14 Ağustos 2026 Cuma

Emekçiler toplumsal barışın neresinde?


Cumhuriyet’le başlayan bir sorun olmakla birlikte Kürt meselesinin çatışma sürecine evrilmesi 12 Eylül darbesiyle oldu. Darbeyle kurulan faşist düzen, -daha önce Şili ve Arjantin’de gerçekleşen darbeler gibi- neoliberal dönüşüm sürecinin karşısında engel olarak görülen işçi sınıfını ve tüm muhalif hareketleri hedef alıyordu. 70’li yıllarda işçi sınıfı ve sol, sosyalist güçlerle birlikte Kürt hareketi de toplumsal muhalefet içinde önemli bir yere sahipti. Uluslararası ve ulusal burjuvazi ile emperyalizmin güdümünde şekillenen 12 Eylül faşizmi, Cumhuriyet’in müesses nizamı haline gelmiş olan “Kürt düşmanlığı”nı körükleyerek işçi hareketi ve toplumsal muhalefetin diğer unsurları üzerinde uyguladığı yoğun şiddeti “meşrulaştırma” yoluna gitti. Bu bağlamda toplumsal muhalefete yönelik “hukuksuzluğu ve şiddeti olağanlaştırmak” için, politik mücadele yürüten Kürtlerle sınırlı kalmayıp -ötekileştirdiği ve hatta düşmanlaştırdığı- Kürt halkına şiddetin en ağır biçimlerini uygulamaya başladı. Tarihi unutanlara da anımsatmış olalım: Bugün barışın yolunu açmak için kendini fesheden PKK’nin -Kürt halkının da desteğini alarak- silahlı bir direnişe girişmesi, bu şiddet ortamında gerçekleşti.

Kürtlere yönelik hukuksuzluk ve insan hakkı ihlallerinin toplum nezdinde olağanlaştırılması toplumsal muhalefetin diğer unsurlarına yönelik eziyet ve işkencelerin toplumun büyük çoğunluğunca kabul edilebilirliğini de sağladı. Böylece 80’li yıllar, sadece Kürt olmanın değil, hakkını arayan bir emekçi ya da demokrasi talebini dile getiren bir yurttaş olmanın da kendi başına devletin şiddetine maruz kalmak için yeterli “suç” sayıldığı bir dönem oldu. Siyasal, sosyal ve ekonomik hak arama yollarının kapandığı bu dönemde sosyal haklar ortadan kalkarken reel ücretler düştü, yoksulluk ve toplumsal eşitsizlikler kat be kat arttı.

80’lerin sonlarında Kürt sorununda çatışma sürecinin çözümüne ilişkin birtakım adımlar atılırken işçi hareketi ve toplumsal mücadeleler de yeniden canlanmaya başladı. Siyaset yasağı -ana akım siyasetçiler için bile olsa- kalkarken sokaklarda eylemler, işyerlerinde grev ve boykotlar yoğunlaştı. Örgütlü işçilerin katılımıyla gerçekleşen 89 Bahar eylemlerinin de yarattığı demokrasi rüzgarının etkisiyle darbe rejiminin siyasi ayağı olarak kabul edilen ANAP, önce yerel seçimlerde sonra da genel seçimlerde yenilgiye uğratıldı.

Ancak Kürt sorununda çözüm ve barış olasılığının belirmesiyle birlikte yeşeren “12 Eylül faşizminin yarattığı karanlığı aşma umudu” uzun sürmedi. Musa Anter cinayetiyle başlayan suikastler ve faili meçhuller ile çözüme öncülük eden Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın şaibeli ölümü, tüm barış umutlarını söndürdü. Barış umudunun kaybolması ve çatışma sürecinin şiddetlenerek artması, demokrasi ve işçi sınıfının hakları için yürütülen mücadeleleri de sönümlendirdi. DEP’li milletvekillerinin tutuklandığı 94 yılında ekonomik kriz bahane edilerek emekçilerin 1989-1993 arasında yükselen reel ücretleri yeniden gerilemeye başladı, gelir eşitsizliği ve yoksulluk arttı.

2013 Newrozu’nda Öcalan’ın mesajının okunmasıyla duyurulan ve 7 Haziran 2015 seçim sonuçlarının açıklanmasına kadar süren çözüm süreci döneminde de daha öncekilere benzer biçimde toplumsal mücadeleler yükselişe geçti. Bunun en belirgin örneği toplumun geniş kesimlerinin katıldığı ve desteklediği Gezi Direnişi oldu. Yine bu süreç içinde başta metal işkolunda “metal fırtına” olarak adlandırılan etkili bir direniş sergilenirken diğer birçok işkolunda da mücadeleler yoğunlaştı. Fakat 7 Haziran seçimlerinde Türkiye’nin demokratikleşmesi, işçi sınıfının ekonomik ve sosyal hakları ile Kürt halkının siyasal ve kültürel hakları için mücadele eden kesimleri bir araya getiren HDP’nin seçim barajını aşıp Meclis’in üçüncü büyük partisi olmasından ürken muktedirler, barışa açılan umut kapılarını bir kez daha kapattı. Suruç ve 10 Ekim benzeri katliamlar ile Kürt illerinde sivil ölümlerine neden olan operasyonlarla barışa kapatılan kapılar, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve ekonomik, sosyal hakların kazanımı için mücadele eden tüm kesimlerin önüne set çekti.

15 Temmuz darbe girişiminin ardından kurulan otokratik rejimde Kürt siyasetçiler tutuklanırken ve belediyelere kayyumlar atanırken, toplumsal muhalefetin tüm kesimlerine yönelik baskılar arttı ve bu süreçte hak arama yolları kapatılan emekçi kesimler, tarihinin en büyük hak kayıplarını yaşadı. Yüksek enflasyon ve halkı açlığa, yoksulluğa terk eden ekonomi politikaları, bu kayıpları daha da derinleştirdi.

Geçtiğimiz 45 yılda, Kürt sorunu ile Türkiye’nin demokratikleşmesi ve işçi sınıfının hakları arasındaki ilişkiyi ortaya koyacak örnekleri çoğaltmak elbette mümkün. Ama bir köşe yazısının sınırlılığı içinde yer verilebilenlerin bile bunlar arasındaki bağlantının paralelliğini gösterdiğini sanıyorum. Hal böyle olunca geçtiğimiz 20 ayda ağır aksak da olsa ilerleyen çözüm/barış sürecine karşı işçi hareketinin -KESK’i belki bunun dışında bırakmak gerekir- ilgisizliğini anlamak ve anlamlandırmak oldukça güçtür. Umarım çerçeve yasanın ardından emekçi kesimleri temsil eden örgütler, toplumsal hareketler içindeki diğer unsurlara da örnek olacak biçimde “barış, demokrasi ve kaybetmiş oldukları haklarını geri almak için” ellerini taşın altına koyar ve toplumsal barışın bir parçası olmak yönünde çaba sarf ederler.


