2 Ekim 2026 Cuma

Fon vurgunu kimi vurdu?

                                3 Ekim 2026

Türkiye’de gündem öyle hızlı değişiyor ki birgün “aldığı aylıkla geçinemediği için Anayasa Mahkemesi önündeki eylemde intihar eden emekli” haberi gündem olurken ertesi gün “Cumhuriyet tarihinin en büyük vurgunu” haberi öne çıkıyor. Toplum olarak bir sarkaç gibi intihara sürükleyen yoksulluğun, yoksunluğun en uç noktasıyla, çeşitli alanlarda gerçekleşen vurgunlarla edinilen servetlerin, zenginliklerin en uç noktası arasında gidip geliyoruz. Bu gelgitler arasında ne emeklileri, emekçileri intihara sürükleyen geçim derdinin nedeni ne de vurgunların arkasında kimlerin olduğu, kimlerin bu vurgunlar sayesinde milyarlarca dolara konduğu sorularının yanıtını layıkıyla arayabiliyoruz. Velev ki tüm bunların yanıtını aramaya fırsat olsa(!) bu kez de “yasama-yürütme-yargının tek elde toplandığı, özgür basının ve akademinin susturulduğu, örgütlenme özgürlüğünün bulunmadığı, hak arama yollarının kapandığı bir rejimde, kimden neyin hesabının sorulabileceği”, ayrı bir soru/sorun olarak karşımızda duruyor.

Sarkacın iki ucundaki yoksulluk ve zenginlik, aralarında neden-sonuç ilişkisi bulunan iki olgudur aslında. Zenginleşme, yoksullaşmayı beraberinde getirir. Bir toplumda zenginlik, ortalama gelirin ve servetin ne kadar üzerinde olursa gelir ve servet eşitliği o ölçüde bozulur; yoksullaşma derinleşir ve  yaygınlaşır. Tüm sınıflı sistemler gibi kapitalizmde de gelir ve servet eşitliğinde bozulma egemen sınıfın (burjuvazinin) lehine gerçekleşmekle birlikte, eşitsizliğin ne ölçüde olacağı, o toplumdaki demokrasinin düzeyine bağlıdır. Zenginlik ve yoksullukla birlikte ortaya çıkan ekonomik ve sosyal eşitsizliklerin nedenlerinin sorgulanamadığı ve bir mücadele alanı haline getirilemediği toplumlarda, eşitsizliğin daha da artması kaçınılmazdır.

Kapitalizmde ekonomik ve sosyal eşitsizlerin nedeni, el koyarak ve sömürerek sermaye birikimi elde etmek üzerine kurulu bir sistem olmasındandır. El koymak ve sömürü birbirine içkindir. Kapitalist üretimde sermaye birikiminin temel kaynağı olan emek sömürüsü aynı zamanda emekçinin emeğine el konulması iken, el konulan bir toprak parçasında bulunan yeraltı ve yer üstü kaynaklar da sömürülerek birikim elde edilir. Birinde sömürülen, emek gücünün sahibi olan emekçiler diğerinde ise -emekçilerin de içinde yer aldığı- toplumun, insanlığın ve tüm canlılar aleminin yaşam alanı olan “doğa”dır.

Finans sistemi kabaca, tasarrufların üretim için gerçekleşecek yatırımlara dönüştürülmesi olarak tanımlanabilir. Finans sisteminin önemli araçlarından biri olan “fon” ise “paradan para kazanmak” amacıyla birçok kişinin birikimlerini bir araya getirmesinden oluşur. Yasalar tarafından düzenlenen, devlet tarafından yönetilen ve denetlenen kurumlarca (banka, borsa, banker vb.) gerçekleştirilen finans sistemi, el koyarak birikim elde etme yollarından biri olarak da kabul edilebilir. Zira “halka arz” adı altında yasalar ve devletin verdiği güvencelere de dayanarak elindeki küçük birikimleri büyütmek ya da paranın değer kaybından korunmak için fonlara katılmaya özendirilenler, önemli ölçüde fon yöneticileri ve büyük yatırımcıların insafına bırakılır.

Devletin finans sisteminde sağlayacağı güvence ise tamamen toplumsal güç ilişkilerine bağlıdır. Toplumun genel çıkarlarını korumaktan uzaklaşarak piyasanın güdümüne girmiş olan bir devlet, -yeterli toplumsal basınç da yoksa- küçük birikim sahibini koruyacak bir etki oluşturmayacağı gibi finans piyasası, devlet erkini kullananların da istismarına açık hale gelebilir. Bu arada özellikle emeğiyle geçinmeye çalışanların yaşamlarını sürdüremeye yetecek bir gelir elde edemediği ve yüksek enflasyon nedeniyle paranın sürekli değer kaybettiği koşullarda, elindeki üç-beş kuruşu, “paradan para kazanmak” hayaliyle fonlara yatıranlar çoğalır. Akabinde bu koşulları fırsata çeviren ekonomik ve siyasi güç sahiplerinin küçük birikimlere el koymasıyla zenginlerin zenginliği, yoksullarınsa yoksulluğu daha da artar.

“Cumhuriyet tarihinin en büyük vurgunu” olarak ifade edilen fon vurgununda bugüne kadar ortaya dökülenlere bakıldığında çıkan tablo şudur: İçerisinde siyasi iktidara yakın olan ve devlet erkini -doğrudan ya da dolaylı olarak- elinde bulunduranların da yer aldığı bir grup, oluşturdukları fonlar ile “paradan para kazanmak” hayali kuran yüzbinlerce kişinin birikimlerine el koymuştur. Maliye Bakanlığı başta olmak üzere BDDK, SPK gibi devletin yetkili kurumlarının üç maymunu oynadığı anlaşılan bu el koyma sürecinin sonrasında, sorumlu olarak kabul edilenlerden kimileri gözaltına alınıp tutuklansa da vurgunun özellikle siyasi ayağına ilişkin dişe dokunur bir adım atılmamıştır.

Erdoğan’ın ve diğer hükümet yetkililerinin yaptığı açıklamalardan anlaşılan, devletin bu büyük vurgunun gerçek sorumlularını ortaya çıkarıp, hesap sormak yerine mağdurların zararlarının -kısmen de olsa- devlet bütçesinden karşılanması yoluna gidileceğidir. Bu durum “paradan para kazanmak” için yola çıkıp tüm birikimlerini kaybedenleri memnun edebilir belki. Ancak fon vurgunundan elde ettikleri milyarları yurtdışına kaçırarak servetlerine servet ekleyenler vurgunun keyfini sürerken, vurgunun bedeli devlet tarafından toplumsallaştırılacak; yani devasa soygunun bedeli tüm topluma ödetilecektir! Böylece sağlığa, eğitime, emeklilerin aylığına, kamu emekçilerinin ücretine kaynak ayır(a)mayan devlet; hazineyi, trilyonlarca lirayı bulan fon vurgununu tazmin etmek için kullanacaktır.

