/TfGl4vYjUFI/AAAAAAAAAjs/nazBr8JPbro/s1600/logo1.gif" t8="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: #666666;"&gt;ÖZGÜRCE&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;span style="color: #666666;"&gt;10/06/2011&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: #666666;"&gt;12 Haziran seçimlerinin bundan önceki seçimlerden en önemli farkı, siyasetin laik – anti laik meselesi üzerinden yürütülen bir kör dövüşten çıkıp, toplumun sahici gündemine yani Kürt sorununa ve vatandaşın geçim sorununa bir adım da olsa yaklaşmış olmasıdır. Gerçi parti liderleri bu sahici gündemi de kör dövüşüne çevirmişlerdir. Ama en azından seçim beyannamelerinde ve meydanlarda işsizlerin, yoksulların, güvencesizlerin, anadilinde eğitim alamayanların adı anılır olmuş, partilerin bu konulardaki yaklaşımları açığa çıkmıştır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçim sürecinde sesi en çok çıkan partiler anti demokratik seçim sistemi sayesinde barajı aşma olasılığı bulunan AKP, CHP ve MHP olmuştur. Bu üç partiden MHP ne ülkenin ne de dünyanın gerçeklerine uymasa da -dayandığı ideolojinin gerektirdiği gibi- milliyetçi ve ulusal kalkınmacı yaklaşımı istikrarlı bir biçimde savunmaya devam etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer iki parti AKP ve CHP’nin seçim sürecinde ortaya koydukları programlar AB’nin en temel belgelerinden olan Kopenhag kriterlerindeki yaklaşımı çağrıştırmaktadır. Bilindiği gibi Kopenhag kriterlerinin siyasi kriterler başlığı altında demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları savunulurken ekonomik kriterler başlığı altında serbest piyasa ekonomisi savunulmaktadır. Bu büyük bir çelişkidir. Zira serbest piyasa düşüncesiyle uygulanan politikalar demokrasiyle de hukukun üstünlüğüyle de sosyal haklarla da çelişir. Yani bir taraftan piyasanın dayattığı rekabet koşullarına uyum hedeflenirken diğer taraftan emekçilerin örgütlenme, daha insanca çalışma ve yaşama hakkını özgürce savunabilecekleri demokratik bir ortam kabul edilemez. Kısacası serbest piyasa demokratik bir ortamda varlığını sürdüremez. Dolayısıyla Kopenhag siyasi kriterleri sadece emekçi kesimleri aldatmayı ve emekçilerin piyasa anlayışına karşı mücadelesini kırmayı amaçlamaktadır (ki AB üyelik süreci içinde Türkiye’de özellikle sendikaların mücadelesini kırmak konusunda önemli başarı sağlamıştır).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kopenhag kriterlerindeki çelişkili yaklaşım aynen AKP ve CHP’nin seçim beyannamelerine de yansımıştır. Demokrasi ve sosyal haklar konusunda –anadilde eğitim hariç- her iki parti de kulaklara hoş gelen vaatlerde bulunmaktadır. Oysa bu partilerin ekonomik alanda savundukları politikalar, 2001’de çerçevesi çizilmiş olan neoliberal yapısal uyum programlarına sadık kalacak biçimde uluslararası ve ulusal sermayenin çıkarlarını gözeten bir yaklaşımı benimsemektedir. Büyük bölümü AKP’nin iktidarında uygulanan bu politikalar, zaten seçim meydanlarında ortadan kaldırılacağı vaat edilen işsizliğin, yoksulluğun, güvencesizliğin kaynağıdır. Dolayısıyla bu partilerin çoğunluğu oluşturacağı bir Meclis’te ne emekçilerin, Kürtlerin, gençlerin, kadınların sorunlarını çözecek politikalar üretilebilir ne de toplumun taleplerini karşılayacak özgürlükçü bir anayasa yapılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumun taleplerine çözüm üretmekten uzak olan bu üç parti dışında Meclis’e girebilme olasılığı bulunan diğer bir yapı Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’dur. Blok’un toplumun sürekli ezilen ve demokrasi arayışında olan kesimlerinin bir araya gelmesinden oluşması seçim beyannamesine de yansımıştır. Blok’un seçim beyannamesinin “Demokratikleşme” başlığı altında “Özgürlükçü Demokratik Anayasa” vurgusunun ardından başta Kürt sorununun barışçı çözümü olmak üzere Türkiye’de demokrasi ve özgürlüklerin geliştirilmesine yönelik çözüm önerilerine değinilmiştir. Blok beyannamesinin “Ekonomi, Eğitim ve Sağlık” başlığı altında ise son derece önemli olduğunu düşündüğüm şu tespit yapılmıştır: “&lt;em&gt;Kapitalizmin insan ve toplum hayatında belirleyici ilkesi piyasa şartları, dizginsiz kar hırsı ve kuralsız rekabettir. Kapitalistin doymak bilmeyen kar tutkusu kapitalizmi, sınırları aşarak dünya ölçüsünde yayılmaya ve özellikle yoksul ülkelerin doğal kaynaklarını yağmalamaya sürüklemiştir. Kapitalizmin yeni liberal doğrultudaki küreselleşmesi, devletlerin işlevini ve biçimini bu sürecin gereklerine uygun olarak yeniden yapılandırırken, kamu yönetimi ve kamu personel rejimi de aynı doğrultuda değişime uğramaktadır.”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçim beyannamesinde yer verdiği bu tespitten de anlaşılacağı üzere Blok bileşenleri anti-kapitalist bir anlayışa sahip olduğunu beyan ederek, Blok’un adında bir araya gelen Emek, Demokrasi ve Özgürlük kavramlarıyla tutarlı bir yaklaşım sergilemiştir. İşte Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nu Meclise girme olasılığı bulunan diğer partilerden ayıran en önemli özellik kendi içerisindeki bu tutarlı yaklaşımı ve bir de anti-kapitalist anlayışa sahip olmasıdır(!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her türlü engelleme ve baskıya rağmen Blok adaylarının diğer partilerle aralarındaki farklılıkları toplumun geniş kesimlerine anlatabilmiş olduklarını ve bunun da sandıktan çıkacak sonuçlara yansıyacağını düşünüyorum. İnanıyorum ki Blok milletvekilleri sayısal olarak az da olsalar -toplumun çok büyük bölümünü oluşturan emekçilerin, demokrasi ve özgürlük savunucularının da desteğiyle- seçim beyannamesindeki anlayışı Meclis’e taşıyacak ve Türkiye’de demokrasi, özgürlükler ve emekçilerin hakları önündeki engellerin aşılmasına önemli katkı sağlayacaklardır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-4413155290127574719?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=7623' title='Blok’un seçim beyannamesinin farkı…'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/4413155290127574719/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=4413155290127574719' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/4413155290127574719'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/4413155290127574719'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/06/blokun-secim-beyannamesinin-fark.html' title='Blok’un seçim beyannamesinin farkı…'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-Hrif5Q1_i6w/TfGl4vYjUFI/AAAAAAAAAjs/nazBr8JPbro/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-5926385763964770031</id><published>2011-06-02T22:39:00.000-07:00</published><updated>2011-06-02T22:39:26.216-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>İktidar için ‘her şey’ -ölüm bile- mubah mı..?</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-hvMba_M4gxI/TehzWFv5trI/AAAAAAAAAjo/6sBFdqNHylY/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/-hvMba_M4gxI/TehzWFv5trI/AAAAAAAAAjo/6sBFdqNHylY/s1600/logo1.gif" t8="true" /&gt;&lt;/a&gt;ÖZGÜRCE&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;3/6/2011&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP tıpkı 1983’te iktidara gelen ANAP gibi belirli ideolojiye sahip bir tabana dayanmayan; siyasi kaostan yararlanarak diğer partilerin tabanlarından aldığı oylarla var olmuş; kadrolarını tamamen çıkar temelinde oluşturmuş bir partidir. Belirli bir ideolojiye sahip olmayan, bütün eğilimleri bir arada barındırdıklarını iddia eden ve bununla övünen bu partilerin kendilerine özgü politikaları yoktur. Bunlar ulusal ve uluslararası sermaye tarafından belirlenip, kapitalizmin uluslararası kurumları tarafından dizayn edilerek önlerine konulan programları uygularlar. Dolayısıyla uyguladıkları politikalarda kendilerini topluma karşı değil, bu programları önlerine koyan kesimlere karşı sorumlu hissederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tür partiler belirli bir ideolojiye sahip olmadığı için sadece iktidarda bulundukları sürece siyaset arenasında kalabilirler.İktidarları sallanmaya başladığı ya da muhalefete düştükleri anda hem diğer partilerden aldıkları ödünç oylar geri döner hem de çıkar temelli kadrolar hızla yeni çıkar odaklarına yönelirler. Bu süreçte parti tabanı ve kadrolar başka taraflara saçılırken, en zor durumda kalan bu partilerin liderleri olur. İktidarda bulundukları süre içinde “güçlü lider” imajı veren parti liderinin başbakan olma sıfatı taşımadan siyasette yer alması artık mümkün değildir. Bu nedenle iktidarları çökmeden önce kendilerini devletin en üst makamı olan cumhurbaşkanlığına atmak için çabalarlar. Aslında yetkileri bakımından yetersiz gördükleri bu makam da onları kesmez, bu nedenle tüm yetkileri kendinde toplayan başkanlık sisteminin de özlemini duyarlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ANAP’ın lideri Özal, 1987 seçimlerinden sonra iktidardaki partisinin çöküşe geçtiğini anladığı anda partisini bırakıp kendisini Çankaya’ya atmayı başarmıştı. Ardından da bilindiği gibi ANAP’ın tabanı da kadroları da darmadağın olmuş, Mesut Yılmaz bir süre partiyi tutmaya çalışmışsa da ANAP’ın kaçınılmaz sonu engellenememişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ANAP ve Özal’ınkine benzer bir durum bugün AKP ve onun lideri Erdoğan için de geçerlidir. AKP’nin seçim sonuçları ne olursa olsun iniş sürecine girdiği açıkça ortadadır. Bu inişin hangi hızla çöküşe dönüşeceği 12 Haziran seçim sonuçlarına bağlıdır. Erdoğan’ın hayali elbette AKP’nin tek başına Anayasa’yı değiştirecek bir çoğunluk elde etmesi ve kendisinin “başkan” sıfatıyla Çankaya’ya çıkmasıdır. Ancak bu hayalin gerçekleşemeyeceği Erdoğan tarafından da açık biçimde görülmektedir. Bu durumda Erdoğan’ın beklentisi seçimlerden kendisini cumhurbaşkanlığına taşıyacak bir tablonun çıkmasıdır. Ama bu sanıldığı kadar kolay değildir. Zira AKP’nin seçimden birinci parti olarak çıkması ve hatta tek başına iktidara gelmesi Erdoğan’ın beklentilerini karşılamak için yeterli olmayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP Hükümeti 12 Haziran seçimleri sonrasında uygulamak üzere Ulusal İstihdam Stratejisi’nden yüksek öğrenim sisteminin yeniden yapılanmasına kadar -neoliberal yapısal uyum programının parçası olan- birçok konuda hazırlık yapmaktadır. Seçimler sonrasından bunların yaşama geçirilmesinin toplumda yaratacağı olumsuz etkiler AKP’nin toplumsal desteğini azaltacak ve parti tabanında çözülüş hızlanacaktır. Bunun yanı sıra Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde muhtemel bir Gül-Erdoğan çekişmesi parti kadrolarında da çözülüşe yol açabilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu nedenle Erdoğan, 12 Haziran seçimlerini özellikle kendisi için bir “ölüm kalım meselesi” olarak görmekte ve sandıktan istediği sonucun çıkması için elinden gelen “her şeyi” yapabileceği izlenimini vermektedir. Miting meydanlarında sergilediği agresif söylem; diğer partilere yönelen “belden aşağı vurma” tavrı ve halka yönelen baskı ve şiddetin ardında bu “her şeyi” yapabilme anlayışı vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP’nin ve Erdoğan’ın seçimde istediğini almak için “her şeyi” mubah gören anlayışının sonucunda kan dökülmeye can alınmaya başlamıştır. Bismil’de Lise Öğrencisi H.İbrahim Oruç’un, Ünye’de Öğretmen Metin Lokumcu’nun öldürülmesi, Ankara’da Dilşat Aktaş’ın öldüresiye dövülmesi ve ülkenin dört bir tarafında demokratik tepkileri nedeniyle yüzlerce kişinin yaralanması, gözaltına alınması bu anlayışın sonucudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdoğan’ın Metin Lokumcu’nun ölümü için sarf ettiği “Tabi bunlardan birisi ölmüş, üzerinde durmaya gerek duymuyorum” sözleri de tüm bu yaşanan şiddet ve vahşetin seçimde istenileni almak için mubah görülen “her şey” içerisinde yer aldığının açık bir ifadesidir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-5926385763964770031?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=7187' title='İktidar için ‘her şey’ -ölüm bile- mubah mı..?'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/5926385763964770031/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=5926385763964770031' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/5926385763964770031'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/5926385763964770031'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/06/iktidar-icin-her-sey-olum-bile-mubah-m.html' title='İktidar için ‘her şey’ -ölüm bile- mubah mı..?'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-hvMba_M4gxI/TehzWFv5trI/AAAAAAAAAjo/6sBFdqNHylY/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-8287551897997553992</id><published>2011-05-27T02:58:00.000-07:00</published><updated>2011-05-27T02:58:53.716-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Üniversitenin ve Bilimin “Onur”unu Savunuyoruz..!</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-3ncKOeE4DdU/Td91lIfatjI/AAAAAAAAAjk/iQgRDgzvA8c/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/-3ncKOeE4DdU/Td91lIfatjI/AAAAAAAAAjk/iQgRDgzvA8c/s1600/logo1.gif" t8="true" /&gt;&lt;/a&gt;ÖZGÜRCE&lt;/div&gt;27/05/2011&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı ve Dilovası Belediye Başkanı, Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’nu “Endüstri Yoğun Bölgelerde Yaşayanlarda Ölüm Nedenleri: Dilovası Örneği” isimli çalışmasının sonuçlarını kamuoyuyla paylaştığı için Kocaeli Cumhuriyet Savcılığı’na şikâyet ediyor. Savcılık da “annelerin ilk sütünde ve bebeklerin ilk kakalarında bazı ağır metaller ve eser elementler saptanan” bu araştırmanın sonuçlarını “halk arasında panik yaratmak amacıyla kullandığı” gerekçesiyle TCK’nin 213. maddesi uyarınca Onur Hamzaoğlu’nun 2 ila 4 yıl arasında hapis istemiyle yargılanması için Kocaeli Üniversitesi Rektörlüğü’nden izin istiyor. Üniversite de bunun üzerine Onur Hamzaoğlu hakkında ceza soruşturması başlatıyor. Kocaeli Belediye Başkanı, Savcılığa şikâyette bulunmakla da yetinmiyor ve Onur Hamzaoğlu’na bu çalışmasından dolayı bir de hakaret ediyor. Tüm bunların üzerine bir de Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Dairesi Başkanlığı çalışmasının sonuçlarını kamuoyuyla paylaştığı gerekçesiyle Onur Hamzaoğlu hakkında YÖK’e şikâyette bulunuyor ve bunun üzerine Kocaeli Üniversitesi bir de disiplin soruşturması açıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onur Hamzaoğlu’nun yapmış olduğu bir araştırmadan ve bu araştırmanın sonuçlarını toplumla paylaşmasından dolayı hapis cezasıyla yargılanması, soruşturmalara ve hakarete uğraması, Türkiye’de üniversitelerin ve bilimin içinde bulunduğu durumu tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, bugün Türkiye’de üniversitenin ve bilimin sermayenin ve siyasi erkin çıkarlarına aykırı sonuçları ortaya çıkartacak hiçbir araştırmaya, hiçbir görüşe tahammülü yoktur. YÖK düzeni içerisinde geçen 30 yılda üniversitelerden ve bilimsel araştırmalardan beklenen sadece ve sadece sermayenin kârına kâr katacak, siyasal sistemin sürekli kılınmasına hizmet edecek çalışmalar yapmasıdır. Özellikle üniversitelerin piyasa anlayışı içinde işletilmeye başlanmasıyla birlikte üniversite-sanayi işbirliği adı altında ya da sermayenin ulusal ve uluslararası kurumları (AB, Dünya Bankası gibi) tarafından sağlanan projelerle üniversitenin hemen her alanında eğitim ve araştırma faaliyetleri sermaye tarafından belirlenmeye başlamıştır. Bu süreçte üniversite toplumsal işlevlerini önemli ölçüde kaybetmiş ve üniversitenin toplumun çok büyük bölümünü oluşturan sermaye dışı kesimlerle bağı giderek zayıflamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kocaeli ve Dilovası Belediye Başkanları’nın Onur Hamzaoğlu’na tepkilerinin ardında üniversiteyi ve bilimi bütünüyle sermayenin hizmetine sunan bu yapısal dönüşümün izleri vardır. Zira onlar, -bugüne kadar karşılaştıkları örneklerin de etkisiyle olmalı- üniversitenin tamamının ve tüm bilim insanlarının emeği, insan sağlığını ve doğayı hiçe sayarak sermayenin hizmetkârları haline gelmiş olduğu düşüncesine kapılmıştır. Dolayısıyla karşılarında Onur Hamzaoğlu gibi piyasanın ağına düşmemiş, bilimin sermaye ya da siyasi erk için değil toplumun ve insanlığın genel yararı için olduğunu savunan bir bilim insanını görünce şaşırmışlardır. Sermayeye rağmen toplumun çıkarları doğrultusunda hareket eden bir bilim insanı ile karşılaşıp şaşıran sadece belediye başkanları değildir. Belediye başkanlarının şikâyetini işleme koyup hapis istemiyle yargılama talebinde bulunan savcı, YÖK’e şikâyette bulunan Sağlık Bakanlığı’nın ilgili birimlerindekiler, bu şikâyeti Kocaeli Üniversitesi’ne ileten YÖK ve bu doğrultuda ceza soruşturması başlatan üniversite yönetimi de en az belediye başkanları kadar bu işe şaşırmışlardır (!) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sermayeye rağmen toplumun çıkarları doğrultusunda bilimsel düşünceye ve bilimsel çalışmalara şaşıranlar, bundan sonra da şaşırmaya devam edeceklerdir. Çünkü üniversitelerde her türlü baskıya, engellemeye karşın “onurlu” bilim insanları da vardır ve onlar şimdi kendilerinin ve üniversitenin “onurunu” savunmak için Onur Hamzaoğlu’nun yanındadır(!)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-8287551897997553992?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/8287551897997553992/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=8287551897997553992' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/8287551897997553992'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/8287551897997553992'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/05/universitenin-ve-bilimin-onurunu.html' title='Üniversitenin ve Bilimin “Onur”unu Savunuyoruz..!'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-3ncKOeE4DdU/Td91lIfatjI/AAAAAAAAAjk/iQgRDgzvA8c/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-8067250580868814108</id><published>2011-05-13T12:21:00.000-07:00</published><updated>2011-05-13T12:21:57.111-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Üniversitenin hali pür meali ve Eğitim Sen Genel Kurulundan beklentiler(!)..</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-RP4ITduRFM4/Tc2EoWvsjeI/AAAAAAAAAjg/TXwiIAwVLzU/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" j8="true" src="http://2.bp.blogspot.com/-RP4ITduRFM4/Tc2EoWvsjeI/AAAAAAAAAjg/TXwiIAwVLzU/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;ÖZGÜRCE&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;13/05/2011&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;ÖSYM ile ilgili skandallar ardı ardına gelince üniversiteye giriş sistemi toplumun çok geniş bir kesimi tarafından -şimdiye dek olmadığı kadar- tartışılmaya başlandı. Sonuçta da Cumhurbaşkanından Başbakana kadar pek çok devlet yetkilisinin ÖSYM’ye güvenini açıklamış olması ve yargıdan da sınavda “şaibe yoktur” kararı gelmiş olmasına rağmen ÖSYM toplum nezdinde telafi edilemez biçimde güven yitirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm dikkatler üniversite giriş sistemi üzerinde yoğunlaştığı bir sırada Niğde’de bir yerel televizyon muhabirinin üniversite öğrencilerine yönelttiği bir soruya karşı aldığı yanıtlar; üniversitelerin içinde bulunduğu durumun üniversiteye giriş sistemindeki skandallardan çok daha vahim olduğunu ortaya koydu. Üniversitelerin vahametini ortaya çıkartan öğrencilere sorulan şu soruydu: “Usame bin Ladin Türkiye’ye gelip Gül ile görüşecekmiş, Cumhurbaşkanımız Obama ile Ladin’i barıştıracakmış bunu nasıl değerlendiriyorsunuz”. Anlaşıldığı kadarıyla bu soru, 9 Mayıs 2011’de yani Usame bin Ladin’in öldürülmesinden tam sekiz gün sonra öğrencilere yöneltilmişti. Ve aradan geçen bu sekiz günde Ladin’in öldürülmesi, dünyada ve Türkiye’de basının birinci gündem maddesiydi. Buna karşılık öğrencilerden gelen cevaplar: “Çok güzel olur; Çok olumlu karışılıyoruz; Neticede o da Müslüman; Bu görüşmenin sonrasında Obama ile bir araya gelinerek belki bu sorun çözülebilir; Türkiye Ladin ile Obama’nın arasını bulabilir” şeklinde oldu. Bir öğrenci ise Ladin’in terörist olduğu için Türkiye’ye gelemeyeceğini söyledi. Yani kendilerine mikrofon uzatılan birçok öğrenci dünyada ve Türkiye’de bir haftadır gündemin en önündeki olaydan bihaberdi(!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversite öğrencilerinin dünya ve ülke gündeminden böylesine uzak olma halinin sadece bu görüşmelerin yapıldığı Niğde’deki üniversite öğrencileriyle sınırlı olduğunu düşünmüyorum. Yoğunluğu farklı olabilir ama eminim Türkiye’deki diğer üniversitelerde de durum farklı değildir. Toplumun en aydın kesimini oluşturacağı düşünülen üniversite öğrencilerinin dünyada yaşananlara tamamen yabancılaşmış olmasının tek sorumlusu elbette o öğrenciler değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversitedeki bu vahim tablo 12 Eylül ve YÖK düzeni içerisinde bilerek, isteyerek ve sistematik bir biçimde gerçekleştirilmiştir. Burada amaç düşünmeyen, sorgulamayan, güce biat eden yurttaş/iş gücü yetiştirmektir. Dünyadan ve ülkede yaşananlardan haberdar olmayan, yaşananların kendisiyle bağlantısını kurup sorgulamayan birisi ne devlet ne siyasi iktidar ne de patronu karşısında hakkını arayabilir. Yani tam da sistemin istediği insan modeli yaratılmış olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylül ve YÖK’le birlikte başlayan ve bugün sonuçları en çarpıcı biçimde ortaya çıkan üniversitede neoliberal dönüşüm süreci 1980’den bu tarafa tüm iktidarlar tarafından daha da derinleştirilerek sürdürülmüştür. Dolayısıyla bu durumdan sadece 12 Eylül darbecileri ve YÖK’ün Kurucusu İhsan Doğramacı değil, onların kurduğu yapıyı bugünlere taşıyanlar da -en az onlar kadar- sorumludur. Elbette bu sorumluluğu en fazla taşıyan sekiz buçuk yıldır tek başına iktidarda bulunan AKP hükümetidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP üniversitelerdeki antidemokratik yapıyı eleştirerek iktidara gelmiş, ancak özellikle Ahmet Necdet Sezer’in Cumhurbaşkanlığı süresinin dolmasının ardından eleştirdiği antidemokratik yapıyı –kendi çıkarına kullanmak üzere- korumuştur. Bugün ÖSYM başkanlığına yapılan atama, yaşanan skandallar nedeniyle görünür hale gelmiş ve yoğun eleştirilere hedef olmuştur. Ancak unutulmamalıdır ki 103 kamu üniversitesinin rektörü de ÖSYM başkanıyla benzer biçimde atanmaktadır ve üniversitelerde de benzer yönetsel sorunlar yaşanmaktadır. Üniversitelerde yaşanan sorunlar ÖSYM’de olduğu gibi çok sayıda öğrenciyi birden etkilemediği için toplum tarafından görünür olmamaktadır. Oysa üniversitelerde yaşanan sorunların sonuçları itibariyle toplumsal etkisi ÖSYM’de ortaya çıkandan çok daha vahimdir. Niğde’de öğrencilere sorulan soruyla ortaya çıkan üniversite öğrencilerinin bilgi ve fikir düzeyi bu vahameti tüm açıklığıyla bir kez daha ortaya koymuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversiteye giriş sürecinde ve üniversitede yaşananların sadece üniversitenin bileşenleri tarafından değil sendikalar, demokratik kitle örgütleri ve emekten yana partiler başta olmak üzere tüm toplum tarafından sahiplenilmesi gerekir. Bu süreçte en önemli görev, üniversitelerde örgütlü olup demokratik, özerk ve kamusal bir yüksek öğretim sistemini savunan tek sendika olan Eğitim Sen’e düşmektedir. Eğitim Sen, tüm eğitim sistemiyle birlikte yüksek öğretim sistemi konusundaki sorunları aşmak üzere alternatifler üretmeli ve bu alternatiflerin yaşama geçirilmesi için emekten yana diğer yapılarla birlikte mücadeleyi örgütlemelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğitim Sen 8. Olağan Genel Kurulu, üniversitelerdeki sorunların tüm açıklığıyla ortaya çıktığı ve toplum tarafından da yoğun biçimde tartışıldığı bir dönemde yapılmaktadır. Toplumun hemen tüm kesimlerince tartışılan bu konunun Eğitim Sen Genel Kurulu tarafından görmezden gelinmesi düşünülemez. Eğitim Sen’in bir üyesi olarak inanıyorum ki Eğitim Sen’in en üst karar organı olan Genel Kurulda üniversite ve üniversitedeki sorunların çözümüne yönelik önemli kararlar alınacak ve bu kararlar en hızlı biçimde yaşama geçirilecektir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-8067250580868814108?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=5992' title='Üniversitenin hali pür meali ve Eğitim Sen Genel Kurulundan beklentiler(!)..'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/8067250580868814108/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=8067250580868814108' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/8067250580868814108'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/8067250580868814108'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/05/universitenin-hali-pur-meali-ve-egitim.html' title='Üniversitenin hali pür meali ve Eğitim Sen Genel Kurulundan beklentiler(!)..'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-RP4ITduRFM4/Tc2EoWvsjeI/AAAAAAAAAjg/TXwiIAwVLzU/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-2609829051993891983</id><published>2011-05-06T10:42:00.000-07:00</published><updated>2011-05-06T10:42:44.127-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>365 Gün “1 Mayıs” Olmalı..!</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-MgKBJT2wLDo/TcQy0AUMogI/AAAAAAAAAjc/lQj-LfCq4tE/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" j8="true" src="http://3.bp.blogspot.com/-MgKBJT2wLDo/TcQy0AUMogI/AAAAAAAAAjc/lQj-LfCq4tE/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;ÖZGÜRCE&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;06/05/2011&lt;/div&gt;1 Mayıs, işçi sınıfının “birlik, mücadele ve dayanışma günü” olarak kutlanmaya başladığından bu yana birbirinden farklı (imiş) gibi görünen ama kökeni kapitalizm olan sorunların ve bu sorunlara yönelik tepkilerin bir alanda, hep bir ağızdan seslendirilmesini amaçlamıştır. Türkiye’de 1 Mayıs bu yıl geniş katılımı ve coşkusuyla tarihsel işlevine uygun biçimde kutlanmıştır. 1 Mayıs’a alanlarda katılanların sayısı daha önceki yıllara göre az mıdır çok mudur bilemem ama sorunlarını ve mücadelelerini alanlara taşıyan -birçoğu platform biçiminde yapılanmış- örgüt sayısının diğer yıllardan çok daha fazla olduğu kesindir. Bunun nedeni bugüne kadar kapitalizmle fazlaca tanışmamış olan pek çok alanın piyasanın çıkarları doğrultusunda dönüştürülmeye başlanmış olmasıdır. Bu dönüşümün etkilerinin giderek daha hissedilir olmasıyla birlikte tepkiler de artmış ve bu tepkiler küçüklü büyüklü örgütlenmelere dönüşerek 1 Mayıs alanlarına taşınmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HES’lere karşı Anadolu’nun derelerini savunan örgütler; nükleer santrallere karşı örgütler; sanatçıların, sporcuların örgütleri; kadına karşı şiddet ve ayrımcılığa karşı örgütler; eşcinsel örgütleri; lise ve üniversite öğrencilerinin örgütleri; sakatların örgütleri; çiftçi, köylü örgütleri; hemşeri dernekleri; Kürt, Çerkez örgütleri; Alevi örgütleri; hekimlerden, mühendislere şoförlere kadar birçok meslek örgütü; çeşitli işkollarındaki güvencesiz, düşük ücretli işçilerin oluşturdukları platformlar ve daha birçok farklı alanda mücadele yürüten örgüt, sendikalar ve emekten yana siyasi partilerle beraber 1 Mayıs alanında yerlerini almıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 Mayıs’ta rengarenk bir tablo oluşturan bu farklı örgütlenmelerin aynı alanlarda taleplerini ve sloganlarını ortaklaştırabilmesi kuşkusuz birbirleri arasında çıkar farklılıklarının olmamasından ve sorunlarının kaynağını aynı odakta aramalarından kaynaklanmaktadır. Bu kadar geniş bir kesimi tek bir alana 1 Mayıs alanına toplayan özellikle 2001 yılından buyana uygulanan ekonomi politikalarının sonucunda kapitalist sömürünün giderek yaygınlaşması ve derinleşmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2001’de yani tam on yıl önce gerçekleştirilen ve Derviş yasaları olarak bilinen düzenlemelerle hızlanan neoliberal yeniden yapılanma sürecinin sekiz buçuk yılında AKP’nin iktidarda olması doğal olarak 1 Mayıs alanlarındaki tepkilerin AKP üzerine odaklanmasına neden olmuştur. Alanlarda AKP üzerine yoğunlaşan tepkilerin demokratik olmayan koşullarda gerçekleşecek olan 12 Haziran seçimlerinde sandıktan çıkacak sonuca yansıması hiçte çok kolay değildir. Bu durumda 1 Mayıs alanlarında ifade edilen tüm sorunların seçim sonrasında daha da derinleşerek devam edeceğini söylemek kehanet olmayacaktır. O halde farklı taleplerle bir araya gelmiş olan tüm kesimler mücadelelerini yılın 365 gününde 1 Mayıs coşkusuyla ortaklaştırmalarından başka çare kalmamaktadır(!)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-2609829051993891983?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=5565' title='365 Gün “1 Mayıs” Olmalı..!'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/2609829051993891983/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=2609829051993891983' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/2609829051993891983'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/2609829051993891983'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/05/365-gun-1-mays-olmal.html' title='365 Gün “1 Mayıs” Olmalı..!'