3 Temmuz 2026 Cuma

NATO Zirvesi için kurulan paravanlar neyi gizliyor?

                                    4 Temmuz 2026

Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi öncesinde bir taraftan güvenlik gerekçesiyle Ankara ve kimi bazı illerde sıkıyönetimi andıran uygulamalar ve yüzlerce kişinin “önleyici tedbir” adına gözaltına alınıp tutuklanması diğer taraftan ise halkın yoksulluğu ve sefaletini Zirve’ye katılacak konuklardan gizleme çabası…

Zirve’ye hazırlık için yapılanlar, AKP/saray iktidarının toplumla ilişkilerini pek çok yönden yansıtıyor. Halkı baskı altında tutmaya yönelik uygulamalar (yasaklama, tutuklama vb.) demokrasi, insan hakları, hukuk konusundaki anlayışını resmederken, yoksul semtlerin önüne çekilen paravanlarla konuklardan gizlemeye çalışılan sefalet, ekonomi politikalarının yarattığı sosyal yıkımı gözler önüne seriyor.

Sefaletin, yoksulluğun, çarpık kentleşmenin gizlenmeye çalışılmasını, ülkeyi yönetenlerin utancının bir ifadesi olarak kabul etmek mümkün. Utanma duygusu, utanç duyulan çirkinliği ortadan kaldırma sorumluluğu da taşıyorsa, taktir edilmesi gereken bir meziyet aslında. Ama utancın kime karşı duyulduğu çok önemli tabi. Eğer utanç, o utanç verici koşullarda yaşayanlara karşı duyuluyorsa; buna neden olan uygulamalardan vazgeçilmesi ve övünülecek koşulların gerçekleşmesi için gereken sorumluluğun üstlenilmesi beklenir doğal olarak. Ancak utanç, dışarıdan birileri tarafından ayıplanmak üzerinden oluşan bir duyguysa, çirkinlikleri saklamakla yetinilir bu durumda.

Zirve öncesinde Ankara’da yaşananlar, 24 yıldır iktidarda bulunan AKP’nin ülkeyi getirdiği yerin “utanç verici” olduğunu kabul etmesi anlamını taşıyor. Ancak bu utanç, yarattığı sefalet ortamında yaşayan halka karşı değil Zirve’ye katılacak NATO ülkelerinin liderleri tarafından ayıplanmamakla sınırlı bir kaygının sonucu. Bu nedenle AKP/saray iktidarı kendi yarattığı utancı/ayıbı ortadan kaldırma sorumluluğunu yüklenmek yerine; gündelik yaşamı durdurarak ve emekçi, yoksul semtlerinin önüne paravanlar dikerek ayıbını gizlemeye çalışıyor.

Peki halkın baskı altına alınarak susturulmaya çalışılması, sefaletinin, yoksulluğunun paravanların ardına gizlenmesi bu ayıbı örter mi?

Önce şunu belirtmek gerekir, Türkiye’nin içinde bulunduğu demokratik ve sosyal yıkım OECD, AB, Dünya Bankası, ILO, ITUC gibi uluslararası kurumların istatistiklerinde, raporlarında tüm açıklığıyla zaten ortaya konmaktadır. Örneğin Türkiye’de enflasyon Avrupa ülkeleri ortalamasının yaklaşık 10 katıdır ne işte ve ne eğitimde olan (geniş tanımlı işsiz) genç nüfusta, uzun çalışma sürelerinde, gelir eşitsizliğinde, vergi adaletsizliğinde OECD içinde ilk sıralardadır. Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC) Küresel Hak İhlalleri Endeksi’ne göre Türkiye, işçi haklarının en kötü olduğu 10 ülke içindedir. Yine Dünya Adalet Projesi (WJP)’nin hukukun üstünlüğü verilerinde, Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF)’nin Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi verilerinde Türkiye, dünyada en kötü durumda olan ülkeler arasında yer almaktadır.

Uluslararası kurumlarca ilan edilen ve Türkiye’nin halini ortaya koyan bu verileri Zirve nedeniyle Ankara’ya gelen ve halkın içinde bulunduğu sefaleti görmesi istenmeyen liderlerin bilmediğini düşünmek sanıyorum abesle iştigal olur. Bu durumda AKP’nin başkentte hayatı durdurarak, paravanlar dikerek 24 yılda yarattığı ayıbı örtebilmesinin de mümkün olmadığı açıktır.

Öte yandan unutmayalım ki Zirve’de temsil edilen ülkelerin hemen tümünün liderleri -Erdoğan kadar uzun süre olmasa da- onun izlediği neoliberal politikaların kendi ülkelerindeki uygulayıcılarıdır. Dahası ABD, İngiltere, Almanya, Fransa başta olmak üzere güçlü emperyalist ülkeler, Türkiye’de ve benzer ülkelerdeki sefaletin nedeni olan politikalara küresel düzeyde yön verdikleri gibi bunca yıldır AKP’nin iktidarda kalmasına ve otoriterleşmesine de destek sağlamışlardır. Daha açık bir ifadeyle AKP/saray iktidarının ayıbını saklamaya çalıştığı liderler, bu ayıpta doğrudan dahli bulunan ülkelerin temsilcileridir.

Herkes her şeyin farkındaysa AKP/saray rejiminin demokratik ve sosyal yıkımı gizlemek için bunca çaba harcamasının nedeni nedir?

Otoriter rejimlerde topluma rağmen uygulanan politikaların başarısı, bu politikalara toplumda ne ölçüde rıza üretildiğiyle ölçülür. Bu nedenle otokratlar, altına imza atılacak ikili ve çok taraflı sözleşmelerin teminatı olarak iktidarlarının -zorla ya da gönüllü olarak- toplumsal rızayı aldığını göstermek ister. AKP/saray iktidarı da küresel güç dengelerinin değiştiği, emperyalizmin savaş aygıtı NATO’nun bu değişime göre yeniden yapılandığı ve Türkiye’nin bu yeniden yapılanmada üstleneceği rolün ele alınacağı Zirve’de, altına imza atacağı taahhütlerin teminat altında olduğunu göstermek istemektedir.

Burada gözden kaçırılmaması gereken bir başka husus da toplumu baskılamaya ve sefaleti gizlemeye yönelik Zirve hazırlıklarıyla gündem meşgul olurken, Anadolu ve Mezopotamya topraklarını NATO’un “ileri üs bölgesi” haline getirecek taahhütlerin de yer almasının beklendiği Zirve’nin içeriğinin yeterince gündeme getirilmeyip, adeta toplumdan saklanıyor olmasıdır.

Bu durumda zihinleri kurcalaması gereken sorulardan biri de şu olmalıdır: Acaba, Ankara’da halk ile Zirve’ye katılanlar arasına kurulan paravanlar, halkın sefaletini Zirve’ye katılanlardan gizlerken Zirve’de alınacak kararları, verilecek taahhütleri halktan gizlemeyi de mi amaçlamaktadır?