Sonuç olarak “fon vurgunu kimi vurdu?” sorusuna gelirsek, “paradan para kazanmak” isteyenlerin birikimlerine el koyan vurgunun, içine düşürüldükleri açlık ve yoksunlukla intihara sürüklenecek kadar çaresiz kalan emeklileri, asgari ücretlileri ve çiftçisiyle, esnafıyla, küçük üreticisiyle emeğiyle geçinen tüm toplum kesimlerini vurduğunu söyleyebiliriz. Bu bağlamda geçinemediği için intihar eden emekli ile fon vurgununda servetine servet katanların haberini birlikte okumak, aralarındaki ilişkiselliği değerlendirerek bu doğrultuda bir mücadele hattı oluşturmak gerekir!


25 Eylül 2026 Cuma

Toplum, sermaye ve devlet

                               26 Eylül 2026

Kapitalizmin temeli varsayılan liberal iktisadın “Bireysel çıkarlar, toplumsal çıkarı sağlar” miti ironiktir. İroniktir çünkü -sosyalizm ve komünizmde belki geçerli olabilecek- bu mitin uygulanma olasılığının en uzak olduğu sistem, kapitalizmdir. Zira -adından da anlaşılacağı gibi- kapitalizm, sermaye birikimi (kapital) üzerine kurulu bir düzendir. Sermaye birikiminin sağlanabilmesi içinse kârın, mümkün olabilen en yüksek düzeye çıkarılarak sermayenin merkezileşmesi gerekir. Bunun yolu da rekabetten, her türden mülke el koymaktan ve sömürüden geçer.

Varlığını rekabete, el koymaya ve sömürüye dayandıran bir sistemde; bırakın bireysel çıkarların (mevcut varlıkların ve toplumsal üretimle elde edilen artık değerin), toplumun genel çıkarı için kullanılmasını (paylaşılmasını), toplumun tüm yaşam kaynaklarına (toprak, hava, su, emek gücü vb.) -daha fazla kâr elde etmesi için- sermaye tarafından el konması amaçlanır.

Toplumun geniş kesimi -çok küçük bir kesimi oluşturan sermayedarların (burjuvazinin) kâr hırsı için- mülksüzleşmeye, emeğinin sömürülmesine, yoksullaşarak açlığa sürüklenmeye gönüllü olarak rıza göstermez elbette. İşte o zaman, sermayenin hedeflerine ulaşmasını ve sistemin devamını sağlamak amacıyla ideolojik ve zor/şiddet aygıtlarını kullanarak toplumda “rıza üretmeye çalışan devlet” devreye girer.

Kapitalizmde devletin rolü sadece “toplumsal rıza üretme aracı olmak”la sınırlı kalmaz. Kapitalizm kendi içsel çelişkileri nedeniyle krize girdiği dönemlerde “devletin geliri yeniden bölüştürme/dönüştürme işlevi” sürece dahil olur. Geçtiğimiz 50-55 yıldır olduğu gibi, krizin nedeni birikim sürecinin tıkanması olduğunda devlet; toplumun sahip olduğu kaynakların sermayeye aktarılmasına aracılık eder.

Öte yandan devlet, ulusal sermayenin ucuz enerji, ucuz hammadde, ucuz emek gücü ve yeni pazarlara ulaşarak diğer ulusların sermayedarları karşısında rekabet üstünlüğü elde etmesi için de sahip olduğu askeri gücü devreye sokarak savaşlara taraf olur.

İçinde bulunduğumuz dönemde devlet, sermaye birikim sürecinin devamlılığını sağlamak için yukarıda değindiğimiz -birbiriyle ilişkili- üç işlevi bir arada kullanmaktadır. 70’lerden bu yana neoliberalizmin etkisi altındaki sermaye birikim rejiminin yarattığı yıkım (ekonomik, ekolojik, sosyal ve insani) öylesine derin olmuştur ki devlet rıza üretme işlevini görürken zor/şiddet aygıtları (yasaklamalar, kolluk güçleri, mahkemeler, cezaevleri vb.) kullanılmadan ideolojik aygıtlar etkisini büyük ölçüde yitirmiştir. Bu bağlamda mevcut birikim rejiminin gereklerini yerine getirmek konusunda yetersiz kaldığı düşünüldüğünden, pek çok ülkede hukuk dışına çıkılarak devlet, otokratik bir yapıya büründürülmüştür.

Örneğin Türkiye’de neoliberal birikim rejimine entegre olmak için gerçekleştirilen 1980 darbesiyle mevcut anayasa ortadan kaldırılarak 1982’de yeni bir anayasa yapılmıştır. Ancak süreç içinde darbe anayasası da yetersiz kalmış; 1997, 2007 ve 2016’da biçimleri farklı olan darbe girişimlerinde bulunulmuş ve nihayet 15 Temmuz 2016’da gerçekleşen darbe girişimi bahane edilerek demokrasinin asgari koşulları da ortadan kaldırılmış, “otokratik bir rejim” inşa edilmiştir. Bu rejim, devletin sahip olduğu tüm zor aygıtlarını en şiddetli biçime kullanarak emeğinin karşılığını alamayan, iş cinayetlerinde ölmek istemeyen emekçilerin; ormanları yok edilen, toprağı, suyu zehirlenen köylülerin; etnik kimliği, cinsiyeti, cinsel yönelimi, dini inancı vb. nedenlerle ayrımcılığa uğrayanların; evine, arsasına, yaşam alanlarına el konanların isyanını en sert biçimde bastırarak zorla rıza üretme işlevini ifa etmektedir.

Devlet, birikimin sürekliliğini sağlamak için üstlendiği işlevlerden bir diğeri olan “geliri yeniden bölüştürme/dönüştürme işlevi”ni yerine getirirken ise vergi yükünü dolaylı vergilerle (ÖTV, KDV vb.) halkın sırtına yıkılmakta ve teşvik politikalarıyla halktan toplanan vergiler sermayeye aktarılmaktadır. Öte yandan kamu işletmeleri ve kamu arazileri özelleştirilmekte; eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, ulaşım gibi temel kamu hizmetleri özelleştirilerek ya da piyasalaştırılarak sermaye için kâr alanı haline getirilmektedir. Ayrıca batan şirketlerin zararları ya da finans faaliyetlerindeki manipülasyonlarla (son fon vurgununda olduğu gibi) oluşan batıklar devlet tarafından üstlenilerek toplumun sırtına yüklenmektedir. Tüm bunlar yapılırken genel bütçe içinde sosyal harcamalar giderek azalmakta, kamusal sosyal güvence mekanizmaları tasfiye edilmektedir.

Kapitalizmde devletin bir diğer önemli işlevi, sahip olduğu “savaş erki”ni sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda kullanmasıdır. “Sürekli savaş ekonomisi” olarak da tanımlanan kapitalizmde, silah sanayinin sermaye birikim sürecinin itici gücü olması ve krizlerinin derinleştiği dönemlerde dünya savaşlarının ya da bölgesel savaşların ortaya çıkması tesadüf değildir. Savaşları meşrulaştıran temel motivasyonsa, halklar arasında yaratılan düşmanlıklar ve köpürtülen milliyetçiliktir.

Türkiye’de bugün hakkını arayan, doğasını, kimliğini, yaşam alanlarını ve yaşam tarzını savunan herkese yönelen baskıları; yolların, köprülerin satışını; devletin denetiminde bat(ırıl)an fonları, batan şirket ve fonların zararının devlet vasıtasıyla topluma ödetilmesini ve benzer pek çok uygulamayı anlamak için devletin kapitalizmde üstlendiği role bakmak gerekir. Öte yandan siyasi iktidarın Ortadoğu ve Körfez’de yükselen savaş tamtamlarına eşlik etme hevesini de birikim sürecinin ihtiyaçlarından ve topluma, doğaya, insanlığa yıkımdan başka şey getirmemiş olan kapitalizmi sürdürme gayretinden ayrı düşünemeyiz!