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-MgKBJT2wLDo/TcQy0AUMogI/AAAAAAAAAjc/lQj-LfCq4tE/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-8831927381184934237</id><published>2011-04-28T23:35:00.000-07:00</published><updated>2011-04-28T23:35:18.502-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Emekçiler Kime Oy Verecek?..</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-WwBy2lRaCPg/Tbpb8ghVNCI/AAAAAAAAAjY/otHvE9JIlq8/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" j8="true" src="http://1.bp.blogspot.com/-WwBy2lRaCPg/Tbpb8ghVNCI/AAAAAAAAAjY/otHvE9JIlq8/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;ÖZGÜRCE&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;29/04/2011&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçimler yaklaşırken benim en çok merak ettiğim; 78 gün Ankara sokaklarında direnen ve Türkiye’nin gündemini belirleyen TEKEL işçilerinin sandıkta kime oy verecekleridir. Sadece TEKEL işçileri değil, Zonguldak’ta, Bursa’da, Balıkesir’de madenlerde ölen işçilerin ailelerinin de sandıkta ne yapacaklarını merak ediyorum. Merakım bunla da bitmiyor, Tuzla tersanelerinde, Yörsan’da, Sinter Metal’de, Desa Deri’de ve daha nice direnişte ekmeği için mücadele etmiş işçilerin ve halen hiçbir güvenceye sahip olmadan 500-600 TL aylıkla günde 10-12 saat çalışan taşeron işçilerinin; atanamayan ya da ücretli veya sözleşmeli olarak çalışan öğretmenlerin; elinde üniversite diplomasıyla ancak asgari ücretin üçte birine stajyer olarak iş bulabilen gençlerin; işsizlerin ve daha nice güvencesiz, örgütsüz, yoksullaşmış emekçinin de oylarının ne yönde olacağını merak ediyorum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merak ettiğim kitle öyle yabana atılır gibi değil, en azından toplam seçmenlerin yarısı kadardır. Yani bu kitle seçimde tek yürek olsa seçtiği partiyi tek başına iktidara taşır. Ama gelin görün ki bundan önceki seçimlerde olduğu gibi bu seçimde de çıkarı ortak olan bu kesimler, bırakınız kendi çıkarlarını savunan partileri iktidara taşımayı, kendilerine iş cinayetlerini, güvencesizliği, işsizliği, yoksulluğu reva gören partileri seçecek ve iktidara taşıyacaklardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bu ironik durumun sorumlusu kimdir? Emekçilerin çıkarlarına aykırı olan, yaşamlarını cehenneme çeviren partileri seçmesinin nedeni sadece onların bilinçsizliği ya da daha kaba bir ifadeyle cahilliği midir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorumluluğu sadece emekçilere yükleyen ve özellikle “aydın” kesim tarafından kabul gören görüşe ben katılmıyorum. Emekçilerin pek çoğunun sınıfsal bilinçten uzak olduğu doğrudur (Ki bunda da aydınların sorumluluğu büyüktür). Ancak şunu da unutmamak gerekir ki yukarıda saymaya çalıştığımız emekçi kesimlerin önüne seçim sandığı konulduğunda kendi sorunlarını sahiplenen -seçim barajını aşabilecek- tek bir seçenek yoktur. Dolayısıyla emekçiler örneğin önümüzdeki seçimlerde AKP, CHP ve MHP’den birisini “ehveni şer” görüp oy vermek durumunda kalacaktır. Zaten seçim barajıyla, partilere yapılan seçim yardımındaki ayrımcılıkla ve birçok biçimde uygulanan baskılarla amaçlanan, emekçilerin ve diğer ezilen kesimlerin sesini kesip, “haramilerin saltanatını” yani sermayedarların ve iktidar beslemelerinin düzenini sürdürmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Haziran seçimlerinde oluşacak parlamento bir taraftan yeni bir anayasa yapma iddiasında olacak, diğer taraftan da 2001 yılından bu yana uygulanan emek karşıtı neoliberal yeniden yapılanma sürecinin devamı olan -Ulusal İstihdam Stratejisi gibi- emekçilerin sorunlarını daha da derinleştirecek uygulamaları yasalaştırmaya çalışacaktır. Bu durumda parlamentoda emekçilerin haklarını savunacak bir parti grubunun bulunması son derece önemlidir. Ancak geçen yasama dönemindeki icraatlarından ve seçim bildirgelerinden de anlaşılacağı üzere seçim barajını aşarak parlamentoya girebilecek üç partiden hiçbiri emekçilerin haklarını savunmayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu noktada Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku emekçilerin haklarını savunabilecek tek alternatif olarak ortaya çıkmaktadır. Blokun adaylarının seçimi kazanıp parlamentoda güçlü bir grup oluşturmaları halinde önümüzdeki yasama döneminde emekçiler karşılarına çıkartılan tüm engellemelere rağmen parlamentoda temsil edilebileceklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak burada önemli bir sorun, seçim sürecinde Emek, Demokrasi ve Özgürlük Blokunun Türkiye’deki tüm emekçilerin temsilcisi olduğunu ne kadar doğru bir biçimde ortaya koyabileceğidir. Bunun için Blokun seçimde kullanacağı dilin -tabii seçim sonrasında parlamentoda kullanacağı dilin de- yazının başında saymaya çalıştığım kesimlerin sorunlarını sahiplenecek biçimde olması ve samimiyetini emekçi kesimlere hissettirmesi gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Blok’un milyonlarca emekçinin sesi olacak bir yön belirlemesi, bence Türkiye’deki demokrasi sorununun çözümünde can alıcı nokta olan ama hep göz ardı edilen Kürt sorunu ile emekçilerin sorunlarının ortak bir zeminde ele alınabilmesini sağlayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu aşamada en önemli görev Emek, Demokrasi ve Özgürlük Blokuna düşmektedir. Eğer Blok temsilcileri, Kürt sorunun çözümüne yönelik çabalarının yanı sıra Erzurum’daki, Edirne’deki, Trabzon’daki emekçilerin sorunlarını da sahiplenebilirse; Şırnak’da ana dilinde eğitim alamayan bir çocuğun kaderiyle Zonguldak’ta, Bursa’da, İstanbul’da babasını her gün madene, tersaneye ya da inşaata ölüme uğurlayan çocuğun kaderinin ortak olduğunu anlayabilir ve anlatılabilirse… İşte o zaman hiç kimsenin şüphesi olmasın ki bu ülkede emekçi haklarının da demokrasinin ve özgürlüklerin de çok daha ileri götürülmesi için büyük bir adım atılmış olacaktır(!)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-8831927381184934237?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=5123' title='Emekçiler Kime Oy Verecek?..'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/8831927381184934237/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=8831927381184934237' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/8831927381184934237'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/8831927381184934237'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/04/emekciler-kime-oy-verecek.html' title='Emekçiler Kime Oy Verecek?..'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-WwBy2lRaCPg/Tbpb8ghVNCI/AAAAAAAAAjY/otHvE9JIlq8/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-7770326742188221147</id><published>2011-04-21T22:38:00.000-07:00</published><updated>2011-04-21T22:38:09.358-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>İsyan…</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-5ZGhnXUtZ_8/TbEUEdi5apI/AAAAAAAAAjU/z7ILma_5oZw/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" i8="true" src="http://4.bp.blogspot.com/-5ZGhnXUtZ_8/TbEUEdi5apI/AAAAAAAAAjU/z7ILma_5oZw/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;ÖZGÜRCE&lt;/div&gt;22/04/2011&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lise öğrencileri YGS sınavında haksızlığa uğruyor isyan ediyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlık emekçileri iş ve gelecek güvenceleri ellerinden alınıyor, isyan ediyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demokrasiden, emekten, özgürlüklerden yana olanlar, siyasette temsil edilmek için kurdukları “Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğu”nun milletvekili adaylarının YSK tarafından veto edilmesine isyan ediyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültüre, sanata, sinemaya değer verenler Emek Sineması’nın kapatılmasına, Kars’daki İnsanlık Anıtı’nın yıkılmasına isyan ediyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamını insanca sürdürmeyi isteyen köylüler, kentliler Anadolu’nun derelerinin borulara hapsedilip, sermayeye peşkeş çekilmesine; bu yapılırken de Anadolu’nun çölleşmesine, tarihin sular altında kalıp yok edilmesine isyan ediyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisinin ve gelecek nesillerin yaşamını, insanlık dışı kapitalist üretim sisteminin insanlık dışı enerji kaynağı olan nükleer santrallere kurban etmek istemeyenler, nükleer santral projelerinin inatla sürdürülmesine isyan ediyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özgür düşünceden yana olanlar kitapların basılmadan önce ya da basıldıktan sonra toplanmasına, yasaklanmasına; gazetecilerin, aydınların gerekçesini kendilerinin bile bilmediği suçlardan tutsak edilmesine isyan ediyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mezhep ve etnik kökenlerinden dolayı ayrımcılığa uğrayanlar isyan ediyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadınlar, uğradıkları bireysel ve toplumsal şiddete; kadın cinayetlerine isyan ediyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emekçiler karınlarını doyurabilmek için her an bir iş cinayetine kurban gidebileceklerini bilerek çalışmak zorunda olmalarına isyan ediyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençler işsizliğe, stajyer adı altında asgari ücretin üçte birine çalıştırılmaya isyan ediyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emekçiler iş güvencesi olmadan karınlarını bile doyuramayacakları bir ücretle çalıştırılmaya; emekliliği ancak mezarda görebilecekleri bir sosyal güvenlik sistemine isyan ediyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sendikalı olmak isteyen işçiler örgütlenme haklarını kullanmak istedikleri için işten atılmalarına isyan ediyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anneler çocuklarını doğal ürünlerle besleyememelerine isyan ediyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çiftçiler, kendi topraklarında tarım tekellerinin çalışanı olmalarına isyan ediyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında toplumun çok büyük bir kesimi AKP’nin sekiz buçuk yıllık iktidarında uyguladığı politikalara isyan ediyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP de “Hedef 2023” adını verdiği seçim bildirgesiyle isyana konu olan tüm politikalarını 12 yıl daha sürdürmeye niyetli olduğu mesajını veriyor ve oy istiyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP’nin alternatifi olduğunu iddia eden CHP’de “İnsan ve Üretim Odaklı Yeni Ekonomi Raporu” adıyla açıkladığı bildirgede AKP’nin şimdiye kadar uyguladığı ve 2023’e kadar da uygulamaya niyetli olduğu politikaların hemen aynısını savunuyor ve o da oy istiyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun sözün kısası, farklı gerekçelerle ifade edilmiş de olsa toplumun çok büyük kısmı özgürlük istiyor demokrasi istiyor emeğine ve yaşama sahip çıkmak istiyor. Ama tüm bu isteklere yanıt verebilecek partilerin önüne olmadık engeller çıkartılıyor. Ve topluma istemediği bir düzen, istemediği bir yaşam dayatılmaya çalışılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak kaynağı aynı olan ama birbirinden kopuk biçimde yaşanan bu isyanlar bir birleşirse ne olabileceği hesaba katılmıyor (!)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-7770326742188221147?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=4624' title='İsyan…'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/7770326742188221147/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=7770326742188221147' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/7770326742188221147'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/7770326742188221147'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/04/isyan.html' title='İsyan…'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-5ZGhnXUtZ_8/TbEUEdi5apI/AAAAAAAAAjU/z7ILma_5oZw/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-7600478434679531135</id><published>2011-04-14T22:15:00.000-07:00</published><updated>2011-04-14T22:15:14.532-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>ÖSYM’yi ne yapmalı?</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-Ww7D5PMIpQI/TafULMY9-lI/AAAAAAAAAjQ/TKj2vRDfIYo/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" r6="true" src="http://3.bp.blogspot.com/-Ww7D5PMIpQI/TafULMY9-lI/AAAAAAAAAjQ/TKj2vRDfIYo/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;ÖZGÜRCE&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;15/04/2011&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;ÖSYM, 1974 yılından bu yana merkezi düzeyde sınavlar gerçekleştiren bir kurumdur. 1981 yılında yürürlüğe giren YÖK yasasına kadar Üniversitelerarası Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÜSYM) adını taşıyan kurum, YÖK yasasıyla birlikte Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) adını almış ve üniversiteye öğrenci seçmek ve yerleştirmekle sınırlı olan görev alanı her türlü merkezi sınavı gerçekleştirebilecek biçimde genişletilmiştir. Böylece sadece üniversiteye girmek isteyenlerin karşılaştığı ÖSYM, ilköğretimden doktoraya kadar tüm eğitim aşamalarında ve kamuya personel alımlarında toplumun çok geniş kesiminin doğrudan karşısına çıkan bir kurum haline gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖSYM’nin sınav sistemi, faaliyette bulunduğu süre boyunca eleştirilere konu olmuştur. Bu eleştiriler her şeyden önce sınavlarda uygulanan çoktan seçmeli test tekniğinden kaynaklanmaktadır. Test tekniğini içeren sınav sisteminde öğrenciye hiçbir yorumlama olanağı verilmeyerek, mutlak doğru olduğu varsayılan seçeneklerden bir tanesinin seçilmesi istenmektedir. Böylece öğrencinin düşünme ve yorumlama yetisini kullanması engellenerek öğrenci ezberciliğe yöneltilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de milyonlarca genç için yaşamsal öneme sahip olan eğitim kurumlarına ya da işlere seçme ve yerleştirme işlemlerinde belirleyici olması ÖSYM’nin sınav sistemindeki handikapları çok daha vahim hale getirmektedir. Zira bu ezberciliğe dayalı sınav sistemi ilköğretimin ilk sınıfından başlayarak tüm eğitim sistemini etkilemektedir. Böylece düşünmeyen, yorumlamayan ve de sorgulamayan nesiller yetiştirilmektedir. Öte yandan ÖSYM’nin gerçekleştirdiği sınavların çok büyük kısmı elemeye dayalıdır. Yani bu sınavlara girenler birbirleriyle rekabet halindedir. Eğitim sisteminin bu sınavlara odaklanmış olması çocukluğun ilk dönemlerinden itibaren rekabet duygusunu geliştirirken, dayanışma duygularını önemli ölçüde köreltmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünmeyen, sorgulamayan, dayanışma duyguları körelmiş, rekabeti marifet sayan insanlar yetiştiren bir eğitim sistemine kaynaklık eden ÖSYM sınavlarının yıllardır uygulanıyor olması elbette tesadüf değildir. Özellikle 1980’den sonra hakim olan piyasa ekonomisi ve esnek üretim sisteminin işleyebilmesi için gerekli olan insan modeli budur ve ÖSYM bu konuda üzerine düşen görevi fazlasıyla yerine getirmiştir. Ayrıca ÖSYM’nin öğrenciler arasında rekabeti dayatan sınav sisteminde dershane, özel okul ve test kitapları üzerinden büyük bir harcama ve buna bağlı olarak kâr alanı oluşması da sağlanmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm olumsuzluklarına karşın, eğitim sistemine eleştirel yaklaşan kesimler dahi Türkiye eğitim sisteminin özellikle fiziksel eksikliklerini gerekçe göstererek ÖSYM’nin, alternatifi olmayan bir görev üstlendiği düşüncesini savunmuşlardır. Bu savunuda ÖSYM’nin en azından güvenilir sınavlar gerçekleştirdiği görüşü hakim olmuştur. Oysa önce KPSS daha son da YGS’de ortaya çıkan şaibeler, ÖSYM’nin belki tek kabul edilebilir yönü olan güvenilirliğini de ortadan kaldırmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumda bir kurum olarak ÖSYM’nin ve uyguladığı sınav sisteminin tamamen kaldırılmasını savunmak dışında bir seçenek kalmamıştır. Ancak mevcut eğitim sisteminde köklü bir değişiklik yapılmadan sadece merkezi sınavların ve bu sınavları gerçekleştirecek kurumun kaldırılmasını talep etmek maalesef çözüm getirmeyecektir. Aksine bu yöndeki talepler, yükseköğretim sistemini bütünüyle piyasalaştırmayı amaçlayan kesimler için bir fırsat olarak görülecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YÖK’ün uzun süredir yükseköğretim sisteminde yeniden yapılanmayı içeren bir yasa taslağı üzerinde çalıştığı bilinmektedir ve genel seçimlerin ardından bu taslağın gündeme getirilmesi beklenmektedir. Özellikle niteliği yüksek üniversitelerin mütevelli heyetlerini oluşturarak kendi gerçekleştirecekleri sınavlarla veya yüksek düzeydeki bağışlarla öğrenci almasına olanak tanınması; merkezi sınavların özel sektöre devredilmesi gibi düzenlemeler daha önce hazırlanan raporlar ve taslaklarda yer bulmuştur. Muhtemeldir ki yakın zamanda gündeme getirilecek olan yeni düzenlemelerde de bu yönde hükümler bulunacaktır. ÖSYM ve sınav sistemi üzerine tepkiler ortaya konulurken, üniversiteleri piyasalaştırarak, toplumsal işlevlerinden bütünüyle uzaklaştıracak düzenlemeleri meşrulaştıracak bir konuma düşmemeye de dikkat edilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözün özü: YGS’de ortaya çıkan şaibeler, sadece bir sınavda uygulanan yollu-yolsuz işleri değil tüm eğitim sistemindeki rezaleti görünür hale getirmiştir. Bu rezalete karşı özellikle liseli öğrencilerden gelen tepkiler son derece anlamlıdır. Ancak yetersizdir. Çünkü sorunun çözümü tüm eğitim sisteminin piyasanın güdümünden kurtarılarak insanın ve toplumun genel yararına uygun ve demokratik bir işleyişe kavuşmasıyla mümkündür. Bu da sadece liseli öğrencilerin değil, toplumun sermaye dışında kalan tüm kesimlerinin mücadelesiyle gerçekleştirilebilir. Tabi ki bu mücadelede eğitim sistemini bütünüyle piyasalaştırmaya çalışan kesimlerin tuzağına düşmemeye de dikkat edilmelidir(!)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-7600478434679531135?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=4098' title='ÖSYM’yi ne yapmalı?'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/7600478434679531135/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=7600478434679531135' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/7600478434679531135'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/7600478434679531135'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/04/osymyi-ne-yapmal.html' title='ÖSYM’yi ne yapmalı?'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-Ww7D5PMIpQI/TafULMY9-lI/AAAAAAAAAjQ/TKj2vRDfIYo/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-969873371763244222</id><published>2011-03-25T00:04:00.000-07:00</published><updated>2011-03-25T00:05:51.748-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>TÜSİAD ve yeni anayasa üzerine…</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="https://lh5.googleusercontent.com/-FjacptDPWng/TYw-bOM4lFI/AAAAAAAAAjM/LkkMJlR19MI/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" r6="true" src="https://lh5.googleusercontent.com/-FjacptDPWng/TYw-bOM4lFI/AAAAAAAAAjM/LkkMJlR19MI/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;25/03/2011&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;ÖZGÜRCE&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;12 Haziran seçimlerinin ardından yeni bir anayasanın Türkiye’nin gündemine geleceği kesin gibi gözükmektedir. TÜSİAD, daha önce pek çok konuda olduğu gibi temsil ettiği sınıfın duyarlılığını yansıtan bir biçimde yeni anayasa konusunda da çalışmalar yaptı ve önerilerini içeren bir metni geçtiğimiz günlerde kamuoyu ile paylaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yeni Anayasa Yuvarlak Masa Toplantıları Dizisi: Yeni Anayasanın Beş Temel Boyutu” adını taşıyan bu metinde TÜSİAD’ın daha önce çeşitli sermaye kesimleri ve AKP’nin de dillendirdiği biçimde anayasayı kapitalizmin dönemsel koşullarına uyarlama amacı ön plana çıkmıştır. Bu bağlamda esnek birikim rejiminin hakim olduğu kapitalizmin dönemsel koşullarına uygun olarak esnek bir anayasa savunulmaktadır. Esnek anayasa, Türkiye’nin bundan önceki anayasalarından farklı olarak devleti özne alıp onu yurttaşlardan koruma anlayışı yerine bireyi öne çıkartmaktadır. Bu çerçevede de din ve vicdan özgürlüğü ile kimliklerin özgürce ifade edilmesine yönelik sınırlamaların ortadan kaldırılması önerilmektedir. Ayrıca anayasanın yapım sürecinde bir kurucu meclisin oluşturulması da gündeme getirilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TÜSİAD’ın yeni anayasaya ilişkin görüşlerine yönelik en çarpıcı yaklaşım Mehmet Ali Birand’ın “TÜSİAD darbeci geçmişini temizliyor” biçimindeki yorumu olmuştur (Posta, 24 Mart 2011). Birand’ın bu yorumunda TÜSİAD’ın bölünme ve irtica paranoyasından kurtulmuş bir anayasa metni önermiş olmasının etkisi büyüktür. Geçmişte darbeleri destekleyen TÜSİAD’ın bölünme ve irtica paranoyasından kurtulması ve devleti yurttaştan korumaya gereksinim duymayan bir anlayışa ulaşması Birand’ın darbe destekçisi TÜSİAD’ın -ve onun temsil ettiği büyük sermaye kesiminin- daha demokratik bir toplum düzeninin önünü açtığını düşünmesine yol açmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TÜSİAD, yeni anayasaya ilişkin yaklaşımıyla gerçekten Birand’ın söylediği gibi anti demokratik bir toplum düzenin destekçisi olmaktan çıkarak demokratik bir toplum düzenine geçişin savunucusu haline gelmiş midir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer TÜSİAD’ın yeni anayasaya ilişkin önerilerine sınıfsal perspektifinden uzak bir biçimde, kapitalist düzenin temel dinamikleri ihmal ederek bakılırsa Birand’ın düşüncelerine hak vermek gerekir. Ancak kapitalist üretim sisteminin yarattığı çıkarları taban tabana zıt sınıflardan oluşan toplum yapısı ve burjuvazinin kapitalizmi egemen kılmak için yüzyıllardır savunduğu demokrasi anlayışı dikkate alındığında Birand kadar iyimser olmak mümkün değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TÜSİAD’ın yeni anayasa için savunduğu bireyin öncelenmesi, burjuva demokrasi anlayışının temel ilkelerinden biridir. Tarih boyunca burjuva devrimleri ve bu devrimlerin ardından hazırlanan anayasalarda da bugün TÜSİAD’ın savunduğu gibi bireysel haklar ön planda tutulmuştur. Ancak bireysel haklar öne çıkartılırken kolektif haklar ya yok sayılmış ya da açık biçimde yasaklanmıştır. Çünkü burjuvazinin tarihten bugüne tüm temsilcileri son derece iyi bilirler ki kolektif haklar olmadan ne kadar gelişkin olursa olsun bireysel hakları kullanabilmek mümkün değildir. Özellikle sermaye sahibi, mülk sahibi karşısında emekçiler, yasalar önünde eşit gözükseler de birey olarak hiçbir haklarını kullanamazlar. Onların haklarını elde edebilmeleri için örgütlenerek mücadele etmeleri gerekir. Tarih boyunca emekçi sınıfların örgütlü bir mücadele olmadan elde edebildikleri ve savunabildikleri hiçbir kazanım yoktur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte TÜSİAD da doğal sınıf tavrı içerisinde Türkiye için önemli kabul edilebilecek bir takım hak ve özgürlükleri dillendirmekle birlikte kolektif hak ve özgürlükler konusunda -devlet memurlarının grev yasağının kaldırılmasına ilişkin öneri dışında- hiçbir öneri getirmemiştir. Dolayısıyla TÜSİAD, milyonlarca emekçi için bireysel hakların teminatı ve özgürlükçü demokrasi anlayışının göstergesi olan sendikal hak ve özgürlüklere ilişkin olarak 12 Eylül rejiminin baskıcı düzenlemelerini savunmaya devam ettiğini göstermiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözün özü: TÜSİAD gibi bir sermaye örgütünün emekçi sınıfların hak arama yollarını savunması beklenemez. Ancak içinde bulunduğumuz süreçte özgürlükçü demokrasinin savunucusu olması gereken sendikalardan umut öylesine kesilmiştir ki demokrasi için TÜSİAD’dan bile medet umulur hale gelinmiştir(!)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-969873371763244222?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=2719' title='TÜSİAD ve yeni anayasa üzerine…'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/969873371763244222/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=969873371763244222' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/969873371763244222'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/969873371763244222'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/03/tusiad-ve-yeni-anayasa-uzerine-25032011.html' title='TÜSİAD ve yeni anayasa üzerine…'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='https://lh5.googleusercontent.com/-FjacptDPWng/TYw-bOM4lFI/AAAAAAAAAjM/LkkMJlR19MI/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-4825452856466834243</id><published>2011-03-18T01:33:00.000-07:00</published><updated>2011-03-18T01:33:28.633-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>İnsanlığın Nükleer Santrallerle (ya da Kapitalizmle) İmtihanı</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://lh5.googleusercontent.com/-7wh3sK_r3wM/SRcWSPg9-rI/AAAAAAAAALw/inI5WuNEuxk/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" r6="true" src="https://lh5.googleusercontent.com/-7wh3sK_r3wM/SRcWSPg9-rI/AAAAAAAAALw/inI5WuNEuxk/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;span style="color: #666666;"&gt;18/03/2011&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;ÖZGÜRCE&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arap ülkelerindeki halk isyanlarının domino etkisinden söz ederken Japonya’da doğanın isyanını karşımızda bulduk…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce büyük bir deprem ardından tsunami onun ardından da nükleer felaket…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve korku filmlerini andıran bu üçleme ardından da Japon insanının kabusa dönen yaşamı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa Japonya için tüm bu hikaye başlarken beklentiler ne kadar da farklıydı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Japon halkı 1945 yılının Ağustosunda bugünküne benzer bir felaketle karşılaşmıştı. Ancak o zaman felaketin kaynağı doğa değil, ABD’ydi. Hiroşima ve Nagazaki’ye iki atom bombası atan ABD, 100 binden fazla insanı öldürmüş, yüz binlerce insanın da sakat kalmasına neden olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Japonya, kapitalist sistem içinde büyümek, zenginleşmek ve kendisini tüm dünyaya kabul ettirmek amacıyla -yaşadığı felaketin nedeni olan ABD’nin de yönlendirmesiyle- yeni bir üretim sisteminin geliştirilmesine ev sahipliği yaptı. Daha sonra yalın üretim veya Japon üretim modeli denilen bu sistemde amaç en düşük maliyetle en yüksek verimliliğin sağlanmasıydı. Japon işçisinin olağanüstü fedakarlığı ve çalışkanlığı sayesinde emeğin en üst düzeyde sömürüsüne dayanan bu sistem başarıya ulaştı. Japon mucizesi olarak adlandırılan bu sistemle üretilen ürünler piyasada üstünlük sağlarken, Japon ekonomisi de hızla büyümeye başladı. Emeğin ve doğanın daha fazla sömürüsüne dayanan Japon üretim modeli, 1970’lerde krize giren kapitalizm için bir kurtarıcı olarak görüldü ve tüm dünyada uygulanmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Japonya, II. Dünya Savaşı’nda aldığı yenilginin de vermiş olduğu hırsla kapitalist ekonomide üstün olma yarışında dünyanın ikinci büyük ekonomisi olacak kadar önemli başarı elde etti. Ancak emeğin ve doğanın sömürüsüne dayanan bu başarı, 1990’lı yıllardan sonra yaşanan krizlerle birlikte sekteye uğradı. Böylece Japon mucizesini gerçekleştiren Japon emekçiler işsizleşmeye, iş ve sosyal güvencelerini kaybetmeye ve yoksullaşmaya başladı. Japonya işçi sınıfının mücadeleci bir örgütlenmeden yoksun olması tüm bu koşullar karşısında ortaya çıkması gereken tepkiyi engelledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisine yönelik sömürü karşısında doğa, Japon emekçisi kadar suskun kalmadı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilindiği gibi Japonya, fay hatlarının en yoğun olduğu ve deprem riskinin en yüksek olduğu ülkedir. Ancak Japonya, kapitalist ekonominin kurallarına uygun biçimde rekabette öne çıkayım derken sadece emek sömürüsü üzerinden maliyetleri düşürme yoluna gitmemiş, üretim için gerekli olan enerjiyi de en düşük maliyetle elde etmeye çalışmıştır. Bu bağlamda Japonya, sahip olduğu teknolojiye güvenerek adeta doğaya meydan okumuş ve zaten her biçimde doğa ve insan için tehdit oluşturan nükleer enerji santrallerini kurmuştur. Ve işte doğa, daha fazla kâr, daha fazla zenginlik hırsıyla kendisine meydan okuyan Japonya’nın son 60 yılda gerçekleştirdiği “mucize”yi birkaç gün içinde silip atmıştır. Bugün deprem ve tsunamiden ölen on binlerce kişi yanında milyonlarca Japon ve Japonya’ya komşu ülke insanı nükleer santralin yaydığı radyasyon nedeniyle ölüm tehlikesiyle karşı karşıyadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Japonya’nın kapitalizmin kurallarına uymak çabasıyla yaşadığı acıların daha da derinleştiği bugünlerde Türkiye Hükümeti, inatla nükleer enerji santrali kurma programını sürdürmektedir. Bu inadın gerekçesi çok tanıdıktır. Nükleer santrallerle daha ucuza elektrik sağlanarak maliyetler düşürülecek ve böylece kârlar artabilecektir. Yani Mersin Akkuyu’da ve Sinop’ta yapılması planlanan nükleer santrallerle on milyonlarca insanın yaşamının tehlikeye atılmasının tek gerekçesi daha fazla, çok daha fazla kâr hırsıdır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi merak edilen şudur: Milyonlarca insan, bir grup sermayedarın daha fazla kâr etmeleri uğruna kendilerinin ve gelecek nesillerinin yaşamının tehlikeye atılmasına karşı mı çıkacaktır yoksa Japonlar gibi sessiz kalacak ve sıranın kendilerine gelmesini mi bekleyecektir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sinop ve Akkuyu’da santral kurulmasına karşı özellikle bu yörede yaşayanların yürüttükleri mücadeleler varıdır. Ancak bu son derece yetersizdir. Türkiye’nin her neresinde olursa olsun nükleer santrallere karşı topyekün mücadele yürütmek gerekir. Bu arada emek sömürüsünün de doğa sömürüsünün de kaynağının kapitalizm olduğu da unutulmamalıdır. Bu nedenle emek mücadelesinin de doğa mücadelesinin de hedefi kapitalizm olmalı ve mücadele bu hedefte birleştirilmelidir. Bu bağlamda emek mücadelesinin içerisinde bulunan herkes ve her örgüt (sendikalar, meslek odaları, siyasi partiler vs) başta nükleer santraller ve HES’ler olmak üzere doğaya yönelik sömürüye karşı mücadele içerisinde de yer almalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözün özü: Üretimi insan ihtiyaçlarını karşılama amacından çıkartıp kârın kaynağı haline getiren kapitalizm, emeği de doğayı da sömürmekte ve bunu yaparken Japonya’da olduğu gibi hızla insanlığın sonunu da hazırlamaktadır. Dolayısıyla kapitalizmle mücadele artık insanlığın var olma mücadelesi haline gelmiştir. Bu mücadelenin sonucunda ya insanlık kazanacaktır ya da -yerküreyle birlikte- insanlık kaybedecektir…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-4825452856466834243?