15 Mayıs 2026 Cuma

Bir toplum mühendisliği faaliyeti olarak “doğurganlık”!

                                       16 Mayıs 2026

Geçtiğimiz hafta “Aile ve Nüfus 10 Yılı Vizyon Tanıtım Programı” konulu toplantıda konuşan Erdoğan, doğurganlık hızının düşmesi ve nüfusun yaşlanmasını yeniden gündeme getirdi. Erdoğan’ın nüfusun yaşlanmasını bir “beka sorunu” olarak tanımlandığı ve her fırsatta “erken yaşta evlenmeyi ve çok sayıda çocuk doğurmayı" telkin ettiği biliniyor. Bu toplantıda da evlenecek gençlere kredi desteği sağlayarak ve doğum iznini 24 aya çıkartarak evlenmeyi ve çocuk yapılmasını teşvik ettiklerini yineledi.    


Ordunun Kumru ilçesi Belediye Başkanı da Erdoğan’ın bu yaklaşımından görev çıkarmış olacak ki açıkladığı 'Aile Teşvik Programı’ ile 3. çocuk ve ondan sonraki her çocuk için 50 bin TL hibe, 8 çocuk yapan ailelere hibenin yanında belediyede iş olanağı, 10 çocuk sahibi olanlara ise otomobil hediye edeceğini açıkladı. Bakalım önümüzdeki günlerde çocuk doğurmaya verilen teşvikte çıtayı oldukça yukarıya koyan Kumru Belediyesi’nin verdiklerini aşan bir başka belediye çıkacak mı?


Devlet erkini elinde bulunduranların topluma ve yaşamın her alanında yurttaşlara müdahale etmesi, yönlendirip, üzerlerinde denetim kurmaya çalışması sıkça rastlanan bir durumdur. Görece demokratik toplumlarda bu müdahale daha sınırlı olurken; otoriter yönetim altındaki toplumlarda müdahale, özel yaşamı ve tercihleri göz ardı ederek sınır tanımaz biçimde genişleyebilir. Bunun örneklerini Mussolini Faşizmi’nde, Nazi Almanyasında ve Türkiyede 12 Eylül cunta rejiminde görmek mümkündür. Mussolini Faşizmi’nde ve Nazi Almanyasında devlet müdahalesiyle doğurganlığı arttırma politikaları izlenirken 12 Eylülde cunta rejimi, doğumu kontrol altına alarak doğurganlığı düşürme politikası izlemiştir. Doğurganlığı ister arttırmayı isterse düşürmeyi hedeflesin “toplum mühendisliği”ne soyunan otoriter rejimlerin amacı, kadınların toplumsal konumuna müdahale edilerek emek gücünün yeniden üretimi, nüfus politikaları ve aile içi güç ilişkilerini doğrudan siyasetin konusu haline getirmektir!


Peki muktedirlerin “5 çocuk yap, 10 çocuk yap!” gibi komutları ya da kredi, hibe vb teşvikleriyle doğurganlık artırılıp, düşürülebilir mi? 


Kendisini özlemle ve saygıyla andığım hocam Mübeccel Kıray’ın çalışmalarında orta koyduğu üzere doğurganlık oranı büyük ölçüde üretim teknikleri, bağımlılık yaşı, eğitimin yaygınlığı, aile yapısı, gelir düzeyi ve değerler sistemi gibi etkenlere bağlıdır. Birbirleriyle ilişki halinde olan bu etkenler içinde öne çıkan bağımlılık yaşıdır. “Çok çocuk yapan cahildir, eğitimliler az çocuk yapar!” gibi önyargılar bir tarafa insanlar eğitimi, kültürel değerleri, gelir seviyeleri ne olursa olsun çocuk yapmak konusunda rasyonel davranır. Örneğin kırda geleneksel tarım yapan ve aynı zamanda geleneksel sosyal güvence mekanizmalarına sahip aileler çok çocuk yapama eğilimi gösterir. Zira Kıray’ın da belirttiği gibi kırda bağımlılık yaşı (aile içinde ekonomik faaliyete dolaylı da olsa katkı sağlamaya başlaması) erkek çocuklarda 6, kız çocuklarda 4 yaşına kadar düşer. Kentlerde ise çocuklar ne kadar küçük yaşta bir işe verilebilirse -bağımlılık yaşı düşeceği için- yoksul aileler o kadar çok çocuk yapma eğilimi gösterebilir.   


Buna karşılık tarımda teknolojinin yoğun olarak kullanılması, zorunlu eğitim süresinin uzaması, çocuk çalışmasının yasaklanması, gelir düzeyinin yükselmesi gibi durumlarda bağımlılık yaşı da yükselir. Böylece literatürde 14 yaş olarak kabul edilse de yükseköğretim ve ardından iş arama gibi süreçlerle bağımlılık yaşı 24-25’e kadar çıkabilir.   


Bu bağlamda Türkiye’de muktedirlerin “beka sorunu” olarak gördüğü doğurganlık oranının düşmesinin nedenlerini şöyle sıralayabiliriz: Kırdan hızlı ve plansız kopuş; nüfusun büyük bölümünü oluşturan ücretlilerin önemli kısmının açlık sınırın altında bir gelirle geçinmek zorunda olması; geleneksel sosyal güvence mekanizmalarının yanı sıra modern sistemlerin de sosyal güvenliği sağlayamaması; esnek ve güvencesiz çalışma rejiminin belirsizlikleri; çalışma yaşamında kadına yönelik ayrımcılık…      


Şunu belirtmek gerekir ki son yıllarda doğurganlık oranın düşmesinde önemli etken AKPnin 23 yıldır uyguladığı neoliberal politikalarıdır. Bunun yanı sıra zorunlu eğitimin 12 yıl olması; çocuk çalışmasının yasaklanması gibi faktörler de bağımlılık yaşının düşmesine engel oluşturmaktadır. 


Çok sayıda çocuk doğurulmasını telkin ve teşvik eden AKP iktidarı, halkı yoksullaştıran, güvencesizleştiren politikalarından taviz verme niyetinde değildir. Bunun yerine zorunlu eğitimin süresini kısaltarak, açık liseler ve MESEM gibi uygulamalarla çocuk çalıştırmanın önünü fiilen açarak, çocukları ucuz işgücü haline getirirken bağımlılık oranını da düşürüp, doğum oranlarını yükseltmeyi amaçlamaktadır. 


Çocuklara, gençlere iyi bir yaşam ve gelecek sunamayan AKP, tüm otoriter rejimler gibi iktidarının bekasını korumak için toplumu “üremesi gereken nesneler” haline getirecek biçimde sosyal yapıyı dönüştürmeye çalışmaktadır. Muhalefet partileri, demokratik kitle örgütleri ve akademi ise iktidarın bu toplum mühendisliği faaliyetini izlemekle yetinmektedir!