18 Eylül 2026 Cuma

ÇEDES, MESEM ve özel okul kıskacında eğitimin hal-i pür melâli


OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı)’nin öğrencilerin okulda öğrendikleri bilgi ve becerileri günlük yaşamda kullanma yeteneğini ölçmek amacıyla üç yılda bir hazırladığı PISA 2025 raporu yayımlandı. Rapora göre Türkiye 2025’te 2022’ye göre fen puanını 18, okuma puanını 16, matematik puanını 9 puan arttırarak fen alanında 14’üncü, okumada 13’üncü, matematikte 23’üncü oldu. 

Milli Eğitim Bakanı, PISA 2025 raporunda Türkiye’nin durumundaki olumlu gelişmeyle övünürken aynı raporda Türkiye’deki sosyo-ekonomik eşitsizliklerin eğitime yansımalarını içeren bulguları ise görmezden geldi. 

Oysa rapordaki en dikkat çekici bulguların başında Türkiye’de öğrencilerin içinde bulundukları “çok boyutlu yoksunluk” geliyor. Raporda maddi yoksunluk belirlenirken sağlıklı ve yeterli beslenme, uygun ve yeni kıyafet gibi temel ihtiyaçlar ile banyo veya duş gibi ev olanaklarındaki eksiklikler; sosyal yoksunluk kapsamında ise, ücretli boş zaman etkinliklerine katılma, açık hava ekipmanlarına ve ev içi oyun araçlarına erişme olanakları dikkate alınmış. Yoksunluk tanımına dahil olmak için bunlardan sadece birine sahip olmamakla yetinilmemiş, öğrencinin ailesinin bunu maddi nedenlerle karşılayamadığını da belirtmesi istenmiş. İşte bu kriterlere göre yapılan değerlendirmede en az bir tür yoksunluk bildirenlerin OECD ülkeleri ortalaması yüzde 11,6 iken Türkiye’de bu oran yüzde 41,6 olmuş. Maddi yoksunluk bildiren öğrencilerin oranı ise OECD ülkelerinde ortalama yüzde 7 iken, Türkiye’de yüzde 34,3 olarak belirlenmiş. AKP/saray rejiminin tercihleri doğrultusunda uygulanan ekonomi politikalarının yarattığı sosyal yıkım her geçen gün daha da derinleşiyorken bunun eğitimi etkilememesi düşünülemezdi elbette. Ancak Türkiye’de eğitim sistemini etkileyen eşitsizlikler sadece PISA verilerine yansıyanlarla sınırlı değil. Zira sosyo-ekonomik etkenlerin yanı sıra anadilde eğitim, toplumsal cinsiyet ve inanç özgürlüğüne ilişkin ayrımcı politikalarının yarattığı eşitsizliklerin de -PISA raporuna yer almamakla birlikte- eğitim sistemini doğrudan etkileyen sorun alanları olduğunun altını çizmek gerekiyor.

Sosyo-ekonomik nedenlerden kaynaklanan eşitsizlikleri ve bunların eğitime etkilerini görmezden gelen Milli Eğitim Bakanı’nın bu sorun alanlarını dikkate almasını beklemek abes olur. Keza 24 yıldır iktidarda olan AKP’nin eğitim politikası iki hedef üzerinde şekilleniyor. Bunlardan ilki “eğitimi sermaye için kâr alanına dönüştürmek”, diğeri ise “piyasanın talep ettiği nitelikte ve piyasa değerlerini içselleştirmiş işgücü ve devletin ideolojisine uygun vatandaşlar yetiştirmek”. Dolayısıyla bugün eğitime yansıyan eşitsizliklerin sadece AKP’nin sosyal yıkıma yol açan ekonomi politikalarından değil, eğitim politikalarından da kaynaklandığı gözardı edilemez.

AKP’nin eğitim sisteminde gerçekleştirdiği en köklü değişim kuşkusuz 2012’de uygulanmaya başlanan 4+4+4 eğitim sistemidir. Öğrencileri henüz çocuk yaşta imam hatip, meslek okulu ya da akademik eğitim tercihine zorlayan bu sistemde dar gelirli, yoksul ailelerin çocukları imam hatip ve meslek okullarına yönlendiriliyor. PISA raporlarında ve YKS, TYT gibi merkezi sınav sonuçlarında da görüldüğü üzere, bu okulların akademik başarısı diğerlerine göre son derece düşüktür. Anadolu lisesi adı taşıyan liselerin çoğunda ise başarı düzeyi, bulunduğu bölgesinin sosyo-ekonomik durumu, yaygın olan anadil gibi etkenlere bağlı olarak değişir.

Öte yandan imam hatiplerin yaygınlaştırılması, müfredatta din dersi ağırlığının arttırılması ve Milli Eğitim Bakanlığı (MEB)’na bağlı okullarda okul öncesinden başlayarak eğitimin her kademesinde imam, vaiz ve Kur’an kursu hocalarının “manevi danışman” olarak “değerler eğitimi” vermesini içeren ÇEDES uygulamasıyla inanç özgürlüğü ihlal edilirken, seküler aileler ile Müslüman ve Sünni olmayan ailelerin çocukları ayrımcılığa maruz bırakılıyor.

Daha çok yoksul ailelerin çocuklarının gitmek zorunda kaldığı meslek okulları ile MESEM (Mesleki Eğitim Merkezi) öğrencileri ise sermaye kesimi ile işbirliği içinde “stajyer” adı altında çocuk yaşta ucuz işgücü olarak kullanılıyor. 2016’da başlayan MESEM programında sadece 2025 ve 2026’nın ilk 8 ayında 37 öğrenci iş cinayetinde yaşamını yitirmiş. Meslek lisesi öğrencilerinin stajyer olarak çalıştırıldıkları işyerlerinde de sıklıkla iş kazaları ve tacizle karşı karşıya kaldıklarına ilişkin haberler eksik olmuyor.

Gelir durumu bir nebze iyi olan aileler, çocuklarını dini eğitim ve çocuk emeği sömürüsünün cenderesinden korumak için kredi alarak ya da temel ihtiyaçlarından kısarak çocuklarını özel okullara gönderiyor. Başka bir ifadeyle AKP’nin eğitimde eşitsizlikleri derinleştiren politikaları, eğitimi kâr alanı olarak gören sermayedarların avuçlarını ovuşturmasına olanak sağlıyor ve örgün eğitimde özel okulların oranı giderek artıyor. AKP’nin iktidara geldiği 2002’de örgün eğitim yapan okulların yüzde 2,1’i özel okul statüsündeyken 2025 yılında bu oran 10 kat artarak neredeyse yüzde 20’ye çıkmış. Aynı dönemde yüzde 1,74 olan özel okul öğrencilerinin toplam öğrencilere oranı ise yüzde 9.1’e yükselmiş.

