2 Ekim 2026 Cuma

Fon vurgunu kimi vurdu?

                                3 Ekim 2026

Türkiye’de gündem öyle hızlı değişiyor ki birgün “aldığı aylıkla geçinemediği için Anayasa Mahkemesi önündeki eylemde intihar eden emekli” haberi gündem olurken ertesi gün “Cumhuriyet tarihinin en büyük vurgunu” haberi öne çıkıyor. Toplum olarak bir sarkaç gibi intihara sürükleyen yoksulluğun, yoksunluğun en uç noktasıyla, çeşitli alanlarda gerçekleşen vurgunlarla edinilen servetlerin, zenginliklerin en uç noktası arasında gidip geliyoruz. Bu gelgitler arasında ne emeklileri, emekçileri intihara sürükleyen geçim derdinin nedeni ne de vurgunların arkasında kimlerin olduğu, kimlerin bu vurgunlar sayesinde milyarlarca dolara konduğu sorularının yanıtını layıkıyla arayabiliyoruz. Velev ki tüm bunların yanıtını aramaya fırsat olsa(!) bu kez de “yasama-yürütme-yargının tek elde toplandığı, özgür basının ve akademinin susturulduğu, örgütlenme özgürlüğünün bulunmadığı, hak arama yollarının kapandığı bir rejimde, kimden neyin hesabının sorulabileceği”, ayrı bir soru/sorun olarak karşımızda duruyor.

Sarkacın iki ucundaki yoksulluk ve zenginlik, aralarında neden-sonuç ilişkisi bulunan iki olgudur aslında. Zenginleşme, yoksullaşmayı beraberinde getirir. Bir toplumda zenginlik, ortalama gelirin ve servetin ne kadar üzerinde olursa gelir ve servet eşitliği o ölçüde bozulur; yoksullaşma derinleşir ve  yaygınlaşır. Tüm sınıflı sistemler gibi kapitalizmde de gelir ve servet eşitliğinde bozulma egemen sınıfın (burjuvazinin) lehine gerçekleşmekle birlikte, eşitsizliğin ne ölçüde olacağı, o toplumdaki demokrasinin düzeyine bağlıdır. Zenginlik ve yoksullukla birlikte ortaya çıkan ekonomik ve sosyal eşitsizliklerin nedenlerinin sorgulanamadığı ve bir mücadele alanı haline getirilemediği toplumlarda, eşitsizliğin daha da artması kaçınılmazdır.

Kapitalizmde ekonomik ve sosyal eşitsizlerin nedeni, el koyarak ve sömürerek sermaye birikimi elde etmek üzerine kurulu bir sistem olmasındandır. El koymak ve sömürü birbirine içkindir. Kapitalist üretimde sermaye birikiminin temel kaynağı olan emek sömürüsü aynı zamanda emekçinin emeğine el konulması iken, el konulan bir toprak parçasında bulunan yeraltı ve yer üstü kaynaklar da sömürülerek birikim elde edilir. Birinde sömürülen, emek gücünün sahibi olan emekçiler diğerinde ise -emekçilerin de içinde yer aldığı- toplumun, insanlığın ve tüm canlılar aleminin yaşam alanı olan “doğa”dır.

Finans sistemi kabaca, tasarrufların üretim için gerçekleşecek yatırımlara dönüştürülmesi olarak tanımlanabilir. Finans sisteminin önemli araçlarından biri olan “fon” ise “paradan para kazanmak” amacıyla birçok kişinin birikimlerini bir araya getirmesinden oluşur. Yasalar tarafından düzenlenen, devlet tarafından yönetilen ve denetlenen kurumlarca (banka, borsa, banker vb.) gerçekleştirilen finans sistemi, el koyarak birikim elde etme yollarından biri olarak da kabul edilebilir. Zira “halka arz” adı altında yasalar ve devletin verdiği güvencelere de dayanarak elindeki küçük birikimleri büyütmek ya da paranın değer kaybından korunmak için fonlara katılmaya özendirilenler, önemli ölçüde fon yöneticileri ve büyük yatırımcıların insafına bırakılır.