26 Haziran 2026 Cuma

NATO Zirvesi’nin akla getirdikleri

                               27 Haziran 2026

7-8 Temmuz’da yapılacak NATO Zirvesi için onbinlerce güvenlik görevlisi Ankara’ya yığılırken, birçok cadde ve sokağa giriş yasağı getiriliyor. Zirve’de görevli olanlar dışındaki kamu çalışanları 6-12 Temmuz haftasında izinli sayılacak. Valilik kararıyla, 28 Haziran-10 Temmuz tarihleri arasında kentte miting, gösteri yürüyüşü, basın açıklaması, oturma eylemi, protesto, açlık grevi, bildiri ve broşür dağıtılması, afiş ve pankart asılmasının yanı sıra sınav, sempozyum, panel, mezuniyet töreni, şenlik, konser, eğlence ve kutlamalar yasaklandı. Kısacası Ankara’da adeta sıkıyönetim ilan edildi. Bu arada çeşitli örgütlere mensup olduğu iddia edilen 200’ü aşkın kişi düzenlenen eş zamanlı ev baskınlarıyla gözaltına alındı. Gözaltına alınanlardan, aralarında akademisyen Emel Memiş, TEMA Vakfı gönüllüleri, gazetecilerin ve avukatların da olduğu 103 kişi tutuklandı.

Uluslararası bir toplantı için bir ülkenin başkentinde yaşamı durma noktasına getirecek, sıkıyönetimi çağrıştıran kısıtlamalar neden getirilir? Gerekçe zirveye katılacak liderlerin güvenlikleriyse, “Bu liderler, benzer toplantılar için dünyanın dört bir yanında boy gösterirken neden böylesine abartılı güvenlik önlemlerine ihtiyaç duyulmuyor? Ankara, uluslararası konukların güvenliklerini bile sağlayamayacak kadar güvensiz bir yer mi?” sorularını sormak gerekiyor sanırım. Ayrıca “Eğer hükümet başkentte yaşamı aksatmadan konukların güvenliğini sağlayamayacağını düşünüyorsa -ki bu diğer illerde güvenlik sorununun çok daha derin olduğunu gösterir- “Her yıl bütçeden iç güvenlik için ayrılan milyarlarca lira nereye harcanıyor?” sorusunun da gündeme gelmesi gerekmez mi?

Bu sorulara yanıt ararken yeni bir gelişme olarak, Zirve’yi izlemek isteyen çok sayıda gazetecinin akreditasyon talebinin geri çevrildiği haberi geldi. Tahmin edilebileceği gibi bu gazetecilerin büyük kısmı “muhalif basın-yayın kuruluşları”nın mensuplarıydı. Muhalif gazetecilerin NATO Zirvesi’nden halkı haberdar etmelerinin engellenmesi Ankara’daki olağanüstü güvenlikçi atmosfer konusunda başka soruları da akla getirdi: Bunlardan biri elbette “Zirve’de konuşulacak konular, alınacak kararlar Türkiye toplumundan gizlenmek mi isteniyor?” sorusuydu. Bunu tamamlayacak diğer bir soru ise, “Alınan olağanüstü güvenlik önlemleri, Zirve’de alınacak kararlara karşı toplumun göstereceği muhtemel tepkileri bastırmak için midir?” oldu.

NATO Zirvesi, küresel belirsizliklerin ve kapitalist dünya düzeninde bir yeniden yapılanmanın işaretlerinin güçlü biçimde açığa çıktığı bir döneme denk geliyor. Türkiye ise, bu yeniden yapılanma sancılarının çatışmaya dönüştüğü hassas bir coğrafyanın odağında yer alıyor. Ukrayna savaşıyla birlikte Rusya’yı yakın tehdit olarak algılayan Avrupa ülkeleri ve özellikle İran savaşıyla birlikte hegemonyası tartışmalı hale gelen ABD, soğuk savaş döneminde kurulan emperyalizmin savaş aygıtı NATO’yu yeni dünya düzenine uyarlarken Türkiye’ye de daha aktif bir rol vermek istiyor. Bu konuda NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin geçtiğimiz Nisan ayında Ankara’ya yaptığı ziyarette verdiği mesajlar oldukça çarpıcıdır.

Rutte’nin Ankara’da verdiği mesaj, küresel kaos ortamında Türkiye’nin jeostratejik öneminin arttığı ve NATO’nun değişen öncelikleri içinde Türkiye’nin daha etkili bir rol üstlenmesinin gerekli hale geldiğidir. Rutte bu görüşünü Türkiye’nin NATO’nun -ABD’den sonra- en büyük ikinci ordusuna sahip olması; Kuzey Atlantik Paktı’nın savaş bölgesi olan hem Karadeniz hem de Ortadoğu’da yer alan tek üye ülke olması ve “Türkiye bir savunma sanayi devrimi yaşadı.” sözleriyle ifade ettiği Türkiye’nin silah sanayinde son yıllarda gerçekleştirdiği atılıma referans vererek temellendirmektedir. Rutte, NATO’nun yeni düzeninde Türkiye’ye biçilen role ilişkin de en yakın güvenlik tehdidi olarak belirlediği Rusya, Çin ve İran’la girilecek muhtemel bir savaşta Türkiye’nin jeostratejik konumu, askeri gücü ve silah üretme potansiyeli nedeniyle, “ileri üs bölgesi” -yani sıcak çatışmanın alanı- olarak kullanılabileceğini belirtmektedir.

Rutte’nin mesajlarının yanı sıra geçtiğimiz günlerde Trump’ın Beyaz Saray’da Rutte ile birlikte yaptığı toplantıda Erdoğan ve Türkiye’nin askeri gücü için sarf ettiği övgü dolu sözleri ve NATO Zirvesi’ne katılma kararı vermesi ama tüm bunlar olurken hükümetin Türkiye’nin NATO’daki konumun ilişkin açık bir paylaşımda bulunmaması, toplumdan gizlenen bir şeyler olduğu kaygısını güçlendirmektedir.

Ankara’daki olağanüstü güvenlikçi atmosfer konusunda akıllara takılan bir başka soru ise -NATO Zirvesi’nden bağımsız olarak- “Zirve’nin, hakkını arayan kesimlerin demokratik tepkilerini ortaya koymalarının engellenmenin vesilesi olarak mı” görüldüğüdür. Zirve nedeniyle gözaltına alınanlara “Ankara’daki Doruk Madencilik işçilerinin eylemlerine neden katıldıkları”nın sorulması; Ankara’da halen devam eden Özel Sektör Öğretmen Sendikası’nın direnişi; Temmuz’da açlık sınırı altında ezilen asgari ücrete artış yapılmaması, kamu emekçileri ve emeklilere ise enflasyonun çok altında artışlar yapılmasına karşı yapılacak eylem olasılığı da bu sorunun haklılığını ortaya koymaktadır.