8 Mayıs 2026 Cuma

Sosyal yıkımı artık TÜİK de gizleyemiyor!

9 Mayıs 2026


AKP iktidarının yarattığı sosyal yıkımın üzerini örtmeye çalışan ve yıkıma neden olan politikaları meşrulaştırmak için gerçekleri çarpıtarak veri üretmeyi kendine vazife edinen TÜİK, ne 

evde oturan işsizleri ne de çarşı pazardaki fiyat artışlarını gizleyebiliyor. TÜİK’in Nisan ayı enflasyon verileri bunu bir kez daha gösterdi. 


TÜİK, Nisan’da aylık enflasyonu yüzde 4.18, yıllık enflasyonu yüzde 32.8, yılın ilk dört ayındaki enflasyonu ise yüzde 14.64 olarak açıkladı. Böylece 2026 için geçerli olacak toplu iş sözleşmeleri ve asgari ücret belirlenirken dikkate alınan Merkez Bankası’nın 2026 sonu için hedeflediği yıllık yüzde 16 enflasyon oranına ilk dört ayda ulaşılmış oldu. Zaten asgari ücret, belirlendiği 2025 Aralık ayında -TÜİK verileri üzerinden hesaplanan- açlık sınırının altındaydı. Emekli aylıklarının da büyük kısmı yine açlık sınırın altında bir rakamla 2026’ya başladı. Kamu işçileri ve memurların çok önemli bölümünün maaşları ise yoksulluk sınırının gerisindeydi. 


DİSK-AR’ın hesaplamalarına göre yılın ilk dört ayında enflasyonun ve ücretler üzerindeki vergi yükünün artmasıyla birlikte asgari ücret 4 bin 110 TL, en düşük emekli aylığı 2 bin 928 TL, ortalama işçi ücreti ise 7 bin 310 TL eridi. Ücretlilerin ve emeklilerin nasıl büyük bir hızla yoksullaştığına işaret eden bu veriler aslında buzdağının sadece görünen kısmı. Görünmeyen kısım ise açlık ve yoksulluk sınırı altında geçinmeye çalışanların harcamalarının yoğunlaştığı gıda, konut, enerji, ulaşım, sağlık, eğitim gibi temel mal ve hizmetlerindeki enflasyon verilerine bakınca ortaya çıkıyor. Bu bağlamda Nisan ayında temel harcama kalemlerinde yıllık enflasyon oranları şöyle: Gıda yüzde 34.55, konut 46.6, enerji 46.22, ulaştırma 37.6, sağlık 33.02, eğitim ise yüzde 50. Başka bir ifadeyle açlık, yoksulluk sınırında yaşayan emekçilerin zorunlu harcama kalemlerinde enflasyon, yüzde 32.8 olan manşet enflasyonun daha üzerinde ve bu, yoksullaşmanın boyutlarının çok daha derin olduğu hakikatini TÜİK’in bile gizleyemediğini gösteriyor. 


Ekonomi yönetimi, TÜİK vasıtasıyla da örtbas edemediği derin yoksullaşma gerçeği karşısında -beklendiği gibi- “İran savaşıyla birlikte yaşanan olumsuzluklar”ı mazeret olarak gösteriyor. Dünyanın en önemli enerji ve hammadde kaynaklarının bulunduğu bir bölgede yaşanan savaşın ekonomik ve sosyal etkileri elbette yadsınamaz. Ancak savaştan önce de durumun farklı olmadığını belirtmek gerekiyor. Gıda, enerji, kira, sağlık, eğitim ve manşet enflasyonda Türkiye, uzun yıllardır OECD ve Avrupa ülkeleri içinde açık ara birinci sırada. Örneğin gıda enflasyonu dünyada ortalama yüzde 1 seviyelerindeyken Türkiye’de yüzde 35’i aşmıştı. Dana etinin kilosu dünyada ortalama 8.2 dolara Türkiye’de ise 22 dolara satın alınabiliyordu. Konut kiraları 2015’ten bu yana birçok ülkede 1-2 kat artarken Türkiye’de 20 kat arttı. Diğer kalemlerde de durum farklı değil.


Enflasyonun nedeni talebin yüksek olmasına bağlayan ve ücretleri baskı altına alıp, talebi kısarak enflasyonu düşüreceğini iddia eden AKP’nin ekonomik programı halkı yoksulluğa, açlığa sürüklerken; yine TÜİK’in üzerini örtemediği gerçekler bu iddiayı boşa düşürdü: TÜİK’in geçtiğimiz hafta açıkladığı 2025 yılına ilişkin kırmızı et ve çiğ süt üretim istatistiklerine göre 

2025’te kırmızı et üretimi yüzde 10.5; çiğ süt üretimi ise yüzde 4.9 azalmış. 2025 Aralık ayında yayımlanan bitkisel üretim istatistiklerine göre ise tahıl üretimi yüzde 12.3, sebze üretimi yüzde 0.9, meyve üretimi yüzde 30.9 düşmüş. Gıda ürünlerinde üretimin azalmasıyla birlikte ithalat artmış. Örneğin hububat ithalatında artış yüzde 94.8 olurken meyvede 35.3, gübrede 19.6 olmuş. Bu da gösteriyor ki gıda fiyatlarındaki astronomik artışın nedeni talebin fazla olması değil, üretimin yani arzın azalması. Öte yandan tarım ve hayvancılıkta kullanılan mazot, gübre gibi ürünler ile gıda ürünlerinde artan ithalat, finans piyasalarındaki dengesizlikler ve döviz kurlarındaki oynaklıklar da fiyatların yükselmesinde önemli rol oynuyor. Dolayısıyla  gıda enflasyonunun failini aranırken AKP’nin 23 yıldır uyguladığı tarım ve hayvancılık politikaları ile ekonomi politikalarını da sorgulamak gerekiyor.


Benzer bir durum diğer harcama kalemleri için de geçerli. Enerjide dağıtım şirketlerinin özelleştirilmiş olması ve bunlara yüksek kâr sağlanması; eğitim ve sağlık hizmetlerinin piyasalaşması ve özelleştirilmesi; otoyol ve köprülerin özelleştirilerek sermayeye kaynak aktarma mekanizmasına dönüştürülmesi; barınma hakkının kâr ve rant uğruna yok sayılması da sorgulanması gereken uygulamalar. 


23 yıldır izlediği politikalarla ülkeyi eşi benzeri görülmemiş bir sosyal yıkıma sürükleyen AKP iktidarının kendi yarattığı sorunlara “toplumsal mücadeleler yükselmeden” çözüm üretmesi beklenemez elbette. Ancak “seçim”i ağzından düşürmeyen ana muhalefet partisinin sosyal sorunlara çözüm üretmeden ve toplumu çözüm önerilerine ikna etmeden, sadece eleştirerek iktidara gelemeyeceğini de görmesi gerekiyor. 