7 Ağustos 2026 Cuma

Türkiye’nin demokratikleşmesinden sadece Kürtler mi sorumlu?

                                 8 Ağustos 2026

Çerçeve yasa olarak da adlandırılan Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi, Meclis’in ve beraberinde toplumun gündemine geldi. Bir kesim için barış ve demokrasi adına umut verici bir adım olarak görülen teklif, toplumun bir başka kesimi tarafından kaygıyla karşılandı. Toplumun hemen tümünü doğrudan ya da dolaylı olarak etkilemiş bir sorunu çözme iddiasında olan girişimlerin tartışılması, eleştirilmesi son derece doğaldır. Barışı, demokrasiyi murad eden her türlü eleştiri ve tartışmanın yapıcı bir üslupta olduğu taktirde toplumsal barışa ve demokratikleşmeye katkı sağlayacağına şüphe duymamak gerekir.


1 Ekim 2024’te gündemde gelen ve farklı biçimlerde adlandırılan sürece başından beri umutla yaklaşanların bir kısmının umudu sadece “barışın sağlanması”na yönelik oldu. Bunlar özellikle 45 yıllık çatışma sürecinde doğrudan yer almış, çatışmalarda yakınlarını kaybetmiş, evini barkını terk edip göçe zorlanmış yani savaşın ateşini içinde hissetmişlerden oluşuyor. Bir başka kesimin umudu ise “Türkiye’de demokrasinin önünde büyük bir engel olarak görülen Kürt sorununun çözülmesi olasılığının doğmuş olması”ndan ileri geliyor. 


Sürece başından beri mesafeli yaklaşan ve çerçeve yasayı da bu bağlamda eleştirenlerin temel gerekçesi, -bu köşede pek çok kez gündeme getirdiğimiz gibi- Kürt hareketinin AKP/saray rejimiyle yapacağı uzlaşının otokrasinin kalıcılaşmasına ve demokratikleşme umudunun tamamen ortadan kalkmasına hizmet edeceği kaygısına dayanıyor. Mesnetsiz olmayan bu kaygı, büyük ölçüde Türkiye’nin demokratikleşme sorununun Kürt meselesiyle özdeşleştirilmesinden kaynaklanıyor. 


Türkiye’nin demokratikleşememesinde Kürt meselesinin sadece 45 yıl değil, 100 yıldan fazla zamandır önemli bir yere sahip olduğu yadsınamaz bir gerçek. Ancak Ermeni meselesi, Alevi meselesi ya da sınıf meselesi ve diğerlerinin de en az Kürt meselesi kadar demokratikleşme sorununda payı olduğunu unutmamak gerekir. Burada Kürt meselesinin diğerlerinin önüne geçmiş olmasının nedeni, Kürt halkının diğerlerinden farklı olarak kendine dayatılan baskılara razı gelmeyip mücadele vermiş olmasıdır.


Oysa Kürt halkının yanı sıra diğer ezilen, ayrımcılığa uğrayan, sömürülen kesimlerin ama özellikle işçi sınıfının mücadelesiyle öne çıkması ve demokratikleşme konusunda belirleyici bir aktör olması beklenirdi. Zira gecikmeli de olsa sermaye birikimi, işçileşme, kentleşme gibi kapitalistleşmeye ilişkin olguların önemli aşama kaydettiği bir ülkede sınıf hareketinin kendi hakları için yürüteceği mücadelenin demokratikleşmeye de katkı sağlaması icap ediyordu. Ne var ki Türkiye’de işçi sınıfı hareketi ile demokratikleşme konusu bir arada anılmıyor bile! Kimse emekçi sınıfı temsil etmesi gereken sendikaların AKP/saray rejimiyle uzlaşmasını “otokrasinin desteklenmesi” olarak yorumlayıp, bundan kaygı duymuyor. Örneğin Cumhurbaşkanı’nın en fazla üyeye sahip işçi konfederasyonu Türk İş’e arsa bahşetmesi sorgulanmıyor. Ya da en fazla üyeye sahip olma pahasına Memur Sen’in “AKP’nin kamu işyerlerindeki kolu” olma görevini yerine getirmesi ve kamu emekçilerini yoksulluğa, emeklileri ise açlığa mahkum eden sözleşmelere imza atması demokrasi sorunuyla ilişkilendirilmiyor. 


Demokrasi meselesini kendi etnik kimliği, inancı, cinsiyeti, sınıfı veya yaşamın diğer alanlarındaki sorunları üzerinden sorgulamayan ve bunun mücadelesini vermekten sakınanların, ağır bedeller ödemek pahasına sorunlarını çözmek için mücadele edenlerin attıkları adımlara “otokrasiyi kalıcılaştıracağı” kaygısıyla karşı çıkması -bu kaygı ne kadar kabul edilebilir olursa olsun- akılla da vicdanla da açıklanamaz.   


Görünen odur ki, Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi adıyla Meclis’e gelen çerçeve yasa kabul edilerek, önümüzdeki günlerde yürürlüğe girecektir. Çeşitli çevrelerce dile getirildiği gibi, yasa birçok yönden yetersiz olmasına rağmen Kürt sorununun demokratik çözümü için kapı aralamaktadır. Bu kapının ne kadar açılacağı, kalıcı barışın  ne ölçüde sağlanabileceği ve Kürt sorununun Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünde bir engel olmaktan çıkıp çıkmayacağını belirleyecek olan ise bundan sonra yürütülecek mücadelenin seyri olacaktır.  Bu mücadele, sadece Kürt halkından beklenemez. Başta işçi sınıfı olmak üzere demokratikleşme talebinde samimi olan her kesim, sorumluluk üslenerek kendi alanında mücadelenin önündeki engelleri sorgulamak ve bu engelleri ortadan kaldırarak mücadelesini yükseltmek durumundadır. 


1 Ağustos 2026 Cumartesi

Yeni dönemin kapılarını kim, nasıl açacak?