Bu arada NATO Zirvesi gerekçesiyle başkentte yaratılan baskı ortamının, CHP’nin seçilmiş yönetim kadrosuna yapılacak muhtemel bir yargı operasyonu için fırsat olarak değerlendirilebileceği de akılları kurcalayan bir başka sorudur!

19 Haziran 2026 Cuma

Baskılar sürüyor emekçiler direniyor!

                             20 Haziran 2026

Otoriterleşme, AKP/saray rejimi ile toplumun genel çıkarları arasındaki çelişkilerin derinleştiği tüm alanlarda kendisini gösteriyor. Bir yandan tamamen siyasallaşmış olan yargı vasıtasıyla yerel yönetimlere kayyum, ana muhalefet partisine butlan atanırken muhalif siyasetçilerin hukuk dışı tutsaklıkları sürüyor; diğer yandan da ormanı, dereleri, denizleri korumaya çalışanlar ve emeğinin hakkını arayanlar devletin baskı aygıtlarının şiddetiyle karşı karşıya kalıyor. Son zamanlarda rejimin şiddetiyle karşı karşı gelenlerin başında ise hakkını arayan emekçiler geliyor. 


23 yılı aşan süredir iktidarda olan AKP’nin icraatları ile emekçi kesimlerin çıkarları arasında derin bir çelişki hep vardı. AKP bu çelişkiyi kimi zaman AB üyelik süreci vesilesiyle ortaya attığı vaadlerle kimi zaman sendika bürokratlarını kullanarak yarattığı “uzlaşma” görüntüsüyle kimi zamansa kolluk güçlerinin baskı ve şiddetiyle maniple etmesini bildi. Ancak bugün gelinen noktada emekçilerin karşı karşıya kaldığı halk ihlalleri, yoksullaşma ve çalışma rejimindeki sömürü koşulları öylesine ağırlaştı ki emekçilerin bir kısmı her türlü manipülasyona karşı çıkıp, baskı ve şiddete uğrama pahasına hakları için direnişe geçiyor. AKP/saray rejiminin “patronların çıkarlarını koruma örgütü” haline dönüştürdüğü devletin kolluk güçlerinin baskı ve şiddetine karşı gerçekleştirilen direnişlere ve işçilerin uğradıklara baskılara en yakın zamandaki şu birkaç örneği verebilebiliriz:


İlk örnek Edirne’den. Aylardır ödenmeyen ücretlerini, gasp edilen haklarını talep eden ve işten çıkarmalara karşı çıkan -eski Tekirdağ AKP İl Başkan Yardımcısı Bekir Kiremitçi'ye ait olan- Özşen Maden işçileri, Edirne'de Selimiye Camii restorasyon açılışına katılan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ulaşmak isterken jandarmanın müdahalesiyle karşılaşıyor. Yerlerde sürüklenen ve coplarla darbedilen birçok madenci gözaltına alınıyor. Bağımsız Maden İşçileri Sendikası’nın öncülüğünde kendilerini maden ocağına kapatarak açlık grevine başlayan işçilere ve onları ziyaret eden ailelerinin üzerine işletme binasından ateş ediliyor. Tüm baskılara rağmen direnen işçiler, taleplerini patrona kabul ettiriyor.


İkinci örnek, Ankara Yenimahalle’de yapımı devam eden Adalet Sarayı şantiyesinde çalışan ve alamadıkları ücretlerini talep eden Rönesans Holding bünyesinde faaliyet yürüten Gülpa adlı taşeron firmanın işçileri. Haklarını arayan işçiler firma yetkilileri tarafından kesici aletler ve sopalarla saldırıya uğruyor ve bu saldırıda en az üç işçi yaralanıyor.


Üçüncü örnek, Giresunun Şebinkarahisar ilçesinden. Mart ayından bu yana ücretlerini alamayan Yıldızlar Holding bünyesindeki Nesko Maden’de çalışan yaklaşık 200 işçi Kiramızı ödeyemiyoruz, markete, bakkala, fırına borçlandık. Emeğimizin karşılığını istiyoruz.” diyerek tepkilerini dile getiriyor. İşçiler, ücretlerinin ödenmemesi halinde Doruk Madencilik işçileri gibi mücadeleyi Ankaraya taşıyabileceklerini söylüyor.


Son örneğimiz ise Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’nın çağrısıyla özel okullardaki güvencesiz çalışma koşulları ve düşük ücretler başta olmak üzere yaşadıkları sorunları gündeme taşımak için Ankara’da bir araya gelen eğitim emekçileri. Milli Eğitim Bakanlığı önünden Meclis’e yürümek isteyen öğretmenlere polis müdahale ediyor ve Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Genel Başkanı Eren Edebali dahil, 41 öğretmen darp edilerek gözaltına alınıyor.


Emekçilerin haklarına yönelik ihlallere karşı direnişler ve bu direnişlere karşı devletin, patronların  baskısı ve şiddeti bu örneklerle sınırlı değil elbette. Ülkenin dört bir yanından sanayiden tarıma, inşaattan hizmet sektörüne tüm iş kollarında çalışma rejimi ve sosyal haklarda pek çok hak ihlali yaşanıyor. AKP/saray rejimi, bu hak ihlallerine karşı sesini çıkartan emekçilere karşı sınıfsal tercini çekinmeden ortaya koyuyor ve hak mücadelelerini bastırmak için otoriterliğini en acımasız biçimde gösteriyor.   


AKP/saray rejiminin emekçilerin hak mücadelesine karşı takındığı otoriter tavır, Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC)’un Mayıs ayında yayımlanan 2026 Küresel Hak İhlalleri Endeksi’ne de yansımış. Geçtiğimiz 13 yılda olduğu gibi bu yıl da Türkiyenin 169 ülke içinde işçi haklarının en kötü olduğu 10 ülke listesinde bulunduğunu gösteren endeksin yer aldığı raporda “Otoriter Erdoğan hükümetinin temel işçi haklarını çiğnemek konusunda köklü bir geçmişi olduğu”ndan söz edilirken; devlet ile işverenlerin “sendikal haklara karşı düşmanca bir tavır" izledikleri ve örgütlenme özgürlüğünü ihlal ettikleri belirtiliyor. Raporda ayrıca sendikalara yönelik tehditler ve sendikacıların tutuklanmalarına ilişkin örneklere de yer veriliyor.