  

1 Mayıs 2026 Cuma

Türkiye NATO’nun “ileri üs bölgesi” mi oluyor?

                               2 Mayıs 2026

Önce Rusya-Ukrayna savaşı, ardından ABD’nin birçok ülkeyi tehdit eden çıkışları ve nihayet ABD ile İsrail’in İran’a saldırısıyla zirveye ulaşan, ekonomik ve siyasi etkileri tüm dünyada hissedilen küresel belirsizlikler, kapitalist dünya düzeninde bir yeniden yapılanmanın işaretini veriyor. Küresel belirsizliklerin neden olduğu kaos ortamı, Birleşmiş Milletler başta olmak üzere uluslararası birliklerin, kurumların, ekonomik ve siyasi ittifakların da sorgulanmasına neden oluyor.


Bu sorgulamalar örneğin Avrupa Birliği’nde olduğu gibi üye ülkeler arasında birliğin yapısı ve geleceği konusunda kimi görüş farklılıklarını açığa çıkarırken; NATO’da -ABD’nin ayrılma kartını da öne sürerek dayattığı- köklü değişimleri gündeme getiriyor. Bu arada Birleşik Arap Emirlikleri’nin OPEC’ten ayrılması gibi örneklerin de önümüzdeki süreçte artabileceğine yönelik beklentiler güçleniyor. 


Bu dönemde Türkiye’nin doğrudan etkilendiği, dönüşüm sancısı çeken uluslararası kurumların başında NATO geliyor. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, geçtiğimiz hafta Ankara’daydı. Rutte’nin sebep-i ziyareti Temmuz ayında Ankara’da yapılacak olan NATO zirvesiydi. Ancak Rutte Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanı’yla yaptığı görüşmelerde ve Aselsan’ı ziyaretinde önemli mesajlar verdi. 


Rutte’nin verdiği mesajlardan biri, küresel kaos ortamında Türkiye’nin jeostratejik öneminin arttığı ve NATO’nun değişen öncelikleri içinde Türkiye’nin daha etkili bir rol üstlenmesinin gerekli hale geldiğiydi. Rutte göre, NATO’nun -ABD’den sonra- en büyük ikinci ordusuna sahip olan Türkiye, Trump’ın ABD’yi NATO’dan tamamen çekmesi ya da Avrupa’daki varlığını azaltması durumunda NATO’nun en büyük ordu gücü olacaktır. Öte yandan Türkiye, Kuzey Atlantik Paktı’nın savaş bölgesi olan hem Karadeniz hem de Ortadoğu’da yer alan tek üye ülkedir. Bu özelliği ile Türkiye, NATO’nun harekat olanaklarını arttırabileceği gibi Avrupa’nın da güvenliğini sağlayacak “ileri üs bölgesi” olarak değerlendirilebilir. Sahip olduğu coğrafi konum ve askeri potansiyel Türkiye’yi herhangi bir NATO ülkesi olmaktan öteye taşıyarak stratejik bir merkez haline getirmektedir. Geçtiğimiz günlerde gündeme gelen Türkiye'de bir NATO kolordusu kurulması, yeni NATO karargâhlarının oluşturulması ve boğazlarda egemenliğin NATO unsurlarıyla paylaşılmasına ilişkin gelişmeler, Rutte’nin bu konudaki mesajlarının ete kemiğe bürünmesi olarak da okunabilir sanıyorum.


Rutte, NATO’nun değişen yapılanması içinde Türkiye’nin artan önemine ve üslenmesi gereken yeni role ilişkin diğer mesajını ise Aselsan’ı ziyaretinde söylediği "Türkiye bir savunma sanayi devrimi yaşadı.” ifadesinin ardından verdi. Türkiye’nin silah sanayinde son yıllarda gerçekleştirdiği atılımı “devrim” olarak niteleyen ve övgüler düzen Rutte, Rusya, Çin ve İran’la ilgili “büyük tehlikelerle karşı karşıya oldukları”nı ve buna karşı daha fazla ve daha hızlı silah üretmenin önemini vurguladı. Genç mühendislerin silah sanayinde çalışmalarından mutluluk duyduğunu belirten Genel Sekreter, silahlanma harcamalarındaki artıştan duyduğu memnuniyeti ise “NATO'daki siyasi liderlerimiz savunma harcamalarını artırma taahhüdünde bulundular ve şu anda savunma sektörüne gerçekten de daha fazla kaynak aktarılıyor, bu harika bir gelişme.” sözleriyle ifade etti.


NATO Genel Sekreteri’nin Ankara ziyaretindeki sözleri, yeniden yapılanma sancıları çeken kapitalist yeni dünya düzeninde emperyalizmin savaş aygıtı olan NATO’nun hem yeni vizyonu hem de bu vizyon içinde Türkiye’ye biçilen role ilişkin önemli ip uçları vermektedir. Buna göre NATO, Rusya, Çin ve İran’ı en yakın güvenlik tehdidi olarak belirlemektedir. Bu ülkelerle girilecek muhtemel bir savaşta Türkiye, jeostratejik konumu, askeri gücü ve silah üretme potansiyeli nedeniyle “ileri üs bölgesi” -yani sıcak çatışmanın alanı- olarak kullanılacaktır. 


Türkiye’ye biçilen yeni role ilişkin sözlerine Rutte’nin ziyaret ettiği Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanı herhangi bir itirazda bulunmadıkları gibi Rutte’yi destekleyen açıklamalar yapmışlardır. Dolayısıyla Rutte’nin sözlerinin AKP/saray iktidarı tarafından da kabullenildiğini ve Türkiye’nin önümüzdeki süreçte bu yeni role uygun olarak kendisini yapılandıracağını söylemek mümkündür. 


Rutte’nin çizdiği ve iktidarın da onayladığı -ya da en azından karşı çıkmadığı- anlaşılan çerçeveye göre Türkiye, halklarına karşı herhangi bir husumet beslemediği, devletler düzeyinde de büyük çıkar çatışmalarının olmadığı ülkeler ve onların halklarıyla sırf NATO istediği için(!) sıcak bir savaşın odağı olma riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Böylece Türkiye, muhtemel bir savaş durumunda “ileri cephe” konumu nedeniyle dünyanın en büyük savaş gücüne sahip ülkelerin doğrudan hedefi haline gelecektir. Sıcak bir savaş yaşanmasa bile Türkiye üsleneceği yeni rolün yarattığı riskler nedeniyle silahlanmaya daha fazla kaynak ayıracak ve bunun bedelini zaten yoksullukla, sefaletle cebelleşen topluma ödetecektir. Savaşı ve savaşın bedelini ödemek istemeyenlerin sesini kesmek için ise otoriterliğin düzeyi daha da arttırılacaktır.