AKP/Saray iktidarının sosyo-ekonomik eşitsizliği derinleştiren ve halklar arasında dil, cinsiyet, inanç vb. ayrımcılıkları körükleyen politikalarının eğitim sistemine yansımaları her geçen gün belirginleşiyor. Giderek daha görünür olan bu gerçekliğin yanında, küçük bir azınlık dışında kalan toplum kesimlerinin ortaklaştığı bir alan var ki o da “emek piyasası”. Öğrencinin okuduğu okul ve aldığı eğitim ailesinin gelir düzeyi, dili, inancı ya da cinsiyeti ile ne kadar uyumlu olursa olsun sonuç olarak Türkiye, OECD ülkeleri içinde geniş ve dar tanımlı genç işsizliğinin en yoğun, çalışma koşullarının en zorlu, iş ve sosyal güvencenin en zayıf, ücretlerin ise en düşük olduğu ülkelerin başında geliyor. Bu nedenle -aldığı eğitimden bağımsız olarak- gençlerin büyük bir kısmı geleceğini başka ülkelerde aramak zorunda kalıyor. İronik olan ise tüm bu gerçeklik ortadayken Milli Eğitim Bakanı’nın kaynağı kendinden menkul bir takım veriler üzerinden “bir başarı hikayesi” yaratmak istemesi!


11 Eylül 2026 Cuma

Sosyal yıkım programı: OVP

                              12 Eylül 2026

AKP, iktidar olduğu 2002’den bu yana sadakatle uyguladığı neoliberal politikalarla toplumun geniş kesimlerini açlığa, yoksulluğa, işsizliğe, güvencesizliğe itmek pahasına ulusal ve uluslararası sermayenin çıkarlarının savunucusu olmayı tercih etmiş ve bu çerçevede kapitalizmin uluslararası kurumlarının belirlediği politikaları yaşama geçirme gayretinde olmuştur. Geçtiğimiz hafta 22.’si açıklanan ve 2027-2029 yıllarını kapsayan Orta Vadeli Program (OVP) da daha önceki OVP’ler gibi, 24 yıllık AKP iktidarının sınıfsal tercihlerini yansıtmaktadır.

OVP (2027-2029), 2023 seçimleri sonrasında ekonomi yönetiminin başına getirilen Mehmet Şimşek’in uygulamakta olduğu neoliberal politikaların -sermaye dışı toplum kesimlerin aleyhine olacak biçimde- revize edilmiş halini en “katı” biçimiyle sürdürme niyetinin beyanı olarak görülebilir. Şimşek yönetiminde hazırlanan OVP’lerin “katı”lığı, -yarattığı sosyal yıkımı görmezden gelerek daha da derinleştirmesinin yanı sıra- programda belirlenen hedeflerin genel bütçedeki belirleyiciliği ve hükümetin ekonomi politikalarına yön verme ayrıcalığına sahip olmasından kaynaklanır. Bu bağlamda yeni OVP’de yer alan hedeflerden hareket ederek 2027 bütçesini ve önümüzdeki yıl uygulanacak ekonomi politikalarını öngörmek mümkündür. Dolayısıyla Meclis içi ve Meclis dışı muhalefet ile sendikalar, meslek örgütleri vb. 2027 bütçe teklifinin hükümet tarafından Meclis’e getirilmesini beklemeden OVP’de benimsenen politikalara ve hedeflere göre mücadele programlarını hazırlayabilirler (Mücadele etmek gibi bir niyetleri varsa tabi.).

Üç yıldır uygulanmakta olan Şimşek programının devamı olan yeni OVP’yi anlamak  için üzerinde uzun uzadıya bir inceleme yapmaya gerek yoktur. Zira 2023’ten bu yana belirlenen hedeflerin isabetsiz olması, uygulanan politikaların yanlışlığı ve bunların yarattığı ekonomik ve sosyal tahribat sadece ücretler üzerinden bile görülebilir.

Şimşek programının önceliği olan enflasyonla mücadelede “ücretler”, enflasyonun ana sebebi olarak görülmekte ve ücretleri baskılama politikası izlenmektedir. Bunun için ücretlerin belirlenmesinde “hedef enflasyonun esas alınması ve asgari ücrete yılda bir kez artış yapılması” uygulamasına geçilmiştir. Bu nedenle 2026 yılında asgari ücret ve toplu iş sözleşmelerinde ücret artışları Merkez Bankası (MB)’in 2026 enflasyon hedefi olan yüzde 16 oranı esas alınarak belirlenmiştir. Oysa yılın ilk 8 ayında enflasyon, -çarşı pazardaki fiyat artışlarını örtbas etmek için gerçekleri çarpıtmayı görev edinmiş- TÜİK’in rakamlarıyla bile hedeflenen yüzde 16 oranının yaklaşık iki katıdır (yüzde 31.5). OVP’nin yıl sonu için enflasyon tahmini ise MB’in yüzde 28 olan tahminin de üzerine çıkarak yüzde 28.4 olarak revize edilmiştir.

OVP ve MB’nın yıl sonu enflasyon tahminini revize etmesi, milyonlarca emekçinin yaşam geliri olan ücretler üzerinden oynanan “hedef enflasyon” oyununun nasıl bir fiyaskoya dönüştüğünün ilanı olarak da okunabilir! Bu oyunun emekçilere bedeli ise 10 Eylül’de DİSK-AR tarafından yayımlanan Ücret Kayıpları İzleme Raporu (Eylül 2026)’nda açıkça ortaya konmaktadır. Rapora göre ortalama işçi ücretlerinin vergi ve enflasyon nedeniyle kaybı 20 bin 612 TL’dir. Belirlendiği 2025 Aralık ayında bile açlık sınırının altında olan asgari ücret, yılın sekizinci ayında 6 bin196 TL kaybederek Türk İş’in Ağustos ayı için belirlediği açlık sınırı olan 33 bin 388 TL’nin yaklaşık yüzde 20 gerisine düşmüştür. Bu durumda ücretlilerin yarıya yakınının geliri olan asgari ücretin yıl sonuna kadar açlık sınırının dörtte birine düşmesi sürpriz olmayacaktır. Asgari ücretle arasındaki fark arttıkça ücretlerin enflasyon, vergi ve kesintiler karşısındaki erime oranı da artmaktadır. Buna göre yılın ilk 8 ayında asgari ücretin 1.5 katı olan ücretlerin yüzde 38.4’ü, 2 katı olan ücretlerin yüzde 44.7’si, 2.5 katı  olan ücretlerin yüzde 46.7’si ve 3 katı olan ücretlerin ise yüzde 47.6’sı reel olarak gerilemiştir.

Ücretler bir ekonomide sınıflar arası güç dengesinin en bariz göstergesidir. Bu bağlamda DİSK-AR’ın tespit ettiği reel ücret kayıpları AKP iktidarının sınıfsal tercihlerini ve bu tercihleri yaşama geçirirken özellikle son 10 yılda inşa ettiği otoriter rejimin yarattığı “zor” sayesinde de olsa toplumda rıza üretebildiğini gösterirken aynı zamanda Türkiye işçi sınıfının zayıflığını da gözler önüne sermektedir. Bu durumda emek örgütlerinden, emekçilerin içinde bulunduğu koşulları ortaya koyan araştırma faaliyetlerinin yanı sıra onların ekonomik ve sosyal kayıplarını geri alacak bir mücadeleyi de örgütlemesi beklenir. Bu da sınıfsal tercini açık biçimde ortaya koymuş ve inşa ettiği otoriter rejim sayesinde emekçileri ezen, açlığa yoksulluğa iten iktidarla uzlaşarak değil, emekçi kesimlerin tamamını kapsayan bir mücadele programıyla sağlanabilir!