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=2220' title='İnsanlığın Nükleer Santrallerle (ya da Kapitalizmle) İmtihanı'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/4825452856466834243/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=4825452856466834243' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/4825452856466834243'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/4825452856466834243'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/03/insanlgn-nukleer-santrallerle-ya-da.html' title='İnsanlığın Nükleer Santrallerle (ya da Kapitalizmle) İmtihanı'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='https://lh5.googleusercontent.com/-7wh3sK_r3wM/SRcWSPg9-rI/AAAAAAAAALw/inI5WuNEuxk/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-5600556434836138752</id><published>2011-03-10T22:16:00.000-08:00</published><updated>2011-03-10T22:16:30.964-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Sendikacılar Milletvekili Olunca…</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="https://lh4.googleusercontent.com/-Vnm59ESqp_M/TXm99T7ld7I/AAAAAAAAAiU/9hrlVL20wss/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" q6="true" src="https://lh4.googleusercontent.com/-Vnm59ESqp_M/TXm99T7ld7I/AAAAAAAAAiU/9hrlVL20wss/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;11/03/2011&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;ÖZGÜRCE&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;Seçim süreciyle birlikte milletvekilliğinde gözü olanlar da birer birer ortaya çıkmaya başladı. Milletin vekilliğine aday olanlardan beklenen içinden gelmiş oldukları toplum kesiminin çıkarlarını parlamentoda temsil etmeleridir tabiatıyla. Belki bürokrat ve teknokrat olarak görevliyken vekil olanlardan daha farklı beklentiler de olabilir. Örneğin bir diplomatın dış ilişkiler konusunda yasama ve yürütme organlarında bilgisinden, tecrübesinden faydalanılmak istenebilir. Ama bir işadamından, bir tüccardan ya da bir işçiden milletvekili olduğu zaman beklenen, içinden geldiği kesimin çıkarlarını parlamentoda temsil etmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugüne kadar milletvekili olarak parlamentoya girenler içerisinde sermayedarlar ya da sermayenin temsilcisi olarak görev yapmış olanlar, iktidar partilerinde de olsalar, muhalefette de olsalar kendilerinden beklendiği gibi içinden geldikleri sermaye kesiminin çıkarlarının savunuculuğunu yapmışlardır. İşçi sınıfı içinden gelenlerin parlamentoda vekil olabilmeleri, Cumhuriyetin en başından buyana –TİP dönemi gibi- birkaç istisna dışında pek de mümkün olmamıştır. Özellikle 12 Eylül rejiminin getirdiği ve 30 yıldır bilinçli bir biçimde değiştirilmeyen yasalar nedeniyle ne işçileri gerçek anlamda temsil eden bir parti ne de gerçek anlamda bir işçi temsilcisi parlamentoya girebilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçi 12 Eylül’ün Danışma Meclisi ve Bülent Ulusu’ya kurdurulan hükümette sendikacılar bakanlık bile yapmışlardır. Daha sonraki dönemlerde de birçok sendikacı milletvekili ve bakan olmuştur. Ancak sendikacı kimliğiyle milletvekili olanların hiçbiri -Türkiye’de emekçi kesimlerin haklarına yönelik en yoğun saldırıların gerçekleştiği bu dönemde- işçilerin haklarını savunacak hemen hiçbir somut girişimde bulunmamıştır. Sendikacı kimliğine sahip milletvekillerinin parlamento içinde sergiledikleri işçi haklarını savunmaktan uzak olan bu tavrı, sendika yöneticisi olarak yaptıklarıyla değerlendirildiğimizde pek fazla çelişki içinde olmadıklarını söylemek sanırım yanlış olmayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sendikacılıktan milletvekilliğine geçenlere bakıldığında özellikle 1990’lı yıllardan itibaren konfederasyon başkanlarının milletvekilliğine geçiş yapmalarının neredeyse bir gelenek haline geldiği görülmektedir. Hak İş Başkan’ı Necati Çelik’in 1996 seçimlerinde milletvekili olmasıyla başlayan bu süreç, DİSK Başkanı Rıdvan Budak’ın 1999 seçimlerinde milletvekili olmasıyla devam etmiştir. Türk İş Başkanı Bayram Meral de bu geleneği devam ettirmiş ve 2002 seçimlerinde parlamentoya giren konfederasyon başkanları arasına katılmıştır. 1996’da bu yana milletvekili olmadan konfederasyon koltuğunu bırakan tek kişi Türk İş Başkanı Salih Kılıç olmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konfederasyon başkanları dışında Emin Kul (T. Denizciler Sendikası), İzzet Çetin (T. Harp İş), Enver Öktem (OLEYİS), Hüseyin Tanrıverdi (Hizmet İş), Cevdet Selvi (Petrol İş) ve Ağah Kafkas (Öz Gıda İş) gibi sendika başkanlarıyla Bekir Yurdagül, Yücel Iğdır, Mümin İnan gibi sendikaların şube ve merkez yönetimlerinde yer alan sendikacılar da milletvekilliği yapmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Haziran 2011 seçimleri için -bu yazının kaleme alındığı saatlerde- DİSK başkanı Süleyman Çelebi dışında milletvekilliğine aday olacak konfederasyon başkanları konusunda henüz kesin bir bilgi edinmek mümkün olmamıştır. Ancak Türk İş başkanı Mustafa Kumlu ve Hak İş başkanı Salim Uslu’nun geleneği bozmayıp milletvekilliğine adaylıklarını açıklayacakları konusunda duyumlar alınmıştır. Bunun dışında bazı sendika başkanlarının da adaylıklarını açıklamaları beklenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumun her kesimi gibi sendikacıların da milletvekili olmak istemeleri son derece doğaldır. Ancak daha önceki sendikacı vekillerinin işçi sınıfını temsil konusundaki yetersizlikleri ve milletvekili olmak isteyen sendikacıların, sendikacı olarak sahip oldukları olumsuz sicil, emekçiler açısından önümüzdeki dönemde de karamsar bir tablonun ortaya çıkmasının habercisi olmaktadır. Öte yandan özellikle konfederasyon başkanlığından milletvekilliğine geçişin bir gelenek haline dönüşmesi, bu kişilerin yönetimleri sırasındaki icraatlarını da önemli ölçüde şaibeli hale getirmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözün özü: Anti demokratik bir seçim sistemi içinde toplumun çok büyük bir bölümünü oluşturan emekçilerin gerçek temsilcilerini parlamentoya gönderebilmeleri olanaksız hale getirilmiştir. Bu sistem içerisinde sendikacı olarak emekçi kesimlerin haklarını temsil edememiş olanlar, emekçilerin haklarını ortadan kaldırmaya çalışan partiler tarafından vitrin olarak kullanılmaktadır. Emekçiler bu oyunun farkına varmalı ve gerçek temsilcilerini iktidara taşıma mücadelesini önümüzdeki seçim sürecinde de daha sonrasında da sürdürmelidir(!)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-5600556434836138752?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/news.php?id=1747' title='Sendikacılar Milletvekili Olunca…'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/5600556434836138752/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=5600556434836138752' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/5600556434836138752'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/5600556434836138752'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/03/sendikaclar-milletvekili-olunca.html' title='Sendikacılar Milletvekili Olunca…'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='https://lh4.googleusercontent.com/-Vnm59ESqp_M/TXm99T7ld7I/AAAAAAAAAiU/9hrlVL20wss/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-3338651340743598777</id><published>2011-02-25T01:19:00.000-08:00</published><updated>2011-02-25T01:19:29.323-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Yıkılan Diktatörlerin Altından Çıkan Sözde Demokrasiler…</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-68t7LdfQL2k/TWdz4rKy2CI/AAAAAAAAAiQ/guGpNODB6QA/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" l6="true" src="http://2.bp.blogspot.com/-68t7LdfQL2k/TWdz4rKy2CI/AAAAAAAAAiQ/guGpNODB6QA/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;25/02/2011 &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;ÖZGÜRCE &lt;br /&gt;Orta Doğu’nun dikta rejimleri birer birer yıkılırken, bu yıkıntının altından batının pisliğe bulanmış “sözde” demokrasileri çıkmaktadır. Diktatörleri koltuklarından yuvarlayan isyan ateşi insan hakları, demokrasi denilince mangalda kül bırakmayan ülkelerin medeni görünümlü liderlerini ve sermayedarlarını da tedirgin etmiştir. Zira onlar, halk isyanlarının sadece diktatörleri değil, o diktatörleri var eden ve kendi çıkarları için kullanan küresel kapitalizmi de hedef aldığını çok iyi bilmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1960’lı yılların sonlarından itibaren krize giren kapitalizmin varlığını sürdürebilmek için benimsediği yol, kapitalizmin sömürü alanını tüm dünyaya yaymak olmuştur. Küreselleşme adı da verilen bu süreçte Latin Amerika’dan Afrika’ya, Orta Doğu’dan Uzak Doğu’ya kadar tüm yerkürenin emek gücüyle ve doğal kaynaklarıyla kapitalizme hizmet etmesi hedeflenmiştir. Kapitalizmin hedefindeki halkların bu sömürü düzenine demokratik bir ortam içerisinde razı olması elbette mümkün değildir. İşte bu yüzden ülkelerin toplumsal yapıları dikkate alınarak halkların baskı altında bu düzeni kabullenmesi sağlanmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda Şili, Arjantin ve Türkiye’de önce askeri darbeler yapılmış ve toplum uluslararası kapitalizmin ihtiyacı doğrultusunda sindirilmiş ve daha sonra iktidarlar “sözde” sivilleştirilmiş yani “sözde” demokrasiye geçilmiştir. Bugün halk hareketlerinin yaşandığı ülkelerde ise aynı süreçte kurulan dikta rejimlerinde darbeleri gerçekleştiren diktatörler aradan geçen 30-40 yıllık süre içinde koltuklarında oturmaya devam etmiş ve bu ülkelerde “sözde” de olsa demokrasiye geçilmemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küreselleşme süreci içinde baskı altına alınan tüm ülkelerde -sözde demokrasiye geçen ülkelerde görece daha az olmakla birlikte- bir taraftan emek gücü diğer taraftan da doğal kaynaklar en ucuz biçimde uluslararası sermayenin hizmetine sunulmuştur. Bunun sonucu olarak bu ülkelerin halkları yoksullaşmış ve en kötü koşullarda yaşamak, çalışmak zorunda kalmıştır. Halk yoksullaşırken sözde demokrasilerde iktidara yakın küçük bir zümre kendilerine tanınan imtiyazlarla sermaye birikimi edinirken; dikta rejimlerinde diktatörler, uluslararası sermayeden aldıkları rüşvetlerle çok büyük servetler edinmiştir. İşte bu yüzden yoksulluğa ve otoriter rejimlere karşı isyan eden halklar, diktatörlerle birlikte o diktatörlerin ardındaki küresel kapitalizmi ve onu yönlendiren demokrat görünümlü aktörleri de hedefine almaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikta rejimlerin gerçek mimarı olan sözde demokratların kimler olduğunu açıkça ifşa etmek Türkiye açısından da özel bir öneme sahiptir. Çünkü halklarını baskı altında tutan ve hatta onları katleden bu diktatörlerin ardındaki güçlere Türkiye’de de demokrasi, insan hakları adına bel bağlayanlar olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikta rejimlerinin ardındaki güçlerin en başında elbette kapitalizmin hegemon devleti ABD gelmektedir. Vietnam’da, Irak’ta, Afganistan’da, Pakistan’da ve daha onlarca ülkede katliamlar gerçekleştiren ABD’nin “sözde” de olsa demokrat olmadığı -ABD hayranı dar bir kesim dışında- hemen herkes tarafından kabul edilmektedir. Esas aldatıcı olan ABD’nin demokrasi dışı rolünü kabul edip, AB ülkelerinin kapitalizmin demokratik, sosyal yüzü olarak gösterilmesidir. Özellikle 1999 yılı sonunda Türkiye’nin aday ülke olarak kabul edilmesiyle birlikte birçok sendika ve emekten yana olduğunu söyleyen birçok siyasi parti AB’yi Türkiye’de insan haklarının, demokrasinin ve sosyal hakların anahtarı olarak göstermiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa halk isyanlarıyla yıkılan dikta rejimlerinin yıkıntısının altından başta Almanya ve İtalya olmak üzere AB içinde demokrasisi gelişmiş olarak kabul edilen ülkeler çıkmıştır. Cezayir, Fas ve diğer bölge ülkelerinde yaşanması olası benzer süreçler sonucunda diğer birçok AB ülkesinin de diktatörlerin destekçisi olduğunun açığa çıkacağına kuşku yoktur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şunu unutmamak gerekir ki Avrupa ülkeleri tüm aldatmacasına rağmen halen dünyada demokrasinin beşiği olarak kabul ediliyorsa bu o ülkelerde 19. yüzyılda gerçekleşen işçi sınıfı mücadelelerinin sonucudur. Ancak üzüntüyle izlemekte olduğumuz durum; özellikle küreselleşme süreciyle birlikte Avrupa işçi sınıfının mücadele gücünü önemli ölçüde yitirdiğidir. İşçi sınıfının gücünü yitirmesi sermayenin egemenliği arttırmış ve Avrupa’da sosyal kazanımlar ve demokrasi hızla gerilemeye başlamıştır. Böylece Avrupa ülkelerinin kendi içinde demokrasi zayıflarken, bu ülkelerin iktidarları insanlık düşmanı diktatörleri destekleyecek kadar insanlık dışı bir tutum içerisine girebilmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortadoğu’daki halk hareketleri kapitalizmin tek bir yüzü olduğunu ve onun da insanlık için felaketleri getirdiğini bir kez daha göstermiştir. Umarız AB’yi demokrasinin insan haklarının ve sosyal hakların savunucusu olarak görenler de bu gerçeğin farkına varır ve AB’ye üyelik gerekçesiyle Türkiye emekçilerinin çalışma standartları ve sosyal haklarını geriye götüren yapısal düzenlemeleri desteklemekten vazgeçerler (!)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-3338651340743598777?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=83284' title='Yıkılan Diktatörlerin Altından Çıkan Sözde Demokrasiler…'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/3338651340743598777/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=3338651340743598777' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/3338651340743598777'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/3338651340743598777'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/02/yklan-diktatorlerin-altndan-ckan-sozde.html' title='Yıkılan Diktatörlerin Altından Çıkan Sözde Demokrasiler…'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-68t7LdfQL2k/TWdz4rKy2CI/AAAAAAAAAiQ/guGpNODB6QA/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-4122722697333704022</id><published>2011-02-18T00:56:00.000-08:00</published><updated>2011-02-18T00:56:13.609-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Afşin-Elbistan’da Özelleştirmeyle Gelen İş Cinayetleri…</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-FurXIk8iR9c/TV4z8ECc0nI/AAAAAAAAAiM/UYY_9J4hoKg/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" j6="true" src="http://1.bp.blogspot.com/-FurXIk8iR9c/TV4z8ECc0nI/AAAAAAAAAiM/UYY_9J4hoKg/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: #666666;"&gt;18/02/2011 &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;ÖZGÜRCE &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dört gün arayla toplam on emekçiye mezar olan Afşin Elbistan Linyit İşletmeleri’ne 1994 yılında doktora tez çalışması için gitmiştim. Tez çalışmamın konusu özelleştirmenin çalışma yaşamına etkileri üzerine bir alan araştırmasıydı ve araştırma alanı olarak da bu dönemde özelleştirilme sürecinde olan Afşin Elbistan Linyit İşletmeleri Müessesi (AEL)’i seçmiştik. 1994 yılı Temmuz ve Eylül aylarında AEL işçileri, yöneticileri ile Elbistan ve Afşin’in siyasi parti temsilcileri, meslek odaları ve esnafla görüşmeler yaparak, AEL’in özelleştirilmesi durumunda çalışanların ve yörenin nasıl etkileneceğini belirlemeyi amaçlamıştım. Zira bu dönemde bir takım özelleştirmeler gerçekleştirilmişse de AEL gibi büyük bir kamu işletmesi henüz özelleştirilmemiş ve özelleştirmenin toplumsal sonuçları belirgin biçimde ortaya çıkmamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GAP’tan sonra dönemin en büyük yatırımlarından biri olan Afşin Elbistan Termik Santrali’ne kömür sağlayan AEL’in maliyeti 1990 fiyatlarıyla 1 milyar 111 bin Dolar civarındadır. Türkiye’deki işlenebilir linyit rezervlerinin yüzde 54’üne sahip olan Afşin-Elbistan kömür havzasında faaliyette bulunan AEL’de açık ocak sistemiyle üretim gerçekleştirilmektedir. Açık ocak işletmeciliği, üretimin daha etkin ve verimli olmasını sağladığı gibi meslek hastalıkları ve iş kazaları bakımından kapalı ocaklara göre çok daha az risklidir. Ayrıca 1994 yılında tanık olduğum kadarıyla AEL’de kazı sonrasında sahanın tekrar kapatılması ve yeşillendirme çalışmalarıyla çevreye zararın en alt düzeye indirilmesi hedeflenmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AEL, Türkiye ekonomisine sağladığı katkının yanı sıra bulunduğu bölgedeki en büyük istihdam alanıdır. 1994 yılında 2255’i işçi, 328’i sözleşmeli personel ve 80’i memur olmak üzere 2663 kişi istihdam edilmektedir. Ayrıca işletmenin dışarıdan aldığı hizmet ve düzenli gelire sahip olan AEL çalışanları, bölgede ekonominin canlılığı için büyük önem taşımakta ve dolaylı olarak da istihdama katkıda bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özelleştirme konusunda işçilerin en büyük kaygısı işçi sayısının azaltılması ve ücretlerin düşmesidir. Tez çalışmasının gerçekleştirildiği 1994 yılına kadar özellikle maden sahasında önemli bir iş kazasının olmamasından kaynaklanmış olsa gerek ki özelleştirmenin iş güvenliğini olumsuz etkileyeceğine ilişkin kaygılar üçüncü sırada yer almıştır. Özelleştirmenin işletmeye yönelik etkileri konusunda en önemli kaygı ise kâr amacının ön plana çıkmasıyla verimliliğin düşeceği ve çevrenin daha fazla kirletileceği üzerinedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afşin-Elbistan A Termik Santrali ve AEL İşletme Müdürlüğü 1994 yılında Erg-Verbund firmasına satılarak özelleştirilmeye çalışılmış, ancak açılan dava sonucunda satış 2008 yılına kadar gerçekleştirilememiştir. 2008 yılında ise sendika ve işçilerin mücadelesi sonucunda topyekûn özelleştirme engellenmiştir. Ancak 2007 yılında yapılan bir anlaşma ile Afşin- Çöllolar kömür sahası’nın işletmesi toplam 28 yılığına Ciner Grubuna ait olan Park Teknik Elektrik Madencilik Turizm Sanayi ve Ticaret A.Ş.’ye devredilmiştir. Daha sonra Askar ve Toprakoğlu madencilik şirketleri de taşeron olarak bu alanda çalışmaya başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1994 yılından bu yana bir taraftan kamu işletmelerinin piyasa mantığı içinde işlemeye başlaması diğer taraftan da kısmî özelleştirme uygulamaları AEL işçisinin özelleştirmeye yönelik kaygılarını haklı çıkartmıştır. Bu bağlamda AEL’in hala kamuya ait olan kısmında emekliye ayrılanların yerine yeni işçi alınmamış ve işçi sayısı 1050 kişiye düşmüştür. Özel işletmelerde çalışan sayısı ise 700 – 800 civarındadır. Günde üç vardiya halinde çalışan işçiler, düşük ücretle ve iş güvencesi olmadan çalıştırılmaktadır. İşçi sayısının gerçekleştirilen üretime göre düşük olması iş yoğunluğunu ve bununla birlikte iş güvenliği ve meslek hastalığı tehdidini artırmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özelleştirme işçilerin kendilerine yönelik kaygılarında olduğu gibi AEL’de üretime ilişkin kaygıları da haklı çıkartmıştır. Bu konuda somut sonuç geçen hafta gerçekleşen iki toprak kaymasında -ki bunları iş cinayeti olarak da tanımlayabiliriz- on emekçinin yaşamını yitirmesidir. Bu cinayetler tıpkı daha önceki iş cinayetleri gibi kârın insan yaşamından daha önemli görülmesindendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emekçileri bilerek ölüme gönderen bu üretim tarzı devam ettikçe iş cinayetlerinde ölenlere her gün yenileri eklenecektir. Bu gidişin durdurulabilmesi sadece emekçilerin örgütlü mücadelesiyle olabilir. Ancak ne acıdır ki açıkça katliam haline dönüşmüş olan iş cinayetlerine karşı sendikaların taziye mesajları vermekten ve basın açıklamasından başka yaptıkları hiçbir şey yoktur(!)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-4122722697333704022?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=82983' title='Afşin-Elbistan’da Özelleştirmeyle Gelen İş Cinayetleri…'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/4122722697333704022/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=4122722697333704022' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/4122722697333704022'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/4122722697333704022'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/02/afsin-elbistanda-ozellestirmeyle-gelen.html' title='Afşin-Elbistan’da Özelleştirmeyle Gelen İş Cinayetleri…'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-FurXIk8iR9c/TV4z8ECc0nI/AAAAAAAAAiM/UYY_9J4hoKg/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-8802595021427146241</id><published>2011-02-11T08:23:00.000-08:00</published><updated>2011-02-11T08:23:28.512-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Tahrir Meydanı’ndan Sakarya Meydanı’na…</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-AVBEptiWW_k/TVViRz-BH7I/AAAAAAAAAiI/SL2dB6AJiw8/s1600/evrensel.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" h5="true" src="http://1.bp.blogspot.com/-AVBEptiWW_k/TVViRz-BH7I/AAAAAAAAAiI/SL2dB6AJiw8/s1600/evrensel.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: #666666;"&gt;11/02/2011 &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;ÖZGÜRCE &lt;br /&gt;Kahire’nin Tahrir Meydanı, Ankara’nın Sakarya Meydanı’nın geçen yıl bu zamanlardaki haline giderek daha fazla benzemeye başladı. Bu benzeşme sadece Tahrir Meydanı’ndaki çadırlar yüzünden değil, direnişin kırılması ya da sulandırılmasına yönelik gayretler nedeniyle de…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi çıkıp, Sakarya Meydanı’ndaki birkaç bin TEKEL işçisiyle Tahrir Meydanı’na ve Mısır’ın diğer kentlerindeki meydanlara çıkan milyonları nasıl benzeştirirsin diyenler olacaktır. Elbette kapsamı ve hedefleri bakımından iki direniş arasında dağlar kadar fark varmış gibi görülebilir. Örneğin Tahrir Meydanı’ndaki milyonları Sakarya Meydanı’ndaki binlerle karşılaştırmak abes kabul edilebilir. Ya da Tahrir Meydanı’ndaki “devrim” sloganlarıyla 30 yıllık dikta rejimini yıkma hedefi karşısında Sakarya Meydanı’nda TEKEL işçileri ve onlara destek olan birkaç bin emekçinin daha güvencesiz bir yaşama ve daha düşük bir gelire karşı haklarını korumayı hedefleyen direnişleri arasında ilk bakışta bir benzeşme görülemeyebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak şunu unutmamak gerekir ki her iki direnişin çıkış noktasında ekmek ve o ekmek için gerçekleştirilen mücadeleye engel oluşturan baskılar vardır. Mısır, 30 yıllık Mübarek rejimi süresince küresel sermayenin ucuz emek alanı haline getirilmeye çalışılmıştır. Bu süreçte toplumun küçük bir kesimi müthiş zenginleşirken toplumun çok büyük bir kesimi açlığa, yoksulluğa, işsizliğe itilmiştir. Sırtı batı demokrasilerince sıvazlanan Mübarek rejimi, buna karşı çıkanları engellemek için sivilleşme görüntüsü altında bir polis devleti kurarak, tüm toplumsal muhalefeti baskı altına almış, sendikaları ise rejimin arka bahçesi haline getirmiştir. Ama tüm bu sürecin sonunda bıçak kemiğe dayanmış ve Mısır halkı, rejime karşı ayaklanmıştır. Rejimin simgesi olan Mübarek’in gitmesi, daha demokratik ve daha hakça paylaşımın olduğu bir Mısır için halk Tahrir Meydanı’ndadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır gibi Türkiye’de de 30 yıldır, ülkeyi küresel sermayenin ucuz emek alanı haline getirmeye çalışan bir rejim hakimdir. Türkiye’de Mısır’dan farklı olarak iktidar koltuğunda farklı siyasi partilerin başındaki farklı siluetler görüntü vermiştir. Ancak özünde uygulanan politikalar değişmemiş, Türkiye’de de Mısır’daki gibi küçük bir azınlık müthiş zenginleşirken toplumun geniş kesimleri açlığa, yoksulluğa, işsizliğe ve güvencesizliğe itilmişlerdir. Mısır’dan farklı olarak Türkiye’de siyasi iktidarlar demokrat oldukları iddiasında olmuşlar ama Mısır’daki gibi toplumsal muhalefeti baskılamak ve sendikaları arka bahçeleri haline getirmek için de ellerinden geleni yapmışlardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu süreç sonunda Mısır’daki gibi emekçi kesimlerin ekonomik, sosyal kayıpları ve bunlara karşı tepki verenlere yönelik baskılar sonucunda Türkiye’de de bıçağın kemiğe dayandığı yere gelinmiştir. Ancak Mısır’ın görece homojen olan toplumsal yapısına karşılık Türkiye’de hem işçi sınıfı içerisinde katmanlaşma hem de etnik köken ve mezhep farklılıkları çok daha fazladır. Bu da Türkiye’de toplumun suni farklılaşmalar üzerinden bölünerek yönetilmesine olanak sağlamaktadır. Suni farklılıkların öne çıkartıldığı bir düzen içinde de özünde çıkar ortaklığı bulunan kesimler içinde bıçağın kemiğe dayanmasını algılamada zaman farklılığı ortaya çıkmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TEKEL direnişinin sadece TEKEL işçilerinin direnişi olarak kalması ve aslında aynı koşulları yaşayan diğer kesimlerin bu direnişi kendileriyle özdeşleştirmemeleri de algılamadaki bu zaman farklılaşmasından kaynaklanmaktadır. Ve bu farklılaşma nedeniyle Türkiye’de -en azından şimdilik- Tahrir Meydanı’ndaki gibi topyekün bir direniş yerine, Sakarya Meydanı’ndaki gibi katılımın sınırlı olduğu ve rejimle uyumlaşmış sendikaların kolayca engelleyebildiği bir direnişle yetinilmiştir. Bunun sonucu olarak da Mısır’daki gibi açlığı, işsizliği, yoksulluğu güvencesizliği dayatan rejimi sarsmak bir yana, ekonomik ve sosyal haklar en hızlı biçimde tırpanlanmaya devam ederken, buna karşı yürütülen mücadelede baskılar -en son torba yasaya karşı Ankara’daki eylemde de görüldüğü gibi- şiddetini arttırarak sürmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tablo karşısında küresel sermayenin yayın organları ve temsilcileri tarafından Türkiye’nin ekonomik ve demokratik yapısıyla Mısır’a ve halk hareketlerinin yoğunlaştığı diğer ülkelere bir model olarak gösterilmesi son derece anlamlıdır. Ancak bu süreçte Türkiye’nin de ekmek mücadelesi veren kesimlere karşı uyguladığı baskılar bakımından özellikle demokrasi, hak ve özgürlükler konusunda örnek gösterildiği ülkelere benzeştiğini de gözden kaçırmamak gerekir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-8802595021427146241?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=82594' title='Tahrir Meydanı’ndan Sakarya Meydanı’na…'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/8802595021427146241/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=8802595021427146241' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/8802595021427146241'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/8802595021427146241'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/02/tahrir-meydanndan-sakarya-meydanna.html' title='Tahrir Meydanı’ndan Sakarya Meydanı’na…'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-AVBEptiWW_k/TVViRz-BH7I/AAAAAAAAAiI/SL2dB6AJiw8/s72-c/evrensel.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-129795086547204347</id><published>2011-02-03T23:54:00.000-08:00</published><updated>2011-02-03T23:54:24.468-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Sınıf Perspektifi Olmayan Halk Hareketleri Başarıya Ulaşabilir mi?