Uluslararası kurumların raporlarına yansıyan hak ihlalleri ve emekçilerin haklarını savunmak için gösterdiği direnişleri engellemeye yönelik örnekler, AKP/saray otokrasisinin emekçilere yönelik baskı ve şiddetininin düzeyini göstermesi bakımından önemlidir. Sadece asgari ücretin değil ücretler genel seviyesinin ve emekli aylıklarının yoksulluk ve hatta açlık sınırın altında kalması ve her ay 200’ü aşan iş cinayetini de otoriter rejimin maniple etmeye çalıştığı iktidarın politikalarıyla emekçilerin hakları arasındaki çelişkilerin bir sonucu olarak okumak gerekir. Verdiğimiz örneklerin gösterdiği bir başka olgu ise her türlü baskıya rağmen emekçilerin kendilerine dayatılan koşullara rıza göstermeyip direnmekte olduğudur. Bu direnişlerin en dikkat çeken yönü ise neredeyse hiçbirinin yasaların toplu iş sözleşmelerinde yetkili kabul ettiği bürokratik sendikalar tarafından değil, “fiili ve meşru mücadele yürüten” sendikalarca örgütlenmiş olmasıdır. Bu da bize önümüzdeki dönemde işçi sınıfı mücadelesinin hangi araç ve yöntemlerle yapılıp yapılamayacağı konusunda çok önemli ipuçları vermektedir!  





12 Haziran 2026 Cuma

Butlanın gölgesinde memleket ahvali

                           13 Haziran 2026

Demokrasiyi var eden kurumları (yasama-yürütme-yargı, yerel yönetimler, basın, akademi, demokratik kitle örgütleri vb) işlevsiz hale getiren AKP/saray rejimi, butlan kararıyla “sadece ana muhalefet partisini değil tüm toplumsal muhalefeti etkisiz hale getirerek” demokrasi mücadelesinin olanaklarını tamamen ortadan kaldırmayı hedefliyor. Demokrasi umudunun zihinlerden bile silinmesini ve faşizme boyun eğdirmeyi amaçlayan bu süreç, toplumun geniş kesimlerince kaygı ve öfkeyle izlenirken gündemin de neredeyse tamamını meşgul ediyor. 


Dikkatler CHP’ye yönelik operasyonlara yoğunlaşırken (Butlancı yönetimin her hamlesini de bu operasyonun bir parçası olarak değerlendirmek gerekir.) toplumun bugünü ve geleceği üzerinde yaşamsal öneme sahip konular neredeyse gündemden tamamen düşmüş vaziyette. Birbiriyle ilişkili olan bu konulardan ilki hiç şüphesiz ekonomide yaşanan çöküş ve buna bağlı olarak milyonlarca yurttaşı kasıp kavuran geçim derdi. İkincisi yüzyılı aşkın bir mesele olan Kürt sorununun çözümü konusunda yürütülen müzakerelere rağmen siyasi iktidar tarafından atılması gereken adımların akıbeti. Üçüncüsü ise değişen küresel dengelerle beraber yeniden şekillenen dünya düzeninde Türkiye’nin üstleneceği yeni rol ve bu çerçevede önümüzdeki ay Ankara’da yapılacak olan NATO zirvesi.


Ekonomi yönetiminin bütün manipülatif açıklamaları ve TÜİK’in tüm çarpıtılmış verilerine rağmen enflasyon, dış borç, faiz ödemeleri, cari açık, istihdam gibi bilumum göstergeler Türkiye ekonomisinin büyük bir batak içinde olduğunu gösteriyor. İzlenen vergi ve ücret politikaları ile sosyal politikalara bakınca bu batağın faturasının tamamının -bugüne kadar olduğu gibi- emekçi, yoksul halk kesimlerin sırtına yükleneceği anlaşılıyor. Örneğin kamu emekçileri, emekliler ve toplu iş sözleşmesi kapsamındaki tüm ücretliler için Temmuz’da geçerli olacak enflasyon farkının TÜİK marifetiyle belirlenen gerçek dışı enflasyon oranlarıyla sınırlı kalması, izleyen aylarda emekçilerin daha da yoksullaşacağı anlamına geliyor. Önümüzdeki günlerde bir düzenleme yapılmazsa yılın geri kalanında “sahte" enflasyon farkından bile yararlanamayacak olan ve zaten açlık sınırının altında kalan bir ücretle geçinmeye çalışan milyonlarca asgari ücretlinin içinde bulunduğu sefaletin de çok daha derinleşeceğini söylemek mümkün.


Kürt sorununun çözümü konusunda 2024 Ekim’inde başlayan sürece ilişkin iki temel kaygı vardı. Bunlardan birincisi siyasi iktidarın yüzyılı aşkın bir sorunu, “Terörsüz Türkiye” diyerek 42 yıllık bir örgütün tasfiyesinden ibaret gören bir anlayışla yola çıkılmış olmasıydı. Diğer kaygı ise başta hukukun işlerliği olmak üzere demokrasiyi tesis edecek tüm mekanizmaların yerle bir edildiği, her geçen gün otoriterleşmenin daha fazla ağırlık kazandığı koşullarda toplumsal barışın nasıl sağlanacağı ve çözümün hukuki zemininin nasıl oluşacağıydı. Geçen bir buçuk yılı aşkın zamanda sürece ilişkin gelişmeler kaygıları haklı çıkardı. CHP’ye yönelik operasyonlar, bugüne kadar Kürt siyasi hareketi için uygulanan hukukuzlukların ülke geneline ve tüm muhaliflere yöneldiğini gösterdi ki bu da çözüme ilişkin kaygıları katmerledi. Bugün gelinen noktada anlaşılan o ki hükümetin sürece yönelik tavrını, Kürt halkının siyasi ve kültürel eşitliğini esas alan taleplerinden ziyade, iktidarın varlığını sürdürecek koşulları sağlamak için iç siyasette ve Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler şekillendirmektedir. Bu ise sorunun çözümüne ve toplumsal barışa ilişkin belirsizlikleri ve riskleri arttırmaktadır.     


Özellikle Rusya-Ukrayna savaşı ve ABD ile İsrail’in İran’a saldırısıyla başlayan savaşla birlikte sadece savaş bölgelerinde değil, tüm yerkürede dengelerin yeniden kurulması kaçınılmaz hale geldi. Bu arada gerek coğrafi konumu gerekse savaşlarda doğrudan (ABD) ve dolaylı (AB ve NATO) taraf olan ülkelerle ve uluslararası örgütlerle olan bağları, Türkiye’nin jeostratejik önemini arttırdı. ABD, NATO ve AB, Türkiye’nin jeostratejik konumunu kendi çıkarları için kullanma arayışına girdi. Halkı yoksulluğa ve sefalete sürükleyen ekonomi politikaları, Kürt sorununda dayatmacı çözüm ve CHP’ye yargı vasıtasıyla yapılan operasyonlar vb. karşısındaki sessizliğine bakılırsa bu yapılar, Türkiye’nin jeostratejik konumunu kendileri için kullanmanın karşılığında AKP/saray rejiminin artan otoriterliğine göz yummaktadır! ABD’den, NATO’dan ve saraydan yapılan açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla Ankara’da yapılacak NATO zirvesinde de Türkiye’nin Avrupa ve NATO’nun ileri üs bölgesi olma konumu tescillenecektir.