İktidara karşı muhalefet ettiğini iddia eden siyasi yapılardan beklenen ise sadece ücretli emekçiler değil uygulanan ekonomi politikalarının ekonomik ve sosyal haklarını gasp ederek yoksullaştırdığı sermaye dışında kalan tüm kesimler (küçük üretici, esnaf, çiftçi vb.) için alternatif bir ekonomik program ortaya koymasıdır. Ancak Türkiye’de yaratılan ekonomik ve sosyal yıkımın temelinde giderek otoriteleşen rejim olduğunu da unutmamak gerekir. Dolayısıyla bu yıkıma karşı gerçekleştirilecek bir mücadelenin sadece ekonomik değil aynı zamanda otokrasiye karşı demokratikleşmeyi de içermesi gerekir ki bunun için toplumsal barışın da savunulması elzemdir!

4 Eylül 2026 Cuma

Karaburun Bilim Kongresi

                              5 Eylül 2026

Karaburun Bilim Kongresi’nin 20.’si İzmir’in Karaburun ilçesinde gerçekleştiriliyor. Türkiye’de bir etkinliği 20 yıl boyunca istikrarlı biçimde sürdürmek başlı başına bir başarıdır. Hele bu etkinlik arkasında düzenli bir finans desteği olmayıp gönüllülük esasıyla yapılıyorsa… Ama belki de en taktir edilmesi gereken, bu bilimsel etkinliğin ülkede akademinin, bilimin, düşün hayatının zifir karanlıkta olduğu bir dönemde gerçekleştiriliyor olmasıdır!

Karaburun Bilim Kongresi, düzenleme kurulunun yapısı itibariyle de her yıl belirlediği konular itibariyle de sermayenin ve devletin hegemonyasına sıkışmış olan ana akım akademiden farklıdır. Her yıl belirlenen başlıklardan da anlaşılacağı üzere Kongre, “bilimi doğanın, toplumun, emeğin yararı için yapanları bir araya getirmeyi” amaçlar. Geçen kongrelerin başlıklarından şu birkaç örneği verebiliriz: 2006’da yapılan ilk kongrenin başlığı “Bilim ve İktidar”; 2012’de yapılan 7. Kongre başlığı “Kapitalizmin Kıskacında Doğa-Toplum-Teknoloji”; 2023’te yapılan 17. Kongre’nin başlığı “Kapitalizm ve Yıkım”; 2024’te yapılan 18. Kongre başlığı “Faşizm”; 2025’te yapılan 19. Kongre başlığı “Savaş”’tır.

Bu yıl 3-5 Eylül’de yapılmakta olan 20. Kongre’nin başlığı ise “Emek/Emekçiler”dir. Egemenlerin yok saydıkları, unutturmaya çalıştıkları kimi muhalif kesimlerin ise kullananları “sınıf indirgemeci” olarak itham ettikleri “emek, emekçi” kavramlarının başlık olarak belirlenmiş olması son derece önemlidir.

Kapitalizm, -bilindiği gibi- “eli kolu uzun bir sistem” olarak varlığını sürdürebilmek için yaşamın her alanına müdahale etmekte, müdahale ettiği her alanda yarattığı sorunlar üzerinden de kendine sermaye birikimi devşirmektedir. Böyle bir sistemin karşısında tek bir sorun alanında mücadele edebilmek mümkün değildir. Örneğin sadece ulusal bir mesele üzerinden ya da etnik, cinsel veya inanç ayrımcılığı üzerinden yürütülen bir mücadeleyle sorunlar ortadan kaldırılamayacağı gibi sadece dünyayı sınıflar üzerinden yorumlamak da mümkün değildir. Ancak savaşlardan, çevre katliamlarına, cinsiyet ayrımcılığından etnik ayrımcılığa kadar tüm sorunların temelinde kapitalist sınıfın (burjuvazinin) çıkarları olduğunu da unutmamak gerekir.

Bu yıl “Emek/Emekçiler” başlığı altında toplanan Karaburun Kongresi’nin programı tam da bu çerçevede belirlenmiş. Bu bağlamda -Kongre’nin oturum başlıklarından da anlaşılacağı üzere- emek ve emekçiler ele alınırken sadece üretim ve emek süreçleri üzerinden değil emekçiler arasında yaratılan ayrımlar ve emeğin yeniden üretim alanlarındaki temel sorunları üzerinden hareket edilmiş. Oturum başlıklarından şu birkaç örneği verebiliriz: “Uygarlık Krizi, Ekoloji ve Emek”, “Cis-Heteronormatif Emek Rejimi ve LGBTİ+ Emekçiler:  Ayrımcılık, Güvencesizlik ve Mücadele”, “Bakım Emeğinin Çok Boyutlu Dönüşümü”, “Emeğin Yeniden Üretimi”, “Bakım, Duygusal Emek ve Gündelik Yaşam”.

Kongre programı sadece sorunları ortaya koymakla kalmayıp çözüm önerilerini de tartışmakta. Bu yazının yayımlandığı 5 Eylül günü Karaburun’a gelme olanağı olanlar “Sendikal Mücadele: Kriz ve Arayışlar” başlığı altında sınıf mücadelesinin önümüzdeki sürecine ışık tutacak bir tartışmaya katılabilirler örneğin.

Karaburun Kongresi’nin başka önemli bir özelliği ise sadece akademik sınırlar içinde kalmayıp siyasetçileri de sürece katmasıdır. Bu yıl da Kongre’de “Demokrasi ve Emek Mücadelesi” başlıklı oturumda DEM Parti’den Gülistan Kılıç Koçyiğit, EMEP’ten İskender Bayhan, Sol Parti’den Deniz Demirdöğen, TİP’ten İlke Bereketli ve Yeni Parti’den Gökhan Günaydın yer alacaktır (Bu oturum da 5 Eylül’dedir.).

Yine 5 Eylül’de yapılacak Kongre’nin son oturumu, içinde bulunduğumuz dönemde mücadeleci sendikacılığın temsilcisi olan Özgür Karabulut (DİSK/Dev Yapı-İş) Neslihan Açar (DGD-SEN) Mehmet Türkmen (BİRTEK-SEN) H. Işık (Öğretmen Sendikası Vakıf Üniversiteleri Birimi) Beycan Taşkıran (Limter-İş) Rümeysa Kişi (TEKSİF Digel Tekstil Direnişi) “Sınıf Mücadelesinde Açmazlar ve Olanaklar” başlığında bir araya geleceklerdir. 

Her türlü baskıya, sindirme gayretine karşın “toplumu, doğayı, emeği savunan bir bilimi ve akademiyi var edenler”e selam olsun!


28 Ağustos 2026 Cuma

Linç girişimini ‘münferit’, hak arayışını ‘kin ve düşmanlığa tahrik’ saymak!

