Doğu Blok’unun dağılmasının ardından yeni bir düzen kuruldu. Ancak bu “yeni düzen”de dünya, barış gezegeni olmak bir yana tam bir ateş topuna döndü. Soğuk savaşın bitmesiyle ABD öncülüğündeki kapitalist/emperyalist ülkeler çok kısa sürede bölgesel sıcak savaşlar dönemini başlattı. Güney Amerika’dan Afrika’ya Kafkaslara kadar yayılan savaşların en sıcak olduğu ve sürekli bir hal aldığı bölge Ortadoğu oldu. Bölgesel savaşların hedefi, kapitalizmin yeni sömürü biçimi olan küreselleşme ile yeraltı ve yer üstü kaynaklarına el konulmasını reddeden ülkelerin yönetimlerini devirerek yerlerine tahakkümleri altına girecek yeni yönetimler getirmekti.
Emperyalist devletler bölgesel savaşları iki temel üzerinde şekillendirmeye başladı. Bunlardan biri Sovyetler Birliği gibi devasa bir askeri güce karşı yığmış oldukları silahlarla savaş bölgelerinde mutlak bir üstünlük kurmak (Silahlanma soğuk savaş sonrasında da hız kesmeden devam etti.). Diğeri ise kendi halklarına etnik ve dini ayrımcılık üzerinden baskı kuran totaliter rejimler tarafından yönetilen ülkelerde ayrımcılığa ve baskıya uğrayan halkların isyana teşvik ederek bu rejimleri yıkmaktı.
Ortadoğu’da savaş senaryoları Doğu Bloku’nun henüz dağılmakta olduğu bir dönemde 1991’de Körfez Savaşı’yla sahnelenmeye başladı. Ardından Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) gündeme getirildi. Projenin amacı tüm Ortadoğu’nun petrolüyle, doğalgazıyla, madenleriyle, işgücüyle, pazarıyla kısacası tüm kaynaklarıyla kapitalist sistemin güdümüne girmesiydi. Böylece küresel sermaye için ucuz üretim olanaklarına (enerji, ticaret yollarının kontrolü vb) ulaşmak mümkün olacaktı. Sonradan buna Çin’in dünya ekonomisinde gücünün giderek artmasıyla hegemonyası sarsılan ABD’nin Çin’in Ortadoğu’nun olanaklarından yararlanmasının önünü kesme çabası da eklendi.
ABD’nin, diğer kapitalist ülkelerin ve ulus ötesi şirketlerin dayatmalarına rıza gösteren körfez ülkeleri, BOP’u -ve onun yeni biçimlerini- finanse ederken bunu kabullenmeyen ülkeler (Irak, Suriye, Libya, İran vb) ise savaş senaryolarının hedefine kondu. Savaşları meşrulaştırmak için sunulan temel gerekçe ise hep aynıydı: Antisemitizm ve İsrail’in güvenliği.
Suriye’de Esat rejiminin düşürülmesi ve yerine bir kukla yönetimin getirilmesiyle İsrail, Suriye sahasında önemli bir üstünlük elde etti ve gözler bu kez İran’a çevrildi. İsrail Başbakanı Netanyahu, ABD’nin de katılımıyla İran’a saldırmak için büyük çaba harcadı ve geçtiğimiz Haziran’daki 12 gün savaşının ardından uzun süredir bölgeye askeri yığınak yapan ABD ile birlikte 28 Şubat’ta İran’a tekrar saldırdı.
İran’ı hedef alan saldırıların Ortadoğu’daki diğer ülkelere yönelik saldırılardan farkı, -körfez ülkelerinin üs kullandırması ve kimi Avrupa ülkelerinin destek açıklamalarını saymazsak- ABD’nin bu operasyonları sadece İsrail ile yapmakta olmasıdır. İran’a yönelik saldırıların diğer bir özelliği ise dünyada halkların yanı sıra ABD ve İsrail halklarının önemli bir kesiminin de bu savaşa karşı olmasıdır. Bunda Trump ve Netanyahu’nun ahlak ve hukuk dışı birçok suçun faili olmaları ve suçlarını örtbas etmek için bu saldırıların gerçekleştirildiği düşüncesinin önemli etkisi vardır. Anımsanacağı gibi Netanyahu Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından “savaş suçlusu” olarak mahkum edilmiş ve hakkında yakalama kararı çıkarılmıştır. Öte yandan İsrail’de de Netanyahu hakkında birçok yolsuzluk suçlaması vardır. Trump’ın ise Epstein Belgeleri’nde pedofili bir sapkın olduğuna dair güçlü deliller ortaya çıkmıştır.
Ortadoğu’yu cehenneme çeviren, dünyada milyarlarca insanın yaşamını etkileyecek olan savaşların kararını verenlerin sapkın, hırsız ve insanlık suçu faili olmalarının başlı başına bir sorun olduğuna şüphe yoktur. Ancak unutmamak gerekir ki onları bulundukları mevkiye getiren halklar değil dünya ekonomisini yöneten bir avuç sermayedardır. Dolayısıyla Ortadoğu’da ve dünyanın diğer bölgelerinde “yeni dünya düzeni” adına çıkarılan savaşlar halkların değil, sermayenin ve onu temsil eden iktidarların menfaatine hizmet etmektedir.
ABD-İsrail’in saldırıları karşısında İran mağdur konumdadır. Ancak bunun İran’nın 47 yıldır milyonlarca insanı özgürlüğünden mahrum eden ve yüzbinlercesini ölüme gönderen eli kanlı bir rejim tarafından yönetildiği gerçeğini değiştirmeyeceğini de belirtmek gerekir.
Hiçbir halk sapıklar, hırsızlar, savaş suçluları ya da eli kanlı caniler tarafından yönetilmeyi hak etmez. Onları bu konumlara getiren düzene son vermek ve dünyayı gerçek bir barış gezegeni haline getirmek halkların kapitalizme ve onun yarattığı savaşa, sömürüye karşı bir arada mücadele etmesiyle mümkün olabilir!