24 Nisan 2026 Cuma

Sınıfa yabancılaşan sendikalar ve 1 Mayıs

                                 25 Nisan 2026

Bundan 140 yıl önce 1886’nın 1 Mayıs günü Amerikalı işçiler, 12 saati bulan günlük çalışma süresinin 8 saate indirilmesi talebiyle Şikago’da Haymarket Meydanı’nda bir gösteri düzenledi. Beşyüzbin civarında işçinin katıldığı gösteriler, izleyen günlerde de devam etti. 4 Mayıs’ta yapılan gösterilerde kanlı bir provakasyon gerçekleştirildi; işçilerin toplandığı meydanda polislerin de olduğu tarafa bomba atıldı ve yedisi polis oniki kişi öldü. Patlamanın ardından polisin meydana rasgele açtığı ateş sonucunda da çok sayıda işçi hayatını kaybetti. Gösteriyi düzenleyen işçi temsilcileri provakasyondan sorumlu tutuldu ve dört işçi idam edildi.


1889’da Paris’te toplanan II. Enternasyonel’de Fransız bir işçinin önerisiyle 1 Mayıs, “işçi sınıfının uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günü” olarak kabul edildi. 137 yıldan bu yana 1 Mayıs, dünyanın dört bir yanında sömürüye, sefalete karşı emekçileri ortak çıkarlar etrafında buluşturan bir sınıfının mensubu olduklarını ve ancak sınıf bilinciyle hareket ederek bu düzeni değiştirebileceklerini anımsatan bir gün olarak kutlanır. 


Dini, etnik kökeni, milliyeti, cinsiyeti ne olursa olsun emekçilerin aynı sınıfın içinde yer aldıklarını ve tüm ayrışmaları ortadan kaldırarak sınıf perspektifiyle mücadele etmeleri gerektiğini anımsatan 1 Mayıs, burjuvazi ve onun temsilciliğini yapan iktidarlar için hep korkulu bir rüya olmuştur. Bu korku ile 1 Mayıs’ları yasaklamak ya da içini boşaltarak (bahar bayramı ilan etmek vb) anlamsızlaştırmak için ellerinden geleni yapmışlar; bunu başaramadıkları zaman da 1 Mayıs alanlarını kana bulamaktan geri durmamışlardır.


1 Mayıs korkusunun en iyi örneklerinin yaşandığı ülkelerden bir Türkiye’dir. İlk kez II. Meşrutiyet’le oluşan özgürlük ortamında işçiler, İzmir ve Selanik’te 1 Mayıs’ı kutlamıştır. Sonraki yıllarda yasaklanmasına karşın İstanbul ve diğer bazı illerde de 1 Mayıs kutlamaları yapılmıştır. Cumhuriyet’le birlikte 1 Mayıs yasaklı olmaya devam ederken, 1935’te “bahar ve çiçek bayramı” olarak tatil günü ilan edilmiştir.  İlk kitlesel 1 Mayıs, yüzbinlerce işçinin katılımıyla 1976’da Taksim Meydanı’nda gerçekleştirilmiştir. 1976’daki kutlamanın görkeminden korkanlar 1977’de Taksim’de yapılan 1 Mayıs’ı -tıpkı 1896’da Haymarket’te olduğu gibi- kana bulamıştır. 37 işçinin can verdiği bu katliama rağmen 1 Mayıs 1978’de işçiler daha yoğun bir katılımla Taksim’de toplanırken, 1979’da Sıkıyönetim Komutanlığı’nın İstanbul’da izin vermediği 1 Mayıs, 12 Eylül darbesi sonrasında tüm Türkiye’de yasaklanmıştır. 1980’li ve 90’lı yıllarda yasaklara rağmen işçilerin bir araya geldiği 1 Mayıs’ların pek çoğu yine kana bulanmıştır. AKP iktidarının altıncı yılında 2009 yılında 1 Mayıs ”Emek ve Dayanışma Günü” olarak tatil ilan edilirken 2010’da Taksim, 1 Mayıs kutlanmalarına açılmış; 2013’ten itibaren ise Taksim Meydanı’nda 1 Mayıs kutlamaları yine yasaklanmıştır.


2026 yılı 1 Mayıs’ına giderken emekçilerin büyük kısmı en temel gereksinimlerini (beslenme, barınma, sağlık vb) bile karşılayamadıkları bir yoksulluk, yoksunluk içindedir. Çalışma rejiminde işçinin haklarını koruyan yasalar, kurallar hükmünü yitirmiş; AKP/saray rejiminin kolluk güçleri ve yargısını arkasına alan patronlar, emeği sömürmekte sınır tanımamaktadır. Hakkını arayan işçiler devletin şiddet aygıtlarını karşılarında bulurken, mücadele eden sendikacılar tutuklanmaktadır. Ekonomi yönetiminin açıklamaları, İran savaşının önümüzdeki dönemde ekonomide yaratacağı etkilerin ve artan silahlanma harcamalarının faturasının yine emekçi kesimlere çıkarılacağını göstermektedir. Bu da yoksullaşmayı derinleştirirken toplumsal tepkilere karşı rejimin de daha fazla otoriterleşmesini beraberinde getirecektir.


Son derece karanlık olan bu tablo karşısında 1 Mayıs’ta emekçilerden beklenen, uğradıkları haksızlık ve hukuksuzluklarla mücadelede kararlı olduklarını meydanlarda bir araya gelerek göstermeleridir. Ancak uzun yıllardır sendikaların öncülüğünde gerçekleştirilen 1 Mayıs’lar yasak savmaktan öteye geçmemektedir. Bu yıl da sendikalar farklı alanlarda farklı taleplerle 1 Mayıs’a hazırlanmaktadır. Farklı alanlar ve farklı taleplerle 1 Mayıs’a giderek sınıf içinde ayrışma yaratmaları sendikal yapıların sınıf perspektiflerini kaybetmiş ve sınıfa yabancılaşmış olmalarının da en açık göstergesidir. Tek gösterge bu değildir elbette. Örneğin aylardır ücretlerini alamadıkları için Eskişehir’den Ankara’ya yürüyen, gözaltına alınan Doruk Madencilik işçileriyle, 40 gündür tutuklu olan BİRTEK-SEN Başkanı Mehmet Türkmen’le ve direnişte olan diğer emekçilerle dayanışma içinde olup olmadıkları da sendikaların sınıfsal tutumunu ortaya koyması bakımından önemlidir.