                              1 Ağustos 2026

İktidar çevrelerinin “Terörsüz Türkiye”, Kürt siyasi hareketi ve demokratik kamuoyunun ise “Barış ve Demokratik Toplum” olarak adlandırdığı süreçte yeni bir eşiğe gelindi. Her kesimin farklı isimlerle andığı bu sürecin çerçevesini belirleyecek olan yasanın -nihayet- önümüzdeki hafta Meclis Genel Kurulu’na gelmesi bekleniyor. “Çerçeve yasa” beklendiği gibi yasalaşırsa, Bahçeli’nin süreci fiilen başlattığı 1 Ekim 2024’ten bu yana geçen 22 ayda -PKK’nin silah bıraktığını ve kendisini feshettiğini açıklamasına rağmen- herhangi bir adım atmayan iktidarın atacağı “ilk adım” olacak.

Toplumun önemli bir bölümü Kürt sorununun çözümünü ve barışı samimiyetle arzulamakla birlikte haksızlığın, hukuksuzluğun, eşitsizliklerin ayyuka çıktığı bir dönemde bu sürecin başarıya ulaşacağı konusunda son derece kaygılı. Akıllardaki soru şu: Asgari ücret 28 bin lira, emekli aylıklarının ortalaması 25 bin lira iken açlık sınırının 37 bin liraya dayandığı; kamu emekçilerinin yüzde birkaçı dışında kalanının 120 bin lira olan yoksulluk sınırının altında ücret aldığı; her sabah seçilmiş bir belediye başkanının gözaltına alındığı haberlerine uyanan; muktedirin kendisine rakip gördüğü siyasetçilerin 10 yıldır tutsak olduğu bir ülkede toplumsal barıştan söz etmek mümkün mü?

Sürece ilişkin kaygının odağında Kürt Hareketi ya da PKK’den ziyade AKP/Saray iktidarı var. Silahların bırakılması ve örgütün feshiyle birlikte Kürt Hareketi’nin mücadelesini siyasi zeminde sürdürme niyetini ortaya koymasının, toplumdaki ikna etkisinin oldukça yüksek olduğu söylenebilir. Buna karşılık iktidarın sürece ilişkin beklenen adımları atmakta gecikmesinin yanında giderek yükselen otoriterlikle birlikte adalet duygusunun kaybolması; açlığın, yoksulluğun artması -yargı ve ekonomi yönetimi başta olmak üzere- devlet kurumlarına güveni önemli ölçüde sarsmış durumda. Hal böyle olunca, iktidar tarafından atılan her adım, gerçekleştirilen her icraat kuşkuyla karşılanıyor. Bu arada önceki çözüm süreçlerinde yaşanan hayal kırıklıklarının iktidara yönelik kaygı ve kuşkuları arttırdığını da unutmamak gerekiyor.

Tüm kaygı ve kuşkulara rağmen, yüz yılı aşkın süredir toplumsal yapıyı içten içe kemiren bir sorunun çözümü için atılan her adımı bir fırsat olarak görmek ve umutlanmak son derece doğal. Ancak nesillerdir süren düşmanlıkları aşarak barışı ve eşit yurttaşlık temelinde ortak bir yaşamı içselleştirmeden kalıcı çözüme ulaşılamayacağı da aşikâr. Bu bağlamda çözümün sadece devlet ve örgütle sınırlı bir müzakereyle gerçekleşmesi beklenemez. Binlerce yıldır birlikte yaşayan halkların arasında yaratılmış düşmanlıklarla beslenmiş, büyütülmüş bir sorunun çözümü için toplumun geniş kesimlerinin “aktif özne” olarak sürece dahil olması gerekir. Bunun içinse siyaset yapma alanı olabildiğince geniş olmalı. Oysa otoriterliğin yoğunlaştığı, halk iradesinin yok sayıldığı bir ortam, siyaset alanını daralttığı gibi toplumun “aktif özne” olma koşullarını da ortadan kaldırıyor. Öte yandan açlık ve yoksullukla boğuşan, gıda, barınma gibi en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayan bir toplumdan barış ve demokratik bir yaşam için mücadele etmesini beklemek de gerçekçi değil.

TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un “Yeni bir dönemin kapıları açılacak!” sözleriyle önümüzdeki günlerde Meclis’e geleceğini duyurduğu “çerçeve yasa”, tüm olumsuz koşullara rağmen siyasi iktidardan uzun süredir beklenen “ilk adım” olması bakımından önemlidir. Ancak önümüzde “yeni bir dönem”in açılacağından söz ediliyorsa bunun anahtarı, “Kürt ve Türk halkının sürece aktif katılımı” olacaktır. Bunu sağlayacak olan ise siyaset yapma hakkının teminat altına alınması ve siyaset alanının genişletilmesidir.

Toplumdan giderek kopan, otoriterleşmeyle zorla rıza üreterek varlığını sürdürmeye çalışan bir iktidardan siyaset alanını kendiliğinden genişletmesi elbette beklenemez. Ama bu, barıştan, yüz yıllık bir sorunun çözümünden vazgeçerek umutları bir başka bahara ertelemek gerektiği anlamına da gelmez. Aksine barışı, çözümü hedefleyen her adım demokratik siyasetin önünü açacak bir mücadeleyi yükseltmenin fırsatına dönüştürülebilir. Bunun için demokratik kitle örgütleri ve demokratik siyaseti savunan yapıların yanı sıra toplumdan büyük destek alarak kurulan Yeni Parti’nin barıştan, demokrasiden yana sergileyeceği tavır, yeni döneme büyük katkı sağlayabilir. Öte yandan Eylül’de yapacağı büyük kongreyle kendisini yeniden yapılandırması beklenen DEM Parti’nin yeni dönemde üstleneceği rol de son derece önemli olacaktır.


24 Temmuz 2026 Cuma

Neden KESK?

                                     25 Temmuz 2026

15 Temmuz darbe girişiminin 10. yılında KESK, darbe gerekçesiyle ilan edilen OHAL döneminde çıkarılan KHK’lar ve Yüksek Disiplin Kurulu kararıyla ihraç edilen ve aradan geçen yıllarda yargı süreci tamamlanmadığı gerekçesiyle görevine döndürülmeyen üyeleri için “Adalet Nöbeti” eylemi düzenledi. Nöbetin adresi önce Adalet Bakanlığı’nın önü olarak belirlenmişti; izin alınamayınca nöbetin KESK Genel Merkezi’nin önünde yapılması planlandı. Ancak Anayasa ve yasalara tamamen uygun olan bu eylem kolluk güçleri tarafından şiddet kullanılarak engellenmek istendi. Birçok kamu emekçisi darp edilirken KESK ve bağlı sendikaların MYK üyelerinin de bulunduğu 20 kişi gözaltına alındı. Tüm engellemelere rağmen KESK’in nöbet eylemi, siyasi partilerin ve demokratik kitle örgütleri temsilcilerinin de katılımıyla 24 saat boyunca devam etti.