Butlan kararı ve CHP’ye yönelik operasyonların Türkiye’de demokrasiyi ve hukuku kağıt üzerinde bile bırakmayıp tamamen yok etmeyi amaçladığı aşikârdır. Ancak bununla eş zamanlı olarak toplumun geniş kesimlerini açlığa ve sefalete sürükleyen, toplumsal barış umudunu boşa çıkaran ve ülkeyi emperyalistlerin sıcak savaş alanı haline getirecek gelişmelerin de butlan kararının tozu dumanıyla gölgelenmesine olanak vermemek gerekir!  



5 Haziran 2026 Cuma

Devletin aklı ve mahşerin üç atlısı

                               6 Haziran 2026

Mutlak butlan kararının ardından CHP Genel Merkezi’nin polis tarafından basılması ve seçimle gelen Özgür Özel’in yerine mahkemenin atadığı Kılıçdaroğlu’nun başkan koltuğuna oturmasını Erdoğan, CHP’nin iç meselesi olarak değerlendirerek durumun kendileriyle ilgisinin bulunmadığını söyledi. Özel ise Salı günü Meclis Grup Toplantısı’nda tüm yaşananların 19 Mart 2025’te İBB ile başlayan AKP/saray operasyonun devamı olduğunu ve bunu CHP’nin iç sorunu değil Türkiye’nin demokrasi meselesi olarak değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.


31 Mart 2024 seçimlerinde birinci parti olmasıyla birlikte CHP’yi yöneten kadronun AKP/saray iktidarı için tehdit haline geldiği ve operasyonların bu tehdidi ortadan kaldırmaya yönelik olduğu aşikârdır. Dolayısıyla hukuki ve ahlaki mesneti olmayan bu operasyonların Özel’in dediği gibi otoriter rejimi daha da güçlendirmeyi amaçlayan bir demokrasi sorunu olduğu da ortadadır. Ancak AKP/saray rejiminin Türkiye demokrasisinde açtığı gediğin miladını 19 Mart’tan başlatmak kimi gerçeklerin gözden kaçmasına yol açabilecek eksik bir değerlendirmedir. Zira AKP/saray otokrasisinin inşa sürecindeki en önemli nirengi noktasını, bundan tam 11 yıl önce 7 Haziran 2015’te yapılan seçimlerin sonrasında yaşananlarda aramak gerekir. 


Anımsanacağı gibi, 7 Haziran’da -seçim sistemindeki tüm adaletsizliklere, baskılara rağmen- HDP yüzde 13’ün üzerinde oy alırken, bir önceki seçimlere göre yüzde 9 oy kaybeden AKP, ilk kez tek başına iktidar olma olanağını kaybetmişti. Kürtlerin ağırlıkta olduğu bir partinin barajı geçerek parlamentoda en fazla milletvekiline sahip üçüncü parti olması, bugünlerde sözü çok edilen -varlığı kendinden menkul- “devlet aklı”nı devreye soktu. Böylece seçimden önce birbirlerine demediklerini bırakmayan AKP-CHP ve MHP liderleri “örtük bir ittifakla” -seçimle ortaya çıkan parlamento aritmetiği üzerinden- hükümet kurmaktan sakınarak; iki yılı aşkın süredir devam eden çözüm sürecini sonlandırıp, Suruç ve 10 Ekim katliamlarının da gerçekleştiği bir kaos ortamının zeminini hazırladılar. Bu kaos ortamında 1 Kasım 2015’te gidilen seçimlerde AKP yine tek başına iktidar oldu. Ardından da 15 Temmuz darbe girişimi gerekçesiyle ilan edilen OHAL dönemi geldi. 2017 Nisan ayında OHAL koşullarında yapılan referandumla AKP/saray otokrasisi de resmen inşa edilmiş oldu. İnşa edilen bu rejimde -günümüzde CHP’ye yapılanlara benzer şekilde- HDP’li belediyelere kayyum atanırken, HDP eşbaşkanları ve bir çok HDP’li siyasetçi tutuklandı (Eşbaşkanlar Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın tutukluluğu 10 yıla yaklaşırken, HDP MYK üyeleri Kobane davası nedeniyle 6 yıldır tutukludur.).


7 Haziran sonrasında HDP’yle birlikte Kürt siyasi hareketini devre dışında bırakmayı amaçlayan operasyonlarda Erdoğan, Kılıçdaroğlu ve Bahçeli “devlet aklı"nın belirlediği senaryoyu sahneye koyan aktörlerdi. Bunların arasından Kılıçdaroğlu, 2023’te parti içi yarışı kaybederek siyasetten elimine oldu; onun yerine gelen kadronun rejim için tehdit olarak görülmesi üzerine başlatılan 19 Mart ve sonrasında CHP’ye yönelik operasyonlar büyük ölçüde Erdoğan ve Bahçeli’nin marifetiyle ya da olur vermesiyle gerçekleşti. Kılıçdaroğlu’nun mutlak butlan kararı sonrası yeniden CHP’nin başına geçmesiyle 7 Haziran sonrası sürecin aktörleri, birlikte kurdukları otokratik rejimi ayakta tutmak ve daha öteye taşımak için tam kadro olarak yeniden bir araya gelmiş oldu! 


Erdoğan, Kılıçdaroğlu ve Bahçeli üçlüsünün elbirliğiyle inşa ettikleri rejimde Türkiye, “mahşerin üç atlısı" olarak bilinen “savaş, yoksulluk ve otoriterleşme” ağına düştü. Demokrasiden tamamen uzaklaşılan bu süreçte devlet tüm kurumlarıyla birlikte çürürken, sosyal ve ekolojik yıkım en üst seviyelere çıktı. Bu üçlünün 11 yıl önce otokratik bir rejimin temellerini atarken gerçekleştirdiği hamlelerin ülkeyi bugün getirdiği yer nasıl ki o dönemde akıl edilemeyecek boyutlara ulaştıysa; bugün sürdürülen operasyonların sonuçlarının ülkeyi nerelere götüreceğinin de birçoğumuzun akıl sınırlarını aşması muhtemeldir.


CHP’ye yapılan operasyonların Türkiye demokrasisine yönelik bir darbe olduğu değerlendirmesinin bir benzeri HDP’li belediyelere kayyum atandığı, siyasetçiler tutuklandığı süreçte de yapılıyordu. Ama Kürtlere, sosyalistlere yapılanları üzerine alınmayan toplumun sair ekseriyetinin sessiz kalması ve hatta yapılanları alkışlamasıyla, söz konusu üçlü daha da cesaretlendirildi ve bugünlere gelindi. Dolayısıyla aynı hataların tekrarlanmaması için CHP’ye bugün yapılan operasyonları, 19 Mart 2025’ten değil 7 Haziran 2015’ten başlatmak gerekiyor. 11 yıl önce HDP’ye yapılanla bugün CHP’ye yapılanlar arasındaki bağlantı kurulmazsa “mahşerin üç atlısı”ndan kurtulmak ve Türkiye’de demokrasiyi ve toplumsal barışı sağlayacak bir mücadele yürütmek mümkün olmayacaktır.