Sendikacılığı üyeleri için toplu iş sözleşmesi yapmaktan ibaret gören, sermaye ve devletle uzlaşı içinde sınıf mücadelesini manipüle eden anlayışlar, 1 Mayıs’lara tarihsel anlamını kaybettirmeye ve egemenler için korkulacak bir gün olmaktan çıkarmaya çalışmaktadır. İşçi sınıfı, içinde bulunduğu karanlık tablodan kurtulmak ve 1 Mayıs’ları tekrar burjuvazinin korkulu rüyası haline getirmek için sendikaları sorgulamak ve mücadelesini sınıfa yabancılaşmış sendikalara karşı da yükseltmek durumundadır.       



  




  


17 Nisan 2026 Cuma

Sosyal yıkım derinleştikçe otoriterleşme artıyor!

18 Nisan 2026

Ücretleri ve sosyal harcamaları baskı altına alarak enflasyonu düşürmeyi hedefleyen hükümetin ekonomi programı işe yaramadı. OECD ve Avrupa ülkeleri içinde Türkiye, -TÜİK’in gerçek fiyat artışlarını düşük gösterme gayretlerine rağmen- hala enflasyonun en yüksek olduğu ülke. Özellikle gıda, barınma, enerji, sağlık gibi temel tüketim mal ve hizmetlerinde engellenemeyen fiyat artışları ekonomik krizi daha önce eşi benzeri görülmemiş bir sosyal yıkıma dönüştürüyor.  


Sadece bugün uygulanan -Bakan Şimşek’in adıyla anılan- program değil, iktidarda olduğu uzun yıllar boyunca AKP’nin izlediği istihdamı daraltan, yoksulluğu geniş kesimlere yayarak gelir ve servet eşitsizliğini arttıran politikaların sonucu olarak, nüfusun önemli bir kesimi yeterli ve sağlıklı beslenme, güvenli koşullarda barınma, eğitim ve sağlık hizmetlerine ulaşabilme olanaklarından yoksun. Yalnız işsizler ya da emek piyasasının en altındaki dezavantajlı kesimler değil, mavi yakalısından beyaz yakalısına, eğitimlisinden eğitimsizine, işçisinden memuruna, asgari ücretlisinden ücreti toplu sözleşmeyle belirlenenen sendikalısına kadar ücretli emekçilerin ve emeklilerin çok büyük bölümü temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaz durumda. Kendi hesabına çalışan çiftçinin, küçük üreticinin, esnafın durumunun da farklı olduğu söylenemez.


Bu karanlık tablodan daha vahim olan ise küresel üretim zincirini ve dolayısıyla dünya ekonomisini sarsan İran savaşının yarattığı etkinin henüz tüm boyutlarıyla bu tabloya yansımamış olması. İran-ABD görüşmeleri olumlu sonuçlanıp, savaş bugün sona erse bile enerji ve hammadde tedarikinde dünyanın can damarı olan İran ve körfez ülkelerindeki tesislerde oluşan tahribatın etkisi uzun yıllar sürecek. Sadece petrol ya da doğalgaz değil ilaç gübre, poliüretan başta olmak üzere hammadde olarak kullanılan ürünlerin arzında da son derece ciddi sorunlar yaşanacak ve artan fiyatlar kaçınılmaz olarak dünyanın bütününde ekonominin daralmasına ve enflasyonist baskıya neden olacak. Tüm bunların üzerine bir de savaşın finans piyasalarında yaratacağı olumsuzluklar eklenince özellikle temel ihtiyaç maddelerinde dışa bağımlı, güçlü finansal yapıya sahip olmayan ülkelerde ekonomik ve sosyal krizin daha da derinleşeceği öngörülebilir. 


Türkiye, uyguladığı politikaların sonucu olarak enerji ve hammaddenin yanı sıra etten yumurtaya, buğdaydan nohuta kadar birçok gıda ürününde ve diğer temel tüketim maddelerinde dışa bağımlı vaziyette. Öte yandan parasının değerini koruyabilmek için sürekli altın ve dolar rezervlerini satmak durumunda kaldığı; devasa dış borç ve faiz ödemeleriyle beraber cari açık sarmalında kapılmış, finansal yapısı son derece kırılgan bir ülke. Bu nedenle savaşın şimdiye kadar yarattığı tahribatın bile ekonomik ve sosyal etkilerinin Türkiye’deki mevcut durumu çok daha kötüleştireceğini kestirmek zor değil.    


Peki bu karanlık tablo karşısında Türkiye’de ülkeyi yöneten muktedirler ne yapıyor? diye sorarsanız; deprem, darbe girişimi vb dönemlerde olduğu gibi “krizi fırsata çevirip”, iktidarlarını korumanın peşinde olduklarını söyleyebiliriz. Henüz işitmedik belki ama bu savaşı da benzeri durumlarda olduğu gibi “Allahın hikmeti” olarak değerlendirirlerse şaşırmamak gerekir. Zaten Bakan Şimşek, şimdiden ekonomideki çöküşü savaşa bağladı bile. Bundan sonra da AKP’nin sosyal yıkımı derinleştirecek politikalarını ve buna karşı oluşacak toplumsal tepkileri bastırmak için artıracağı otoriterliği de yine savaş koşullarıyla gerekçelendireceğini tahmin edebiliyoruz.


Ekonomik ve sosyal sorunların üzerini örtmek ve tepkileri engellemek için AKP iktidarı, zaten uzunca bir süredir muhalefet partileri ve toplumsal haraketleri baskı altına almak için elinden geleni ardına koymuyor. CHP’li belediyelere yönelik operasyonların, sendikacı, çevre aktivisti ve gazeteci tutuklamalarının giderek yoğunlaşmasını da bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor. Sosyal yıkımın daha da derinleşmesiyle birlikte önümüzdeki günlerde otoriterleşmenin ve beraberinde baskıların artarak devam edeceğini öngörmek mümkündür. 


Önümüzdeki dönemde otoriterleşme bağlamında bir başka şeyi daha öngörebilmek mümkündür ki o da sosyal yıkıma karşı toplumdan gelecek tepkiler yükseldikçe devletin “fabrika ayarlarına” dönerek “Kürt düşmanlığı üzerinden milliyetçiliği köpürtme” kartının yine devreye sokulabileceğidir. Özellikle Kürt sorununun çözümü konusunda demokratik adımların atılmasına yönelik talepler arttıkça ve DEM Parti’yi hukuksuzluklarına, yarattığı ekonomik-sosyal yıkıma ortak etme girişimi karşılık bulmadığı durumda iktidarın -daha önce de yaptığı gibi- müzakerelere son vererek Kürtlere yönelik baskı politikalarına geri dönmesi hiç de gözardı edilebilecek bir olasılık değildir. Dolayısıyla önümüzdeki süreçte toplumsal muhalefetin barış, demokrasi ve hak mücadelesi verirken tüm bu olasılıkları dikkate alması gerekir! 