Kamu emekçileri, Osmanlı’dan bu yana Türkiye’nin -oldukça zayıf olan- demokrasi ve hak mücadeleleri tarihinde önemli bir yere sahiptir. 1995’te kurulan KESK’in geçmişi de bu mücadeleci örgütlenmelere dayanır. Kamu emekçi örgütleri, ilk kez sendikalaşma hakkını elde ettikleri 1965 tarihli 624 sayılı Devlet Personeli Sendikaları Kanunu’nun çıkarılmasında ve yasanın yürürlükte kaldığı 12 Mart 1971 darbesine kadar geçen dönemde toplumsal mücadelenin en önde gelen aktörlerinden olmuştur. 12 Mart darbesinin sendikalaşmayı yasaklaması kamu emekçilerinin mücadelesini engellememiş, dernekler çatısı altında mücadele sürmüştür. Ta ki 12 Eylül 1980 darbesinin kamu emekçilerinin dernekleşmesini de yasaklayana kadar.

12 Mart gibi 12 Eylül yasakları da kamu emekçilerini mücadeleden alıkoyamamış, 1980’li yılların ikinci yarısında dernekler, 90’lı yıllarla birlikte ise -yasak olmasına rağmen- kurdukları sendikaların çatısı altında “fiili ve meşru” mücadelelerine devam etmişlerdir. 1995’te KESK’i oluşturacak olan kamu emekçi sendikaları önce Kamu Çalışanları Platformu (KÇP), sonrasında da Kamu Çalışan Sendikaları Platformu (KÇSP)’nda bir ara gelmişlerdir. KESK ve onu oluşturan sendikalar, hem Türkiye’de kamu emekçilerinin sendikalaşmasının yolunu açan bir mücadele sergilemiş hem kamu hizmetlerinde neoliberal dönüşüme karşı olmuş hem de kamu emekçilerinin özlük haklarının yanı sıra -çatışmaların en yoğun olduğu dönemlerde dahi- “Kürt sorunun barışçıl yollarla çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi” yönünde inisiyatif üstlenen bir perspektif benimsemiştir. Öte yandan KESK, işçi sınıfının her alandaki direnişinin yanında yer almış, kadın haklarından çevre mücadelesine kadar toplumsal hareketlerin içinde bulunmuştur.

Kendisinin ve öncülü olan örgütlerin toplumsal mücadelede üstlendiği aktif rolü, ama daha önemlisi, özellikle “sınıf hareketiyle demokrasi ve barış mücadelesini birleştiren bir anlayışa sahip olması” nedeniyle KESK, siyasi iktidarlar tarafından hep bir “tehdit unsuru” olarak görülmüş, baskı altına alınmaya çalışılmıştır. KÇSP’nin mücadelesiyle sendikalaşmanın önündeki engellerin kalktığı 1992’den itibaren devletin ve siyasi iktidarın güdümünde sendikalar kurulması yoluna gidilmiştir. Bu bağlamda Milliyetçi geleneği temsil eden T. KAMU SEN ve Milli Görüş geleneğini -yani siyasal İslâm’a yakın çevreleri- temsil eden MEMUR SEN ve bunlara bağlı olan sendikalar; -daha sonra KESK çatısı altında toplanacak olan- KÇSP’de yer alan sendikaların gücünü kırması için, çoğunluğu kamu idarecileri olan kişilere kurdurulmuştur.

Bundan 25 yıl önce 2001’de yürürlüğe giren 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu da KESK’in önünü kesmek için yapılan önemli bir hamledir. Yasa ile aidatların kaynaktan kesilmesi, “toplu görüşme/toplu sözleşme yetkisinin üye sayısı en fazla olan konfederasyona ve hizmet kollarında üye sayısı en fazla olan sendikaya verilmesi koşulu”nun getirilmesi, sendikalar ve konfederasyonlar arasındaki rekabetle birlikte siyasi iktidarın bu alana müdahalelerini de arttırmıştır.

15 Temmuz darbe girişimi bahanesiyle ilan edilen OHAL düzeni ve KHK’lar, ülkede otoriter bir rejim kurmanın fırsatı olarak görülürken “barışı savunduğu için ya da sendikal faaliyetlerinden dolayı” üyeleri ihraç edilerek KESK’in mücadelesine ket vurulmak istenmiştir. Zira neoliberal dönüşüm sürecindeki tutumu ve toplumsal mücadelelerdeki öncü rolünün yanı sıra sahip olduğu “barış ve “demokrasi” perspektifiyle KESK, AKP iktidarının toplumsal rıza üretilmesinin önünde de önemli bir engel olmuştur. Ancak tüm baskılara rağmen KESK’e bağlı sendikalar, ihraç edilen üyeleriyle dünyada eşi benzeri az görülür bir dayanışma örneği sergilerken, KHK hukuksuzluğuna karşı mücadelesini de 10 yıldır sürdürmektedir.

Çalışma Bakanlığı’nın açıkladığı son istatistiklere göre siyasi iktidarın karşısına çıkardığı “sahte” sendikalar arasında, üye sayısı bakımından 4. sırada yer almakla birlikte KESK, son adalet nöbetinde de görüldüğü gibi, kamu emekçilerinin hakları ve Türkiye’de barış ve demokrasi mücadelesinde rol almaya devam etmektedir. Tüm örgütler gibi KESK’in de kendi iç sorunları ve eksiklikleri elbette vardır. Ancak bu sorunlar, yüzyılı aşan bir mücadele geleneğini temsil eden KESK’in bugün de “kamu emekçilerinin örgütlü olduğu tek gerçek sendikal yapı” olduğu gerçeğini değiştirmez!


10 Temmuz 2026 Cuma

NATO Zirvesi’nin ardından

                              11 Temmuz 2026

Ankara’da yapılan 36. NATO Zirvesi sona erdi. Zirve boyunca silah üreticisi firmalar ile devletler arasında imzalanan milyarlarca dolarlık savunma anlaşmaları ve yayımlanan sonuç bildirgesine bakılırsa, ABD’nin çerçevesini belirlediği askeri ve ekonomik hedeflere büyük ölçüde uzlaşılmış olduğu anlaşılıyor. Zirve sonrasında -başta Trump olmak üzere- liderlerin memnuniyet ifade eden açıklamaları da bunu teyit ediyor.