</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TUuwKtIy6MI/AAAAAAAAAiA/mki2yF3uTwg/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" h5="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TUuwKtIy6MI/AAAAAAAAAiA/mki2yF3uTwg/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: #666666;"&gt;04/02/2011 &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;ÖZGÜRCE &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde dikta rejimlerine karşı halk isyanları dalga dalga yayılmaktadır. Halkın isyan ettiği dikta rejimlerinin iki ortak yönü vardır. Bunlardan birincisi yarattıkları baskı rejimi sayesinde küreselleşme sürecinin gerekleri doğrultusunda ülkelerini ucuz emek alanlarına dönüştüren politikaları uygulamaya koymalarıdır. İkincisi ise yine yarattıkları baskı sayesinde halklarının sesini kesip, küresel kapitalizmin ve elbette bunun merkezi olan ABD’nin bölgedeki çıkarlarının bekçiliğini yapmaktır. Bu ülkelerde dikta rejimlerinin başlangıcı -tıpkı bizim 12 Eylül darbesi gibi- küreselleşmenin yaygınlaşmaya başladığı 1970’li yılların ortaları ile 1980’li yılların başlarına denk gelmektedir. Dikta rejimlerinin tümü demokrasinin sözde savunuculuğunu yapan tüm merkez kapitalist ülkeler tarafından da desteklenmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikta rejimlerine yönelen halk hareketlerinde yıllarca süren baskı rejimlerinin son bulması ve daha fazla demokrasi talebi öne çıkmaktadır. Bu talebin isyana dönüşmesinin ardında en önemli etken, dikta rejimlerinin uyguladığı politikalar yani küreselleşme sürecinin derinleştirdiği yoksulluk, işsizlik ve sömürüdür. Batıya biat eden ve bölge halklarının çıkarlarına ters düşen karaktersiz dış politika uygulamaları da yine isyanın büyümesine yol açan&amp;nbsp;önemli etkenlerden bir diğeridir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksulluk, işsizlik, artan sömürü ve yine onlarca yıldır süren dikta rejimlerinin kaynağı kapitalist sistem olduğuna göre Tunus, Mısır ve ardından gelmesi beklenen diğer ülkelerdeki halk isyanlarının da özü itibariyle kapitalizme karşı olduğunu söylemek mümkündür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak -en azından şimdilik- görünen odur ki söz konusu halk hareketlerinin hedefinde sorunların gerçek nedeni olan kapitalizm değil, kapitalizmin kuklası haline gelmiş dikta rejimleri ve bu rejimlerin başındaki diktatörler vardır. Bunun en önemli nedeni bu hareketlerin içerisinde yer alanların büyük kısmını emekçi kitleler oluşturmasına rağmen sınıfsal perspektife sahip bir örgütlenme içerisinde hareket etmemeleridir. Buna bağlı olarak halk hareketleri içerisinde yer alanların mevcut dikta rejimlerine son verdikten sonra demokratik ve ekonomik taleplerini yerine getirecek somut bir iktidar alternatifleri de bulunmamaktadır (Kimi sendika ve sol partileri bunun dışında tutmak gerekir. Ancak bunların halk hareketlerinin bütünü içinde yaratabildiği etkinin son derece sınırlı olduğu görülmektedir). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihte sınıfsal bir perspektife sahip olmayan ve bu perspektifte örgütlenmemiş halk hareketlerinin sonucunda ya burjuvazi egemenliği ele geçirmiş ya da İslami rejimler kurulmuştur. Örneğin 17. yüzyılda İngiliz, 18. yüzyılda Fransız ve 19. yüzyılda Avrupa’nın diğer ülkelerinde yaşanan halk hareketleri burjuva devrimleri olarak sonuçlanmıştır. 1990’lı yıllarda Doğu Bloku’nun dağılmasının ardından farklı adlarla tanımlanan ve kapitalizmin egemen hale geldiği rejim değişiklikleri de yine benzer halk hareketlerinin sonrasında gerçekleşmiştir. Bugün yaşanan halk hareketlerine benzer biçimde kapitalizmin kuklası olan Şah’a karşı girişilen halk hareketi ise İslami bir rejimi beraberinde getirmiştir. Tüm bu örneklerde daha iyi yaşam ve demokrasi talebiyle başlayan halk hareketleri amacına ulaşamadığı gibi geniş halk kesimleri için çok daha büyük acılara neden olan rejimler egemen hale gelmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizmin egemen olduğu bir dünyada halk kesimlerinin özlediği demokrasi ve yaşam koşullarına ulaşmanın yolu tarihin de gösterdiği gibi kapitalizmi hedefine alan sınıfsal bir perspektife sahip örgütlü bir mücadeleden geçmektedir. Ancak böyle bir mücadele sonrasında halklar yoksulluktan, işsizlikten, sömürülmekten ve diğer halklarla savaşmaktan kurtulabileceklerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sınıf perspektifine sahip bir halk hareketi için her şeyden önce sınıf kimliğini öne çıkartacak bir örgütlenme gereklidir. Bunun yolu ise kapitalizmin, tüm çelişkilerin kaynağı olan üretim sürecindeki çelişkileri öncelikle açığa çıkartıp bunun üzerinden bir örgütlenme yürütülmesidir. Üretim sürecinden başlayacak bir bilgilenme, bilinçlenme ve örgütlenme konusunda en önemli görev sendikalara düşmektedir. Elbette bu görevi üstlenecek sendikaların her şeyden önce sermaye ve siyasi iktidarların güdümünden kurtulmuş ve sınıfın partileriyle işbirliği içinde tüm emekçi sınıfların mücadele aracı olma işlevini üstlenmiş olması gerekir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözün özü: Halk hareketlerinin doğru hedefe yönlenmesi ve devrilen rejimlerin yerine halkın taleplerini yerine getirebilecek anlayışların geçebilmesi ancak, halk hareketlerinin sınıfsal bir karakter kazandırmasıyla mümkündür. Bu da sendikaların ve sınıf partilerinin işlevlerini tam olarak yerine getirmesine bağlıdır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-129795086547204347?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=82245' title='Sınıf Perspektifi Olmayan Halk Hareketleri Başarıya Ulaşabilir mi?'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/129795086547204347/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=129795086547204347' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/129795086547204347'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/129795086547204347'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/02/snf-perspektifi-olmayan-halk.html' title='Sınıf Perspektifi Olmayan Halk Hareketleri Başarıya Ulaşabilir mi?'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TUuwKtIy6MI/AAAAAAAAAiA/mki2yF3uTwg/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-3580444064087565987</id><published>2011-01-28T00:56:00.000-08:00</published><updated>2011-01-28T00:56:02.094-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Demokrasi Ekonomiyi Bozar mı?</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TUKEbdUvnOI/AAAAAAAAAh4/CGbltAG_UZU/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" s5="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TUKEbdUvnOI/AAAAAAAAAh4/CGbltAG_UZU/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: #666666;"&gt;28/01/2011 &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;ÖZGÜRCE &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başbakan TOBB’un toplantısında iş adamlarına hitap ederken, bazılarının ısrarla barajın iyice aşağıya çekilmesi konusunu gündeme getirdiğini belirtiyor ve şöyle diyor: “Biz özellikle ülkemizin ekonomik yapısını bir tehdit altına sokmak istemiyoruz. Bakın bizim ülkemiz tek partili iktidarlarda hep tırmanmıştır. Koalisyon dönemlerinde de hep geri kalmıştır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başbakanın söylemek istediği açıktır. Demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan toplum iradesinin yansıtıldığı bir seçime, ekonomiye tehdit oluşturacağı gerekçesiyle karşı çıkmaktadır. Başbakanın ekonomiye tehdit oluşturduğunu düşündüğü sadece seçim barajı değildir. AKP’nin iktidarda bulunduğu süreçte sendikal hak ve özgürlüklerden, basın özgürlüğüne kadar pek çok konuda sergilenen tavır yine ekonomi için tehdit oluşturur anlayışına dayanmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, Başbakanın “Demokrasi ekonomi için tehdittir” biçiminde özetleyebileceğimiz bu anlayışı doğru mudur? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen kendi düşüncemi paylaşayım: Evet, doğrudur…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demokrasi, Başbakanın da benimsemiş olduğu liberal ekonomiyle çelişir ve onun için tehdit oluşturur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Liberal ekonominin çelişmediği ve kendisine tehdit olarak görmediği tek demokrasi anlayışı, liberal demokrasidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Liberal demokrasi, liberal ekonominin tamamlayıcısıdır ve sermayenin egemenliğini sürekli kılmak amacıyla siyasal alanı yapılandırır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Liberal demokrasi anlayışı içerisinde girişimcilik ve mülkiyet hakkı korunurken emekçilerin ekonomik ve siyasal olarak kendilerini ifade edebilme yolları liberal ekonomiye tehdit olarak görülür. Örneğin sendikal hak ve özgürlükler, girişimcilik ve mülkiyet hakkının en büyük düşmanı olarak kabul edilir. Emekçi kesimlerin siyasal olarak kendilerini ifade etme yolları da demokrasi görüntüsü altında sunulan parlamenter sistem içerisinde sürekli olarak engellenmeye çalışılır. Dolayısıyla, Başbakanın söylediği gibi seçim barajının kaldırılması gibi özgürlükçü demokrasi anlayışını içeren bir siyasal yapı ekonomiyi olumsuz yönde etkiler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zira tüm toplum kesimlerinin iradelerini özgürce yansıtabildiği bir demokrasinin varlığı durumunda seçim barajları kalkacak, partilere yapılan para yardımı ya kalkacak ya da seçime giren tüm partilere eşit dağıtılacak, iktidar partilerinin seçimlerde devlet olanaklarını kullanmalarına son verilmesi gerekecektir. Ayrıca böyle bir demokrasi anlayışı içinde düşünce ve yayın özgürlüğü geçerli olacak, eğitim ve bilim alanları dogmalardan sıyrılacak; düşünen, tartışan, sorgulayan insanlar yetiştirilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine demokrasinin hakim olduğu böyle bir ortamda tüm toplum kesimleri özgürce örgütlenecek ve haklarını örgütlü bir biçimde arayabileceklerdir. Örneğin emekçiler özgürce sendikalaşacak, grev hakkını özgürce kullanabilecek ve sonuç olarak da alın terinin karşılığını alabilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhasıl, toplumun örgütlü olduğu ve her kesimin kendisini ifade edebildiği bir demokrasi ortamında emekçiler ve sermaye dışı diğer toplum kesimleri sermayenin temsilciliğini yapan siyasi iktidarlara mecbur kalmayacak, kendi anlayışlarını iktidara taşıyabileceklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hal böyle olunca da emekçilerin üzerinden milyonlarca lira artı değer elde edilirken asgari ücrete 30 lira zam yeterli görülemeyecek; kıdem tazminatı kaldırılmaya çalışılamayacak; emekçilerin iş, ekmek güvenceleri ortadan kaldırılamayacak; bakanlar çıkıp: “İşçiler 16-18 saat çalışsın” diyemeyecek; sermayenin borçları affedilemeyecek; işçilerin İşsizlik Sigortası Fonu’ndaki paraları sermayeye peşkeş çekilemeyecek; stajyer adı altında aylık 150, 200 liraya işçi çalıştırılamayacak; kamuya ait araziler sermayeye yağmalatılamayacak; sağlık, eğitim gibi kamu hizmetleri ticarethaneye dönüştürülemeyecek ve sermayenin kâr alanı haline getirilemeyecek; işçiler emekli olabilmek için mezara girene kadar bekletilemeyecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi arkamıza yaslanıp bir kez daha düşünelim: Başbakan haklı mı haksız mı? Sayın Başbakanın temsil ettiği sermaye kesiminin ekonomisi böyle bir demokrasi anlayışında bozulur mu, bozulmaz mı? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özgürlükçü demokraside bırakın sermayenin ekonomisini, kimyası bile bozulur!.. Ama unutmamak gerekir ki emekçilerin ve diğer geniş toplum kesimlerinin çıkarlarını sermayenin çıkarının önüne geçmesini sağlayacak bir demokrasi için mücadele gerekir. Mücadelenin başarısı için ise bu ekonomik ve siyasal yapıda kendisini özgürce ifade edemeyen işçileri, işsizleri, çiftçileri, memurları, küçük üreticileri, esnafı, göçmenleri, sakatları, öğrencileri, kadınları ve her dinden, her mezhepten, her etnik kökenden toplum kesimlerini içeren ve birlikte hareket edebilen örgütlenmelere ihtiyaç vardır!..&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-3580444064087565987?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=81842' title='Demokrasi Ekonomiyi Bozar mı?'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/3580444064087565987/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=3580444064087565987' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/3580444064087565987'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/3580444064087565987'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/01/demokrasi-ekonomiyi-bozar-m.html' title='Demokrasi Ekonomiyi Bozar mı?'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TUKEbdUvnOI/AAAAAAAAAh4/CGbltAG_UZU/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-879578195313655561</id><published>2011-01-25T09:38:00.000-08:00</published><updated>2011-01-25T10:33:52.799-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='DİĞER...'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Economists discuss milestone of Turkey's market economy</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TT8KDXwfVoI/AAAAAAAAAh0/UH3p3RVqQpg/s1600/dnlogo.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="43" s5="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TT8KDXwfVoI/AAAAAAAAAh0/UH3p3RVqQpg/s320/dnlogo.gif" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;Economists discuss milestone of Turkey's market economy&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tuesday, January 25, 2011&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ISTANBUL - Hürriyet Daily News&lt;br /&gt;A decision made on Jan. 24, 1980, that marked Turkey’s shift from “mixed capitalism" to a free market economy is still generating discussion among economists and businessmen on its 31st anniversary.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turkey tapped into neo-liberal economic policies with the Jan. 24 decision, Labor Economics Professor Özgür Müftüoğlu from Marmara University told Hürriyet Daily News &amp;amp; Economic Review in a recent interview. “The decision paved the country’s way to a higher competitiveness,” he said. “Turkey took its part in the globalization process with these decisions.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In 1979, Prime Minister Süleyman Demirel delegated Prime Ministry Undersecretary Turgut Özal, a later prime minister and president, to prepare a program of economic and financial measures to integrate the country with the western world less than nine months before a military coup that deeply affected the country’s future.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The program, announced Jan. 24, 1980, mainly included a 32.7 percent devaluation of the Turkish Lira, shrinking the state’s role in the economy, lifting or reducing support of the agricultural sector, promoting foreign investment and providing importers major tax releases.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turkey’s foreign trade volume was $7.33 billion in 1979, according to data from the Turkish Statistical Institute, or TurkStat, while the proportion of imports covered by exports was 44.6 percent.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In 2009, the country’s foreign trade volume rose to $243.07 billion and the proportion of imports covered by exports increased to 72.5 percent.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On Sept. 12, 1980, generals led by Chief of General Staff Gen. Kenan Evren, along with the entire Turkish army, intervened in the tense political situation in a bid to put an end to the “violence and terror” that had erupted between the political left and right.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“It was not easy to make the decisions before the 1980 [coup,] as most of the labor unions were much more powerful than today,” said Müftüoğlu. “The government struggled to implement the decision due to the strong labor unions. But with the Turkish army’s intervention on Sept. 12, 1980, the unions lost their power and the decisions finally came into practice.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Economist Ertuğ Yaşar agreed with Müftüoğlu on the impacts of the government’s program, saying that the Jan. 24 decisions introduced radical changes in the economic outlook of Turkey. “It can well be considered a turning point for the country. It accelerated the competitiveness of the country and formed the proper finance and banking sector,” Yaşar told the Daily News.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“When Prime Minister Süleyman Demirel approved these decisions many criticized his actions harshly.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mütfüoğlu also harshly criticized the decisions. “Looking at the period after the decisions, Turkey’s black market activity rose sharply and public expenditures fell rapidly, for the sake of encouraging the private sector,” he told the Daily News.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“We could also see that the Jan. 24 decisions meant the end of social state, or welfare state, policies of subsequent Turkish governments.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Refik Duran, former head of the Turkish Confederation of Employers' Unions, or TİSK, told Turkish daily newspapers after the announcement of the decisions that the organization was content with the move. “Until today, it was always the laborers who were happy [with the government’s move]. Now it is our turn.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tuğrul Kutadgobilik, current chairman of the employers’ union, told the Daily News in a written statement Tuesday that the 31-year-old decision was crucial, since it launched the integration of the Turkish economy to the modern world economy.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“At the beginning of 1980, the Turkish economy was incapable of producing and consuming. With the Jan. 24 decision, local industry, which was targeting replacing imported goods only, headed towards [a structure that] to promote exports,” he said, adding that a particularly crucial item in the program was easing capital movements.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“The decisions introduced the conception of productivity to the industrialists and provided consumers with the will to make a choice.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“In a period when the foreign trade deficit still raises problems, the Jan 24 decision continues to remind us of the importance of an exports-focused growth model,” he said.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turkey’s foreign trade deficit is estimated to stand around $70 billion in 2010, according official figures.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Earlier this month, Turkish State Minister Zafer Çağlayan, a strong supporter of devaluation of the lira in an attempt to raise exports, expressed similar ideas.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The export-focused growth strategy in the 1980s altered earlier industrial policies that targeted the domestic market to replace imported goods, Çağlayan told Anatolia news agency.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“These policies underlie the recent boost in exports, as the country is experiencing an even more serious restructuring,” he said.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müftüoğlu, however, said: “Turkey certainly now has booming industries and remain a promising global actor. But we should realize what Turkey has lost during this period. While industries grew working conditions worsened.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökhan Kurtaran from Istanbul contributed to this report&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.123counters.com/" target="_top"&gt;&lt;span style="color: #666666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-879578195313655561?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.hurriyetdailynews.com/n.php?n=economist-discuss-mile-stone-of-turkeys-market-economy-2011-01-25' title='Economists discuss milestone of Turkey&apos;s market economy'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/879578195313655561/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=879578195313655561' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/879578195313655561'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/879578195313655561'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/01/economists-discuss-milestone-of-turkeys.html' title='Economists discuss milestone of Turkey&apos;s market economy'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TT8KDXwfVoI/AAAAAAAAAh0/UH3p3RVqQpg/s72-c/dnlogo.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-3026912869084814957</id><published>2011-01-21T02:41:00.000-08:00</published><updated>2011-01-21T02:41:54.903-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>İşsizlik ve Güvencesizliğe Karşı Ortak Mücadele…</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TTliojawPHI/AAAAAAAAAhw/Jx4BV1QBMic/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" s5="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TTliojawPHI/AAAAAAAAAhw/Jx4BV1QBMic/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;21/01/2011 &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;ÖZGÜRCE &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)’nin ekim 2010 verilerine göre işsizlik oranı 2008 krizinin başlangıcı kabul edilen ekim 2008’deki düzeyine gerileyerek yüzde 11.2 olmuştur. İstatistikler üzerinden yapılacak yüzeysel bir analize göre (Ki liberal iktisatçılar genellikle böyle yaparlar) 2008 krizinin emekçilere en önemli yansıması olan işsizlik problemi de ekonomideki diğer göstergeler gibi “Normalleşmiştir”. Hükümet yanlısı ekonomi yorumcularına göre bu durum AKP iktidarının küresel krizi aşma konusundaki başarısının bir sonucudur(!) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rakamlar üzerinden yapılan bu analizler gerçekten doğruyu yansıtmakta mıdır? Daha açık ifadesiyle Türkiye’de emekçilerin durumu en azından 2008 krizi öncesindeki durumuna dönmüş müdür? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pek çok emekçi için kafa karıştırıcı olan bu durumu değerlendirirken öncelikle belirtmek gerekir ki, TÜİK verilerinin güvenilirliği son derece tartışmalıdır. Özellikle emek piyasalarına ilişkin verilerin dayandırıldığı Hane Halkı İş Gücü Anketleri ve bu anketlerde işsizliğin belirlemesine ilişkin olarak uygulanan yöntemler, gerçek işsizliği ortaya koymaktan uzaktır. Ancak başka istatistiksel bir veri olmaması ve emek piyasalarına ilişkin olarak genellikle bunların kullanılması tüm şaibelerine rağmen TÜİK verileri üzerinden de bir değerlendirme yapılmasını zorunlu hale getirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TÜİK verilerine göre krizin etkilerinin ortaya çıkmaya başladığı ekim 2008’de 2 milyon 730 bin olan işsiz sayısı şubat 2009’da 3 milyon 802’ye yükselmiştir. Yani krizin ilk 4 ayında çoğunluğunu işten çıkartılan emekçilerin oluşturduğu işsiz sayısı 1 milyon 72 bin artmıştır. 2009 yılının ikinci yarısından itibaren işsiz sayısı azalmaya başlamış ekim 2009’da 3 milyon 299 bine ekim 2010’da ise 2 milyon 901 bine gerilemiştir. Sadece rakamlar üzerinden bakıldığında ortaya çıkan tabloya göre; krizle birlikte işten çıkartılan emekçilerin bir kısmı yeniden işe alınmış ve ekim 2009 ile ekim 2010 arasında işsiz sayısı 398 bin kişi azalmıştır. Ancak krizin başlangıcı kabul edilen ekim 2008 ile ekim 2010 arasındaki 2 yılda işsizlik oransal olarak aynı düzeye gelmişse de ekim 2010’daki işsiz sayısı ekim 2008’e göre 171 bin kişi artmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu rakamsal ve oransal değerlendirmenin emekçilerin yaşadığı sorunları belirlemek açısından son derece yetersiz olduğu muhakkaktır. Soyut bir biçimde yüz binli, milyonlu sayılarla ifade edilenler emek gücünü satarak aldıkları ücretle yaşamaya çalışan insanlardır. Dolayısıyla emek piyasasında yaşanan hareketliliği sayısal olarak ifade etmek yanında emekçilerin yaşamlarına ne biçimde yansıdığına da bakmak gerekir. Bunun için de yapılabilecek en somut değerlendirme, işten çıkartılanların, kaybettikleri işlerde sahip oldukları haklarla yeniden işe alındıklarında sahip oldukları hakları karşılaştırarak yapılabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada ilk olarak ifade edilmesi gereken; özellikle 2010 yılında istihdamın hiçbir güvence sağlamayan ve ücretsiz aile işçiliğinin yaygın olduğu tarım sektörü ile kayıt dışılığın ve güvencesizliğin yaygın olduğu inşaat sektöründe artmış olmasıdır. Yine bu dönemde sanayide ve hizmetlerde yeniden artan istihdamda da güvencesizliğin hakim olduğu süreli sözleşme, taşeron çalıştırma, stajyer çalıştırma gibi esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaştığı görülmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak, teğet geçtiği iddia edilen 2008 krizi sonrasında TÜİK’nin şaibeli işsizlik rakamlarından bile yola çıkılsa işsiz sayısında önemli bir artış gözükmektedir. Ancak krizin işsizlikten daha çarpıcı olan yönü emekçileri daha düşük ücretle, daha kötü koşullarda, güvencesiz ve örgütsüz çalışmaya mahkum etmiş olmasıdır. İşsizliği önleme bahanesiyle hazırlanan Ulusal İstihdam Stratejisi ve bu çerçevede getirilen bir dizi düzenlemeyle güvencesiz çalışma biçimlerinin kamu çalışanlarını da kapsayacak biçimde yaygınlaştırılması hedeflenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözün özü: Güvencesiz çalışma, emekçiler için en az işsizlik kadar büyük bir tehdittir. Emekçiler kendilerine dayatılan işsizlik ile güvencesizlik arasında sıkıştırılmış bir yaşama en güçlü biçimde karşı koymalıdır. Bunun için de halen güvenceli bir işte çalışanların örgütlü olduğu sendikalar, güvencesiz çalışanları ve işsizleri de –mevzuata rağmen de olsa- örgütlemeli ve mücadele ortak zeminde yürütülmelidir(!)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-3026912869084814957?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=81508' title='İşsizlik ve Güvencesizliğe Karşı Ortak Mücadele…'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/3026912869084814957/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=3026912869084814957' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/3026912869084814957'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/3026912869084814957'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/01/issizlik-ve-guvencesizlige-kars-ortak.html' title='İşsizlik ve Güvencesizliğe Karşı Ortak Mücadele…'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TTliojawPHI/AAAAAAAAAhw/Jx4BV1QBMic/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-9014921143542728274</id><published>2011-01-13T23:33:00.000-08:00</published><updated>2011-01-13T23:33:07.424-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>KESK’te Yeni Yönetim ve Mücadelenin Başarısı Üzerine!..</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TS_77aNFQJI/AAAAAAAAAhs/tMowbflSlME/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" n4="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TS_77aNFQJI/AAAAAAAAAhs/tMowbflSlME/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;14/01/2011 &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;ÖZGÜRCE &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihsel olarak sendikalar, sınıfsal ayrışmanın mekanı olan iş yerlerinde kapitalist üretim sisteminin ortaya çıkarttığı sorunlara karşı mücadele etmek üzere emekçilerin örgütlendiği bir yapı olarak ortaya çıkmıştır. Ancak taleplerin sadece iş yerinde işverene karşı mücadeleyle elde edilemeyeceğinin anlaşılmasıyla birlikte sermaye sınıfıyla bütünlüklü bir mücadeleye girişmek gerektiği düşüncesine ulaşılmıştır. Böylece sendikalar, iş yerlerindeki örgütlenmelerini daha üst düzeyde birleştirmiş ve mücadeleyi iş kolu, bölge, ulusal ve uluslararası düzeydeki federatif ve konfederatif örgütlenmeler altında yürütmüşlerdir. Sendikal mücadele sonucunda elde edilmiş kazanımlar da büyük ölçüde bu üst düzeyli mücadelelerin sonucunda gerçekleşmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de 1980 sonrasında 2821 ve 2822 sayılı Yasalarla getirilen düzenlemeler sendikaların konfederatif bir üst yapılanma içerisinde örgütlenmesine yol açmıştır. 