6 Nisan 2026 Pazartesi

Haklar, ancak kazanıldıkları yol ve yöntemlerle korunabilir!

                                                5 Nisan 2026
 Evrensel Pazar Eki

Kapitalizm, bir üretim sisteminin adı olmakla beraber tüm toplumsal ilişkileri ve bu ilişkileri düzenleyen kurumları da egemen sınıfın ihtiyaçları doğrultusunda belirler. Bu bağlamda kapitalizmin varlık koşulu olan sermaye birikimi, esas olarak emek sömürüsüyle başlar ve burada oluşan sınıfsal güç dengesi toplumsal alanın tümüne yansır. Bu nedenle sınıf mücadeleleri tarihsel olarak patronların üretim sürecindeki tahakkümüne ve emek sömürüsüne karşı bir başkaldırı olarak başlamışsa da bununla sınırlı kalmamıştır. İlk olarak 1830’larda İngiltere’de başlayan ve işçi sınıfı tarihinde önemli bir yere sahip olan Chartist Hareket, emekçilerin çalışma düzeni ve sosyal haklarının yanı sıra -sadece mülk sahiplerinin kullanabildiği- siyasal hakların toplumun tüm kesimlerinin eşit biçimde kullanabildiği bir hak olarak kabul edilmesini de sınıf mücadelesinin konusu haline getirmiştir.


Siyasal haklar ve işçi sınıfı
Ekonomi ve siyaset ayrımının bir aldatmacadan ibaret olduğunu ortaya koyan ve sendikaların üretim sürecinde sınıf partilerinin ise toplumun tüm alanlarında bir bütünlük içinde mücadele etmeleri gerektiği vurgusunu yapan bilimsel sosyalizmle birlikte siyasal hakların sınıf mücadelesindeki önemi daha da artmıştır. Bilimsel sosyalizmi benimseyen işçi sınıfı hareketinin büyük bir güç haline geldiği 19. yüzyılın ikinci yarısında işçi sınıfı önemli kazanımlar elde etmeye başlamıştır. Bu kazanımlar içinde çalışma koşullarının iyileştirilmesi, sosyal hakların tanınması ve sendikal hak ve özgürlüklerin tanınmasının yanı sıra siyasal haklar da vardır.

Sendikal haklar, emekçilerin sendikalar aracılığıyla bir arada hareket ettiği ve toplu sözleşmeler yoluyla üretim sürecinde söz sahibi olmasını sağlarken; siyasal haklar, emekçiler de dahil olmak üzere tüm yurttaşların eşit oy hakkını elde etmesini ve işçi sınıfının kendi partilerini kurarak siyasal sistem içinde yer almasını içermektedir. Dolayısıyla bugün “halk iradesi”nin esası olarak kabul edilen seçme-seçilme ve parti kurma gibi siyasal hakların tüm toplum kesimleri tarafından kullanılabilmesinin işçi sınıfı mücadelesinin bir sonucu olduğunu unutmamak gerekir!

Burjuvazinin tahakkümü
Burjuvazi ve onun siyasi temsilcileri, işçi sınıfının mücadelelerinin sonucunda iki temel mücadele aracı olan sendika ve sınıf partilerini tanımak zorunda kalırken aynı zamanda bu mücadele araçlarını kontrol altında tutmayı da ihmal etmemiştir. Çıkardıkları yasalarla gerek sendikal gerekse siyasal mücadelenin önünde türlü tuzaklar kurarak iş yerlerinde ve toplumda tahakkümlerini sürdürmek istemişlerdir.

Türkiye’de de cumhuriyetin kuruluşundan bu yana devletin sendikal ve siyasal haklara yaklaşımında yasaklama ya da denetim altına alma düşüncesi esas olmuştur. Bu nedenle işçi hareketlerinin ve toplumsal muhalefetin yükseldiği kimi dönemler dışında sendikal ve siyasi yaşamı düzenleyen yasalarda demokrasinin izlerine rastlamak pek mümkün değildir.

Örneğin yasalarda sendikaların kuruluşu ve faaliyetleri düzenlenirken emekçilerin üretim sürecinde aktif özne haline getiren örgütlenme özgürlüğü, toplu sözleşme ve grev hakkı sınırlanmıştır. Bunun sonucu olarak da bürokratikleşmiş, sınıfa yabancılaşmış bir hale bürünen sendikal yapılar, patronun ve siyasi iktidarın güdümüne kolayca girebilir duruma gelmiştir. Buna direnerek sınıf mücadelesini yürütmeye çalışan sendikalar ise devletin baskı aygıtlarının hedefi olmaktadır. Siyaset alanında da işçi sınıfı ve sosyalizm perspektifine sahip partiler başta olmak üzere egemenlerin kendisine tehdit olarak algıladığı siyasi yapılar yasaklanmış ya da seçim sisteminde siyasi temsiliyetlerini kısıtlayacak düzenlemelere gidilmiştir.

Halk iradesi yok sayılıyor
15 Temmuz darbe girişimi bahanesiyle ilan edilen OHAL ve sonrasında inşa edilen AKP/Saray rejiminin sendikal ve siyasal haklar üzerindeki kısıtlayıcılığı ve baskısı cumhuriyetin önceki dönemlerine göre çok daha yoğunlaşmıştır. Özellikle siyasallaşan yargı vasıtasıyla yürütülen ve kimi zaman rejimle birlikte hareket eden sendikaların da katkı verdiği baskıların sendikal alandaki en açık örneği, hakları için örgütlenmeye ve mücadele etmeye çalışan emekçilerin doğrudan devletin kolluk güçleri tarafından engellenmesidir. Bunun yanı sıra ücretlerin enflasyon karşısında her geçen gün daha fazla erimesine rağmen iş birlikçi sendikalar, işçilerin haklarını korumak yerine grev yasakları da vesile edilerek işçinin taleplerini baskı altına alan bir tavır izlemektedir.

AKP/Saray rejiminin siyaset alanına en önemli müdahalesi hiç kuşkusuz halk iradesini yok saymasıdır. Bu bağlamda muhalefet partilerinden seçilmiş milletvekilleri, belediye başkanları tutuklanırken belediyelere kayyım atanarak ya da iktidar partisinden kişiler bu mevkilere getirilerek halkın iradesine ket vurulmaktadır. Bunun son örneği Bursa’da yaşanmaktadır. Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey’in evi basılarak gözaltına alınmasıdır.

Emekçilerin yoğun olduğu Bursa, rejimin emekçilere ve sendikalara yönelik baskılarının da en yoğun hissedildiği kentlerin başında gelmektedir. Emek verdikleri fabrikalarda, atölyelerde ve diğer iş yerlerinde iradeleri tanınmayan Bursalı emekçilerin şimdi de seçtikleri belediye başkanı tutuklanmak ve görevinden uzaklaştırılmak istenmektedir.