Sonuç Bildirgesi’nde öne çıkan konular şunlar: Birinci olarak, NATO’nun 5. maddesinde yer alan “üyelerin kolektif savunma taahhüdü” teyit ediliyor. Anımsanacağı gibi Grönland konusunda ve İran saldırılarında NATO müttefiklerinden beklediği desteği bulamayan Trump, Avrupa’daki müttefiklere hakaretler yağdırırken ABD’nin NATO’dan çekilebileceğini sıkça dile getirmeye başlamış; bu da NATO’nun geleceği konusunda bir belirsizlik yaratmıştı. Kolektif savunma taahhüdünün tüm müttefikler tarafından teyit edilmesi, bu belirsizliği -şimdilik- ortadan kaldırıyor.

Öne çıkan ikinci konu, Rusya’nın uzun vadeli tehdit olarak tanımlanması ve Ukrayna’ya 2026 için 70 milyar, 2027 için de yine en az 70 milyar euro askeri yardım taahhüdünde bulunulması. Bilindiği gibi Avrupa ülkeleri özellikle Ukrayna savaşının ardından Rusya’yı kendileri için yakın tehdit olarak görürken ABD bu konuda net bir tavır ortaya koymaktan kaçınıyordu. Bildirgede yer verilen bu ifadeler Avrupa’nın Rusya’nın tehdit olduğu tezine ABD’nin de katıldığını gösteriyor.

Bildiride öne çıkan bir başka konu ise İran. Bu konuda Bildiri’de yer alan ifadeler şöyle: “Müttefikler, İran’ın hiçbir zaman nükleer silaha sahip olmaması gerektiğini yineliyor ve İran’a Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer özgürlüğüne tam anlamıyla saygı gösterme çağrısında bulunuyor.” Bildiride yer alan bu ifadeler, Zirve sırasında Trump’ın İran ile ateşkesin sona erdiğini ilan eden açıklamasıyla birlikte değerlendirildiğinde müttefiklerin İran saldırıları konusundaki çekingen tavrının bundan böyle değişebileceği yönünde bir çıkarımı mümkün kılıyor.

Zirve öncesinde gündeme gelen konuların başında “üye ülkelerin savunma harcamalarını arttırmaları” vardı. Bu da büyük ölçüde ABD’nin Avrupa ve NATO’nun güvenliği için yaptığı mali ve askeri desteği artık vermek istememesinden ve üye ülkelerin 2035’e kadar milli gelir içindeki savunma harcamalarını yüzde 5’e çıkarmaları koşulunu dayatmasından kaynaklanıyordu. Bildiride, 2025’te Avrupalı müttefiklerin ve Kanada’nın, savunma harcamalarını 139 milyar dolar arttırdığı belirtiliyor ve bu ülkelerin Zirve kapsamında silah ve savunma şirketleriyle 50 milyar doların üzerinde yeni tedarik anlaşması yaptığı açıklanıyor. Ayrıca savunma sanayii üretim kapasitesinin artırılması ve NATO içindeki savunma ticareti engellerinin kaldırılması hedeflenirken Avrupa’nın NATO içinde daha fazla sorumluluk üstleneceği vurgulanıyor. Bu ise “müttefiklerin savunma harcamaları ve askeri güçlerini arttırarak ABD’nin dayatmalarını kabullendikleri” anlamına geliyor.

Zirve öncesinde en çok konuşulan bir başka konu ise NATO 3.0 olarak tanımlanan yeniden yapılanma sürecinde, Türkiye’nin üstleneceği konumla ilgiliydi. Erdoğan, Zirve’yi açış konuşmasında bu konuda önemli mesajlar verdi: NATO’nun hava ve füze savunma kabiliyetleri için Çelik Kubbe Projesi kapsamında 24 milyar dolar ilave bütçe ayırdıklarını açıklayan Erdoğan, NATO’nun koyduğu hedefleri, tanınan süreden önce tamamlayacaklarını söyledi. Bu bağlamda  2030’dan önce savunma harcamalarının oranını milli gelirin yüzde 3,5’i düzeyine çıkarmak için tedbir alındığını, güvenlik ve dayanıklılıkla bağlantılı harcamalarda ise şimdiden yüzde 1,5’lik bütçe payına ulaştıklarını ifade eden Erdoğan, “Böylece yüzde 5 hedefine 2035 yılından beş sene önce erişmeyi hedefliyoruz.” dedi. Erdoğan ayrıca, Türkiye’nin silah sanayinde üretim ve ihracat kapasitesi bakımından dünyanın ilk 10 ülkesi arasına girdiğini ve Avrupa’nın en büyük kara ordusuna sahip ülke olarak yeteneklerini ihtiyaç duyulan aşamada NATO’nun hizmetine sunma gayretinde olduklarını belirtti.

Doğu Bloku’nun dağılmasının ardından Çin’in küresel güç haline gelmesiyle birlikte hegemonya mücadelesinin canlandığı ve dünyanın yeniden iki kutuplu hale geldiği bir dönemde yapılan 36. NATO Zirvesi, beklenen -bu köşede de birçok kez değinilen- kararların alınmasıyla sonuçlanmış oldu. 1949’da kuruluşunda olduğu gibi NATO, bu yeni iki kutuplu düzende de ABD hegemonyasının savunma/saldırı gücü olma işlevini teyit etti. ABD, hegemonya mücadelesinde sadece NATO üyesi 32 ülkenin desteğini almış olmadı; aynı zamanda bu ülkelerin silahlanma harcamalarını arttırarak mali ve askeri yükünün önemli bir kısmını da üye ülkelerin sırtına yükledi. Öte yandan trilyon dolarlara ulaşan harcamalarla silah sanayini de ihya etmiş oldu.

Erdoğan iktidarının -15 Temmuz darbe girişiminin 10. yılına denk gelen- Zirve’den beklentisi, darbe girişimi vesilesiyle inşa ettiği otokratik rejimi, -bir zamanlar darbe girişiminden sorumlu tuttuğu- ABD ve NATO nezdinde meşrulaştırmaktı. Erdoğan bu meşruiyeti otoriterliğini gizleyerek elde etmeye çalışmadı. Tam tersine -Zirve gerekçesiyle yüzlerce kişiyi gözaltına alıp tutuklayarak, Zirve sürerken aylardır hapiste tutulan ve Erdoğan’ın en önemli rakibi İmamoğlu’na savunma hakkı bile tanımayarak- otoriterliği en koyu haliyle teşhir etti. Böylece Erdoğan, demokrat görünerek değil ABD ve NATO müttefiklerine nasıl yararlı olacağını kanıtlayacak taahhütlerde bulunarak rejimin meşruiyetini kabul ettirme yolunu seçmiş oldu. Bu taahhütler ise -yukarıda  Erdoğan’ın konuşmasından alıntıladığımız gibi- bütçeden silahlanmaya ayrılan payı neredeyse iki katına çıkarmak, asker gücünü NATO hizmetine sunmak ve bunun yanı sıra topraklarındaki NATO üslerini arttırmaktı.