Devletin finans sisteminde sağlayacağı güvence ise tamamen toplumsal güç ilişkilerine bağlıdır. Toplumun genel çıkarlarını korumaktan uzaklaşarak piyasanın güdümüne girmiş olan bir devlet, -yeterli toplumsal basınç da yoksa- küçük birikim sahibini koruyacak bir etki oluşturmayacağı gibi finans piyasası, devlet erkini kullananların da istismarına açık hale gelebilir. Bu arada özellikle emeğiyle geçinmeye çalışanların yaşamlarını sürdüremeye yetecek bir gelir elde edemediği ve yüksek enflasyon nedeniyle paranın sürekli değer kaybettiği koşullarda, elindeki üç-beş kuruşu, “paradan para kazanmak” hayaliyle fonlara yatıranlar çoğalır. Akabinde bu koşulları fırsata çeviren ekonomik ve siyasi güç sahiplerinin küçük birikimlere el koymasıyla zenginlerin zenginliği, yoksullarınsa yoksulluğu daha da artar.

“Cumhuriyet tarihinin en büyük vurgunu” olarak ifade edilen fon vurgununda bugüne kadar ortaya dökülenlere bakıldığında çıkan tablo şudur: İçerisinde siyasi iktidara yakın olan ve devlet erkini -doğrudan ya da dolaylı olarak- elinde bulunduranların da yer aldığı bir grup, oluşturdukları fonlar ile “paradan para kazanmak” hayali kuran yüzbinlerce kişinin birikimlerine el koymuştur. Maliye Bakanlığı başta olmak üzere BDDK, SPK gibi devletin yetkili kurumlarının üç maymunu oynadığı anlaşılan bu el koyma sürecinin sonrasında, sorumlu olarak kabul edilenlerden kimileri gözaltına alınıp tutuklansa da vurgunun özellikle siyasi ayağına ilişkin dişe dokunur bir adım atılmamıştır.

Erdoğan’ın ve diğer hükümet yetkililerinin yaptığı açıklamalardan anlaşılan, devletin bu büyük vurgunun gerçek sorumlularını ortaya çıkarıp, hesap sormak yerine mağdurların zararlarının -kısmen de olsa- devlet bütçesinden karşılanması yoluna gidileceğidir. Bu durum “paradan para kazanmak” için yola çıkıp tüm birikimlerini kaybedenleri memnun edebilir belki. Ancak fon vurgunundan elde ettikleri milyarları yurtdışına kaçırarak servetlerine servet ekleyenler vurgunun keyfini sürerken, vurgunun bedeli devlet tarafından toplumsallaştırılacak; yani devasa soygunun bedeli tüm topluma ödetilecektir! Böylece sağlığa, eğitime, emeklilerin aylığına, kamu emekçilerinin ücretine kaynak ayır(a)mayan devlet; hazineyi, trilyonlarca lirayı bulan fon vurgununu tazmin etmek için kullanacaktır.

Sonuç olarak “fon vurgunu kimi vurdu?” sorusuna gelirsek, “paradan para kazanmak” isteyenlerin birikimlerine el koyan vurgunun, içine düşürüldükleri açlık ve yoksunlukla intihara sürüklenecek kadar çaresiz kalan emeklileri, asgari ücretlileri ve çiftçisiyle, esnafıyla, küçük üreticisiyle emeğiyle geçinen tüm toplum kesimlerini vurduğunu söyleyebiliriz. Bu bağlamda geçinemediği için intihar eden emekli ile fon vurgununda servetine servet katanların haberini birlikte okumak, aralarındaki ilişkiselliği değerlendirerek bu doğrultuda bir mücadele hattı oluşturmak gerekir!