Haklar, ancak kazanıldıkları yol ve yöntemlerle korunabilir! İşçi sınıfı, sendikal ve siyasal haklarını sınıf perspektifiyle gerçekleştirdiği mücadelelerle elde etmiştir. Bu hakların ellerinden alınmasını engellemek için yapılması gereken de yine sınıf perspektifiyle yürütecekleri mücadeledir. Otoriter rejimlerin ve işçiye yabancılaşmış, yandaş sendikaların tahakkümünü kırmanın başka yolu yoktur!

3 Nisan 2026 Cuma

“Sürekli savaş örgütü” NATO

                              4 Nisan 2026

ABD ve İsrail’in İran’a saldırılarıyla başlayan savaş beşinci haftayı geride bırakırken en ileri teknolojinin kullanıldığı silahlarla doğrudan yaşam alanları, enerji ve içme suyu tesisleri hedef alınıyor. Birçoğu  NATO üyesi olan Avrupa ülkeleri bu savaşta -açık ya da örtük olarak- ABD ve İsrail’in yanında yer almak istemediklerini bildiriyor. Bunun nedeni uluslararası hukukun ve insan haklarının ihlal edilmesi değil elbette. Zira bu ülkeler hak, hukuk aramaksızın dünyanın diğer birçok bölgesinde ABD’nin öncülüğünde gerçekleştirilen savaşlara “kendilerine de bir pay düşer” beklentisiyle destek olmuşlardı. Gazze’de yıllardır soykırım gerçekleştiren İsrail’e kucak açıp, İsrail’i eleştirenleri antisemitist ilan edip en sert biçimde bastırlarken de hak, hukuk gibi bir dertleri yoktu. Ama bu defa kazananın ABD olacağından emin olamadıklarından olsa gerek kaybeden tarafta olma riskine girmek istemediler (Bildiğimiz kadarıyla, Türkiye de ABD’nin savaşa katılma teklifine olumlu yanıt vermeyen NATO üyeleri arasında. Ancak son günlerde boğazların kontrolü de dahil olmak üzere Türkiye topraklarında NATO’ya yeni alanlar açan faaliyetlerin giderek arttığını da gözden kaçırmamak ve ayrıca değerlendirmek gerekiyor).


Avrupa’nın önde gelen ülkelerinin savaşa katılmayı reddetmesiyle planları bozulan ve “öfkeden küplere binen” Trump, her konuda olduğu gibi çelişki dolu açıklamalarla bu ülkeleri tehdit etti. Bu bağlamda Trump, bir taraftan “ABD’yi NATO üyeliğinden çekme” tehdididini orta atarken diğer taraftan “savunma harcamaları GSYİH’nın yüzde 5’inin altında kalan ülkelerin NATO’nun kararlarına katılamayacakları tehdidini savurdu. Birbiriyle çelişen bu iki tehditten ABD’nin soğuk savaş döneminden bu yana hegemonyasının önemli bir unsuru olan NATO’dan vazgeçmesinin ABD müesses nizamının kabul edebileceği bir hamle olması son derece zor, hele de Çin’le arasındaki hegemonya mücadelesinin kızıştığı bir dönemde… 


Buna karşılık savunma harcamalarının arttırılmasını içeren diğer tehdidin ise Trump’ın tüccar kişiliği ve uluslararası silah tekellerinin çıkarlarıyla uyuştuğu düşünüldüğünde  daha gerçekçi olduğunu söylemek mümkün. Bu arada şunu da anımsatmak gerekiyor: 2025’te Lahey’de yapılan NATO zirvesinde üyelerin silahlanma harcamalarının yüzde 2’den yüzde 5’e çıkarılması yeni hedef olarak belirlenmişti zaten. Ancak bunun için bir tarihlendirme yapılmamış ve buna uymayanların karar süreçlerinden dışlanması gibi zorlama içeren bir niyet ortaya konmamıştı.


NATO verilerine göre Polonya, Letonya, Estonya ve Yunanistan dışındaki Avrupa ülkelerinin silahlanma harcaması GSYİH’nin yüzde 3’ünden altındayken ülkelerin büyük çoğunluğunda bu oran yüzde 2 civarında (Türkiye’de bu oran 2025’te yüzde 2,33 olarak gerçekleşirken 2026 bütçesinde 2028’e kadar yüzde 3,2’ye çıkarılması öngörülüyor.). Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI)’nin 9 Mart 2026’da açıkladığı raporda ülkelerin çoğunda silahlanma harcamaları yüzde 2 civarında olmasına rağmen geçtiğimiz beş yılda silah ithalatında büyük artış olduğu görülüyor. 2021-2025 döneminde Avrupa ülkelerinin silah ithalatı 2016-2020 yıllarını kapsayan bir önceki beş yıla göre üç kattan fazla artmış. Küresel silah ticaret akışının yaklaşık yüzde 10 artmasına neden olan Avrupa'daki talep artışının en önemli nedeni kuşkusuz Ukrayna savaşıyla birlikte Rusya’ya yönelik tehdit algısı. Avrupa ülkelerinin devasa bütçeler ayırarak ithal ettiği silahların yüzde 58’i ABD’den satın alınmış. 2021-2025 döneminde dünyanın en büyük silah tedarikçisi olan ABD’nin Avrupa ülkelerine gerçekleştirdiği silah ihracatındaki payı yüzde 217 artarken, toplam silah ihracatı yüzde 27 artmış (https://www.sipri.org/media/press-release/2026/global-arms-flows-jump-nearly-10-cent-european-demand-soars). 


Tüm bu verilerden anlaşılan o ki özellikle geçtiğimiz beş yılda NATO üyesi Avrupa ülkeleri, ABD menşeli silah tekelleri için kârlı bir pazar haline gelmiş. İran savaşında istediğini bulamayan Trump da NATO üzerinden bu kârlı pazarla birlikte silah sanayinde sermaye birikimini büyütmek ve savaşın maliyetini bir nebze de olsa üzerinden atmak istiyor. Sermayenin çıkarlarını temsil eden Trump’ın emperyalist bir “sürekli savaş örgütü” olan NATO’nun çatısı altında yer almayı tercih eden ülkelerin yönetimlerine yönelik bu dayatmasının kendi içinde tutarlı olduğu söylenebilir. 


Ancak şunu da unutmamak gerekiyor: Kurulduğundan bu yana NATO’nun varlığının bedeli savaşlarla, darbelerle, şiddetle, yoksullukla, sefaletle halklara ödetiliyor. Bugün Trump’ın silah tekellerine daha fazla para kazandırmak için oynadığı oyun bu gerçeği bir kez daha gösteriyor. Yeni savaşlara zemin hazırlayan silahlanma harcamalarının sosyal harcamalardan, ücretlerden kesilecek kaynaklarla ve yeni vergilerle 2,5 kat artırılması tüm dünya halklarına yönelik bir saldırıdır ve bu saldırı ancak NATO’ya karşı enternasyonel bir mücadele ile durdurulabilir.