Zirveden Türkiye halklarına kalan ise, mali ve askeri taahhütler karşılığında uluslararası meşruiyet sağlayan otoriter rejimin baskılarının daha da artacağı bir ülkede, silahlanma harcamalarını finanse etmek için daha fazla yoksullaşmak ve savaşın şiddetini daha yakından hissetmeye bir adım daha yaklaşmak oldu!


3 Temmuz 2026 Cuma

NATO Zirvesi için kurulan paravanlar neyi gizliyor?

                                    4 Temmuz 2026

Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi öncesinde bir taraftan güvenlik gerekçesiyle Ankara ve kimi bazı illerde sıkıyönetimi andıran uygulamalar ve yüzlerce kişinin “önleyici tedbir” adına gözaltına alınıp tutuklanması diğer taraftan ise halkın yoksulluğu ve sefaletini Zirve’ye katılacak konuklardan gizleme çabası…

Zirve’ye hazırlık için yapılanlar, AKP/saray iktidarının toplumla ilişkilerini pek çok yönden yansıtıyor. Halkı baskı altında tutmaya yönelik uygulamalar (yasaklama, tutuklama vb.) demokrasi, insan hakları, hukuk konusundaki anlayışını resmederken, yoksul semtlerin önüne çekilen paravanlarla konuklardan gizlemeye çalışılan sefalet, ekonomi politikalarının yarattığı sosyal yıkımı gözler önüne seriyor.

Sefaletin, yoksulluğun, çarpık kentleşmenin gizlenmeye çalışılmasını, ülkeyi yönetenlerin utancının bir ifadesi olarak kabul etmek mümkün. Utanma duygusu, utanç duyulan çirkinliği ortadan kaldırma sorumluluğu da taşıyorsa, taktir edilmesi gereken bir meziyet aslında. Ama utancın kime karşı duyulduğu çok önemli tabi. Eğer utanç, o utanç verici koşullarda yaşayanlara karşı duyuluyorsa; buna neden olan uygulamalardan vazgeçilmesi ve övünülecek koşulların gerçekleşmesi için gereken sorumluluğun üstlenilmesi beklenir doğal olarak. Ancak utanç, dışarıdan birileri tarafından ayıplanmak üzerinden oluşan bir duyguysa, çirkinlikleri saklamakla yetinilir bu durumda.

Zirve öncesinde Ankara’da yaşananlar, 24 yıldır iktidarda bulunan AKP’nin ülkeyi getirdiği yerin “utanç verici” olduğunu kabul etmesi anlamını taşıyor. Ancak bu utanç, yarattığı sefalet ortamında yaşayan halka karşı değil Zirve’ye katılacak NATO ülkelerinin liderleri tarafından ayıplanmamakla sınırlı bir kaygının sonucu. Bu nedenle AKP/saray iktidarı kendi yarattığı utancı/ayıbı ortadan kaldırma sorumluluğunu yüklenmek yerine; gündelik yaşamı durdurarak ve emekçi, yoksul semtlerinin önüne paravanlar dikerek ayıbını gizlemeye çalışıyor.

Peki halkın baskı altına alınarak susturulmaya çalışılması, sefaletinin, yoksulluğunun paravanların ardına gizlenmesi bu ayıbı örter mi?

Önce şunu belirtmek gerekir, Türkiye’nin içinde bulunduğu demokratik ve sosyal yıkım OECD, AB, Dünya Bankası, ILO, ITUC gibi uluslararası kurumların istatistiklerinde, raporlarında tüm açıklığıyla zaten ortaya konmaktadır. Örneğin Türkiye’de enflasyon Avrupa ülkeleri ortalamasının yaklaşık 10 katıdır ne işte ve ne eğitimde olan (geniş tanımlı işsiz) genç nüfusta, uzun çalışma sürelerinde, gelir eşitsizliğinde, vergi adaletsizliğinde OECD içinde ilk sıralardadır. Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC) Küresel Hak İhlalleri Endeksi’ne göre Türkiye, işçi haklarının en kötü olduğu 10 ülke içindedir. Yine Dünya Adalet Projesi (WJP)’nin hukukun üstünlüğü verilerinde, Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF)’nin Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi verilerinde Türkiye, dünyada en kötü durumda olan ülkeler arasında yer almaktadır.

Uluslararası kurumlarca ilan edilen ve Türkiye’nin halini ortaya koyan bu verileri Zirve nedeniyle Ankara’ya gelen ve halkın içinde bulunduğu sefaleti görmesi istenmeyen liderlerin bilmediğini düşünmek sanıyorum abesle iştigal olur. Bu durumda AKP’nin başkentte hayatı durdurarak, paravanlar dikerek 24 yılda yarattığı ayıbı örtebilmesinin de mümkün olmadığı açıktır.

Öte yandan unutmayalım ki Zirve’de temsil edilen ülkelerin hemen tümünün liderleri -Erdoğan kadar uzun süre olmasa da- onun izlediği neoliberal politikaların kendi ülkelerindeki uygulayıcılarıdır. Dahası ABD, İngiltere, Almanya, Fransa başta olmak üzere güçlü emperyalist ülkeler, Türkiye’de ve benzer ülkelerdeki sefaletin nedeni olan politikalara küresel düzeyde yön verdikleri gibi bunca yıldır AKP’nin iktidarda kalmasına ve otoriterleşmesine de destek sağlamışlardır. Daha açık bir ifadeyle AKP/saray iktidarının ayıbını saklamaya çalıştığı liderler, bu ayıpta doğrudan dahli bulunan ülkelerin temsilcileridir.

Herkes her şeyin farkındaysa AKP/saray rejiminin demokratik ve sosyal yıkımı gizlemek için bunca çaba harcamasının nedeni nedir?