29 Mayıs 2026 Cuma

Butlan, toplumsal direnç ve gerçek cumhuriyeti inşa zarureti

                               30 Mayıs 2026

Türk Dil Kurumu, “cumhuriyet” kelimesinin anlamını “Milletin, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı yönetim biçimi.” olarak tarif ediyor ve cümle içinde kullanımına da “Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Atatürk’tür.” örneğini veriyor. 


Türkiye Cumhuriyeti 103 yıl önce CHP’nin öncülüğünde kurulmuş ve kurulduğundan bu yana da yönetim biçimi “cumhuriyet” olarak ifade edilmiştir. Ancak geçen 103 yılda “cumhuriyet” tanımının gereği olan milletin yani cumhurun/halkın egemenliği ele almasına olanak verecek bir demokratik düzen oluşmamıştır. Cumhuriyet’in ilk 23 yılı tek parti dönemidir. Bu dönemde CHP dışında herhangi bir parti kurulamamış kurulanlar da kapatılmıştır. 1946’da çok partili sisteme geçiş, toplumun demokrasi talebiyle değil bir zorunluluk neticesinde, yeniden kurulan dünya düzenine entegre olabilmenin koşulunu yerine getirmek için gerçekleşmiştir. Türkiye’nin 80 yıllık çok partili döneminde iktidara gelenler ya (DP, AKP gibi) -demokrasi dışı yollarla- iktidarlarını sonsuz kılma çabası içinde olmuş ve/veya askeri darbeler ya da siyasi manüplasyonlar iktidarları sona erdirmiştir. 


Bu anımsatmanın amacı, -zaten halk iradesinin olmadığını söyleyerek- CHP’ye yönelik mutlak butlan kararını normalleştirmek değildir elbette. Yerel yönetimleri kayyumlarla yönetmek, rakip siyasetçileri tutuklatmak gibi ana muhalefet partisini -yasalara ve hukuka uymayan- bir butlan kararıyla bölerek etkisiz hale getirmenin de cumhur/halk iradesine el koyma yollarından biri olduğuna ve bu kararın otoriter rejimi daha ileri bir aşamaya taşıyacağına şüphe yoktur. Ancak otoriterleşmeye karşı özgürlükleri, demokrasiyi, barışı savunmak için bir mücadele yürütülecekse her şeyden önce sorunu doğru tespit etmek gerekir! 


Mutlak butlan kararı açıklandıktan sonra yapılan değerlendirmelerin önemli bir kısmı meseleyi CHP’nin iç çatışması olarak görmekte ya da bugüne kadar dört başı mamur demokratik bir cumhuriyet varmış da alınan bu kararla cumhur/halk iradesine halel gelmiş gibi bir yaklaşımla konuyu ele almaktadır. Oysa egemenliğin cumhurun/halkın iradesini yansıtmıyor olması Cumhuriyet’in demokratikleş(e)memesinden kaynaklanan yapısal bir sorundur! Dolayısıyla sorunun yapısal olduğu görülmeden, sadece AKP’ye ve mutlak butlan kararına karşı bir mücadeleden sonuç alabilmek mümkün değildir.


Bir siyasi iktidarın cumhur/halk iradesini tahakküm altına alması, uyguladığı politikaların toplumun genel çıkarlarıyla çelişiyor olmasından kaynaklanır. Türkiye Cumhuriyeti’nin toplumun genel çıkarlarıyla çelişkisi, İzmir İktisat Kongresi (1923), Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasası’nda yer alan kararlara dayanır. Bu bağlamda İzmir İktisat Kongresi, liberal yollarla kalkınma ilkesini benimseyerek Cumhuriyet’in kapitalizme eklemlendiğini ilan ederken Cumhuriyet’in işçi sınıfının dışlayan konumunu da tanımlamıştır. Cumhuriyet’in kuruluş belgesi olarak kabul edilen ve devletin müesses nizamını belirleyen Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasası ise Türk ve Sünni olmayan halkları ötekileştirerek bugüne kadar uygulanan ayrımcı, düşmanlaştırıcı politikaların zeminini oluşturmuştur. Aradan geçen yıllarda kapitalizmin dönüşüm dinamikleri doğrultusunda Türkiye’de de devletin konumu değişmiş (örneğin devletin sosyal işlere büründüğü de olmuş) ama -çok kısa süren birkaç istisnai dönemler dışında- halkın iradesi belirleyici ol(a)mamıştır.


AKP’nin iktidarda olduğu 23 yıl boyunca uyguladığı neoliberal ekonomik program ve Ortadoğu’da üstlendiği rol, toplumun genel çıkarlarıyla siyasi iktidarın politikaları arasındaki makasın -Cumhuriyet tarihi boyunca olmadığı kadar- açılması sonucunu ortaya çıkarmıştır. Yarattığı ekonomik ve sosyal yıkımın neticesinde AKP iktidarının toplumda rıza üretemediği -seçim sistemindeki tüm adaletsizlikler ve sandık oyunlarına rağmen- 7 Haziran 2015 seçimlerinde açığa çıkmıştır. Bunun üzerine önce Suruç ve 10 Ekim katliamlarıyla yaratılan şiddet ve kaos ortamından yararlanarak ardından da 15 Temmuz darbe girişimi bahane edilerek ilan edilen OHAL’e dayanarak inşa edilen otoriter rejim sayesinde AKP, cumhurun/halkın iradesine rağmen iktidarını sürdürmüştür. 


Bugün ekonomik ve sosyal yıkım giderek artarken, ülkenin yer altı ve yer üstü kaynakları sermaye tarafından talan edilmekte, emperyalist güçlerin görevlendirmesiyle Türkiye, NATO’nun ve Avrupa’nın ileri üs bölgesi haline getirilmektedir. Halkın tüm bunlara rıza göstermesini için rejimin daha da otoriterleşmesi gerekirken, AKP’nin -iktidarını sürdürmek için- bu otoriterleşmenin vasıtası olmaktan başka seçeneği yoktur. 


Yerel yönetimlere kayyum atanması, Demirtaş, Yüksekdağ, İmamoğlu vb. siyasetçilerin tutsak edilmesi gibi mutlak butlan kararı da Türkiye’ye dayatılan ve AKP’nin de iktidarda kalabilmek için uygulayıcısı olduğu politikaların yansımasıdır. Otoriterleşmenin bundan sonra hangi boyutlara ulaşacağını belirleyecek olan ise toplumsal direncin yönü ve gücüdür. 