                              29 Ağustos 2026

Linç gibi insanlık suçu sayılabilecek bir eylemin devlet görevlileri tarafından görmezden gelinmesi ya da ‘münferit’ ilan edilmesinin ardında yatan neden, -herkesin de çok iyi bildiği gibi- linç eylemini geçekleştirenlerin devletin yüzyıldır uyguladığı ve yaşamın her alanına yaydığı ayrıştırıcı, düşmanlaştırıcı politikaların tedrisinden geçmesidir

Geçtiğimiz hafta mevsimlik işçi olarak çalışan Kürt işçilere yönelik iki linç girişiminin haberini aldık. İlk haber Zonguldak’tan geldi. Şırnak’ın Cizre ve Silopi ilçelerinden Alaplı ilçesine bağlı Bektaşlı Köyü’ne giden 70 dolayındaki mevsimlik fındık işçisi ve aileleri iki gün boyunca linç girişimiyle karşı karşıya kaldı. Konakladıkları alan taşlanan, can güvenlikleri olmadığı için köyden ayrılmak zorunda kalan işçilerin bulunduğu araçlar yola çıktıklarında bir kez daha taşlı saldırıya uğradı. Adalet Bakanı Gürlek yaşanan bu linç girişimini “münferit” olarak tanımladı ve olayın soruşturulacağını belirtti.

Bakan’ın “münferit” olarak tanımladığı olayın hemen ardından ikinci bir linç girişimi haberi Düzce’den geldi. Mardin’den Düzce’nin Cumayeri ve Gümüşova ilçelerine giden mevsimlik Kürt işçiler kaldıkları evin önünde bir grup tarafından bıçakla tehdit edildi. Irkçı saldırıyı gerçekleştirenlerden sosyal medyada elindeki bıçakla görüntüleri paylaşılan ve hakkında birçok suç dosyası bulunduğu öğrenilen bir kişi tutuklandı.

Kürtlere ama özellikle işçi Kürtlere yönelik ırkçı saldırılar yeni değil. 90’lı yıllardan bu yana silahların kullanıldığı ve hatta ölüm ve yaralanmayla sonuçlanan Kürt yurttaşlara ve yabancı göçmenlere yönelik sayısız saldırı haberi duyduk; bunların kimilerine bizzat tanıklık ettik. Dileyen basit bir internet araştırmasıyla yüzlerce linç girişimi haberine ulaşabilir. Bu saldırıların birçoğu devlet yetkilileri tarafından görmezden gelindi ya da son olayda Adalet Bakanı’nın yaptığı gibi “münferit” olarak değerlendirildi.

Linç gibi insanlık suçu sayılabilecek bir eylemin devlet görevlileri tarafından görmezden gelinmesi ya da “münferit” ilan edilmesinin ardında yatan neden, -herkesin de çok iyi bildiği gibi- linç eylemini geçekleştirenlerin devletin yüzyıldır uyguladığı ve yaşamın her alanına yaydığı ayrıştırıcı, düşmanlaştırıcı politikaların tedrisinden geçmesidir. Dolayısıyla Kürtlere, göçmenlere ya da ayrımcılığa uğrayan diğer kesimlere yönelik linç eylemlerinin suç sayılması, devletin kendisini suçlaması anlamına gelecektir. Toplumsal barış, devlet ve toplum tarafından içselleştirilmediği sürece en ağır suçlar bile görmezden gelinmeye veya “münferit” olarak görülmeye devam edecektir. Umarız toplumsal barış için atılan adımlar ilerledikçe ırkçı saldırılar da “münferit” olmaktan çıkar!

                                                                     ———

Geride bıraktığımız hafta gündeme gelen bir diğer olay ise iki sendikacının tutuklanmasıydı.

Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır ve Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” iddiasıyla yürütülen soruşturma kapsamında tutuklandı. Peki, tutuklanan sendikacılar ne yapmış da “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” etmişlerdi?

Bağımsız Maden-İş Sendikası, örgütlü olduğu Yıldızlar SSS Holding bünyesindeki Doruk Maden İşletmesi’nde çalışan yüzlerce işçinin, aylardır ödenmeyen ücret, kıdem tazminatı ve sigorta alacakları için Ankara’ya gelmişler ve bir süredir Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önünde gerçekleştirdikleri eylemlerle seslerini duyurmaya çalışıyorlardı. Gökay Çakır ve Başaran Aksu’nun “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla tutuklanmalarının nedeni ise sendikacı olmanın gereğini yerine getirerek işçilerin hakları için gerçekleştirdikleri bu eylemi örgütlemiş olmalarıydı.

Bağımsız Maden-İş, eylemlerinin ikinci haftası tamamlanırken taleplerinin yerine getirilmemesi halinde Cumhurbaşkanlığına yürüyeceklerini açıkladı. Bu açıklama etkili olmuş olmalı ki bugüne kadar emekçilerin haklarının işverenler tarafından gasp edilmesine ses çıkarmayan Beştepe’den bir açıklama geldi. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral tarafından yapılan açıklama şöyleydi:

“Maden işçisinin alın teri üzerinden kimse servet büyütemez. İşçinin hakkı, patronun insafına bırakılamaz. Maden işçilerimizin yanındayız. İlgili bakanlıkları ve yetkili kurumları bu iddiaları ivedilikle incelemeye, maden işçilerinin haklarını korumaya ve alacaklarının ödenmesi için gereken adımları atmaya davet ediyoruz. İşçinin hakkı, patronun lütfu değil; alın terinin karşılığıdır.”

Bu açıklamanın yapıldığı sıralarda sendikacılar Gökay Çakır ve Başaran Aksu’nun önce gözaltına alındıkları ardından da tutuklandıkları haberi geldi. Kısa bir süre sonra da işçilerin alacaklarının bir kısmının hesaplarına yatırıldığı duyuruldu ve bunun üzerine işçiler, direnişlerinin başarıyla sonuçlandığını açıklayarak eylemlerine son verdi.

Emekçilerin alın terini savunmak, bunun için onları örgütlemek halkı kin ve düşmanlığa nasıl tahrik eder bilemiyorum. Bunu sendikacıları tutuklayan mahkemeye sormak gerekiyor. Ama şunu biliyorum: Gökay Çakır ve Başaran Aksu, örgütledikleri eylemle Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı’nı işçilerin haklarını savunan -yukarıdaki- açıklamayı yapmak, işvereni de işçilerin haklarını vermek durumunda bırakmıştır. Dolayısıyla bu iki sendikacı Türkiye işçi sınıfının hasret kaldığı gerçek sendikacılığı, özgürlüklerinden mahrum kalma pahasına yerine getirmişlerdir.

Direnen işçilerin taleplerini yerine getirirken onların direnişini örgütleyen sendikacıları “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla tutuklamanın anlamı son derece açıktır. Türkiye’de direnen madenciler gibi hakları gasp edilen ama örgütlenemediği ya da sarı sendika(cı)lar tarafından manipüle edildikleri için hakkını arayamayan milyonlarca emekçi vardır. Gökay Çakır, Başaran Aksu ve onlar gibi bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki emekçilerin haklarını savunan sendikacının ve onların örgütledikleri direnişlerin, hakkını aramaktan yoksun emekçilere örnek olması, sermayenin, iktidarın ve sarı sendika(cı)ların en büyük korkusu olmuştur. Bu korku nedeniyledir ki bir avuç dirençli sendikacı akla, mantığa sığmayan gerekçelerle tutuklanarak sindirilmek istenmektedir!