Otoriter rejimlerde topluma rağmen uygulanan politikaların başarısı, bu politikalara toplumda ne ölçüde rıza üretildiğiyle ölçülür. Bu nedenle otokratlar, altına imza atılacak ikili ve çok taraflı sözleşmelerin teminatı olarak iktidarlarının -zorla ya da gönüllü olarak- toplumsal rızayı aldığını göstermek ister. AKP/saray iktidarı da küresel güç dengelerinin değiştiği, emperyalizmin savaş aygıtı NATO’nun bu değişime göre yeniden yapılandığı ve Türkiye’nin bu yeniden yapılanmada üstleneceği rolün ele alınacağı Zirve’de, altına imza atacağı taahhütlerin teminat altında olduğunu göstermek istemektedir.

Burada gözden kaçırılmaması gereken bir başka husus da toplumu baskılamaya ve sefaleti gizlemeye yönelik Zirve hazırlıklarıyla gündem meşgul olurken, Anadolu ve Mezopotamya topraklarını NATO’un “ileri üs bölgesi” haline getirecek taahhütlerin de yer almasının beklendiği Zirve’nin içeriğinin yeterince gündeme getirilmeyip, adeta toplumdan saklanıyor olmasıdır.

Bu durumda zihinleri kurcalaması gereken sorulardan biri de şu olmalıdır: Acaba, Ankara’da halk ile Zirve’ye katılanlar arasına kurulan paravanlar, halkın sefaletini Zirve’ye katılanlardan gizlerken Zirve’de alınacak kararları, verilecek taahhütleri halktan gizlemeyi de mi amaçlamaktadır?


26 Haziran 2026 Cuma

NATO Zirvesi’nin akla getirdikleri

                               27 Haziran 2026

7-8 Temmuz’da yapılacak NATO Zirvesi için onbinlerce güvenlik görevlisi Ankara’ya yığılırken, birçok cadde ve sokağa giriş yasağı getiriliyor. Zirve’de görevli olanlar dışındaki kamu çalışanları 6-12 Temmuz haftasında izinli sayılacak. Valilik kararıyla, 28 Haziran-10 Temmuz tarihleri arasında kentte miting, gösteri yürüyüşü, basın açıklaması, oturma eylemi, protesto, açlık grevi, bildiri ve broşür dağıtılması, afiş ve pankart asılmasının yanı sıra sınav, sempozyum, panel, mezuniyet töreni, şenlik, konser, eğlence ve kutlamalar yasaklandı. Kısacası Ankara’da adeta sıkıyönetim ilan edildi. Bu arada çeşitli örgütlere mensup olduğu iddia edilen 200’ü aşkın kişi düzenlenen eş zamanlı ev baskınlarıyla gözaltına alındı. Gözaltına alınanlardan, aralarında akademisyen Emel Memiş, TEMA Vakfı gönüllüleri, gazetecilerin ve avukatların da olduğu 103 kişi tutuklandı.

Uluslararası bir toplantı için bir ülkenin başkentinde yaşamı durma noktasına getirecek, sıkıyönetimi çağrıştıran kısıtlamalar neden getirilir? Gerekçe zirveye katılacak liderlerin güvenlikleriyse, “Bu liderler, benzer toplantılar için dünyanın dört bir yanında boy gösterirken neden böylesine abartılı güvenlik önlemlerine ihtiyaç duyulmuyor? Ankara, uluslararası konukların güvenliklerini bile sağlayamayacak kadar güvensiz bir yer mi?” sorularını sormak gerekiyor sanırım. Ayrıca “Eğer hükümet başkentte yaşamı aksatmadan konukların güvenliğini sağlayamayacağını düşünüyorsa -ki bu diğer illerde güvenlik sorununun çok daha derin olduğunu gösterir- “Her yıl bütçeden iç güvenlik için ayrılan milyarlarca lira nereye harcanıyor?” sorusunun da gündeme gelmesi gerekmez mi?

Bu sorulara yanıt ararken yeni bir gelişme olarak, Zirve’yi izlemek isteyen çok sayıda gazetecinin akreditasyon talebinin geri çevrildiği haberi geldi. Tahmin edilebileceği gibi bu gazetecilerin büyük kısmı “muhalif basın-yayın kuruluşları”nın mensuplarıydı. Muhalif gazetecilerin NATO Zirvesi’nden halkı haberdar etmelerinin engellenmesi Ankara’daki olağanüstü güvenlikçi atmosfer konusunda başka soruları da akla getirdi: Bunlardan biri elbette “Zirve’de konuşulacak konular, alınacak kararlar Türkiye toplumundan gizlenmek mi isteniyor?” sorusuydu. Bunu tamamlayacak diğer bir soru ise, “Alınan olağanüstü güvenlik önlemleri, Zirve’de alınacak kararlara karşı toplumun göstereceği muhtemel tepkileri bastırmak için midir?” oldu.

NATO Zirvesi, küresel belirsizliklerin ve kapitalist dünya düzeninde bir yeniden yapılanmanın işaretlerinin güçlü biçimde açığa çıktığı bir döneme denk geliyor. Türkiye ise, bu yeniden yapılanma sancılarının çatışmaya dönüştüğü hassas bir coğrafyanın odağında yer alıyor. Ukrayna savaşıyla birlikte Rusya’yı yakın tehdit olarak algılayan Avrupa ülkeleri ve özellikle İran savaşıyla birlikte hegemonyası tartışmalı hale gelen ABD, soğuk savaş döneminde kurulan emperyalizmin savaş aygıtı NATO’yu yeni dünya düzenine uyarlarken Türkiye’ye de daha aktif bir rol vermek istiyor. Bu konuda NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin geçtiğimiz Nisan ayında Ankara’ya yaptığı ziyarette verdiği mesajlar oldukça çarpıcıdır.

Rutte’nin Ankara’da verdiği mesaj, küresel kaos ortamında Türkiye’nin jeostratejik öneminin arttığı ve NATO’nun değişen öncelikleri içinde Türkiye’nin daha etkili bir rol üstlenmesinin gerekli hale geldiğidir. Rutte bu görüşünü Türkiye’nin NATO’nun -ABD’den sonra- en büyük ikinci ordusuna sahip olması; Kuzey Atlantik Paktı’nın savaş bölgesi olan hem Karadeniz hem de Ortadoğu’da yer alan tek üye ülke olması ve “Türkiye bir savunma sanayi devrimi yaşadı.” sözleriyle ifade ettiği Türkiye’nin silah sanayinde son yıllarda gerçekleştirdiği atılıma referans vererek temellendirmektedir. Rutte, NATO’nun yeni düzeninde Türkiye’ye biçilen role ilişkin de en yakın güvenlik tehdidi olarak belirlediği Rusya, Çin ve İran’la girilecek muhtemel bir savaşta Türkiye’nin jeostratejik konumu, askeri gücü ve silah üretme potansiyeli nedeniyle, “ileri üs bölgesi” -yani sıcak çatışmanın alanı- olarak kullanılabileceğini belirtmektedir.