2001 tarihli 4688 sayılı Kamu Çalışan Sendikaları Kanunu’nda da yine aynı üst örgütlenme biçimine yol açacak düzenlemeler yapılmıştır. Böylece iş kolu düzeyinde örgütlenen sendikalar, iş yerlerinde iş yeri sendika temsilcilikleri, il ya da bölgelerde sendika şubeleriyle alt yapılanmasını gerçekleştirirken; ulusal düzeyde kurulu konfederasyonların çatısı altında da üst yapılanmasını gerçekleştirmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de özellikle 1980 sonrasında emekçi kesimlerin çalışma standartları ve sosyal haklarına yönelen yoğun saldırılar, neoliberal yapısal uyum programları çerçevesinde gerçekleştirilmiş ve siyasi iktidarlar tarafından uygulamaya konulmuştur. Emekçilere yönelik saldırıların siyasi iktidarlar eliyle devlet mekanizması tarafından gerçekleştirilmesi, bu saldırılara karşı ancak ulusal düzeyde örgütlenmelerle mücadele edilebileceği gerçeğini de beraberinde getirmiştir. Bu nedenle de konfederasyonların sınıf mücadelesindeki rolü son derece önemli hale gelmiştir. Ancak halen faaliyette bulunan işçi konfederasyonları içinde en eski ve en çok üyeye sahip olan Türk İş, kurulduğu 1952 yılından bu yana emekçilerin haklarını korumaktan çok kapitalist devletin ve dolayısıyla sermayenin çıkarlarının savunucusu olmuştur. Bugün ikinci en fazla üyeye sahip işçi konfederasyonu olan Hak-İş ise siyasal İslam’a yakın ideolojisini emekçilerin haklarını savunmanın önünde tutmuş ve bu ideolojiye yakın siyasi iktidarların güdümünde kalmıştır. 1980 öncesinin efsane örgütü DİSK ise yeniden faaliyete geçtiği 1992 yılından sonra benimsediği “uzlaşmacı” sendikal anlayışının sonucu olarak, emekçilerin haklarını savunmak konusunda üzerine düşeni yerine getirememiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1989 Bahar Eylemleriyle yükselen kamu emekçi hareketi 1995 yılında konfederatif bir üst yapılanma içine girmiş ve KESK, ilk kamu emekçi sendikaları konfederasyonu olarak Türkiye sendikalar tarihinde yerini almıştır. KESK, son yıllara kadar, mücadeleci tabanıyla emekçilerin haklarına yönelen saldırılara karşı toplumsal muhalefetin öncülüğünü yapmış bu nedenle de siyasi iktidarlar tarafından sürekli olarak baskı altında tutulmaya çalışılmıştır. Üzerindeki baskılar ve bunun yanı sıra kendi iç çekişmelerinin de etkisiyle KESK, özellikle 2008 kriziyle yoğunlaşan saldırılar karşısında kendisinden beklenen mücadeleyi yürütememiştir. Kamu hizmetlerinde piyasalaşmanın ve kamu emekçilerinin çalışma ve sosyal haklarında yaşanan kayıpların giderek arttığı bir dönemde KESK’in içinde bulunduğu bu durum KESK sendikaları ve bu sendikalara üye emekçiler arasında da sendikal mücadele konusunda umutsuzluğa ve karamsarlığa yol açmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8 Ocakta yapılan Olağanüstü Genel Kurul tam da bu karamsarlığın derinleştiği bir süreçte gerçekleşmiştir. Genel Kurul gerçekleştirilirken o salonda bulunmadığım için oradaki havayı doğrudan izleyemedim. Ama Genel Kurulun yapıldığı zaman dilimi içinde torba yasayı ve sendikal mücadelenin durumunu konuşmak üzere bulunduğum Antakya’da, Mersin’de kamu emekçilerinin KESK’e ve Olağanüstü Genel Kurula dair tepkilerini izleme olanağı buldum. Bu izlenimlerden çıkarttığım sonuç olarak şunu söyleyebilirim: Genel Kurul’dan çıkan yeni yönetim mücadelenin yeniden yükseltilmesi konusunda bir fırsat olarak görülmektedir. Ancak bunun gerçekleşmesi yani KESK yönetiminin örgüte yeni bir dinamizm kazandırabilmesi konusunda endişeler de mevcuttur. Bu endişelerin başında da KESK’i oluşturan siyasi yapıların iç çekişmelerini devam ettirmeleri ve 6 ay sonra gerçekleştirilecek Olağan Genel Kurul’a yönelik hesaplarla yeni yönetimin aktif çalışmalarda bulunmasının engellenmesi gelmektedir. Bir diğer endişe de yeni yönetimin görevine uyum sağlama sürecinde konfederasyonun pasif kalmasıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KESK, mevcut konfederasyonlar içerisinde emekçilerin haklarını savunma iradesini ve gücünü gösterebilecek tek örgüttür. Saldırıların en yoğun olduğu bir süreçte KESK’in de işlevsiz kalması emekçi kesimlerin büyük kayıplara uğramasına neden olacaktır. Bu süreçte KESK’ten beklenen; en hızlı biçimde kendi örgütünü yeniden harekete geçirecek birlik ve mücadeleyi sağlamasıdır. Öte yandan diğer konfederasyonları, sendikaları ve örgütlenememiş tüm emekçi kesimleri de mücadele içerisine çekebilmesidir. KESK’in yeni yönetiminin bu zorlu görevi yerine getirebilmesi, her şeyden önce KESK içinden gelecek desteğe bağlıdır. Endişe edildiği gibi küçük hesaplar üzerinden yönetime desteğin esirgenmesi veya bu önemli sorumluluğun yerine getirilmesinde engelleyici bir tavır alınması hem KESK’e hem de emekçilere yapılmış büyük bir ihanet olarak algılanacaktır(!) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözün özü: İçinde bulunduğumuz süreçte Türkiye’de emek mücadelesinde halen umut vaat eden konfederatif tek sendikal yapı olan KESK’in yönetimi, üstlendiği bu zorlu görevde başarılı olmak zorundadır. Başta KESK üyeleri olmak üzere Türkiye’de emekten yana olduğunu iddia eden herkesin de KESK’in doğru bir mücadele perspektifi geliştirmesi ve bu mücadelede başarıya ulaşmasına katkı sağlama sorumluluğu vardır (!)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-9014921143542728274?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=81140' title='KESK’te Yeni Yönetim ve Mücadelenin Başarısı Üzerine!..'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/9014921143542728274/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=9014921143542728274' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/9014921143542728274'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/9014921143542728274'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/01/keskte-yeni-yonetim-ve-mucadelenin.html' title='KESK’te Yeni Yönetim ve Mücadelenin Başarısı Üzerine!..'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TS_77aNFQJI/AAAAAAAAAhs/tMowbflSlME/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-3129138674587465722</id><published>2011-01-07T03:31:00.000-08:00</published><updated>2011-01-07T03:31:33.757-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>KESK OLAĞANÜSTÜ GENEL KURULA GİDERKEN…</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TSb5OyTMLOI/AAAAAAAAAho/9nt93aasql8/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" n4="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TSb5OyTMLOI/AAAAAAAAAho/9nt93aasql8/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;07/01/2011&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;ÖZGÜRCE&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;KESK, Türkiye’nin 30 yılını karartan ve karartmaya da devam eden 12 Eylül darbe süreci içinden çıkmış bir mücadele örgütüdür. 1995 yılından itibaren KESK içinde bütünleşen kamu emekçi hareketi bir taraftan darbe döneminin anti demokratik düzenlemelerine fiili ve meşru mücadele hattı oluşturarak karşı koyarken; diğer taraftan da emekçilerin haklarına yönelik saldırılar karşısında işçi sınıfı hareketinin öncülüğünü üstlenmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KESK’in toplumsal mücadeledeki öncü rolü; egemen güçlerin (devletin ve sermayenin) KESK’i ve dolayısıyla da kamu emekçi hareketini baskı altına alarak etkisizleştirmeye yönelik planlarını da beraberinde getirmiştir. Bu bağlamda önceleri tutuklama ve sürgünlerle daha sonra da devlet eliyle kurdurulan -sahte- sendikalarla KESK ve kamu emekçi hareketinin önü kesilmeye çalışılmıştır. 2001 yılında çıkartılan 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu da yine kamu emekçilerinin gerçek örgütü olan KESK’i mücadeleden uzaklaştırıp, mevzuat sendikacılığına hapsetmeyi hedeflemiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KESK üzerine oynanan oyunlar, belirli bir düzeyde amacına ulaşmışsa da KESK’in etkisinin azalmasında, KESK’i oluşturan siyasi yapıların kendi aralarındaki iç çekişmelerin de önemli etkisi olmuştur. Bu çekişmelerin en sonunda ulaştığı noktada MYK, geçtiğimiz günlerde istifa etmiş ve KESK, tarihinde ilk kez böyle bir nedenle olağan üstü genel kurula gitmek zorunda kalmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KESK’in örgütsel yapı olarak zayıflaması ve mücadeleden uzaklaşması, neoliberal politikalar çerçevesinde emekçilere yönelik saldırıların en yoğun hale geldiği döneme denk gelmiştir. Özellikle 2000’li yıllarda bir taraftan kamu hizmetleri piyasalaşırken, diğer taraftan emekçilerin ekonomik ve sosyal hakları hızla aşındırılmaya başlamıştır. Ne acıdır ki KESK, kendisine en çok ihtiyaç duyulan bu dönemde önemli bir varlık gösterememiş ve KESK’i etkisizleştirmeye çalışanlar başarıya ulaşmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KESK’in ve bağlı sendikaların üst yönetim olarak içinde bulunduğu tüm olumsuz koşullara rağmen şunu da kabul etmek gerekir ki KESK’i oluşturan yapılar halen toplumsal mücadelenin en önemli unsurlarıdır. Bugün her şeye rağmen emekçilerin haklarına yönelik saldırılar karşısında bir ses çıkıyorsa bu, KESK sendikalarının yerel düzeydeki birimlerinden ve onların öncülüğünde oluşan emekçi birlikteliklerinden gelmektedir. Bunun son örneği, torba yasaya karşı yürütülen yerel düzeydeki mücadelelerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KESK, 8 Ocak’ta olağanüstü genel kurulunu gerçekleştirecektir. Olağan genel kurula altı ay gibi kısa bir süre kalmış olmasına rağmen yapılacak bu olağanüstü genel kurul son derece önemlidir. Olağanüstü genel kurulu önemli kılan nedenlerden birincisi, olağan genel kurula kadar geçecek altı ayda emekçilere yönelecek saldırıların daha da yoğunlaşacak olmasıdır. Torba yasa ve onun devamı olarak Ulusal İstihdam Stratejisi çerçevesinde kamu işyerleri de dahil olmak üzere emek piyasasını esnekleştirmek adına en temel hakları ortadan kaldıracak düzenlemeler getirilecektir. Bunun yanında sağlıktan eğitime kadar pek çok alanda piyasalaşma süreci daha da derinleştirilecektir. Ayrıca bu altı ay içinde Türkiye genel seçim süreci yaşayacaktır. Tüm bunlar toplumsal mücadeleyi çok daha önemli hale getirmektedir. Böyle bir ortamda KESK’in kendi iç problemlerini aşmış bir biçimde toplumsal mücadelenin yeniden önüne geçmesi gerekir. Bu nedenle 8 Ocak’ta önümüzdeki mücadele sürecinin sorumluluğunu üstlenecek anlayışa ve desteğe sahip bir yönetim göreve getirilmelidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olağanüstü genel kurulu önemli hale getiren diğer bir neden ise bu altı aylık süre içinde KESK sendikalarının büyük çoğunluğunun şube ve merkez genel kurullarını gerçekleştirecek olmasıdır. 8 Ocak’ta KESK’i oluşturan siyasi yapıların alacakları tavır, önümüzdeki süreçte gerçekleştirilecek şube, merkez genel kurulları ve bunların belirleyiciliğinde gerçekleştirilecek olan olağan genel kurul için de bir gösterge olacaktır. Burada siyasi yapılar, ya geçen yıllardaki çekişmelerini devam ettirecek ve KESK’i çürümeye terk edecekler ya da geçmişte yapılan hatalardan ders çıkartarak küçük hesaplaşmalar yerine, KESK’i yeniden toplumsal muhalefetin öncüsü haline getirecek bir bütünleşmenin sorumluluğu ile hareket edeceklerdir(!)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-3129138674587465722?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/3129138674587465722/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=3129138674587465722' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/3129138674587465722'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/3129138674587465722'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2011/01/kesk-olaganustu-genel-kurula-giderken.html' title='KESK OLAĞANÜSTÜ GENEL KURULA GİDERKEN…'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TSb5OyTMLOI/AAAAAAAAAho/9nt93aasql8/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-8922700609510699377</id><published>2010-12-31T00:56:00.000-08:00</published><updated>2010-12-31T00:56:37.770-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>2011 Sendikal Bürokrasiyle Mücadele Yılı Olmalı!..</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TR2afYHprAI/AAAAAAAAAhg/mif0Kv4XZZc/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" n4="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TR2afYHprAI/AAAAAAAAAhg/mif0Kv4XZZc/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;31/12/2010 &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;ÖZGÜRCE &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1990’lı yılların ortalarından itibaren sessizliğe bürünen Türkiye emek hareketi, 2007’de başlayan Novamed direnişi, THY grev süreci, Telekom grevi, Tuzla tersane işçileriyle dayanışma eylemleri, Yörsan, Tega, Sinter Metal ve daha birçok işyerindeki grev ve direniş sayesinde yeniden canlanmıştır. SSGSS’nin yasalaşma sürecinde ve 2008 krizinin ardından emekçilere yönelik saldırılarındaki artış karşısında küçüklü büyüklü birçok direniş sergilenmiştir. Bu sürecin devamı olarak 2009’un 25 Kasımında kamu emekçilerinin gerçekleştirdiği iş bırakma eylemi ve Ankara’da devam eden TEKEL direnişi sayesinde emekçiler, 2010 yılına üzerlerindeki ölü toprağını atıp yeniden topyekün mücadeleye girişecekleri umuduyla girmişlerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama maalesef umutlar boşa çıkmış, 2007’den 2010 yılına kadar yükselen emek hareketi, yükselişini sürdüremeyerek, yeniden gerilemeye başlamıştır. Bu gerilemenin sinyalleri ilk olarak TEKEL işçilerinin 17 Ocakta düzenlediği mitingde görülmeye başlanmıştır. Bu mitingde DİSK ve KESK başta olmak üzere konfederasyonlar, TEKEL işçilerinin yanında yer almayarak, direnişi sahiplenmeyeceklerini, sadece göstermelik bir destekle yetineceklerini göstermişler ve TEKEL işçilerini Türk-İş bürokrasisiyle baş başa bırakmışlardır. Konfederasyonların direnişe yönelik desteğinin göstermelik olduğu 4 Şubat grevinde de açıkça görülmüştür. Nihayet konfederasyonların 22 Şubatta aldıkları kararla kendilerinden beklenen eylemliliği tam üç ay sonrasına 26 Mayısa ertelemeleri hem TEKEL direnişinin hem de son üç yılda emek hareketindeki yükselişin sonunu getirmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa TEKEL direnişi, Türkiye’deki tüm işsizlerin, güvencesizlerin, örgütlü ve örgütsüz tüm emekçilerin ortak hareketi haline getirilebilir; direnişin emekçi kesimlerde yarattığı heyecan, emek mücadelesinde yeni mücadele dalgalarına dönüştürülebilirdi. Ama maalesef emekçilerin siyasi iktidar ve sermaye karşısındaki direnci yine sendikal bürokrasiye yenik düşmüştür(!) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sendikal bürokrasi sadece TEKEL direnişinin değil, daha birçok mücadele alanının önünde engel haline gelmiştir. Hükümetin işsizliği önleme bahanesiyle emek piyasasını esnekleştiren, emekçiyi yoksullaştıran, güvencesizleştiren ve iş cinayetlerini olağan hale getiren uygulamaları karşısında sendikalar, kendilerini ölü toprağının en derinlerine gömmüşlerdir. Sendikaların bu hali, siyasi iktidara ve sermayeye öylesine büyük bir cesaret vermiştir ki; hükümetin bakanları, sendika genel kurul salonlarında, işçi sınıfının 200 yıllık kazanımlarını yok sayarak işçilerin 16-18 saat çalıştırılabileceklerini söylemekten bile çekinmemişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sendikal bürokrasinin örgütlülüğü anlamsızlaştıracak düzeydeki sorumsuzluğu sayesinde 2010 yılında gerileyen mücadelenin sonucu olarak, emekçiler 2011 yılına daha yoksul, daha güvencesiz, daha örgütsüz ve belki hepsinden önemlisi daha umutsuz girmektedir. Ama umutsuzluk, kabullenmişlik tüm sorunları daha da arttıracak, emekçilerin yaşamlarını daha da çekilmez hale getirecektir. Onurlu bir yaşam için emekçilerin kendilerine dayatılan koşulları kabullenmeleri mümkün değildir, bu nedenle emekçilerin umutsuzluğa kapılma ve mücadeleden uzaklaşma gibi bir lüksü olamaz(!) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2011 yılında emekçilerin her türlü olumsuz koşula karşın mücadeleyi yeniden yükseltmesi gerekir. Bunun başarılabilmesi için ise her şeyden önce emek mücadelesinin önünü tıkayan bürokratik sendikal anlayış yıkılmalıdır. Bürokratik sendikal anlayışın yıkılması, sendika içi mücadeleyi gerektirir. Burada görev öncelikle sendikalar içerisinde bürokratik anlayıştan uzak kalmayı başarmış, sınıf bilinciyle hareket eden sendikacılara ve sendikalı emekçilere düşmektedir. Halen örgütsüz olan emekçilerin de sendikalardan uzak durmak yerine örgütlenip, sendika içi mücadelede yerlerini almaları gerekir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözün özü: Emekçiler yüzyıllarca süren mücadelelerle edinilmiş olan haklarına yönelik saldırıları durdurmak ve emeğine, ekmeğine sahip çıkmak için 2011 yılında emek mücadelesini yeniden yükseltmek zorundadır. Bunun için de öncelikle yapılması gereken; mücadelenin önünü tıkayan sendikal bürokrasiden kurtulmaktır(!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2011’in sendikal bürokrasiyle mücadele yılı olması umuduyla, mutlu ve umutlu bir yıl dilerim…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-8922700609510699377?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=80494' title='2011 Sendikal Bürokrasiyle Mücadele Yılı Olmalı!..'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/8922700609510699377/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=8922700609510699377' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/8922700609510699377'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/8922700609510699377'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2010/12/2011-sendikal-burokrasiyle-mucadele-yl.html' title='2011 Sendikal Bürokrasiyle Mücadele Yılı Olmalı!..'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TR2afYHprAI/AAAAAAAAAhg/mif0Kv4XZZc/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-7782621402736890013</id><published>2010-12-24T10:28:00.000-08:00</published><updated>2010-12-24T10:28:04.852-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Sermayenin Güneydoğu’ya İlgisi Üzerine…</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TRTluTziDXI/AAAAAAAAAhU/UgoLZNBBCE0/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" n4="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TRTluTziDXI/AAAAAAAAAhU/UgoLZNBBCE0/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;24/12/2010 &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;ÖZGÜRCE &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk Girişim ve İş Dünyası Konfederasyonu (TÜRKONFED) ve Diyarbakır Organize Sanayi İşadamları Derneği (DOSİAD) tarafından düzenlenen 14’üncü Girişim ve İş Dünyası Zirvesi geçen hafta Diyarbakır’da yapıldı. Zirvede gerçekleştirilen görüşmeler medyanın gündeminde fazlaca yer almazken, TÜSİAD başkanı Ümit Boyner’in konuşmasına Kürtçe&amp;nbsp;başlaması ve Büyükşehir Belediye Başkanı Baydemir’le halay çekmesi ön plana çıkartıldı. Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki uzun yıllar baskı altında tutulmuş, görmezden gelinmiş bir dili, bir kültürü görünür kılacak adımları kimden gelirse gelsin olumlu olarak kabul etmek gerekir. Hele ki Boyner’in konuşmasındaki gibi barış ve dostluk mesajları içeriyorsa…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zirve’nin medyada ön plana çıkartılan kısmıyla ilgili düşüncelerimizi paylaştıktan sonra, Zirve’nin içeriğine dair de birkaç söz söylememiz gerekir. Önce Zirve’nin düzenleyicilerinden olan TÜRKONFED’i kısaca tanıtmakta yarar vardır. Türkiye’nin en büyük sermaye örgütü olan TÜRKONFED, 2004 yılında Türkiye Sanayici ve İşadamı Dernekleri Platformu üyesi dernekler ile Sektörel Dernekler Platformu üyesi derneklerin oluşturduğu federasyonlar tarafından kurulmuştur. Kuruluş amacı, bölgesel ve sektörel kaynakların uluslararası entegrasyona ve rekabet gücünün artırılmasına olanak sağlayacak biçimde değerlendirilmesi için projeler üretmektir. DOSİAD ve TÜSİAD da TÜRKONFED üyesidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14’üncü Girişim ve İş Dünyası Zirvesi’nde gündem, TÜRKONFED’in de kuruluş amacına uygun olarak “Bölgesel Kalkınma ve İş Dünyasının Rolü” olarak belirlenmiştir. Hükümetin Devlet Bakanı Cevdet Yılmaz tarafından temsil edildiği Zirve’de Bölgesel Kalkınma Ajansları çerçevesinde Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yatırım ikliminin oluşturulmasına yönelik çalışmalar yapılmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölgesel Kalkınma Ajansları kapsamında yatırım ikliminin oluşturulması, özü itibariyle, bölgede bulunan tüm kaynakların, rekabet gücünü arttırmak isteyen sermayeye “cazip koşullarda” sunulması anlamına gelmektedir. Bunun gerçekleşmesi durumunda dereler, ormanlar, yeraltı suları, madenler gibi doğal kaynakların kullanımı bölge halkının elinden alınarak, sermayeye devredilecektir. Sermaye de tüm bu doğal kaynakları, tıpkı Munzur’da olduğu gibi üzerinden kâr elde edeceği biçimde metalaştıracak, bir taraftan doğayı tahrip ederken diğer taraftan da bölge halkının bin yıllardır sahip olduğu kaynakları onlara parayla satacaktır. Doğanın kâr alanlarına dönüşme sürecinde kültürel değerler de Hasankeyf gibi acımasızca yok edilecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir bölgenin, sermayenin yatırımları için uygun hale getirilmesi yani üretim maliyetlerini minimum düzeye çekebilmesi sadece doğanın ve kültürel değerlerin talan edilmesiyle kalmamaktadır. Bunun yanında sermayenin yatırım için en öncelikli koşulu ucuz emek gücüdür. “Güneydoğu’yu Türkiye’nin Çin’i yapacağız” açıklamalarıyla sermaye çevreleri bu bölgeyi ucuz emek bölgesi haline çevirme özlemlerini uzun zamandır gündemde tutmaktadır. Hükümet de sermayenin bu özlemini karşılamak üzere yatırımı ve istihdamı arttırmak görüntüsü altında önemli adımlar atmıştır. Öte yandan bölgesel asgari ücret uygulaması ve bölgede çalışma yaşamının tamamen kuralsız hale getirilmesine yönelik çalışmalar da halen devam etmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sermaye çevrelerini temsil eden iş adamı ve iş kadınlarının, 30 yıldır yaşanan baskılar ve acılar karşısında sessiz kalarak göz ardı ettikleri bir kültürü, bir dili bugün birden bire hatırlamalarını bölge halkı, demokrasi ve insan haklarına olan saygının bir ifadesi olarak kabul eder mi bilemiyorum(!) Bu konuda naçizane benim düşüncem, doğası gereği sermaye burada da çıkarlarıyla hareket etmekte ve daha fazla kâr elde etmek uğruna doğasıyla, kültürüyle ve insanıyla bu bölgeyi de sömürü alanı haline getirmeye çalışmaktadır. Kürt sermayesinin bu süreçten nemalanma beklentisinde olması ve tüm bu gelişmeleri desteklemesi doğaldır. Ancak Kürt nüfusun çok önemli kesimini oluşturan emekçiler, kendi emekleriyle birlikte doğayı ve kültürlerini de korumak gibi bir sorumlulukla karşı karşıya kalacaktır. Bu sorumluluğun yerine getirilmesi için en önemli koşul ise Türk ve Kürt emekçilerin birlikte mücadelesidir(!)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-7782621402736890013?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=80148' title='Sermayenin Güneydoğu’ya İlgisi Üzerine…'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/7782621402736890013/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=7782621402736890013' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/7782621402736890013'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/7782621402736890013'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2010/12/sermayenin-guneydoguya-ilgisi-uzerine.html' title='Sermayenin Güneydoğu’ya İlgisi Üzerine…'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TRTluTziDXI/AAAAAAAAAhU/UgoLZNBBCE0/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-52665807842610610</id><published>2010-12-17T01:44:00.000-08:00</published><updated>2010-12-17T03:02:31.649-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>ÖĞRENCİLER ŞAŞIRTIYOR…!</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TQswzdlsvSI/AAAAAAAAAhQ/btDQip_tHP0/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" n4="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TQswzdlsvSI/AAAAAAAAAhQ/btDQip_tHP0/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;17/12/2010&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;ÖZGÜRCE&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Üniversite öğrencilerinin siyasetçilere tepki göstermesi büyük bir şaşkınlık yarattı. Özellikle siyasetçiler gördükleri tepkiler karşısında şaşkınlığın da ötesinde hayal kırıklığına uğradı. Öyle ya bugün kendilerinin temsil ettiği 1980 sonrası siyaset anlayışında eğitim ve yükseköğretim politikalarının temelinde düşünmeyen, sorgulamayan ve dolayısıyla ne olursa olsun tepki göstermeyip, kendilerine her söyleneni kuzu gibi dinleyip, kabullenen bir gençlik yaratmak vardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen 30 yıl içinde her türlü baskı ve sindirme yöntemleri de kullanılarak bu politikalar önemli ölçüde amacına ulaşmıştı. Artık okulda öğretmeninden, okul idaresinden, sokakta polisten, işyerinde patronundan korkan, sorgulama yetisini kaybetmiş, kendisinden tüm istenenlere itaat eden bir nesil ortaya çıkmıştı. Bundan üniversitedeki öğrenciler de ziyadesiyle nasibini almıştı. Üniversite öğrencileri sadece şiddet yöntemleriyle değil, üniversiteye girme yarışında önlerine konulan sınavlarla her zaman bireysel çıkarlarını düşünmeleri ve arkadaşlarıyla sürekli olarak rekabet etmeleri yönünde de baskılanıyorlardı. Üniversitede de bu rekabetçi anlayış, kariyer basamaklarını beşer onar atlamak hayaline dönüşüyor ve üniversiteyi, toplumu sorgulamayan, sorunların çözümünde söz sahibi olmayı aklının ucundan bile geçirmeyen, dayanışma düşüncesinden uzak bir üniversite gençliği yaratılmak isteniyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençliği toplumdan soyutlayarak bencilliğe sürüklemeye çalışan, 12 Eylül darbesinin ardına gizlenmiş olan piyasacı anlayış amacına büyük ölçüde ulaşmış görünüyordu. Dolayısıyla politikacılar, üniversitelere giderken karşılarında 30 yıllık politikalarının ürünü olan öğrencileri bekliyordu. Ama üzerlerindeki tüm baskılara rağmen, halen üniversitenin ve toplumun sorunlarına sahip çıkmaya çalışan, kendilerine dayatılanlara itaat etmek yerine sorgulayan ve belki hepsinden önemlisi dayanışmayı bireysel çıkarlarının önüne çıkartan bir gençlikle karşılaşınca doğal olarak şaşkınlığa uğradılar. Bu şaşkınlığın ve belki şaşkınlığın da ötesinde yaşadıkları hayal kırıklığının nedeni, geçen 30 yılda tüm yapmaya çalıştıklarının boşa çıkma düşüncesiydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversite öğrencilerinin son dönemlerdeki tepkilerini şaşkınlıkla karşılayan diğer bir kesim de kendi öğrenciliklerinde toplumsal duyarlılıkla mücadele etmiş ama daha sonra kendisini piyasaya ve siyasi iktidara adamış olan 68 ve 78 kuşağından olan kalem erbabıydı. Çok şaşırmışlardı, çünkü gençlikten ilk umudu kesen onlar olmuştu. Onlara göre kendi gençliklerindeki dünya değişmişti. Artık, Doğu bloğu çökmüş, işçi sınıfı mücadelesi iflas etmiş, piyasa anlayışı alternatifsiz kalmıştı. Bu durumda uzlaşmadan ve piyasa değerlerine sahip çıkmaktan başka bir yol yoktu. Bunları kabullenmeyen ve hala emekten, sömürüden söz edenler çağdışı kalmış dinozorlardı. Bu kesimin kendi çocukları başta olmak üzere tüm gençliğe önerisi bireysel çıkarlarının peşinde en kısa yoldan köşeyi dönüp, liberalizmin nimetlerinden yararlanmalarıydı. Aslında bunları savunmaktan başka çareleri de yoktu. Zira yaşadıkları ideolojik sapışı kendi vicdanlarında ve toplum gözünde meşrulaştırabilmek hiç de kolay olmuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskinin öğrenci hareketi içinde olup bugünün piyasa savunucusu olanlar, öğrencilerden yükselen tepkiler karşısında şaşkınlıktan da öte ideolojik sapışlarının deşifre olacağı telaşına kapıldılar. Ve bu telaşla öğrencilerin tepkilerinin ardındaki nedenleri sorgulamak yerine eylem biçimlerini ön plana çıkartarak eylemlerin içeriğini boşaltıp eylem biçimlerini savunmaya çalıştılar. Böylece siyasi iktidarı ve patronlarını kızdırmadan -tıpkı TÜSİAD başkanı gibi- demokrasi görüntüsüne halel getirecek polis müdahalelerini eleştirip, yumurta atmanın hoş görülmesi gerektiği üzerinde durdular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hangi çerçeveden bakılırsa bakılsın üzerlerindeki tüm baskılara rağmen üniversite öğrencilerinin tepkilerini ve taleplerini ortaya koymaları son derece önemlidir. Zaten dikkat edilirse Başbakan’ın ve hükümet temsilcilerinin bu tepkilere karşı yaklaşımları, -birinci yılı dolan- TEKEL direnişine yönelik yaklaşımlarına çok benzer biçimde öfke ve tehdit içermektedir. Sadece bu bile öğrenci eylemlerinin doğru yönde olduğunu ve doğru adrese ulaştığını göstermektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak burada dikkat edilmesi gereken birkaç nokta vardır. Bunlardan birincisi geçtiğimiz günlerde Başbakan ve YÖK başkanının da vurguladıkları gibi uzun yıllardır hazırlıkları yapılan yükseköğrenim sisteminde köklü bir değişiklik için harekete geçilmek üzeredir. Üniversitenin tümüyle piyasalaştırılmasını içeren bu köklü değişiklikler karşısında tepkileri engellemek için üniversitedeki baskılar arttırılmak istenecek ve öğrenci eylemleri de bunun için gerekçe haline getirilmeye çalışılacaktır. Geçmişte yaşanan pek çok deneyim, bu tür eylemlerin toplumdan tepki çekecek biçimlere dönüşmesini sağlamak üzere -derin güçler tarafından- provake edildiğini göstermiştir. Bu konuda başta öğrenciler olmak her kesimin son derece dikkatli olması ve geçmişte kurulan acı tuzaklara düşülmemesi gerekir. Ayrıca eylemlere gerekçe oluşturan nedenlerin açık biçimde toplumla paylaşılması ve başta üniversitenin diğer bileşenleri (akademisyen, idari ve tektik personel) olmak üzere sendika ve demokratik kitle örgütlerinin özgür ve demokratik üniversite mücadelesini sahiplenmesini sağlamak gerekir(!)