Geçmişte kapatılan partiler, tutuklanan siyasetçiler için yapılmayan bugün yapılmalı ve toplumsal direnç, -Cumhuriyeti kuran parti olduğu ya da M.Kemal’in emaneti olduğu için değil- demokrasi dışı yollarla tasfiye edilmeye çalışıldığı için CHP’nin seçilmiş yönetimini ve 19 Mart 2025’ten bu yana CHP’nin geleneksel çizgisiden çıkarak halkın iradesini önceleyen Özgür Özel’i savunmaya odaklanmalıdır. Bunu yaparken de 103 yıldır Kürtler ve Aleviler başta olmak üzere tüm ötekileştirilen halklar ile işçi sınıfını dışlayarak demokrasinin önündeki en büyük engel olan müesses nizamın yerine sınıfsız, sömürüsüz, halkın iradesinin egemen olduğu gerçek cumhuriyeti inşa edecek bir perspektif benimsenmelidir!  






 






22 Mayıs 2026 Cuma

Toplum “aktif özne” olmadan “toplumsal barış” sağlanabilir mi?

                               23 Mayıs 2026

“Toplumsal barış” adından da anlaşılacağı gibi toplum içerisinde ayrıştırılmış, birbirine düşmanlaştırılmış kesimlerin arasında husumetin ortadan kalkmasını ifade eder. Dolayısıyla toplum, barışın öznesidir ve onun içinde yer almadığı bir “toplumsal barış”tan söz etmek elbette mümkün değildir. 


Yaklaşık 20 ay önce başlayan Cumhur İttifakı’nın “Terörsüz Türkiye”, Kürt siyasi hareketi ile demokratik kamuoyunun “Barış ve Demokratik Toplum” olarak adlandırdığı süreçte iktidar tarafının  somut adımlar atmaması, toplumun geniş kesimlerinde Kürt sorununun çözümü konusunda -zaten var olan- inançsızlık ve kaygıyı daha da arttırdı. Geride bıraktığımız hafta önce Bahçeli ve Erdoğan yaptıkları açıklamalarla hukuki altyapıyı oluşturmaya ilişkin sürecin hızlanacağı mesajları verse de kaygılar ortadan kalkmış değil. 


Hangi adla anılırsa anılsın, silahların ebediyen susacağı ve düşmanlıkların ortadan kaldırılacağı bir sürecin yaşama geçebilmesi, kaçınılmaz olarak tarafların üzerinde uzlaşacakları bir hukuki zemine ihtiyaç duyar. Ancak “pozitif barış” olarak da ifade edilen bu barış -ya da uzlaşı- hukukunun hangi şartlarda inşa edileceği son derece önemlidir. 


“Pozitif barışı” tesis edecek bir hukuku inşa edebilmek için olmazsa olmaz iki koşuldan söz edilebilir: 


Birincisi, 100 yılı aşkın süredir -bir devlet politikası olarak- topluma zerk edilmiş olan düşmanlıkları, ayrımcılığı ve korkuyu besleyen önyargıları ortadan kaldırarak toplumun barışı içselleştirmesinin önündeki duygusal bariyeri kaldırmaktır. Bunun için devleti yönetenlerin düşmanlaştırıcı dilden vazgeçmesi; anadilin kamusal alanda bir hak olarak kullanılabilmesi başta olmak üzere siyasal ve kültürel haklar konusunda ayrımcı uygulamaların ve baskıların son bulması gerekir.


İkincisi ise toplumun tüm kesimlerinin kendini ifade edebildiği bir demokratik ortamın oluşturulmasıdır. Demokrasinin olmazsa olmaz koşulu, basın özgürlüğünün, akademik özgürlüklerin ve örgütlenme özgürlüğünün kayıtsız şartsız sağlanmasının yanı sıra yargı bağımsızlığı ve demokratik bir seçim sistemiyle oluşan, halkın her kesiminin temsil edildiği bir siyasal mekanizmanın varlığıdır. 


Ana muhalefet partisi CHP yönetiminin bir mahkemenin verdiği “mutlak butlan” kararıyla görevden uzaklaştırılması, muhalif belediyelerin kayyumla yönetiliyor olması ve seçilmiş siyasetçilerin tutsak edilmesi gibi halk iradesinin hiçe sayıldığı uygulamalar, demokrasiden çok uzakta olunduğunu göstermek için yeterlidir. Ancak Türkiye’nin demokrasiyle arasındaki mesafe bununla sınırlı değildir. Halen onlarca gazeteci tutukludur ve keyfi kararlarla basın kuruluşlarına el konulabilmektedir. Sadece barış istediğini ifade ettiği için yüzlerce akademisyen yıllardır hukuksuz biçimde üniversitelerden uzaklaştırılmış durumdadır. Sendikal ve siyasal hak ve özgürlükler kullanılması engellenmekte; emeğini, doğasını, yaşam alanlarını savunmak isteyenler şiddetle bastırılmakta, gözaltına alınıp tutuklanmaktadır. Tamamen siyasallaşmış olan yargı, saray rejiminin bekası için siyaseti ve toplumsal düzeni dizayn eden bir zor aygıtına dönüşmüştür. Anti-demokratik seçim sistemiyle belirlenen yasama organı (parlamento) sarayın müdahaleleriyle yürütmenin (sarayın) mutlak tahakkümü altında alınmak istenmektedir. 


Kısacası siyasi iktidar, ne barışın toplumsallaşması ne de demokrasinin tesis edilmesi konusunda herhangi bir adım atmadığı gibi demokrasinin kırıntılarını dahi ortadan kaldırıp, otoriterliği mutlaklaştırma arzusundadır. Bu şartlarda kalıcı ve sürekli barış ortamına temel oluşturacak bir hukuku inşa etmenin mümkün olamayacağı aşikârdır.


Peki “pozitif barış” için gereken hukuki altyapıyı inşa edecek koşulların oluşmaması barıştan vazgeçmeyi mi gerektirir? 


Bugün maalesef pek çok kesim iktidarın tavrı nedeniyle barıştan umudunu keserek köşesine çekilmekte ya da sürece tamamen karşı bir tutum takınmaktadır. Oysa unutmamak gerekir ki hukuk normları toplumsal güç ilişkilerinin sonucunda ortaya çıkar. Toplumun mücadeleden geri durması egemenlerin toplumsal uzlaşıya gerek duymadan, kendi hukukunu dayatmasının yolunu açar. Barış hukuku için de durum böyledir.

Yazımızın başlığındaki soruya dönersek; toplumun barışı içselleştirmek için çaba harcamadığı ve “aktif özne” olarak rol almadığı bir süreçte gerçek anlamda barışa ulaşmak mümkün olmayacaktır. “Pozitif barış” için gereken koşullar sadece süreci yürüten aktörlerin -özellikle de egemenliği elinde bulunduran iktidarın- insiyatifine bırakılamaz. Barışın toplumsallaşması ve demokratikleşme, ancak ve ancak toplumu “aktif özne” haline getirecek örgütlü bir mücadeleyle sağlanabilir. Dolayısıyla “pozitif barış”ın zeminini oluşturmayı iktidardan beklemek yerine toplumsal mücadeleyi üstlenecek demokratik örgütlenmeleri bir an önce harekete geçirmek gerekir!