21 Ağustos 2026 Cuma

AKP 25. yılını kutlarken…

                                   22 Ağustos 2026

Parlamenter demokrasilerde siyasi partiler, benimsedikleri dünya görüşü çerçevesinde örgütlenip bu görüşün etrafında oluşturulacak politikaların, halkın sorunlarının çözeceği konusunda ikna edilmesini ve bunun oya dönüştürülmesini sağlayarak iktidara gelmeyi hedefler. Ancak sahip olduğu görüşleri halka anlatacak makul bir süre olmadan -ya da buna gerek duymadan- kurulur kurulmaz girdiği ilk seçimlerde tek başına iktidara gelen siyasi partiler de vardır. Türkiye’nin yakın tarihinde buna en çarpıcı örnek, kuruluşunun (20 Mayıs 1983) üzerinden henüz altı ay bile geçmeden gerçekleşen seçimlerde (6 Kasım 1983) tek başına iktidara gelen Anavatan Partisi (ANAP)’dir. Daha yakın bir örnek ise geçtiğimiz hafta kuruluşunun 25. yılını kutlayan AKP’dir. 14 Ağustos 2001’de kurulan AKP, kuruluşunun üzerinden on beş ay bile geçmeden, 3 Kasım 2002 seçimlerinde tek başına iktidar olmuştur ve yaklaşık 24 yıldır iktidarını sürdürmektedir.

Bu iki örnekte olduğu gibi, alelacele kurulup iktidara yerleşen partiler, sahip oldukları düşünceyi iktidara taşımaktan ziyade, siyaseti belirleyen toplum dışı aktörlerin (ulusal ve uluslararası sermaye örgütleri, emperyalist devletler vb.) çıkarlarını savunmak üzere iktidar olması istenen ve koşulların bunun için hazırlandığı yapılardır. Genellikle ortak bir dünya görüşüne sahip olmayan kişiler tarafından kurulan ve yönetilen bu partilerin kullandıkları popülist söylemlere karşılık iktidara geldiklerinde toplumun geniş kesimlerinin çıkarları öncelikleri olmaz. Dolayısıyla bu tür partilerin iktidarlarında “devletle toplum arasındaki gerilim” artar. Bu gerilimin yönetilebilmesi içinse demokrasi ve hukuktan uzaklaşılır.

80 öncesindeki tüm partilerin darbeciler tarafından kapatıldığı, siyasetçilerin yasaklı olduğu bir dönemde, “sözde” parlamenter sisteme geçmek amacıyla yapılan 6 Kasım seçimlerine katılan diğer partiler gibi ANAP da yeni kurulmuştu. Dört eğilimi (liberal, sosyal demokrat, siyasal İslamcı ve milliyetçi) bir araya getirmek iddiasında olmakla birlikte 12 Eylül’ün gerekçesini de oluşturan 24 Ocak Kararları’nın arkasında bulunan toplum dışı aktörlerin desteklediği ANAP’ın kurucusu da 24 Ocak Kararları’nın mimarı ve darbe yönetiminin ekonomiden sorumlu bakanı Turgut Özal’dı.

AKP’nin kuruluşu ANAP gibi siyasi yasakların olduğu bir darbe döneminde olmadı. Ancak AKP’nin kurulduğu ve ilk kez iktidara geldiği dönemde Türkiye büyük bir ekonomik krizle birlikte büyük bir siyasi krizin de içindeydi. Meclis’te temsil edilen partilerin hemen hepsi geçen 10 yıllık süreçte ülkeyi yöneten koalisyonlarda yer alarak yaşanan krizlerin az çok sorumlusu olarak görülüyordu. Bu nedenle söz konusu partiler, gerek toplumun gerekse toplum dışı aktörlerin nezdinde ülkeyi krizden çıkarma ya da krizi yönetme umudu vaat etmiyordu.

AKP, siyasi belirsizliğin hakim olduğu bir konjonktürde Milli Görüş geleneğinden gelen Fazilet Partisi’nden ayrılan bir kadro tarafından kuruldu. Kurucu kadronun önemli bir kısmı siyasi İslam’a yakın olsa da uluslararası sermaye çevreleri ve özellikle ABD yönetimiyle sıkı ilişki içinde olan bir grubun desteğine sahipti. Bu sayede AKP Genel Başkanı sıfatıyla Erdoğan, 3 Kasım seçimleri öncesinde ve seçimin hemen ardından ABD’de hükümet yetkililerinin yanı sıra lobi faaliyeti yürüten ve küresel ekonomiyi yöneten kurumlarla görüştü. Seçimin hemen ardında ABD’yi yeniden ziyaret eden Erdoğan, yasaklı olduğu için hükümette yer almamasına rağmen ABD Başkanı G.W. Bush tarafından kabul edildi ve 10 Aralık 2002’de gerçekleşen bu görüşmede Bush, Erdoğan’ın siyasi yasağının kalkması ve hükümetin başına geçmesi için açık desteğini sundu.

AKP, iktidarının ilk günlerinde açıkladığı Acil Eylem Planı ile Kemal Derviş tarafından alt yapısı hazırlanan neoliberal yapısal uyum programını uygulamaya koyarken diğer taraftan ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarını temsil eden “Büyük Ortadoğu Projesi”ne desteğini de açıkladı. Böylece AKP, iktidara gelirken desteğini aldığı çevrelerin çıkarlarını üstlendiğini de deklare etmiş oldu. Kimi zaman ufak tefek sapmalar olsa da AKP, iktidarının en başında deklare ettiği politikalara 24 yıl boyunca sadık kaldı; buna karşılık olarak kendisine verilen destek de bu süreçte devam etti.

AKP’nin Türkiye siyasi yaşamındaki 25 yılının 24 yılında kesintisiz iktidarda kalabilmesi sadece siyaseti belirleyen toplum dışı aktörlerin desteğiyle açıklanamaz elbette. AKP, toplumun geniş kesimlerini yoksullaştıran, güvencesizleştiren, demokrasiyi ve hukuku ayaklar altına alan politikalar uygulamasına rağmen, iktidarının önemli bir kısmında, toplumun desteğini arkasına almasını da bilmiştir. Uluslararası finans kurumlarının sağladığı ucuz kredilerin getirdiği parasal genişleme, Dünya Bankası (DB)’nın sosyal yardım programına paralel olarak uygulanan inanç temelli yardımlar ile AB uyum sürecinde yaratılan sosyal hakların gelişeceği algısı ve benzerlerinin de AKP’ye verilen toplumsal destekte önemli rolü olmuştur. AKP’ye verilen bu desteğin diğer bir nedeni ise hiç kuşkusuz karşısında “toplumun sorunlarını çözebilecek bir muhalefetin” bulunmamasıdır.

25. yılını kutlayan AKP, iktidarının 24. yılını tamamlarken Türkiye toplumunun çok geniş bir kesimi açlıkla, yoksullukla, işsizlikle, geleceksizlikle ve adaletsizlikle cebelleşmektedir. Tüm kurumlarıyla devlet, müthiş bir çürümeyle karşı karşıyadır ve toplumun güven duyduğu herhangi bir kamu kurumundan söz etmek mümkün değildir. Kuruluşundan bu yana arkasında yer alan toplum dışı aktörlerin desteği sürmekle birlikte toplumdan aldığı desteği önemli ölçüde yitiren AKP; kurduğu otoriter rejime dayanarak iktidarda kalmaya çalışmakta ve iktidarda kaldığı her gün halkın yaşadığı sefaletle birlikte toplumsal çürümeyi de arttırmaktadır.