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-52665807842610610?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=79803' title='ÖĞRENCİLER ŞAŞIRTIYOR…!'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/52665807842610610/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=52665807842610610' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/52665807842610610'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/52665807842610610'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2010/12/ogrenciler-sasirtiyor.html' title='ÖĞRENCİLER ŞAŞIRTIYOR…!'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TQswzdlsvSI/AAAAAAAAAhQ/btDQip_tHP0/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-3890317540787513158</id><published>2010-12-10T03:28:00.000-08:00</published><updated>2010-12-10T04:44:31.043-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>(Asgari) Ücret Ne Kadar Olmalı?</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TQIOuuETsSI/AAAAAAAAAhM/pBv6NfMFMXM/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" n4="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TQIOuuETsSI/AAAAAAAAAhM/pBv6NfMFMXM/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;10/12/2010&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;ÖZGÜRCE&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Kapitalist üretim sisteminin doğuşundan bu yana işçi ve sermaye sınıfının arasındaki mücadelenin en temel konusu emeğin üretimden alacağı pay yani ücret olmuştur. Ücret, emekçilerin yaşamlarını sürdürebilmelerini sağlayan gelirdir. İşverenler için ise ücret, üretimin gerçekleştirilmesinde bir maliyet unsurudur. İşveren işçiye ne kadar düşük ücret verirse kârı o kadar yüksek olacaktır. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ücret, yaşamlarını sürdürecek bir gelir anlamına geldiği için emekçiler, işverenden ücret talep ederken, ihtiyaçlarını ne ölçüde karşılayabileceklerini göz önünde bulundururlar. Örneğin emekçi, 1 kilo daha fazla et satın alabileceği bir ücret artışını kazanım olarak görebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ücret pazarlığında işverenlerin yaklaşımı emekçilerden farklıdır. Onlar, ücret miktarını belirlerken, emekçinin temel ihtiyaçlarını karşılayacak ve ertesi gün yeniden işbaşında olmasını sağlayacak bir miktarı yeterli görür. Bu nedenle -Türkiye’de asgari ücretin hesaplanmasında da olduğu gibi- emekçiyi eşi ve çocukları olan, kültürel etkinliklere ihtiyaç duyan bir sosyal varlık olarak görmezler. Diğer bir söyleyişle emekçinin de insan olduğunu hesaba katmazlar. İşverenlerin emekçilere yönelik bu yaklaşımı, tarihsel süreçte işçi sınıfının mücadeleleriyle değişmiş ve işçi sınıfının önemli bir güç haline geldiği dönemlerde sermaye, -kendi işine geldiği ölçüde de olsa- emekçinin bir insan olduğunu kabullenmek zorunda kalmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küreselleşme ve üretim süreçlerindeki esnekleşmeyle birlikte emekçiler arasında rekabetin artması ve sendikal örgütlenmelerin başarısızlıkları işçi sınıfının zayıflamasına neden olmuştur. Böylece sermaye, yeniden emekçiyi herhangi bir makine gibi kendisine kâr sağlayan üretim ya da hizmet sunum sürecinin bir unsuru olarak görmeye başlamış ve ücret konusundaki yaklaşımı da bu yönde değişmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emekçilerin sermaye tarafından yeniden insan olarak kabul edilebilmeleri ve insanca bir gelire kavuşmaları, tarihsel süreçte de olduğu gibi mücadelenin yükseltilmesine bağlıdır. Ancak bu mücadele sürecinde emekçilerin, ücreti sadece yaşamı sürdürmeye yarayan bir gelir olarak görme anlayışını gerek bireysel pazarlıklarda gerekse işletme, iş kolu ya da asgari ücret gibi ulusal düzeydeki toplu pazarlıklarda değiştirmeleri gerekmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emekçilerin ücret talepleri, emek gücünün üretim ya da hizmet sunum sürecinde yarattıkları değer üzerinden olmalıdır. Gerçi sermaye, emekçilerin, yarattıkları değer üzerinden pay istemelerini engellemek için üretim sürecini emeğin yarattığı değeri görünmez hale getirecek biçimde sürekli olarak karmaşıklaştırmaktadır. Ama tüm karmaşıklığa rağmen özellikle toplu düzeyde yürütülen pazarlıklarda toplam hasıla üzerinden emeğin hakkına sahip çıkılması gerekir. Örgütsüz emekçilerin işyerlerinde bunu gerçekleştirmeleri son derece zordur. Ancak örgütlü işyerlerinde sendikaların işletmenin satış hasılatı ve kârlılığı üzerinden yapacakları hesaplamalarla emekçilere düşen payın yükseltilmesi yönünde bir mücadele yürütmeleri mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilindiği gibi özellikle son 30 yılda hemen her düzeydeki toplu pazarlıklarda emeğin ürettiği değer yerine enflasyon temel alınmıştır. Ücretin enflasyona endekslenmeye çalışılması ve enflasyon oranlarının da siyasi iktidarların ve sermayenin etkisiyle son derece sübjektif kriterlerle belirlenmesi yıllar içinde toplam hasıla içinde emeğin payının giderek düşmesine neden olmuştur. Bunun sonucu olarak da işçilere günlük bir simit fiyatına denk gelen komik ücret artışları yapılırken, birçok şirket kâr rekorları kırmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asgari ücretin belirlendiği bir süreçte olmamız nedeniyle ücretin nasıl hesaplanması gerektiği yönündeki tartışmalar, yeniden gündeme gelmiştir. İşçi tarafını temsil eden Türk İş, asgari ücretin belirlendiği masaya her zaman olduğu gibi enflasyon oranı üzerinden yüzdelik ücret artışı talebiyle oturacaktır. Sonuç olarak da yine bir simit ya da bir çay fiyatına karşılık gelecek ücret artışına razı olarak masadan kalkılacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emekçinin insan yerine konmadığı ve onu giderek daha fazla açlığa, yoksulluğa sürükleyen bu ücret belirlenme oyuna artık son verilmelidir(!) Asgari ücret pazarlığında ücretin emeğin yarattığı değerin karşılığı olduğu anlayışı içerisinde bir tutum alınmalıdır(!) Ulusal düzeyde bir pazarlık olan asgari ücret tespitinde işçileri temsil eden sendikaların masaya getirmesi gereken kriter, kişi başına düşen milli gelir olmalıdır(!). AKP Hükümeti iktidarda bulunduğu dönemde sürekli olarak Gayrı Safi Yurtiçi Hasıla’nın (GSYH) rekor derecede büyümesiyle ve kişi başına düşen milli gelirin artmasıyla övünmektedir. Bakanlar Kurulu’nun 25 Kasım tarihli Resmi Gazete’de yayınladığı düzeltmeye göre 2011 yılında her bir T.C yurttaşının başına düşecek olan milli gelirin 16.126 dolar olacağı öngörülmüştür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumda Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nda işçi sınıfının temsilcisi olarak masa başına oturanların milli gelirden kişi başına düşeceği öngörülen miktarı dikkate almaları gerekir(!) Eğer Türkiye iddia edildiği kadar büyüdüyse bunda en büyük pay kuşkusuz emekçilerindir. O halde işçilerin haklarını alabilmelerinin ön koşulu asgari ücretin en az kişi başına düşen milli gelir düzeyinde olmasıdır. Ayrıca eşi çalışmayan ve çocuk sahibi olan emekçiler için eş ve çocuklarına düşen pay da talep edilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asgari ücret masasında oturan sermaye ve hükümet temsilcilerinin birkaç simit bedelini bulmayan ücret artışlarını bile yüksek bulacaklarına şüphe yoktur. Böyle bir ortamda yukarıda paylaştığım yöntemle hesaplanacak talepler gerçekçi görülmeye bilir. Ama emek sömürüsünün gerçekliği karşısında hak aramanın ve hak almanın yolunun bize “gerçek” olarak gösterilenleri sorgulamaktan geçtiğini unutmamak gerekir (!)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-3890317540787513158?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=79482' title='(Asgari) Ücret Ne Kadar Olmalı?'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/3890317540787513158/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=3890317540787513158' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/3890317540787513158'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/3890317540787513158'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2010/12/asgari-ucret-ne-kadar-olmal.html' title='(Asgari) Ücret Ne Kadar Olmalı?'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TQIOuuETsSI/AAAAAAAAAhM/pBv6NfMFMXM/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-8112636776272693933</id><published>2010-11-26T02:02:00.000-08:00</published><updated>2010-11-26T02:02:59.663-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Sendikal Bürokrasiyi Aşmak Gerek!..</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TO-FiyAd9vI/AAAAAAAAAhI/iJV6Gjczaxg/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ox="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TO-FiyAd9vI/AAAAAAAAAhI/iJV6Gjczaxg/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: #666666;"&gt;26/11/2010 &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;ÖZGÜRCE &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşçi sınıfını baskı altına almak için kullanılan en etkili araç işsiz bırakma tehdididir. Yaşamını sürdürecek yegane geliri, emeği karşılığında aldığı ücret olan emekçiler için işsizliğin anlamı aç kalmakla eşdeğerdir. Sanayi devriminin ardından işçileşmenin ve beraberinde de yedek işçi ordusunun artması emekçilerin iş için birbirleriyle rekabetini arttırmış ve bunun sonucu olarak da sermayenin emekçiler üzerinde baskı kurma olanağı artmıştır. Sendikalar, emekçiler arasındaki dayanışmayı arttıran, rekabeti engelleyen ve böylece sermayeye karşı mücadelede işçi sınıfının tek vücut haline gelmesini sağlayan örgütler olarak tarih sahnesinde çıkmışlardır. İşçi sınıfının mücadele aracı olarak sendikalar, işçi sınıfı üzerindeki baskıları önemli ölçüde geri püskürtmüş ve özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında sadece emekçilerin haklarında değil, genel olarak özgürlükçü demokrasinin gelişmesine de katkı sağlamışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak 20. yüzyılın son derece hareketli geçen siyasi tarihi içinde sendikalar, kapitalizmle mücadele etmek yerine kapitalizm içerisinde uzlaşmacı bir yaklaşımla çalışma standartları ve sosyal haklarda iyileştirmeyi amaçlayan bir role bürünmüştür. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında emekle sermaye arasındaki çelişkilerin azaldığı sosyal/refah devleti politikalarının uygulandığı dönemde birçok sendika, giderek mücadeleden kopmuş ve bürokratik bir yapı içerisine girmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980’li yıllarla birlikte hızlanan küreselleşme sürecinde üretimin esnekleşmesi ve devletin piyasalaşma süreçlerinde işçi sınıfından önemli ölçüde kopmuş olan bürokratikleşmiş sendikalar, emekçilerin hakları için mücadele etmek yerine emekçilerin bu süreçteki tepkilerini kontrol altında tutmak gibi bir işlev edinmiştir. Böylece işçi sınıfının kendi içindeki rekabetini önlemek üzere dayanışma içinde sermayeye karşı mücadelenin aracı olan sendikalar artık, sermayeyle uzlaşı içinde işçi sınıfının mücadelesinin önünde bir “barikat” haline gelmiştir. Hal böyle olunca da bürokrasinin hakim olduğu sendikalar içerisinde işçiler, sermayenin işsiz bırakma tehdidine karşı sermayeyle mücadeleden önce önlerine kurulmuş barikatları aşmak zorunda kalmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sendikal bürokrasinin işçi sınıfı mücadelesinin önüne kurmuş olduğu barikatların açık bir örneği TEKEL işçilerinin mücadele sürecinde yaşanmıştır. Sermayenin ve dolayısıyla siyasi iktidarın işsizlikle tehdit ederek, 4-c denilen statü içinde güvencesizliğe, yoksullaşmaya mahkum etmeye çalıştığı TEKEL işçileri, Türkiye işçi sınıfı tarihinin en büyük direnişlerinden birini gerçekleştirmiştir. Direniş boyunca TEKEL işçileri hükümetten gelen en sert, tehditlere ve baskılara boyun eğmemiş direnişini Ankara’nın en soğuk günlerinde sürdürmüştür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama gelin görün ki hükümetin baş eğdiremediği direniş, konfederasyon yönetimlerinin başındaki bürokrasi tarafından önce TEKEL işçisi yalnızlaştırılarak zayıflatılmış, daha sonra da hiçbir zaman gerçekleştirilmeyecek vaatler verilerek sonlandırılmaya çalışılmıştır. TEKEL işçisinin örgütlü olduğu Tek Gıda İş Sendikası da direnişin Sakarya Meydanı’ndaki aşaması sona erdikten sonra işçilere verdiği mücadeleyi sürdürme sözünde durmamış ve binlerce TEKEL işçisini 4-c’yi kabullenmeye zorlamıştır. Yani hükümetin 78 gün boyunca kırmayı başaramadığı Sakarya direnişi sendikal bürokrasi tarafından kırılmış ve binlerce TEKEL işçisi çaresizlik içinde güvencesizliği, yoksulluğu yani 4-c’yi kabullenmek zorunda kalmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sendikal bürokrasinin yine galip geldiği düşünüldüğü bir zamanda Ekim ayının başında kendilerine dayatılan güvencesizliği, yoksulluğu kabul etmeyen bir avuç TEKEL işçisi yeniden direnişe geçmiştir. Sendika yöneticileri haklarına, mücadelelerine sahip çıkmadıkları TEKEL işçilerinin direnişini kırmak için kolluk güçlerinin de desteğini alarak şiddete başvurmaya başlamıştır. Bu sendikal bürokrasinin ne kadar köşeye sıkışmış olduğunun açık bir göstergesidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sendikal bürokrasiyle mücadele, içinde bulunduğumuz süreçte en az sermayeyle mücadele kadar önemlidir. Bu mücadelenin başarısı için sendikal bürokrasi dışında kalmayı başarmış sendikacılar başta olmak üzere emekten demokrasiden yana olan tüm güçlerin tepkilerini ortaklaştırmaları gerekir. Ancak işçi sınıfı mücadelesinin önündeki bu büyük barikat aşıldığı zaman sendikalar, tarihsel işlevlerine geri dönecek ve yeniden işçi sınıfı mücadelesinin bir aracı haline gelebilecektir (!)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-8112636776272693933?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=78777' title='Sendikal Bürokrasiyi Aşmak Gerek!..'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/8112636776272693933/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=8112636776272693933' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/8112636776272693933'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/8112636776272693933'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2010/11/sendikal-burokrasiyi-asmak-gerek.html' title='Sendikal Bürokrasiyi Aşmak Gerek!..'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TO-FiyAd9vI/AAAAAAAAAhI/iJV6Gjczaxg/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-1743303420811987834</id><published>2010-11-19T06:47:00.000-08:00</published><updated>2010-11-19T06:47:57.412-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Bayramda ‘Müjde’ Masalı</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TOaNsZEh1VI/AAAAAAAAAhE/lbrwbdd_xOg/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ox="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TOaNsZEh1VI/AAAAAAAAAhE/lbrwbdd_xOg/s1600/logo1.gif" style="cursor: move;" unselectable="on" /&gt;&lt;/a&gt;19/11/2010 &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;ÖZGÜRCE &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Bayram çeşitli kesimlere verilen “müjde” haberleriyle başladı. Önce memur ve emekliye daha sonra işçiye, işsize, esnafa “müjde” haberleri manşetlere taşındı. Memur ve emekli, “müjde” sözünü duyunca heyecanlandı belki ama “müjde” denilenin maaş artışı ya da ikramiye gibi bir şey değil, sadece maaşların bayramdan önce dağıtılmasından ibaret olduğu kısa zamanda anlaşıldı. Yani diğer bayramlarda olduğu gibi bu bayramda da maaşı eline erken geçen memur ve emekli bayramın coşkusuyla parasını erkenden harcayacak ve ay sonuna kadar daha uzun süre cebi boş gezmiş olacak. Dolayısıyla erken maaş ödemesini, memur ve emekli değil ama belki esnaf, üç beş mal daha fazla satarım düşüncesiyle “müjde” olarak kabul edecektir. Ancak erken maaş ödemesi ve bayram vesilesiyle talebin körüklenmesinden aslan payını alan büyük patronlar olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bayram öncesinde hükümetin ve onun yandaşı medyanın öne çıkardığı diğer bir manşet de “işsize müjde” şeklindedir. Çalışma Bakanı’nın açıkladığı ve işsizler için müjde olarak sunulan haberler, daha önce 2008 ve 2009 yıllarında çıkartılan istihdam paketlerinin yeni bir versiyonudur. Diğer istihdam paketleri gibi bu pakette de işverenin “istihdam üzerinde yük” olarak tanımladığı vergi ve sigorta primlerine muafiyet getirilmesi ve esnek -düşük ücretli, örgütsüz ve güvencesiz- istihdamın daha da yaygınlaştırılması amaçlanmaktadır. Bu bağlamda “müjde” olarak sunulan “200 bin yeni istihdam”ın vergi ve sigorta primi ödemeyen işverenin stajyer adı altında asgari ücretin üçte biri ücretle işçi çalıştırmasına olanak tanınarak gerçekleşmesi beklenmektedir. Öte yandan “kamuya 100 bin yeni istihdam” başlıklı müjdeli haberin altında da kamuda emekli olanların yüzde 20’si kadarı olan 25 bin kişi için kadro verileceği diğer 75 binin ise güvencesiz (4-b ve 4-c’li) olarak istihdam edileceği belirtilmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak, “işsize müjde” söylemi altında işsizler, çok düşük ücretlerle, hiçbir güvenceye sahip olmadan çalışmaya zorlanırken; işverenlerin vergi ve sigorta primleri toplumun üzerine yıkılmaktadır. Yani “müjde”, daha fazla sömürülen işsiz için değil, daha ucuza işçi çalıştıran, vergi ve primini topluma ödeten işveren için geçerli olmaktadır(!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bayram öncesinde diğer bir “müjde” haberi de esnaf ve küçük üretici için gelmiştir. Buna göre KOBİ’lerin ölçeklerine göre en fazla 30 ile 80 bin TL, İhracat Kredisi Destek Programı adı altında ise 200 bin dolara kadar kredi verilmesi öngörülmektedir. Ancak bu kredileri almak için işletme cirolarının milyon dolarları bulması şart koşulmuştur. Hal böyle olunca da milyon dolarlık cirosu olan esnaf ve küçük üreticilerin nerede bulunabileceği sorusunu sormamak ve “esnafa müjde”nin aslında yine “büyük sermayeye müjde” anlamına geldiğini düşünmemek olanaksızdır (!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bayram müjdelerinin belki en fazla ses getireni “borçlulara af müjdesi” olmuştur. Hükümetin, Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı affı olarak nitelendirdiği kamu alacaklarının yeniden yapılandırılmasına ilişkin düzenlemede, vergiden SGK primine, elektrikten doğalgaz borcuna kadar son derece geniş bir kapsamda borçların anapara dışındaki kısımları affedilmiştir. Son 10 yılda ardı ardına gelen krizler, artan işsizlik ve düşen ücretler dikkate alındığında bu affın işçi, esnaf, çiftçi ve küçük üretici için gerçekten “müjde” olduğu düşünülebilir. Ancak başta sabit gelirli işçi, memur ve emekliler başta olmak üzere dar gelirli kesimler borçlarına sadıktır. Gerekirse boğazından keser ama borcunu öder. Esnaf, çiftçi ve küçük üretici içinde vergi adaletsizliği ve krizler nedeniyle borçlarını ödeyemeyen bir kesim mutlaka vardır ve bu af onları sevindirmiştir. Ancak bu kesimin borçları kendileri için büyük de olsa kamunun alacağı olan toplam borçlar içindeki payı son derece düşüktür. Kamuya olan borçların büyüğü servet sahipleri ve sermayedarlarındır. Basına yansıdığı kadarıyla sadece Aydın Doğan’ın bu af kapsamında silinen borcu 3.4 milyar TL civarındadır ki bu rakam milyonlarca esnafın, çiftçinin af kapsamında silinecek borcundan fazladır. Dolayısıyla bu afta da “müjde”nin sahibi yine büyük sermayedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğerlerinden biraz farklı olmakla birlikte medyada yer alan müjde manşetlerinden biri de “işçiye bayram müjdesi” başlığıdır. Bu başlık altında haberleştirilen bayramdan hemen önce Türk Metal Sendikası ile MESS arasında gerçekleştirilen ve 120 bin işçiyi kapsayan toplu iş sözleşmesinin bağıtlanmasıdır. “Müjde” olarak verilen sözleşmede sosyal yardımlar yüzde 10-15, saat ücretleri ise ortalama yüzde 5.35 arttırılmıştır. Metal sektöründeki kârların yüksekliği ve giderek artan enflasyon düşünüldüğünde yapılan sözleşmenin işçi için ne kadar “müjde” olduğu tartışılır. Ancak bir biçimde metal sektöründe çok kötü bir sözleşme imzalanmadıysa bunda metal işçisinin diğer sözleşme dönemlerinden farklı olarak sendikasını iyi bir sözleşme için baskı altına almasının ve yapmış olduğu eylemlerin önemli katkısı olmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözün özü: Bayram öncesinde medyada yer alan işçi, memur, emekli, işsiz, esnaf, çiftçi ve küçük üreticiye yönelik “müjde” manşetleri kocaman bir yalandır(!) “Müjde” olarak sunulan tüm bu düzenlemeler, emekçi kesimlerin daha fazla ter akıtıp daha az ekmek alabileceği; sahip olduğu tüm değerlerin devlet eliyle sermayeye aktarıldığı bir düzeneğin parçasıdır(!) Emekçiler kendileri için “müjde”nin sadece kendi elleriyle yaratılacağını unutmamalı ve kendilerine “müjde” olarak sunulan düzmece masalları elinin tersiyle itmelidir(!)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-1743303420811987834?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=78472' title='Bayramda ‘Müjde’ Masalı'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/1743303420811987834/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=1743303420811987834' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/1743303420811987834'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/1743303420811987834'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2010/11/bayramda-mujde-masal.html' title='Bayramda ‘Müjde’ Masalı'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TOaNsZEh1VI/AAAAAAAAAhE/lbrwbdd_xOg/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-8108586774256161407</id><published>2010-11-05T01:58:00.000-07:00</published><updated>2010-11-05T01:58:44.473-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>29. Yılında YÖK, Üniversite ve Toplum</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TNPG9sfgydI/AAAAAAAAAhA/hNKfhsQlHsU/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" px="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TNPG9sfgydI/AAAAAAAAAhA/hNKfhsQlHsU/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;05/11/2010 &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;ÖZGÜRCE &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye üniversiteleri YÖK’le geçen 29 yılını geride bıraktı. Aradan geçen 29 yıl içerisinde YÖK’ün kuruluş yıldönümü olan 6 Kasımlar demokrasi ve özgürlük olmadan üniversitede bilgi üretmek ve sunmanın da mümkün olmayacağını düşünenler tarafından protesto günü olarak ilan edildi. YÖK’ü protesto günlerinde sendika ve derneklerde örgütlü olan az sayıda öğretim elemanı ve idari personel dışında çoğunlukla üniversite öğrencileri tepkilerini gösterdi. YÖK protestolarında hedef YÖK’ün kurumsal yapısı oldu elbette. Ama kimi zaman YÖK başkanlarına gösterilen tepki, kuruma olan tepkinin de önüne geçti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YÖK’e ve YÖK başkanlarına gösterilen tepkiler, genellikle türban yasağı ya da rektör atamalarıyla başlayan kadrolaşma girişimleri üzerinden topluma yansıdı. Bu bağlamda özellikle 28 Şubat sürecinin üniversiteye yansımasını sağlayan Kemal Gürüz ve ondan sonra göreve gelen Erdoğan Teziç, türbanı yasakladığı için; halen görevdeki Başkan Yusuf Ziya Özcan ise türbana serbesti getirdiği için kamuoyunun gündemine geldi. Yine bu süreçte Cumhurbaşkanları Ahmet Necdet Sezer ve Abdullah Gül’ün yaptığı rektör atamaları da kamuoyunda haber değeri buldu. Hal böyle olunca da toplumda üniversite sorunu sadece laiklerle antilaiklerin çatışması olarak algılandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa üniversitelerde yaşanan gerçek sorun ne sadece kadrolaşma çabaları ne de türban meselesiydi. 12 Eylül darbecilerinin YÖK’ü üniversiteler üzerine musallat etmesinin tek bir nedeni vardı o da üniversitelerin darbenin de gerekçesi olan neoliberal politikaların gerekleri doğrultusunda yeniden yapılandırılmasıydı. Üniversitede neoliberal yeniden yapılanma, üniversitenin ve dolayısıyla bilimin toplumsal olmaktan çıkartılıp, bütünüyle piyasanın yani sermayenin hizmetine amade edilmesiydi. Bunun gerçekleşmesi için önce üniversitedeki idari ve akademik özerkliğin ortadan kaldırılması gerekiyordu. YÖK sayesinde üniversite özerkliği ortadan kaldırıldı ve üniversite, siyaset kurumuna bağımlı hale getirildi. Artık üniversite bileşenlerinin (Akademisyen, öğrenci, idari personel) hiçbir söz hakkı kalmıyor, tüm işleyiş, atanmış rektörlerin iki dudağı arasına bırakılıyordu. YÖK kurulduktan sonra ilk icraat olarak üniversitedeki özgür düşünceyi savunan bilim adamlarını tasfiye etti. Daha sonra kışla düzenine uygun biçimde akademik hiyerarşiyi keskinleştirdi ve örgütlülüğü engelledi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversitede idari özerkliğin ortadan kalkmasıyla yaratılan baskı ortamı akademik özerkliğe de yansıdı ve akademik çalışmalar, siyasi iktidarların ve piyasanın çıkarlarıyla sınırlı bir çerçeve içerisine sıkıştırıldı. Öte yandan üniversitelere genel bütçeden ayrılan payın ve akademisyen ücretlerinin bilinçli bir biçimde sınırlandırılmasıyla birlikte yaratılan mali baskılar da idari baskılarla birleşince akademik özerklik tamamen ortadan kalkmış oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YÖK düzeni içinde idari, mali ve akademik baskılarla geçen 29 yılın ardından bugün üniversiteler, öğrenim faaliyetlerini öğrencilerden topladıkları harçlardan, araştırma faaliyetlerini ise üniversite-sanayi işbirliği içerisinde elde edilen projelerden sağlamaktadır. Öğretim faaliyetlerinde amaç sermayenin istediği nitelikte işgücü yetiştirmekten ibarettir. Araştırma faaliyetleri de yine sermayenin ihtiyaç duyduğu alanlarda yapılan çalışmalarla sınırlandırılmıştır. Dolayısıyla üniversitede toplumun refahı ve gelişmesi için bilimsel bilgi üretme ve sunma işlevinden tamamen uzaklaşmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maalesef geçen 29 yılda YÖK ve üniversitede yaşananlar toplumu doğrudan ilgilendiren yönleriyle anlatılamamış, sadece kişiler üzerinden yürüyen kısır bir laik - antilaik ayrışması gibi gösterilmiştir. Oysa bu ayrışma görüntüsünün ardında, bugüne kadar YÖK’ün başında bulunan beş başkanın beşi de istikrarlı bir biçimde üniversitedeki bu yapısal dönüşümü yaşama geçirme gayretinde olmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yıl da gelenekselleştiği üzere YÖK 6 Kasım’da protesto edilecek ve YÖK’ün kaldırılması istenecektir. Elbette YÖK’ün kaldırılmasını için yapılacak olan protestolar son derece anlamlıdır. Ancak, sadece üniversite bileşenlerinin içinde yer alacağı bir platformda YÖK ve üniversite sorunun çözülemediği de 29 yıllık tecrübe ile sabittir. Bu durumda yapılması gereken, yılda bir kez gerçekleştirilecek eylemlerin yanı sıra üniversitede yaşanan sorunları ve bu sorunların başta emekçiler olmak üzere toplumun geniş kesimlerine nasıl yansıdığını anlatmak ve böylece YÖK’e ve üniversitedeki piyasalaşma sürecine karşı tepkiyi ve mücadeleyi toplumsallaştırmaktır(!)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-8108586774256161407?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=77729' title='29. Yılında YÖK, Üniversite ve Toplum'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/8108586774256161407/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=8108586774256161407' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/8108586774256161407'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/8108586774256161407'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2010/11/29-ylnda-yok-universite-ve-toplum.html' title='29. Yılında YÖK, Üniversite ve Toplum'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TNPG9sfgydI/AAAAAAAAAhA/hNKfhsQlHsU/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-7441791697861875402</id><published>2010-10-29T02:50:00.000-07:00</published><updated>2010-10-29T02:50:37.386-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Üniversitede Türban Üzerine…</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TMqYg4b1S4I/AAAAAAAAAg0/e4YLtXviLyk/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" nx="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TMqYg4b1S4I/AAAAAAAAAg0/e4YLtXviLyk/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;29/10/2010 &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;ÖZGÜRCE &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de hizmet alan bakımından kıyafet sınırlamasının olduğu tek kamu alanı eğitimdir. Yani okul öncesi eğitimden üniversiteye kadar hizmet alan durumunda olan öğrenciler her istedikleri kıyafetle okula gidemezler. Üniversite dışındaki okullarda belirli bir kıyafet giyinme zorunluluğu varken üniversitede dini simge haline gelmiş kıyafetler dışında belirli bir sınırlama yoktur. 