27 Mart 2026 Cuma

Mehmet Türkmen Neden Tutuklu?

                               28 Mart 2026

BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen, geçtiğimiz yıl 17 Şubat’ta Antep Başpınar Organize Sanayi Bölgesi (OSB)’de işçilere dayatılan düşük ücret ve kötü çalışma koşullarına karşı çıktığı için tutuklanmış ve 36 gün tutuklu kalmıştı. Türkmen’in tutuklanma gerekçesi mahkeme tutanaklarına “Çalışma hürriyetini engelleme” ve “Suç işlemeye tahrik” olarak geçmişti.


Türkmen, bu yıl da 15 Mart’ta evi basılarak gözaltına alındı ve yeniden tutuklandı. Bu kez tutuklanma gerekçesi, Antep’te bulunan Sırma Halı işçilerinin düzenli ödenmeyen ücretleri için yaptığı eylemdeki konuşmasıydı. "Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” ettiği iddia edilerek tutuklanmasına neden olan konuşmasında şunları söylemişti Mehmet Türkmen: "Barikatları işçilere değil, patronlara kurun. Bu öfke birikiyor. Bu adaletsizliğe her gün yenilerini ekleyerek, işçilerin yüreğinde öfke ve isyan biriktiriyorsunuz. Yapmayın, altında kalırsınız. İşçinin mesai ve zam farklarını bir an önce ödeyin. İşçileri tehdit etmekten vazgeçin. İşçileri insan yerine koymayı öğrenin.” 


Türkmen’in bir yıl arayla gerçekleşen her iki tutuklanmasında da mahkeme tutanaklarındaki gerekçe “işçileri galyana getirmek” olarak özetlenebilir. Bu gerekçenin dayandığı konuşmalara bakıldığında ise görülen,  patronların işçilerin haklarını gaspetmesine karşı çıkan ve işçileri örgütlü mücadeleye çağıran sözleridir. 


Tarihsel olarak sendikalar, işçi sınıfının mücadele örgütleridir ve işçilerin hakkını korumak, onların mücadelesini örgütlemek vazgeçilmez görevleridir. Bu görevi yerine getirmeyen yapıların gerçek anlamıyla “sendika” olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Bunların “sendika” kavramı ile ilişkisi olsa olsa “sarı sendika”, “yandaş sendika” ya da “kontra sendika” biçiminde anılmaları olabilir!


Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC)’un Küresel Hak İhlalleri Endeksi’nde yıllardır dünyada sendikal hak ve özgürlüklerin en kötü olduğu 10 ülke içinde yer almasına rağmen Türkiye’de sendikalar, Anayasa ve yasalarla düzenlenmiş kurumlardır. Dolayısıyla Türkmen’in tutuklanmasına gerekçe yapılan faaliyetleri ve sözleri sınıf mücadelesi için son derece gerekli ve meşru olmanı yanı sıra Türkiye’de halen yürürlükte bulunan yasalara göre de meşrudur. 


O halde Mehmet Türkmen’in neden tutuklu olduğu sorusunun yanıtı, mahkeme tutanaklarında iddia edildiği gibi "Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” etmek değil, bir sendikacı olarak “işçilerin haklarını savunması; bunu engelleyen kolluk güçlerini ve patronları yasalara uymaları konusunda uyarmış olmasıdır!” Daha açık bir ifadeyle Mehmet Türkmen, tıpkı Selahattin Demirtaş ve Ekrem İmamoğlu’nun siyasetçi, Selçuk Kozağaçlı ve Can Atalay’ın avukat, İsmail Arı ve Alican Uludağ’ın gazeteci olarak yaptıkları gibi işinin yani sendikacılığın gereğini yerine getirdiği için tutuklanmıştır!


Otoriter rejimlerin varlığını sürdürebilmek için kendisine tehdit olarak gördüğü herkesi saf dışı bırakmak için onları “suçlu” gösterip cezalandırmak istemesi beklenmedik bir durum değildir. Dolayısıyla sermayenin desteğiyle ayakta duran her otoriter rejim gibi AKP/saray rejiminin de patronlara karşı işçilerin haklarını savunan, onları mücadeleye teşvik eden bir sendikacıyı "Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” gibi bir suçlamayla cezalandırılmasının şaşılacak bir yanı yoktur. 


Beklenmedik olan, yaptığı işin, bulunduğu konumun sorumluluklarını yerine getirenler tutuklanma, ihraç edilme vb yollarla saf dışı bırakılırken, aynı işlerle iştigal edenlerin buna karşı güçlü bir ses çıkarmamasıdır. “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” düşüncesiyle bu duruma sessiz kalanları ahlaki olarak değerlendirmenin yanı sıra yaptıkları işi layıkıyla yerine getirip getirmediklerini de sorgulamak gerekir.


Nasıl ki topluma alternatif çıkış yolları sunan muhalif bir siyasetçi, adaleti savunan bir hukukçu ya da halkın haber alma hakkının gereğini yapan bir gazeteci olabilmenin sınırı, bunların suç sayılarak cezalandırılmasına karşı çıkartmaktan başlıyorsa işçinin hakları için mücadele eden sendikacılığın sınırı da sendikal faaliyetlerinden ötürü tutuklanan sendikacılar için ses çıkarmaktan başlar. Bu bakımdan Türkmen’in tutuklanması “sendikacı” sıfatı taşıyanlar için turnusol işlevi görmüştür. 


Türkmen’in tutuklanmasının ardından farklı iş kollarından, kendi alanlarında mücadeleci olmalarıyla bilinen 16 sendika bu tutuklama sonrasında ortak bir bildiri yayınlamıştır. DİSK ve KESK de yaptıkları açıklamalarla Türkmen’in tutuklanmasını eleştirmiştir. Buna karşılık sendikaların büyük çoğunluğu sendikal faaliyetlerin cezalandırılmasına tepkisiz kalmıştır. Tahmin edilebileceği gibi bunlar, rejimle aralarından su sızmayan, yöneticileri işçilerin aidatlarıyla alınan lüks otomobillerle dolaşıp, gökdelenlere ve plazalara yerleşmiş sendikalardır. 


Türkmen’in tutuklanması ve sendikaların buna karşı takındıkları tutum, her geçen gün yoksullaşan, varlıkları hiçe sayılan emekçilere yeniden özne olabilmek için kimlerle ve nasıl bir mücadele yürütmeleri gerektiği konusunda yol gösterici olmaktadır.