14 Ağustos 2026 Cuma

Emekçiler toplumsal barışın neresinde?


Cumhuriyet’le başlayan bir sorun olmakla birlikte Kürt meselesinin çatışma sürecine evrilmesi 12 Eylül darbesiyle oldu. Darbeyle kurulan faşist düzen, -daha önce Şili ve Arjantin’de gerçekleşen darbeler gibi- neoliberal dönüşüm sürecinin karşısında engel olarak görülen işçi sınıfını ve tüm muhalif hareketleri hedef alıyordu. 70’li yıllarda işçi sınıfı ve sol, sosyalist güçlerle birlikte Kürt hareketi de toplumsal muhalefet içinde önemli bir yere sahipti. Uluslararası ve ulusal burjuvazi ile emperyalizmin güdümünde şekillenen 12 Eylül faşizmi, Cumhuriyet’in müesses nizamı haline gelmiş olan “Kürt düşmanlığı”nı körükleyerek işçi hareketi ve toplumsal muhalefetin diğer unsurları üzerinde uyguladığı yoğun şiddeti “meşrulaştırma” yoluna gitti. Bu bağlamda toplumsal muhalefete yönelik “hukuksuzluğu ve şiddeti olağanlaştırmak” için, politik mücadele yürüten Kürtlerle sınırlı kalmayıp -ötekileştirdiği ve hatta düşmanlaştırdığı- Kürt halkına şiddetin en ağır biçimlerini uygulamaya başladı. Tarihi unutanlara da anımsatmış olalım: Bugün barışın yolunu açmak için kendini fesheden PKK’nin -Kürt halkının da desteğini alarak- silahlı bir direnişe girişmesi, bu şiddet ortamında gerçekleşti.

Kürtlere yönelik hukuksuzluk ve insan hakkı ihlallerinin toplum nezdinde olağanlaştırılması toplumsal muhalefetin diğer unsurlarına yönelik eziyet ve işkencelerin toplumun büyük çoğunluğunca kabul edilebilirliğini de sağladı. Böylece 80’li yıllar, sadece Kürt olmanın değil, hakkını arayan bir emekçi ya da demokrasi talebini dile getiren bir yurttaş olmanın da kendi başına devletin şiddetine maruz kalmak için yeterli “suç” sayıldığı bir dönem oldu. Siyasal, sosyal ve ekonomik hak arama yollarının kapandığı bu dönemde sosyal haklar ortadan kalkarken reel ücretler düştü, yoksulluk ve toplumsal eşitsizlikler kat be kat arttı.

80’lerin sonlarında Kürt sorununda çatışma sürecinin çözümüne ilişkin birtakım adımlar atılırken işçi hareketi ve toplumsal mücadeleler de yeniden canlanmaya başladı. Siyaset yasağı -ana akım siyasetçiler için bile olsa- kalkarken sokaklarda eylemler, işyerlerinde grev ve boykotlar yoğunlaştı. Örgütlü işçilerin katılımıyla gerçekleşen 89 Bahar eylemlerinin de yarattığı demokrasi rüzgarının etkisiyle darbe rejiminin siyasi ayağı olarak kabul edilen ANAP, önce yerel seçimlerde sonra da genel seçimlerde yenilgiye uğratıldı.

Ancak Kürt sorununda çözüm ve barış olasılığının belirmesiyle birlikte yeşeren “12 Eylül faşizminin yarattığı karanlığı aşma umudu” uzun sürmedi. Musa Anter cinayetiyle başlayan suikastler ve faili meçhuller ile çözüme öncülük eden Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın şaibeli ölümü, tüm barış umutlarını söndürdü. Barış umudunun kaybolması ve çatışma sürecinin şiddetlenerek artması, demokrasi ve işçi sınıfının hakları için yürütülen mücadeleleri de sönümlendirdi. DEP’li milletvekillerinin tutuklandığı 94 yılında ekonomik kriz bahane edilerek emekçilerin 1989-1993 arasında yükselen reel ücretleri yeniden gerilemeye başladı, gelir eşitsizliği ve yoksulluk arttı.

2013 Newrozu’nda Öcalan’ın mesajının okunmasıyla duyurulan ve 7 Haziran 2015 seçim sonuçlarının açıklanmasına kadar süren çözüm süreci döneminde de daha öncekilere benzer biçimde toplumsal mücadeleler yükselişe geçti. Bunun en belirgin örneği toplumun geniş kesimlerinin katıldığı ve desteklediği Gezi Direnişi oldu. Yine bu süreç içinde başta metal işkolunda “metal fırtına” olarak adlandırılan etkili bir direniş sergilenirken diğer birçok işkolunda da mücadeleler yoğunlaştı. Fakat 7 Haziran seçimlerinde Türkiye’nin demokratikleşmesi, işçi sınıfının ekonomik ve sosyal hakları ile Kürt halkının siyasal ve kültürel hakları için mücadele eden kesimleri bir araya getiren HDP’nin seçim barajını aşıp Meclis’in üçüncü büyük partisi olmasından ürken muktedirler, barışa açılan umut kapılarını bir kez daha kapattı. Suruç ve 10 Ekim benzeri katliamlar ile Kürt illerinde sivil ölümlerine neden olan operasyonlarla barışa kapatılan kapılar, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve ekonomik, sosyal hakların kazanımı için mücadele eden tüm kesimlerin önüne set çekti.

15 Temmuz darbe girişiminin ardından kurulan otokratik rejimde Kürt siyasetçiler tutuklanırken ve belediyelere kayyumlar atanırken, toplumsal muhalefetin tüm kesimlerine yönelik baskılar arttı ve bu süreçte hak arama yolları kapatılan emekçi kesimler, tarihinin en büyük hak kayıplarını yaşadı. Yüksek enflasyon ve halkı açlığa, yoksulluğa terk eden ekonomi politikaları, bu kayıpları daha da derinleştirdi.

Geçtiğimiz 45 yılda, Kürt sorunu ile Türkiye’nin demokratikleşmesi ve işçi sınıfının hakları arasındaki ilişkiyi ortaya koyacak örnekleri çoğaltmak elbette mümkün. Ama bir köşe yazısının sınırlılığı içinde yer verilebilenlerin bile bunlar arasındaki bağlantının paralelliğini gösterdiğini sanıyorum. Hal böyle olunca geçtiğimiz 20 ayda ağır aksak da olsa ilerleyen çözüm/barış sürecine karşı işçi hareketinin -KESK’i belki bunun dışında bırakmak gerekir- ilgisizliğini anlamak ve anlamlandırmak oldukça güçtür. Umarım çerçeve yasanın ardından emekçi kesimleri temsil eden örgütler, toplumsal hareketler içindeki diğer unsurlara da örnek olacak biçimde “barış, demokrasi ve kaybetmiş oldukları haklarını geri almak için” ellerini taşın altına koyar ve toplumsal barışın bir parçası olmak yönünde çaba sarf ederler.