12 Eylül referandumu sonrasında yeniden alevlenen tartışmalar, daha önce de olduğu gibi üniversitede dini simge olarak kabul edilen “türban”a yönelik yasağın kaldırılması üzerinde yoğunlaşmaktadır. Hal böyle olunca bir kıyafet biçimi olan türbanı, üniversitenin işlevlerini de dikkate alarak değerlendirmek gerekmektedir. Üniversitede türban üzerine düşüncelerimi, bu konunun daha önce gündeme geldiği 2008 yılında bu köşede yayınlanan “Türban ve Üniversite Üzerine…” başlıklı yazıda ifade etmeye çalışmıştım. 1 Şubat 2008 tarihli bu yazıda yer alan düşüncelerimi konunun güncelliğini göz önünde bulundurarak bir kez daha sizlerle paylaşmak istiyorum: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Üniversite, bu köşede birçok kez dile getirmeye çalıştığım gibi bilimsel bilgi üretmesi ve sunması gereken bir kurumdur. Bilimin olmazsa olmaz koşulu ise özgür düşünme ve tartışma ortamının gerekliliğidir. Yani, bilimsel faaliyet içinde bulunacak kişiler (öğrenciler de bu faaliyetin doğrudan içindedir) tamamen dogmalardan uzak düşünmeye ve sorgulamaya açık olmalıdır. Mutlaklaştırılmış kabullerin ötesine geçemeyen itaatin, özgür düşünceyi engellediği de anımsanırsa böyle bir anlayış içerisinde gerçeklikleri anlamak, sorunları çözmek ve toplumsal ilerlemeye katkı sağlamak nasıl mümkün olabilir?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Üniversiteye ilişkin bu genel tanımlamadan sonra gelelim türbana; mademki bir inancın gereği olarak talep edilmektedir, o halde en temel insan haklarından biri olması gereken inanç özgürlüğü bağlamında diğer giyim kuşam şekilleri gibi türbana da karşı olmamak gerekir. Ancak, konu “üniversitede türban” olunca, dini bir simge olan türbanı tercih edenlerin mutlaklaştırılmış kabulleri olduğu ve bu kabuller doğrultusunda itaatin, özgürce düşünme ve sorgulamanın önüne geçeceği kaygıları ortaya çıkmaktadır. İşte bu noktada türban ya da benzeri inanç simgelerini taşıyanların bilimsel faaliyet içinde katkı sağlamaları beklenemez. Dolayısı ile üniversitede türbanı değerlendirirken şekil açısından değil, türbanın altındaki zihniyetin bilim ve üniversitenin işlevleriyle arasındaki çelişki açısından konu ele alınmalıdır. &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Burada haklı olarak şu soru akıllara gelecektir: Peki, bilimsel faaliyete engel olacak dogmalar, mutlaklaştırılmış, itaate dayalı düşünceler sadece türbanla mı ortaya çıkar, türbanın yasak olması üniversitelerde düşüncenin özgür olduğu anlamına mı gelir?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Sorunun cevabı elbette “hayır” olacaktır. Başı açık ama beyni örtülü birçok kişi üniversitelerdedir ve zaten üniversitelerin bugün işlevlerini yerine getirmekten uzak olmasının temel nedeni de budur. Ve beyinlerdeki bu örtü sadece dinle sınırlı değildir. Irkçılığı, şovenizmi ve sermayeciliği dogma haline getirmiş, mutlaklaştırmış ve ona itaat eden de önemli bir kesim vardır. Bu kesimin de bilim ve üniversite ile çelişkileri dini dogma haline getirmiş olanlardan daha az değildir. &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;O halde, öncelikle üniversitede türbanı savunmamak gerekir ama en az türbanla simgeleşen dogmalar kadar üniversitenin işlevlerini engelleyen diğer örtülü beyinlerle de mücadele etmek gerekir. Öte yandan, türban konusunda düşünürken sadece türbana karşı çıkmak yerine, türbanın ve onun temsil ettiği düşüncenin son 30 yılda böylesine yaygınlaşmasının nedenlerine de bakılmalıdır. Zira türban talebinin böylesine yoğunlaşması sadece bir sonuçtur. İnsanları dine yönelten en temel etken bu dünyadan umutların kesilip, diğer dünyadan beklentilerin artmasıdır. Bu dünyada umutları tüketen ise özgürlükçü düşünce ortamının baskılanması ve bu baskı ortamından faydalanılarak toplumun geniş kesiminin haklarını elinden alıp, onları açlığa, yoksulluğa, işsizliğe iten politikalardır. Sermayenin çıkarları doğrultusunda oluşturulan bu politikalar sorgulanmadan Türkiye’de irtica ve de türban konusunda yapılacak tartışmalar lafı güzaftır.” &lt;/em&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-7441791697861875402?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=77432' title='Üniversitede Türban Üzerine…'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/7441791697861875402/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=7441791697861875402' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/7441791697861875402'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/7441791697861875402'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2010/10/universitede-turban-uzerine.html' title='Üniversitede Türban Üzerine…'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TMqYg4b1S4I/AAAAAAAAAg0/e4YLtXviLyk/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-2272397312523480558</id><published>2010-10-22T01:35:00.000-07:00</published><updated>2010-10-22T01:36:07.159-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Yargıdan AKP’ye Büyük ‘Destek’!..</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TMFMrrNqCNI/AAAAAAAAAgw/Iqc4BHfqLnI/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" nx="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TMFMrrNqCNI/AAAAAAAAAgw/Iqc4BHfqLnI/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: #666666;"&gt;22/10/2010 &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;ÖZGÜRCE &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türban, iktidarda 8 yılını dolduran AKP’nin iç siyasetteki en önemli dayanağı olmuştur. Türban üzerinden yaptığı manevralar sayesinde AKP, “şekli laisizmin” savunucusu CHP’yi de yargı kurumlarını da elimine etmeyi başarmıştır. Öte yandan AKP, çoğu zaman planlı biçimde gündeme getirdiği türban meselesi üzerinden hem gerçek gündemin üzerini örtmüş hem de toplum desteğini kaybedip köşeye sıkıştığında türban nedeniyle hakkında açılan kapatma davalarında büründüğü mazlum rolü sayesinde bu sıkışmışlıktan kurtulmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun en açık örneği 2008 yılında yasalaştırılmak istenen SSGSS’ye karşı toplumda muhalefetin en üst düzeyde olduğu bir dönemde yaşanmıştır. Emek Platformunun tüm ülkede iki saatlik iş bırakma kararını uygulayacakları 14 Mart 2008 günü AKP’ye kapatma davası açılacağı haberi gündeme bomba gibi düşmüş ve emekçilerin eylemi başarıya ulaşamamıştır. Daha sonra da AKP’nin kapatma davası nedeniyle büründüğü “mazlum” hali Emek Platformunu bölmüş ve emekliliği mezara taşıyan, sağlığı bütünüyle piyasaya terk eden 5510 sayılı SSGSS Yasası Meclisten geçmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzer bir durum bugün de söz konusudur. HSYK seçimleri sonrasında AKP’nin hukuk ve demokrasi anlayışı 12 Eylül referandumunda kendisini destekleyen kesimler tarafından dahi eleştirilmeye başlanmıştır. Öte yandan CHP, “şekli laisizm” anlayışını yumuşatarak, 2008’de AKP’ye kapatma davasına gerekçe olan “Türbanı sadece üniversitede serbestleştirme” formülünü önermiştir. CHP’nin bu hamlesi, AKP’nin iktidarını sürdürmesini sağlayan çok önemli bir kozun elinden alınması anlamına gelmektedir. Bu önemli kozun elinden alınmasını engellemek isteyen AKP, türban hedefini genişletmek ve türban serbestisinin kamusal alanının bütününü kapsayacak biçimde yayılmasını savunmak durumunda kalmıştır. Her ne kadar AKP’nin nihai hedefi türbanın her alanda kullanımının serbestleşmesi olsa da böylesine köklü bir düzenleme, -karşılaşabileceği tepkiler nedeniyle- AKP için de henüz erkendir. Gerek HSYK seçimleri gerekse türban meselesinde atmak zorunda kaldığı adımlar AKP’yi pek çok yönden sorgulanır bir konuma düşürmüş ve köşeye sıkışmasına neden olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte AKP’nin yine köşeye sıkıştığı bir dönemde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, yeni bir kapatma davası açılabileceğini ima eden bir açıklama yapmıştır. Bu açıklama 2008’deki kapatma davasının açılmasında olduğu gibi AKP’nin halen yargı baskısı altında olduğu söylemiyle yeniden mazlum görüntüsüne bürünmesine yol açacaktır. Böylece HSYK seçimleri ve AKP’nin yargı üzerinde gerçekleştirildiği iddia edilen operasyon ile AKP’nin türban meselesindeki yeni konumu sorgulanmayacak; adil bir hukuk düzeni ve demokrasi adına AKP’yi destekleyen ama son gelişmeler üzerine AKP’yi eleştirenler de yeniden AKP savunuculuğuna devam edecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözün özü: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı yine en zor zamanında mazlum rolüne bürünmesini sağlayarak AKP’ye destek olmuştur. Sayın Başbakan, sürekli olarak eleştirdiği Başsavcıya ne kadar teşekkür etse azdır (!)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-2272397312523480558?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=77046' title='Yargıdan AKP’ye Büyük ‘Destek’!..'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/2272397312523480558/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=2272397312523480558' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/2272397312523480558'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/2272397312523480558'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2010/10/yargdan-akpye-buyuk-destek.html' title='Yargıdan AKP’ye Büyük ‘Destek’!..'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TMFMrrNqCNI/AAAAAAAAAgw/Iqc4BHfqLnI/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-3372065676074053003</id><published>2010-10-15T02:08:00.000-07:00</published><updated>2010-10-15T02:08:37.697-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>2011 OVP; Kime Ne Getirir, Kimden Ne Götürür?</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TLgZqTvD1LI/AAAAAAAAAgs/0WC7cFDrRvk/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ex="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TLgZqTvD1LI/AAAAAAAAAgs/0WC7cFDrRvk/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;15/10/2010 &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;ÖZGÜRCE &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;2011-2013 dönemini içeren Orta Vadeli Program (OVP) yayınlandı ve hemen ardından da borsa rekor bir yükselişle tarihinin en yüksek düzeyine çıktı. OVP’nin toplumun hangi kesimlerine neler getirip, hangi kesimlerinden neler götüreceğini anlamak için borsanın verdiği bu tepkiye bakmak yeterlidir aslında… &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Bilindiği üzere borsa, kağıtları işlem gören şirketlerin kârlarının ya da kâr beklentilerinin artmasıyla yükselir. Şirketlerin kârının yükselmesi de maliyetlerinin düşmesi ve rekabet edebilme kabiliyetlerinin yükselmesiyle olur. Maliyetlerin düşmesi ve şirketlerin pazar paylarının artması ya ihtiyacın yüksek olduğu çok özel bir ürünün piyasaya sürülmesiyle ya da verimliliği olağan üstü düzeyde yükseltecek bir üretim tekniğinin bulunması ve uygulanmasıyla gerçekleşir. Eğer bu özel durumlar dışında bir şirketin kârı ve dolayısıyla hisselerinin değeri yükseliyorsa bunun nedeni emek maliyetinin ve/veya vergi giderlerinin düşürülmesidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devletin izlediği ekonomi politikaları şirketlerin kârlılık düzeyini birçok yönden etkiler. Örneğin bugün Türkiye’de olduğu gibi cumhurbaşkanı, başbakan ve bakanlar, şirketlerin temsilcisi gibi ülke ülke dolaşır ve bir taraftan bu şirketlerin mal ve hizmetlerini pazarlamaya çalışır veya bu şirketlere yatırım yapacak ortak ararlar. OVP gibi programlar ise hükümetlerin devlet erkini kullanarak uygulanacakları politikaları ve tercihleri belirtir. Bu tür programlarda vergilerin hangi toplum kesiminden alınacağı, bütçeden hangi toplum kesimine daha fazla kaynak aktarılacağı gibi maliye politikalarının yanı sıra uygulanacak sosyal politikalar ve istihdam politikalarıyla da hangi toplumsal sınıfın çıkarlarının korunacağı ortaya konulur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2009 yılında hazırlanan OVP gibi 2010 yılında hazırlanan ve 2011-2013 dönemini kapsayan OVP’de de “Ekonominin rekabet gücü, kamu harcamalarında etkinlik, iyi yönetişim, devlet yardımları, eğitim sistemi, yargı sistemi, kayıt dışılık, yerel yönetimler ve bölgesel gelişme alanlarında yapısal dönüşüm ihtiyacı devam etmektedir” tespiti yapılmıştır. Söz konusu yapısal dönüşüm, tamamen piyasanın ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik olarak neoliberal politikalar çerçevesinde gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda 2010 OVP ile bir taraftan “kamu açıklarının azaltılması…” hedefi ortaya konulmuş, diğer taraftan da “...özel sektörün kullanabileceği kaynakların artırılmasına katkı sağlayacak ve böylece özel sektör öncülüğünde bir büyüme sürecinin gerçekleşmesine yardımcı olacaktır” ifadesi kullanılmıştır. Bunun anlamı, kamu gelirleri arttırılıp, kamu giderlerinin azaltılacağı ama bu yapılırken özel sektörün çıkarları gözetileceğidir. Yani kamu gelirlerini arttırmak için toplumun ödediği dolaylı vergiler artacak, kamu giderlerini azaltmak için de eğitim, sağlık gibi kamu hizmetlerine ayrılan pay düşecektir. Böylece sermaye daha az vergi öderken bütçeden yüklü teşvikler alacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2010 OVP’de diğer bir hedef de “…işgücü piyasasının esnekliğini ve işgücüne katılımı artıracak politikalara ağırlık verilecektir” ifadesiyle ortaya çıkmaktadır. AKP hükümeti özellikle 2008 yılından buyana ekonomik krizi ve krizle birlikte yükselen işsizliği de bahane ederek istihdama ilişkin bir dizi politikayı uygulamaya koymuştur. Bu politikalar sermayenin üzerindeki emek maliyetini en aza indirmek üzere bir taraftan maliyetin bir kısmını genel bütçenin ve İşsizlik Sigortası Fonunun (İSF) üzerine yıkmak, diğer taraftan da istihdamda esnekliği arttırmaktır. Sosyal güvenlik primlerinin, vergilerin ve kısmi çalışma ödeneği gibi adlar altında ücretlerin genel bütçe ve İSF üzerine yıkılmasıyla sermaye büyük bir yükten kurtulmakta ve bu yük toplumsallaştırılmaktadır. Öte yandan işgücü piyasasının esnekleştirilmeyle birlikte işveren, işçiyi istediği zaman işten çıkartma, istediği süre ve istediği ücretle çalıştırma özgürlüğüne kavuşmaktadır. Bunun emekçiler için anlamı ise daha düşük ücret, daha uzun, daha kötü koşullarda çalışma ve güvencesizlik olmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası, emekçiler için 2010 OVP, yeni zamlar, daha kötü ve daha pahalı kamu hizmeti, daha düşük ücret, daha uzun süreyle daha kötü koşullarda çalışma ve güvencesizlik anlamına gelmektedir. Ama buna karşılık sermaye için OVP, daha az vergi, daha fazla devlet teşviki ve daha ucuz işgücü demektir. İşte bu nedenle borsalar coşmakta ve AKP Hükümetiyle arası açık gibi görünen TÜSİAD’ın ve diğer tüm sermaye kesimlerinin yüzü gülmektedir. Tüm bunlar olurken sendikalar ise sessiz sedasız olan biteni izlemekle yetinmektedir (!)&lt;br /&gt;&lt;span style="color: #666666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-3372065676074053003?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=76714' title='2011 OVP; Kime Ne Getirir, Kimden Ne Götürür?'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/3372065676074053003/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=3372065676074053003' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/3372065676074053003'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/3372065676074053003'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2010/10/2011-ovp-kime-ne-getirir-kimden-ne.html' title='2011 OVP; Kime Ne Getirir, Kimden Ne Götürür?'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TLgZqTvD1LI/AAAAAAAAAgs/0WC7cFDrRvk/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-8707581365120837082</id><published>2010-10-08T00:10:00.000-07:00</published><updated>2010-10-08T00:10:45.457-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>‘2. Tekel Direnişi’</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TK7Dmcxid2I/AAAAAAAAAgo/wmiPCclS_4M/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ex="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TK7Dmcxid2I/AAAAAAAAAgo/wmiPCclS_4M/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: #666666;"&gt;08/10/2010 &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;ÖZGÜRCE &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;TEKEL işçisi, iş güvencesi için, ekmeği için kışın en soğuk günlerinde Sakarya Caddesi’nde 78 gün direndi. 78 gün boyunca Türkiye’nin gündemi bu direnişe odaklandı. Direniş sadece TEKEL işçisinin direnişi değildi; Türkiye’de yıllardır işini, ekmeğini kaybetmiş ya da kaybetme tehdidi altındaki milyonlarca emekçinin de direnişiydi. Türkiye’nin her yerinden emekçiler Ankara’ya akın etti, TEKEL işçisinin yanında direnişe katıldı, dünyanın pek çok ülkesinden emekçiler TEKEL işçisiyle dayanışma eylemleri yaptı. Uzun yıllar sonra ilk kez TEKEL direnişiyle birlikte işçi sınıfı halen var olduğunu gösterdi. Direnişte geçen 78 gün, siyasi iktidarın ve sermayenin kabusu olurken, emekçiler için umut oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TEKEL işçisi direnişi boyunca sadece Ankara’nın soğuğu ve iktidarın tehditleriyle değil, sendikal bürokrasinin engellemeleriyle de mücadele etmek zorunda kaldı. Ve sendikal bürokrasinin elbirliği ile sergilediği oyun, direnişin kırılmasında en önemli etken oldu. 22 Şubatta konfederasyonlar TEKEL işçisinin talepleri yerine getirilmezse genel greve -ya da eyleme- gideceklerini vaat ettiler; Tek Gıda-İş Sendikası eylemliliklerin tüm Türkiye’de süreceği sözünü verdi. Ama bu sözlerin, vaatlerin hiçbiri yerine getirilmedi. Son olarak 9 Ağustosta Tek Gıda-İş Genel Merkezi’nden yapılan bir açıklamayla 2 Martta ilan edilen eylem programının iptal edildiği duyuruldu ve işçilerin direnişinin temel gerekçesi olan 4-c kadrosuna geçmeleri istendi. Eylem programının iptaline gerekçe olarak da; “1 Mayıs Taksim Mitingi ve 26 Mayıs Genel Grev uygulamalarında yaşananlar ve Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun ittifakla aldığı karar gereği 4-c’nin Anayasa Mahkemesine gönderilmesi” gösterildi. Sendikadan yapılan bu açıklama TEKEL direnişinin yok sayıldığını ve sendikanın TEKEL işçilerini tamamen gözden çıkarttığını gösteriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TEKEL işçisinin sendikasından gördüğü bu tavır, 78 gün boyunca direnişi manşetlerinden düşürmeyen, direnişe çok büyük anlamlar ithaf edenler tarafından maalesef görülmedi. Direniş boyunca TEKEL işçisini göklere çıkartanlar artık onları unutmuştu. 78 gün boyunca “Ölmek var dönmek yok” diyen TEKEL işçisi, tamamen yalnızlaştı ve işçilerin büyük çoğunluğu çaresizlik içinde 4-c’yi kabul etmek zorunda kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TEKEL mücadelesinin sınıf mücadeleleri tarihine “Hazin bir yenilgi” olarak geçeceği düşünülmeye başladığı bir sırada, Türkiye’nin dört bir yanından bir kısım TEKEL işçileri, kendilerine verilen sözlerin tutulmadığını, 4-c’yi kabul edenlerin dahi işbaşı yaptırılmadığını söyleyerek, yeniden kendi yuvalarına Tek Gıda-İş Sendikasına geldiler. Ama ne yazık ki daha önce Türk-İş yönetiminin yaptığını bu kez Tek Gıda-İş Sendikası yaptı ve “Polis gücü kullanarak”, işçileri kendi yuvalarına sokmadı. Sayıları az da olsa TEKEL işçileri haklarını almak için kendi ifadeleriyle “2. TEKEL direnişini” başlattılar ve sendikalarının önünde direnişe geçtiler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TEKEL işçisinin talebi, sendikayı harekete geçirmek, sendikanın mücadelelerini sahiplenmesini sağlamak ve sendikanın şemsiyesi altında mücadeleyi sürdürmek(!) Sizce TEKEL işçisi çok şey mi istiyor? Eğer bir sendika emekçilerin iş, ekmek mücadelesini sahiplenmeyecekse, emekçilerle arasına polis gücü koyacaksa ona nasıl sendika denir? Emekçileri polis aracılığıyla sendikadan uzak tutmaya çalışan, mücadeleden kaçan sendikacılar var oldukça, emekçilerin sendikalara güvenmesi beklenebilir mi?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-8707581365120837082?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=76354' title='‘2. Tekel Direnişi’'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/8707581365120837082/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=8707581365120837082' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/8707581365120837082'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/8707581365120837082'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2010/10/2-tekel-direnisi.html' title='‘2. Tekel Direnişi’'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TK7Dmcxid2I/AAAAAAAAAgo/wmiPCclS_4M/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-4406422778063489024</id><published>2010-10-01T00:43:00.000-07:00</published><updated>2010-10-01T00:44:13.584-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Barınma ve Yaşam Hakkını İhlal ya da Bir Sermaye Birikim Hikayesi…</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TKWQbGDlCHI/AAAAAAAAAgk/R_sUFmdrDP8/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" px="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TKWQbGDlCHI/AAAAAAAAAgk/R_sUFmdrDP8/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: #666666;"&gt;01/10/2010 &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;ÖZGÜRCE &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de konut sorunu 1950’lerin sonları 1960’ların başlarıyla birlikte hızlanan köyden kente göçle birlikte ortaya çıkmıştır. Sanayinin yoğunlaştığı büyük şehirlere çalışmaya gelenlerin barınma ihtiyaçlarını karşılamak için devletin tek yaptığı gecekondulaşmaya göz yummak olmuştur. Gecekondulaşmaya göz yumarak, bir taraftan devlet sosyal konutlar yapmak için bütçeden pay ayırmak zorunda kalmamış, diğer taraftan da barınma maliyetinin en düşük düzeyde tutulması sağlanarak, düşük ücretle işçi çalışması olanaklı hale getirilmiştir. 1970’li yıllara gelindiğinde derme çatma gecekonduların yerine emekçiler, -büyük çoğunluğu imar izni de alarak- dişlerinden tırnaklarından ayırdıkları paralarla daha düzenli, kalıcı konutlar yapmışlar ya da müteahhitlerce yapılan apartman daireleri satın almışlardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980’lerle birlikte üretimin büyük fabrika düzeni yerine küçük ve orta ölçekli üretim alanlarına kaymasıyla kentlerde kurulu büyük fabrikaların önce işçi sayısı azalmış, daha sonra da bu fabrikalar kapatılmış ya da kentlerin dışına taşınmıştır. Üretimin kent dışına çıkmasıyla birlikte, emekçilerin de bu üretim alanlarını çevreleyen barınma alanlarında yaşamlarını sürdürmeleri sermaye için bir ihtiyaç olmaktan çıkmıştır. Ayrıca sermaye kesimi, büyük çoğunluğu kentlerin ortalarında, rantın yüksek olduğu bu yerleşim alanlarını kendisine yeni kâr alanı haline getirmek üzere emekçileri buralardan tasfiye edilip, lüks konut ve ticaret merkezleri haline dönüştürme çabası içerisine girmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kentsel dönüşüm adı altında yürütülen projelerle kent merkezlerindeki barınma alanlarından “sürgün” edilen emekçiler için kent merkezlerinin dışında, Emlak Bank ve TOKİ aracılığıyla toplulaştırılan araziler üzerine yapılan konutlar yeni barınma alanları olarak gösterilmiştir. Başlangıçta çok düşük gelirli kesimlerin de sahip olabileceği konutlar üretileceği propagandası yapılmışsa da kısa süre içinde lüks konut üretimi ağırlık kazanmış ve konutların aylık taksitleri birçok yerde ortalama gelire sahip bir emekçinin bir yıllık gelirleri düzeyine ulaşmıştır. Böylece geniş emekçi kesimler için kentlerde barınacak bir konut edinebilmek neredeyse imkansız hale gelmiştir. Emekçiler ve sermaye dışındaki diğer kesimlerin barınma hakkını elinden alan konut politikaları, 2001 ve 2008 krizlerinde izlenen, inşaat sektörüne kaynak aktarma yoluyla ekonomiyi canlandırma anlayışının da sonucu olarak Türkiye’de yeni bir sermaye birikimi sağlama aracı olarak kullanılmıştır. Özellikle 2000’li yıllarla hızlanan kentsel dönüşüm, konut politikalarındaki değişimin yarattığı yeni sermayedarlara en iyi örneklerden biri Ağaoğlu Şirketler Grubu’dur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünün müteahhidi bugünün en büyük sermaye sahiplerinden biri olan Ali Ağaoğlu, son günlerde kendi görüntülerinin de yer aldığı sayfa sayfa gazete ilanları ve televizyon reklamlarıyla gündeme gelmiştir. Ali Ağaoğlu’nun “Bu ülkede herkes iyi yaşamayı hak ediyor” sözünün öne çıkartıldığı bu ilan ve reklamlara bir de -emekçilerle dalga geçer gibi- “10 bin peşin daire senin” notu düşülmüştür… 1981 yılında inşaat faaliyetlerine başlayan Ağaoğlu, 1982-2000 arasındaki 18 yılda 208 villa ve 949 daire yapmışken; 2000-2009 yılları arasında 367 villa, 288 konak daire, 1 tarihi konak, 122 ofis ve 8 bin 856 daire inşa etmiştir. 2000 sonrasında inşa edilen dairelerin yüzde 87’si ise 2007-2009 arasında gerçekleştirilmiştir (www.agaoglu.com.tr). Orta düzeyde bir müteahhit olan Ağaoğlu’nun, ekonomik krize de denk gelen son birkaç yıl içinde böylesine ciddi bir büyüme göstermesinde uygulanan kentsel dönüşümün, kamu kaynaklarının inşaat sektörüne aktarılmasının ve orman arazileri de dahil olmak üzere kamu arazilerinin büyük teşviklerle elde etmesinin çok önemli payı olduğuna kuşku yoktur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağaoğlu’nun 1980’lerdeki ilk yatırımlarını gerçekleştirdiği sermayeyi edinme süreci de en az son üç yıldaki hızlı büyüme hikayesi kadar ilginçtir. Ali Ağaoğlu, 17 Ağustos depreminin yıldönümü vesilesiyle Referans gazetesinde yer alan söyleşide aynen şunları söylemiştir: “Avazım çıktığı kadar bağırıyorum. İstanbul konut inşaat sektörünü en iyi bilen isimlerden biri olarak söylüyorum ki; mevcut yapı stokunun yüzde 70’i deprem açısından güvenli değil. 1970’li yıllarda İstanbul’un Anadolu yakasında yapılan yapıların büyük bir kısmına inşaat malzemesini ben sattım. Kumları Marmara Denizi’nden demirleri hurdadan çektik. O zamanın şartlarında en iyi malzeme buydu. Sadece biz değil tüm firmalar aynı şeyi yapıyordu. Deprem olursa İstanbul’a ordu bile giremez, ölen şanslıdır” (Referans gazetesi, 20.08.2009).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu ülkede herkes iyi yaşamayı hak ediyor” diyerek milyonlarca liralık reklamlar veren bir sermayedarın, bulunduğu yere nasıl geldiği, buraya gelirken en temel insan hakkı olan barınma hakkını ve hatta yaşama hakkını nasıl yok saydığı kendi sözleriyle ortaya çıkmaktadır. Ağaoğlu’nun hikayesi elbette bir istisna değildir. Tüm dünyada sermayedar olarak tanımlanan hemen herkesin buna benzer ve belki bundan çok daha çarpıcı hikayeleri vardır. Ama onların hikayeleri, kendileri açıkça itiraf etmedikleri ve bunu kendilerine soran olmadığı sürece bilinmeyecek ya da bilinse bile hesabı sorulmayacaktır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-4406422778063489024?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=75997' title='Barınma ve Yaşam Hakkını İhlal ya da Bir Sermaye Birikim Hikayesi…'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/4406422778063489024/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=4406422778063489024' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/4406422778063489024'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/4406422778063489024'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2010/10/barnma-ve-yasam-hakkn-ihlal-ya-da-bir.html' title='Barınma ve Yaşam Hakkını İhlal ya da Bir Sermaye Birikim Hikayesi…'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TKWQbGDlCHI/AAAAAAAAAgk/R_sUFmdrDP8/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-5939078007748987581</id><published>2010-09-24T00:18:00.000-07:00</published><updated>2010-09-24T00:18:30.905-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Menderes’i Kim Astı?..