15 Mayıs 2026 Cuma

Bir toplum mühendisliği faaliyeti olarak “doğurganlık”!

                                       16 Mayıs 2026

Geçtiğimiz hafta “Aile ve Nüfus 10 Yılı Vizyon Tanıtım Programı” konulu toplantıda konuşan Erdoğan, doğurganlık hızının düşmesi ve nüfusun yaşlanmasını yeniden gündeme getirdi. Erdoğan’ın nüfusun yaşlanmasını bir “beka sorunu” olarak tanımlandığı ve her fırsatta “erken yaşta evlenmeyi ve çok sayıda çocuk doğurmayı" telkin ettiği biliniyor. Bu toplantıda da evlenecek gençlere kredi desteği sağlayarak ve doğum iznini 24 aya çıkartarak evlenmeyi ve çocuk yapılmasını teşvik ettiklerini yineledi.    


Ordunun Kumru ilçesi Belediye Başkanı da Erdoğan’ın bu yaklaşımından görev çıkarmış olacak ki açıkladığı 'Aile Teşvik Programı’ ile 3. çocuk ve ondan sonraki her çocuk için 50 bin TL hibe, 8 çocuk yapan ailelere hibenin yanında belediyede iş olanağı, 10 çocuk sahibi olanlara ise otomobil hediye edeceğini açıkladı. Bakalım önümüzdeki günlerde çocuk doğurmaya verilen teşvikte çıtayı oldukça yukarıya koyan Kumru Belediyesi’nin verdiklerini aşan bir başka belediye çıkacak mı?


Devlet erkini elinde bulunduranların topluma ve yaşamın her alanında yurttaşlara müdahale etmesi, yönlendirip, üzerlerinde denetim kurmaya çalışması sıkça rastlanan bir durumdur. Görece demokratik toplumlarda bu müdahale daha sınırlı olurken; otoriter yönetim altındaki toplumlarda müdahale, özel yaşamı ve tercihleri göz ardı ederek sınır tanımaz biçimde genişleyebilir. Bunun örneklerini Mussolini Faşizmi’nde, Nazi Almanyasında ve Türkiyede 12 Eylül cunta rejiminde görmek mümkündür. Mussolini Faşizmi’nde ve Nazi Almanyasında devlet müdahalesiyle doğurganlığı arttırma politikaları izlenirken 12 Eylülde cunta rejimi, doğumu kontrol altına alarak doğurganlığı düşürme politikası izlemiştir. Doğurganlığı ister arttırmayı isterse düşürmeyi hedeflesin “toplum mühendisliği”ne soyunan otoriter rejimlerin amacı, kadınların toplumsal konumuna müdahale edilerek emek gücünün yeniden üretimi, nüfus politikaları ve aile içi güç ilişkilerini doğrudan siyasetin konusu haline getirmektir!


Peki muktedirlerin “5 çocuk yap, 10 çocuk yap!” gibi komutları ya da kredi, hibe vb teşvikleriyle doğurganlık artırılıp, düşürülebilir mi? 


Kendisini özlemle ve saygıyla andığım hocam Mübeccel Kıray’ın çalışmalarında orta koyduğu üzere doğurganlık oranı büyük ölçüde üretim teknikleri, bağımlılık yaşı, eğitimin yaygınlığı, aile yapısı, gelir düzeyi ve değerler sistemi gibi etkenlere bağlıdır. Birbirleriyle ilişki halinde olan bu etkenler içinde öne çıkan bağımlılık yaşıdır. “Çok çocuk yapan cahildir, eğitimliler az çocuk yapar!” gibi önyargılar bir tarafa insanlar eğitimi, kültürel değerleri, gelir seviyeleri ne olursa olsun çocuk yapmak konusunda rasyonel davranır. Örneğin kırda geleneksel tarım yapan ve aynı zamanda geleneksel sosyal güvence mekanizmalarına sahip aileler çok çocuk yapama eğilimi gösterir. Zira Kıray’ın da belirttiği gibi kırda bağımlılık yaşı (aile içinde ekonomik faaliyete dolaylı da olsa katkı sağlamaya başlaması) erkek çocuklarda 6, kız çocuklarda 4 yaşına kadar düşer. Kentlerde ise çocuklar ne kadar küçük yaşta bir işe verilebilirse -bağımlılık yaşı düşeceği için- yoksul aileler o kadar çok çocuk yapma eğilimi gösterebilir.   


Buna karşılık tarımda teknolojinin yoğun olarak kullanılması, zorunlu eğitim süresinin uzaması, çocuk çalışmasının yasaklanması, gelir düzeyinin yükselmesi gibi durumlarda bağımlılık yaşı da yükselir. Böylece literatürde 14 yaş olarak kabul edilse de yükseköğretim ve ardından iş arama gibi süreçlerle bağımlılık yaşı 24-25’e kadar çıkabilir.   


Bu bağlamda Türkiye’de muktedirlerin “beka sorunu” olarak gördüğü doğurganlık oranının düşmesinin nedenlerini şöyle sıralayabiliriz: Kırdan hızlı ve plansız kopuş; nüfusun büyük bölümünü oluşturan ücretlilerin önemli kısmının açlık sınırın altında bir gelirle geçinmek zorunda olması; geleneksel sosyal güvence mekanizmalarının yanı sıra modern sistemlerin de sosyal güvenliği sağlayamaması; esnek ve güvencesiz çalışma rejiminin belirsizlikleri; çalışma yaşamında kadına yönelik ayrımcılık…      


Şunu belirtmek gerekir ki son yıllarda doğurganlık oranın düşmesinde önemli etken AKPnin 23 yıldır uyguladığı neoliberal politikalarıdır. Bunun yanı sıra zorunlu eğitimin 12 yıl olması; çocuk çalışmasının yasaklanması gibi faktörler de bağımlılık yaşının düşmesine engel oluşturmaktadır. 


Çok sayıda çocuk doğurulmasını telkin ve teşvik eden AKP iktidarı, halkı yoksullaştıran, güvencesizleştiren politikalarından taviz verme niyetinde değildir. Bunun yerine zorunlu eğitimin süresini kısaltarak, açık liseler ve MESEM gibi uygulamalarla çocuk çalıştırmanın önünü fiilen açarak, çocukları ucuz işgücü haline getirirken bağımlılık oranını da düşürüp, doğum oranlarını yükseltmeyi amaçlamaktadır. 


Çocuklara, gençlere iyi bir yaşam ve gelecek sunamayan AKP, tüm otoriter rejimler gibi iktidarının bekasını korumak için toplumu “üremesi gereken nesneler” haline getirecek biçimde sosyal yapıyı dönüştürmeye çalışmaktadır. Muhalefet partileri, demokratik kitle örgütleri ve akademi ise iktidarın bu toplum mühendisliği faaliyetini izlemekle yetinmektedir!