</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TJxQZbr3KnI/AAAAAAAAAgg/K-DVs4GKT1Q/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" px="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TJxQZbr3KnI/AAAAAAAAAgg/K-DVs4GKT1Q/s1600/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: #666666;"&gt;24/09/2010 &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;ÖZGÜRCE &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Adnan Menderes ve arkadaşlarının idam edilmesi sadece insani açıdan değil, Türkiye’nin toplumsal yapısına müdahale bakımından da kabul edilemez bir vakadır. Menderes ve arkadaşlarını idama götüren süreçte 27 Mayıs 1960 darbesi son derece önemli bir aşamadır, ancak başlangıç noktası değildir. Aradan geçen 50 yılda etkileri halen devam eden bu idamlara giden süreç, 1950’li yılların ortalarında Menderes’in başında bulunduğu DP hükümetinin kapitalist sistemin dönemsel koşullarına uyum sağla(ya)mamasıyla başlamıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1950’li yıllar, Sovyetler Birliği’nin gücünü hissettirdiği ve özellikle Avrupa’da geniş toplum kesimlerinin sosyalizme yakınlaştığı bir dönemdir. Avrupa’yı Sovyetler Birliği’nin ve sosyalizmin etkisinden kurtarmak isteyen ABD, bir taraftan maddi yardımlarla kalkınma programlarını; diğer taraftan da kapitalizmin çirkin yüzünü bir nebze de olsa gizleyebilmek için sosyal devlet uygulamalarını yaşama geçirmeye çalışmaktadır. Buna karşılık Türkiye, ABD tarafından getirilen kalkınma programlarının kapsamında bulunmasına rağmen, özellikle sosyal devlete ilişkin düzenlemeleri uygulamaya koymaktan kaçınmıştır. Çünkü büyük toprak sahipliğinden gelen Menderes ve diğer DP yöneticilerinin önceliği, sanayileşmeye dayalı kalkınma politikalarından ziyade mensubu oldukları kesimin çıkarlarını savunmaktı. Öte yandan sanayileşmenin zayıf, sanayi işçilerinin de sayısal olarak az olmasıyla da bağlantılı olarak sendikal hak ve özgürlükler ile sosyal güvenlik sistemi DP için öncelikli olmamış, bunun yerine geniş köylü nüfusa hitap edecek yardımlaşma ve hayır mekanizmasına dayalı geleneksel “Güvence sistemlerine” destek verilmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizmin dönemsel koşullarına aykırı olmakla birlikte Türkiye’nin toplumsal yapısı içinde kabul gören politikaları sayesinde DP, yaklaşık on yıl boyunca iktidarını sürdürmeyi başarmıştır. Ancak Türkiye’yi Batının kapitalizminden koparan bu gelişmeler, coğrafi ve siyasi olarak stratejik bir konuma da sahip olan Türkiye’ye bir müdahaleyi gerekli hale getirmiştir. Önceleri diplomatik seviyedeki bu müdahaleler sonuç vermemiş ardından Menderes’in uçağının düşmesi gibi şüpheyle karşılanabilecek gelişmeler olmuş ve nihayetinde 27 Mayıs 1960’da askeri darbe gerçekleşmiştir. Darbenin hemen ardından kurulan hükümet, kapitalizmin dönemsel koşullarına uyum sağlayacak biçimde bir taraftan planlı kalkınma programlarını uygulamaya koyarken diğer taraftan da devletin sosyal işlevlerin arttıran politikalar izlemeye başlamıştır. Bu politikalar sonucunda bir taraftan sanayi kapitalizminin gelişmesi yönünde devlet, özel sektörü, kalkınma programları çerçevesinde desteklerken diğer taraftan da emekçi kesimler için grev hakkı ve örgütlenme özgürlüğü getiren, sosyal güvenlik hakkını genişleten düzenlemeler yapmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Menderes ve arkadaşlarını idam eden 27 Mayıs darbe rejimi, her ne kadar emekçi kesimler tarafından olumlu değerlendirilen düzenlemeler getirmişse de sonuç itibariyle uzun dönemde kârlı çıkan sanayi sermayesi olmuştur. Emekçilerin bu süreçte sahip olduğu haklar ise 1970’li yılların başında kapitalizmde yaşanan dönüşüm koşulları doğrultusunda parlamenter düzen içinde (15-16 Haziran eylemlerine neden olan düzenlemeler gibi) ve 12 Mart 1971 darbesiyle geri alınmaya çalışılmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;27 Mayıs darbesinin emekçiler yönünden en olumsuz tarafı kuşkusuz toplumsal yapıya dışarıdan müdahale yolunu açmış olmasıdır. Menderes hükümetlerinin uygulamaları ne kadar antidemokratik olursa olsun, emekçi kesimler tarafından olumlu algılanan bu darbe, doğal değişimin yolunu önemli ölçüde kapatmış ve dışarıdan müdahale ile kurtuluş olacakmış gibi bir yanılsama yaratmıştır. Bu da gerek 12 Mart gerekse 12 Eylül ve 28 Şubat darbelerine karşı emekçi kesimlerin direncini zayıflatmıştır. Öte yandan 27 Mayıs darbesi ve Mendereslerin idamı sürekli olarak, emekçilerin ve sol, sosyalist yapıların baskılanmasının bir aracı olarak kullanılmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Menderes’in idamını politik malzeme olarak kullanılmasının son örneğini 12 Eylül referandumu sürecinde Başbakan Erdoğan sergilemiştir. Erdoğan, daha önce Demirel, Özal ve Çiller’in yaptığı gibi Menderes’in milliyetçi, muhafazakar kimliği üzerinden emekçilerin haklarını ortadan kaldırmayı hedeflemekte ve bunun üzerinden iktidarlarını sürdürmenin hesabını yapmaktadır. Oysa, Menderes’in asılmasına gerekçe oluşturan anlayış, Menderes’in idamı üzerinden politika yapan diğer politikacılar gibi Erdoğan’ın da bugün uygulayıcısı olduğu kapitalizmin dönemsel koşullarına entegrasyonu savunanlarla paraleldir. Yani entegrasyona direnen Menderes’in idamını politikalarına alet edenler aslında Menderes ve arkadaşlarına idam fermanı veren entegrasyoncularla aynı saftadır(!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün emek ve demokrasi mücadelesi içinde olanların, uyguladığı tüm muhafazakar ve emek karşıtı politikalara rağmen 27 Mayıs darbesine de Menderes’i asanlara da karşı olması gerekir. Zira siyasal yapının toplumsal yapıya uygun olarak değişimi için önce ideolojik hegemonya kırılmalıdır. Oysa hangi görüntü altında olursa olsun darbeler, baskı yoluyla egemen ideolojinin hegemonyasını sağlamaya hizmet eder. Egemen ideolojinin hegemonyasını kırabilmesi; toplumun kendi yapısına uygun bir ideolojiyi benimsemesi ve bu ideolojiyi egemen kılacak yönde bir değişim için mücadeleye girişmesiyle mümkün olacaktır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-5939078007748987581?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=75653' title='Menderes’i Kim Astı?..'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/5939078007748987581/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=5939078007748987581' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/5939078007748987581'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/5939078007748987581'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2010/09/menderesi-kim-ast.html' title='Menderes’i Kim Astı?..'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TJxQZbr3KnI/AAAAAAAAAgg/K-DVs4GKT1Q/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-6539392781635158340</id><published>2010-09-10T03:41:00.000-07:00</published><updated>2010-09-10T03:41:19.762-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Neden ‘Boykot’ Değil?..</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TIoK9vn_JcI/AAAAAAAAAgY/DYuTTFJ5LTc/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ox="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TIoK9vn_JcI/AAAAAAAAAgY/DYuTTFJ5LTc/s320/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: #666666;"&gt;10/09/2010 &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;ÖZGÜRCE &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;22 Temmuz 2007 genel seçimleri öncesi seçimlere dair düşüncelerimi 8 Haziran 2007 tarihinde bu köşede yayınlanan “Emekçiler İçin Seçimin Anlamı” başlıklı yazının girişinde şu şekilde ifade etmiştim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kapitalist sistem içerisinde parlamenter demokrasi, burjuvazinin iktidarını meşrulaştırma ve böylelikle toplumun diğer kesimlerine kabul ettirmenin en temel yoludur. Parlamenter sistemde toplumun önüne bir sandık konulur ve bu sandığa oy atan yurttaşlar da demokratik bir düzen içinde olduklarını, kendilerini yönetecek kişilerin seçiminde ve dolayısıyla yönetimde söz hakları bulunduğunu zannederler. Sonra da seçtiklerini zannettikleri kişiler, kendi sorunlarına çözüm getirmeyip durumlarını daha da kötüleştirince, sistemin bütününü sorgulamak yerine yanlış bir seçim yaptıklarını düşünür ve bu yanlışı bir dahaki seçimde düzeltebileceklerini umarlar. Oysa aynı oyun, daha sonraki seçimlerde de oynanır ve oy sandığında “makus talihini” yeneceği umudunu sürdüren toplum kesimleri, yıllar ve yıllar boyu daha fazla acılar çekerek ömürlerini tüketirler.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere seçimlere dair genel düşüncem, kapitalist bir sistem içinde işçi sınıfı zayıf olduğu sürece “demokrasi” adına emekçilerin önüne konulan her sandığın bir aldatmacadan ibaret olduğu yönündedir. Böyle bir yapı içinde emekçilerin oy kullanmasının tek anlamı, emekçi sınıfları temsil eden partilerin oy sayısına bakıp sınıfsal çıkarlarının farkına varmış emekçiler ile solcuların sayısını tespit etmekten ibarettir. Dolayısıyla özellikle genel seçimlerde –bölgesel özelliklere göre bazen yerel seçimler anlamlı olabilir- sandığa gitmenin kaba bir istatistiksel bilginin ortaya konması dışında fazlaca bir önemi yoktur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçim sandığını aldatmaca, sandığa gitmeyi de gereksiz gören biri olarak, başından beri 12 Eylül referandumunu “boykot” etmek yerine sandığa gidilmesini ve “hayır” oyu verilmesini savundum. Bunun iki gerekçesi vardı. Birincisi, referandumda sermaye sınıfını en iyi temsil etmeye aday üç-beş seçeneğin önümüze konulmasından farklı olarak; mevcut siyasi iktidar, bu siyasi iktidarın hazırladığı anayasa değişiklikleri ve yine bu siyasi iktidarın tümden yeni bir anayasa hazırlamasının yolunun açılıp açılmamasının oylanmasıydı. Ben, Cumhuriyet tarihi boyunca emekçilerin haklarına en büyük saldırıyı gerçekleştiren işsizliği, güvencesizliği, örgütsüzlüğü ve yoksulluğu emekçilerin boynuna pranga olarak vurduğunu düşündüğüm AKP’nin iktidarda kalmasını istemiyorum. Ayrıca referandumda oylanan anayasa değişikliklerinin emekçiler ve demokrasi adına hiçbir olumlu düzenleme getirmediği gibi emekçilerin haklarını ve mücadele güçlerini daha da geriye götürdüğünü ve iktidar ile sermayeyi mutlak hakim kılacak bir yargı sistemi yarattığını somut olarak görüyorum. Sekiz yıllık icraatları ve anayasa değişikliği olarak önümüze koyduğu metni değerlendirdiğimde bu iktidarın hazırlayacağı yeni bir anayasanın da emekçiler için 12 Eylül darbe Anayasası’ndan daha da beter olacağına şüphe duymuyorum. Hal böyle olunca da sandığa gidip AKP’ye de Anayasası’na da “hayır” demek gerektiğini düşünüyorum (bunu söylerken, referandumda “hayır” diyen CHP ve MHP’nin de emekçilerin hakları ve demokrasi konusunda yaklaşımlarının AKP’den farklı olmadığını ve onlar için de AKP’den farklı düşünmediğimi özellikle belirtmek isterim). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Boykot” yerine “hayır”ı savunmamın ikinci gerekçesi ise birincisinden bağımsız olarak sandığa gitmemenin yani “boykot”un yaratacağı sonuçlar üzerinedir. Hiç şüphe yok ki “boykot”, grev gibi son derece etkili bir eylem biçimidir. Ancak yine grev gibi “boykot” da doğru zaman ve doğru yerde kullanılmalıdır. Aksi halde boykot sadece değersiz hale gelmekle kalmaz, terse dönüp boykot yapanın aleyhine bir durum da ortaya çıkartabilir. Bu bağlamda, BDP’nin oy oranının yüksek olduğu Güneydoğu illerinde eğer sandık başına gidenlerin oranı yüzde 40 ve hatta yüzde 30’un altına düşerse, bunun yaratacağı siyasi sonuçlar bakımından “boykot”un başarıya ulaştığı kabul edilebilir. Ancak eğer seçime katılım DTP’nin 28 Mart 2009 yerel seçimlerinde aldığı oy oranının üzerine çıkarsa BDP için “boykot” ters tepebilir ve ciddi biçimde BDP’nin bölgedeki siyasi temsili tartışma konusu haline getirilebilir. Güneydoğu dışında ve özellikle de İstanbul, İzmir, Ankara gibi seçmen sayısı bakımından seçimlerde belirleyici olan illerde durum daha farklıdır. 2009 yerel seçimlerinde bu illerde DTP’nin oy oranı yüzde 5 civarındadır. Bu seçmenlerin tamamı “boykot”a katılsa bile sandığa gitmeyenlerin bayram tatilinde mi yoksa “boykot”ta mı oldukları belli olmayacaktır. Yani bu illerde “boykot”, bu kararı alanların murat ettiği siyasi sonuçları ortaya çıkartmayacak, sadece sandıkta güçlü olan tarafa katkı sağlayacaktır. Aynı durum BDP dışındaki çok küçük oy oranlarına sahip olan sol partiler için de ziyadesiyle geçerlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte tüm bu gerekçelerle genel anlamda seçim sandığının bir oyun olduğunun bilincinde olarak; 12 Eylül referandumuyla getirilenlerin, 12 Eylül darbe rejiminin emek ve demokrasi mücadelesinin önünde daha büyük bir engel oluşturacak biçimde güncellenmesini amaçladığına inandığım için sandık başına gidilmesi ve “hayır” denilmesi gerektiğini düşünüyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-6539392781635158340?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=74892' title='Neden ‘Boykot’ Değil?..'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/6539392781635158340/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=6539392781635158340' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/6539392781635158340'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/6539392781635158340'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2010/09/neden-boykot-degil.html' title='Neden ‘Boykot’ Değil?..'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TIoK9vn_JcI/AAAAAAAAAgY/DYuTTFJ5LTc/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-7002142334478996813</id><published>2010-09-06T23:54:00.000-07:00</published><updated>2010-09-06T23:54:53.591-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='SOL salı yazıları'/><title type='text'>Emekçi, Sanatçıyla Aldatılmaya “Evet” der mi?</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TIXhavBusSI/AAAAAAAAAgI/n57fzoOjCUI/s1600/soLlogo.png" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ox="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TIXhavBusSI/AAAAAAAAAgI/n57fzoOjCUI/s320/soLlogo.png" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: #666666;"&gt;07.09.2010 &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: #666666;"&gt;Mehmet Altan, Star Gazetesindeki köşesinde “U2 ve Bono da “evet” diyor...” başlığını atmış. Aslında Mehmet Altan’ın bu başlığı referandum tartışmalarının nasıl yürütüldüğü konusunda oldukça aydınlatıcıdır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;U2, İrlanda kökenli bir rock grubudur. Bono da U2’nin gitaristi ve en çok tanınan vokalistidir. Ürettikleri müzikle dünyanın dört bir yanında hayranları vardır. Öte yandan Afrika halkının yaşadığı açlık ve AIDS başta olmak üzere insan hakları ve sosyal adalet konusunda pek çok sorun üzerine yürütülen mücadelelere verdikleri destekle de tanınır ve takdir görürler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama tüm bu meziyetleri yanında Bono ve diğer U2 üyeleri Türkiye’de yaşamamıştır ve Türkiye’den de Türkiye halkının yaşadıklarından da bihaberdir. Örneğin, U2 üyelerine Yörsan işçilerini direnişini ya da TEKEL işçilerinin direnişini sorsak bilmezler. Muhtemelen eğitim, sağlık, altyapı hizmetleri Türkiye’de piyasalaşıyor, toplumun çok büyük kısmını oluşturan emekçiler bu hizmetlerden artık yararlanamıyor dersek, onlar için yine pek bir şey ifade etmez. Tersanelerde, madenlerde ölen işçilerden haberdar olduklarını da sanmıyorum U2 üyelerinin… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece Türkiye’de değil, kendi ülkeleri İrlanda da benzer sorunlardan haberdar olduklarını sanmam U2’nin. Eğer öyle olsaydı, önce kendi memleketlerindeki emekçilerin sorunlarına sahip çıkar, dünyadaki sorunlara da anti-kapitalist bir çerçeveden bakarlardı. Ve o zaman, bizim Başbakanı ve ondan gelen görüşme önerisinin niyetini daha iyi değerlendirebilir ve Mehmet Altan gibilerce hiçbir bilgiye sahip olmadıkları referanduma malzeme edilmezlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP’nin çıkarlarına malzeme edilen sadece Türkiye’de yaşananlardan uzak olan U2 grubunun elemanları değildir. Türkiye’de iş cinayetlerini umursamayan; Yörsan, Sinter Metal, TEKEL ve daha nice direnişin farkında olmayan ama onların ekmeklerinden ayırdıkları paralarla dinledikleri müzik, izledikleri film ya da maçlar sayesinde yat, kat sahibi olmuş sanatçılar, sporcular da vardır. Onlar da aynen U2 üyeleri gibi toplumsal sorunların temeli olan kapitalizmden bihaber oldukları için ve sadece kendi ceplerine girecek paranın hesabını yaparak sanattan ya da spordan elde ettikleri saygıyı AKP’ye malzeme olarak kullandırmakta ve referandumda “evet” oyu vereceklerini açıklamaktadır. Böylece her gün iş cinayetlerinin tehdidi altında, güvencesiz, karnını zor doyuracağı bir ücretle sabahtan akşama kadar çalışıp ekmeğini kazanmaya çalışan emekçilerin, içinde bulundukları tüm bu sömürü çarkını unutup, sevdikleri sanatçı ve sporcuların peşinde AKP’nin iktidarını perçinlemeleri istenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten merak ediyorum; acaba TEKEL Direnişinde yer almış bir işçiler ya da madende, tersanede can vermiş emekçilerin yakınları ve her gün aynı akıbetin tehdidi altın çalışan işçiler İbrahim Tatlıses, Orhan Gencebay, Sezen Aksu ya da Hakan Şükür’den etkilenerek sandıktaki oylarını belirlerler mi? Bunu tespit etmek ve sorunun cevabını bulabilmek son derece güç elbette.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğunluğu emekçilerden oluşan toplum kesimlerinin kendi çıkarlarına tamamen aykırı olacak bir yönde oy vermeleri için bir takım sanatçı ve sporcular kullanılarak aldatılmaya çalışılması, iki nokta üzerinde özellikle düşünülmesini gerektirmektedir. Bunlardan birincisi bu toplum kesimlerinin ve özellikle de emekçilerin böyle kolayca aldatılacak kadar sınıf bilincinden uzak, sınıfsal çıkarlarına yabancılaşmış olup olmadıklarıdır. İkincisi ise sanat ve spor alanında bir şekilde tanınmış ve toplumun bir kesiminde de olsa saygı duyulur hale gelmiş olanların bu saygınlığı, toplumun aldatılmasında kullandırmasının sonuçlarının neler olması gerektiğidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emekçi kesimlerin önemli bir bölümünün içinde yer aldığı sınıfa karşı yabancılaşmış olduğu açıktır. Ancak sınıf bilincine sahip olan ve direnişlerle tepkisini ortaya koyan emekçilerin bu süreçte seslerini daha yüksek çıkartmaları ve kendilerini aldatmaya çalışanlara hak ettikleri dersi vermeleri gerekir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-7002142334478996813?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://haber.sol.org.tr/yazarlar/ozgur-muftuoglu/emekci-sanatciyla-aldatilmaya-evet-der-mi-33084' title='Emekçi, Sanatçıyla Aldatılmaya “Evet” der mi?'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/7002142334478996813/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=7002142334478996813' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/7002142334478996813'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/7002142334478996813'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2010/09/emekci-sanatcyla-aldatlmaya-evet-der-mi.html' title='Emekçi, Sanatçıyla Aldatılmaya “Evet” der mi?'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TIXhavBusSI/AAAAAAAAAgI/n57fzoOjCUI/s72-c/soLlogo.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-942362930885690199</id><published>2010-09-03T01:56:00.000-07:00</published><updated>2010-09-03T01:56:27.029-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>12 Eylül’de Emekçiler “Taraf” mı, “Bitaraf” mı yoksa “Bertaraf” mı olacak?</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TIC4AjqYlcI/AAAAAAAAAf4/cFEPXHUfxdw/s1600/logo1.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ox="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TIC4AjqYlcI/AAAAAAAAAf4/cFEPXHUfxdw/s320/logo1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;03/09/2010&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;ÖZGÜRCE&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;12 Eylül referandumu Başbakan’ın tehdit içeren veciz sözleriyle de belirttiği gibi “taraf olmak, bertaraf olmak, bitaraf olmak” çerçevesinde yürümektedir. Aslında yüzyıllar önce İngiliz yazar William Shakespeare, “olmak” ya da “olmamak” sözüyle bizim Başbakan’ın derdine deva olmuştur. Gerçekten Başbakan, Shakespeare’in o meşhur sözünü başka bir üslupta da olsa doğru zaman ve mekanda gediğine koymaktadır(!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başbakanın belirttiği gibi Türkiye’de toplumun hemen tüm kesimleri için12 Eylül referandumu “olmak ya da olmamak” meselesi haline gelmiştir. Gerçi Başbakan “bertaraf olma” konusundaki tehdidi sermayenin kendi yandaşı olmadığını düşündüğü kesimi içindir. Korkut Boratav’ın 29 Ağustos tarihinde www.sol.org.tr’de yayınlanan “Burjuvazi, 12 Eylül ve AKP” başlıklı yazısında son derece açık biçimde ortaya koyduğu gibi sermayenin önemli bir kesimi bu tehdit üzerine vakit geçirmeden tövbe edip “evetçi” olduklarını açıklamışlardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başbakanın tehdidinin sermaye kesiminde büyük bir hızla karşılık bulması, sermayedarlığın yani burjuva olabilmenin yolunun devletle olan ilişkilerden geçmesinden kaynaklanmaktadır. Her fırsatta devleti “”tu-kaka” eden ama daima devletten beslenmiş ve ondan aldığı ihaleler ve teşvikler sayesinde burjuva sınıfı içerisine dahil olanların bu sınıf içinde kalabilmesi de yine devletle olan ilişkilerine bağlıdır. Zaten devlet mekanizmasının başına geçebilmenin yani iktidar olmanın en önde gelen amacı da toplumsal kaynakların çok önemli bölümünü kontrol altında bulunduran devletin yani musluğun başını tutabilmektir. Özellikle azgelişmiş kapitalist ülkelerde genel bir eğilim olarak iktidarı ele geçirenler bir taraftan uluslararası sermaye ve ona eklemlenmiş olan büyük sermayenin çıkarları doğrultusunda icraatlarını yürütürken diğer taraftan da kendi “yandaş” sermayesini yaratmaya çalışmaktadır. Bu nedenle büyümeyi amaçlayan küçük burjuva kesimi her zaman iktidarlara yanaşma çabası içerisine girmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylül darbesinin ardından Özal’lı Anavatan Partisi, uyguladığı neoliberal politikalarla devleti sosyal işlevlerinden uzaklaştırırken topluma aktarılması gereken sosyal harcamaları kısıp yandaş burjuvazi yaratmak üzere kullanmaya başlamıştır. Aradan geçen 30 yıla yakın sürede iktidarı ele geçiren diğer partiler de bu politikayı belirli ölçüde devam ettirmiştir. 28 Şubat’ta İstanbul sermayesi olarak da bilinen büyük burjuvazi bu gidişatı yavaşlatmaya çalıştıysa da AKP’nin iktidara gelmesiyle bu yeni burjuva kesiminin yükselişi tekrar hızlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün toplumsal kaynakların önemli bir kısmı, 8 yıldır iktidarı elinde bulunduran AKP’nin himmetiyle inşaattan sağlığa, enerjiden eğitime, ulaşıma kadar her alanda aldıkları ihaleler ve imtiyazlar sayesinde bu burjuva kesiminin eline geçmiştir. Bu kesim, sayesinde müthiş bir birikim elde etmiş olduğu AKP’yi -çöküşü kesinleşene kadar- desteklemek, onun yandaşı olmak zorundadır. Bu nedenle Türk ve Kürt burjuvazisinin, iktidarlara yandaş olarak varlığını sürdüren kesimleri, Başbakan’ın “bertaraf” olma tehdidinin “devlet kaynaklarından bertaraf olma” anlamına geldiğini derhal kavramış ve “taraf”ını kendi sınıfının çıkarları doğrultusunda belirlemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burjuvazi tarafında anında yankı bulan “bertaraf” olma tehdidini, burjuva sınıfının aksine emekçi sınıflar üzerlerine alınmamıştır. Zira 12 Eylül darbesiyle başlayan ve onun devamı olarak süregelen rejim, emekçileri zaten “bertaraf” etmiştir. Dolayısıyla emekçilerin 12 Eylül rejiminin devamı olan AKP hükümetinden -iktidarı bırakıp gitmesi dışında- hiçbir beklentisi yoktur. Ancak AKP hükümeti, yarattığı yandaş sendikalar aracılığıyla yüzde 3-4’lük zamlarla 8 yıllık emek karşıtı icraatlarını unutturup emekçilerin kendisinden “taraf” olmasını istenmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burjuvazinin ağırlıklı olarak “evet” dediği 12 Eylül referandumunda emekçilerin alacağı tavır üzerine şu üç seçenek ortaya çıkmaktadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Emekçiler, emekliliği mezara taşıyan, iş güvencesini ortadan kaldıran, barınma hakkını, ulaşım hakkını yok sayan, sağlık ve eğitim başta olmak üzere tüm kamu hizmetlerini ticaretleştiren, milyonlarca emekçiyi açlık sınırının altına mahkum eden, iş cinayetlerini olağanlaştıran AKP’nin yanında “taraf” olup; örgütlenme hakkını, grev hakkını yok sayan, yasaları tamamen iktidarın ve piyasanın çıkarları doğrultusunda düzenlemeye çalışan anayasa değişikliklerine “evet” diyerek kendi geleceğini belirleme hakkından “bertaraf” olmaya devam edecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Emekçiler, 30 yıldır “bertaraf” oldukları; kendilerini işsizleştiren, güvencesizleştiren özgürlüklerini baskılayan rejime ve referandumla getirilen sahte demokrasiye “hayır” diyerek, kendi sınıfsal çıkarlarının “taraf”ında olacaklardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Emekçiler, ne “evet” ne de “hayır” diyerek sandığa gitmeyecek ve niyetleri bu olmasa da sonuç olarak “bitaraf” olacaklardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Taraf”, “bitaraf” ya da “bertaraf” olma konusunda tercih emekçilerindir(!)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6067508003921852935-942362930885690199?l=ozgurmuftuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/feeds/942362930885690199/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6067508003921852935&amp;postID=942362930885690199' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/942362930885690199'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6067508003921852935/posts/default/942362930885690199'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ozgurmuftuoglu.blogspot.com/2010/09/12-eylulde-emekciler-taraf-m-bitaraf-m.html' title='12 Eylül’de Emekçiler “Taraf” mı, “Bitaraf” mı yoksa “Bertaraf” mı olacak?'/><author><name>Özgür Müftüoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07710192104845976447</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/SM-Smm3f34I/AAAAAAAAAAM/EYZA-PBheRI/S220/antep.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/TIC4AjqYlcI/AAAAAAAAAf4/cFEPXHUfxdw/s72-c/logo1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6067508003921852935.post-6299783822396742671</id><published>2010-08-27T00:19:00.000-07:00</published><updated>2010-08-27T00:24:25.261-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EVRENSEL özgürce'/><title type='text'>Güvencesiz ve Örgütsüz Bir Yaşama ‘EVET’ mi ‘HAYIR’ mı?</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/THdmsvMpp_I/AAAAAAAAAfo/SYF2HtWrPjo/s1600/evrensel.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ox="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_O-DU38bZrRQ/THdmsvMpp_I/AAAAAAAAAfo/SYF2HtWrPjo/s320/evrensel.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: #666666;"&gt;27/08/2010 &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;ÖZGÜRCE &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;AKP’nin 8 yıllık iktidarında ısrarla uyguladığı neoliberalizmin Yapısal Uyum Programları (YUP) sayesinde, ulaşımdan barınmaya, eğitimden sağlığa kadar “hak” olarak tanımlanan pek çok alan piyasaya terk edilmiştir. Sosyal hakların piyasalaşmasından en çok etkilenen de bu hakları oluşturan kamu hizmetlerini talep eden ve bunları sunan emekçi kesimler olmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamu hizmeti sunan emekçi kesimler AKP iktidarı öncesine denk gelen sürece kadar işçi ve memur olarak iki ana statüde istihdam edilmektedir. Gerçi 1980’lerden itibaren sözleşmeli personel uygulamaları başlamıştır ama bunlar kamu emekçileri arasında küçük bir kesimi oluşturmaktadır. Bir de 1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren taşeron uygulamaları vardır. Ama bu da sayısal olarak küçük bir kesim için geçerlidir ve aslında 2003 tarihli 4857 sayılı İş Kanunu çıkana kadar yasal bir uygulama da değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP, iktidarı eline geçirir geçirmez kamu hizmetlerini piyasalaştırma sürecine hız vermiş ve kamu hizmet sunumunun da piyasa kuralları içinde düzenlenmesine yönelik Kamu Personel Reformu’nu gündeme getirmiştir. “Reform” yasalaşmasa sa kamu da piyasalaşmaya yönelik pek çok uygulama özelleştirme ve ticarileştirmeler yoluyla fiilen gerçekleşirken kamuda istihdam da esnekleşmeye başlamıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamuda istihdamın esnekleştirilmesi sadece kamu hizmetlerinin piyasalaşma sürecinin bir gereği olarak görülmemektedir. Bunun yanı sıra özellikle 1980 sonrasında hızlanan emek karşıtı politikalarla birlikte Türkiye’de halen örgütlü ve güvenceli istihdamın en yoğun olduğu yer kamu kurumlarıdır. Dolayısıyla Türkiye’de emekçi kesimleri tümden örgütsüz ve güvencesiz hale getirmek için de kamuda istihdamın esnekleştirilmesi gerekmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP hükümetinin kamuda esneklik uygulamaları için en önemli dayanağı, 4857 sayılı İş Kanunu olmuştur. Taşeronlaşmayı ve süreli iş sözleşmelerini meşrulaştıran bu yasayla birlikte bir taraftan kamu işyerlerinde taşeron uygulamaları hızla artmaya başlamış, diğer taraftan da kadrolu istihdam sınırlandırılırken, kamuya sözleşmeli personel alımı yaygınlaşmıştır. Bu süreçte kamu hizmetlerinin tamamen ya da kısmen özelleştirilmesi de yine kamu hizmeti verenleri –özel hastanelerde, özel okullarda, özel üniversitelerde, özel şehir içi ulaşım hizmetlerinde vs- esnek istihdam biçimleriyle çalışmaya mecbur bırakmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamuda örgütlü işçi sendikaları, yine AKP döneminde hızlanan özelleştirmelerle güç kaybederken, memur statüsündekileri örgütleyen kamu emekçi sendikaları da yandaş sendikalar hortlatılarak ve sendikalar bürokratik bir yapıya yöneltilerek etkisiz hale getirilmiştir. Böylece kamu hizmetlerinin piyasalaşması ve kamu istihdamının esnekleşmesi sürecinde AKP h