Rutte’nin mesajlarının yanı sıra geçtiğimiz günlerde Trump’ın Beyaz Saray’da Rutte ile birlikte yaptığı toplantıda Erdoğan ve Türkiye’nin askeri gücü için sarf ettiği övgü dolu sözleri ve NATO Zirvesi’ne katılma kararı vermesi ama tüm bunlar olurken hükümetin Türkiye’nin NATO’daki konumun ilişkin açık bir paylaşımda bulunmaması, toplumdan gizlenen bir şeyler olduğu kaygısını güçlendirmektedir.

Ankara’daki olağanüstü güvenlikçi atmosfer konusunda akıllara takılan bir başka soru ise -NATO Zirvesi’nden bağımsız olarak- “Zirve’nin, hakkını arayan kesimlerin demokratik tepkilerini ortaya koymalarının engellenmenin vesilesi olarak mı” görüldüğüdür. Zirve nedeniyle gözaltına alınanlara “Ankara’daki Doruk Madencilik işçilerinin eylemlerine neden katıldıkları”nın sorulması; Ankara’da halen devam eden Özel Sektör Öğretmen Sendikası’nın direnişi; Temmuz’da açlık sınırı altında ezilen asgari ücrete artış yapılmaması, kamu emekçileri ve emeklilere ise enflasyonun çok altında artışlar yapılmasına karşı yapılacak eylem olasılığı da bu sorunun haklılığını ortaya koymaktadır.

Bu arada NATO Zirvesi gerekçesiyle başkentte yaratılan baskı ortamının, CHP’nin seçilmiş yönetim kadrosuna yapılacak muhtemel bir yargı operasyonu için fırsat olarak değerlendirilebileceği de akılları kurcalayan bir başka sorudur!

19 Haziran 2026 Cuma

Baskılar sürüyor emekçiler direniyor!

                             20 Haziran 2026

Otoriterleşme, AKP/saray rejimi ile toplumun genel çıkarları arasındaki çelişkilerin derinleştiği tüm alanlarda kendisini gösteriyor. Bir yandan tamamen siyasallaşmış olan yargı vasıtasıyla yerel yönetimlere kayyum, ana muhalefet partisine butlan atanırken muhalif siyasetçilerin hukuk dışı tutsaklıkları sürüyor; diğer yandan da ormanı, dereleri, denizleri korumaya çalışanlar ve emeğinin hakkını arayanlar devletin baskı aygıtlarının şiddetiyle karşı karşıya kalıyor. Son zamanlarda rejimin şiddetiyle karşı karşı gelenlerin başında ise hakkını arayan emekçiler geliyor. 


23 yılı aşan süredir iktidarda olan AKP’nin icraatları ile emekçi kesimlerin çıkarları arasında derin bir çelişki hep vardı. AKP bu çelişkiyi kimi zaman AB üyelik süreci vesilesiyle ortaya attığı vaadlerle kimi zaman sendika bürokratlarını kullanarak yarattığı “uzlaşma” görüntüsüyle kimi zamansa kolluk güçlerinin baskı ve şiddetiyle maniple etmesini bildi. Ancak bugün gelinen noktada emekçilerin karşı karşıya kaldığı halk ihlalleri, yoksullaşma ve çalışma rejimindeki sömürü koşulları öylesine ağırlaştı ki emekçilerin bir kısmı her türlü manipülasyona karşı çıkıp, baskı ve şiddete uğrama pahasına hakları için direnişe geçiyor. AKP/saray rejiminin “patronların çıkarlarını koruma örgütü” haline dönüştürdüğü devletin kolluk güçlerinin baskı ve şiddetine karşı gerçekleştirilen direnişlere ve işçilerin uğradıklara baskılara en yakın zamandaki şu birkaç örneği verebilebiliriz:


İlk örnek Edirne’den. Aylardır ödenmeyen ücretlerini, gasp edilen haklarını talep eden ve işten çıkarmalara karşı çıkan -eski Tekirdağ AKP İl Başkan Yardımcısı Bekir Kiremitçi'ye ait olan- Özşen Maden işçileri, Edirne'de Selimiye Camii restorasyon açılışına katılan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ulaşmak isterken jandarmanın müdahalesiyle karşılaşıyor. Yerlerde sürüklenen ve coplarla darbedilen birçok madenci gözaltına alınıyor. Bağımsız Maden İşçileri Sendikası’nın öncülüğünde kendilerini maden ocağına kapatarak açlık grevine başlayan işçilere ve onları ziyaret eden ailelerinin üzerine işletme binasından ateş ediliyor. Tüm baskılara rağmen direnen işçiler, taleplerini patrona kabul ettiriyor.


İkinci örnek, Ankara Yenimahalle’de yapımı devam eden Adalet Sarayı şantiyesinde çalışan ve alamadıkları ücretlerini talep eden Rönesans Holding bünyesinde faaliyet yürüten Gülpa adlı taşeron firmanın işçileri. Haklarını arayan işçiler firma yetkilileri tarafından kesici aletler ve sopalarla saldırıya uğruyor ve bu saldırıda en az üç işçi yaralanıyor.


Üçüncü örnek, Giresunun Şebinkarahisar ilçesinden. Mart ayından bu yana ücretlerini alamayan Yıldızlar Holding bünyesindeki Nesko Maden’de çalışan yaklaşık 200 işçi Kiramızı ödeyemiyoruz, markete, bakkala, fırına borçlandık. Emeğimizin karşılığını istiyoruz.” diyerek tepkilerini dile getiriyor. İşçiler, ücretlerinin ödenmemesi halinde Doruk Madencilik işçileri gibi mücadeleyi Ankaraya taşıyabileceklerini söylüyor.


Son örneğimiz ise Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’nın çağrısıyla özel okullardaki güvencesiz çalışma koşulları ve düşük ücretler başta olmak üzere yaşadıkları sorunları gündeme taşımak için Ankara’da bir araya gelen eğitim emekçileri. Milli Eğitim Bakanlığı önünden Meclis’e yürümek isteyen öğretmenlere polis müdahale ediyor ve Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Genel Başkanı Eren Edebali dahil, 41 öğretmen darp edilerek gözaltına alınıyor.


Emekçilerin haklarına yönelik ihlallere karşı direnişler ve bu direnişlere karşı devletin, patronların  baskısı ve şiddeti bu örneklerle sınırlı değil elbette. Ülkenin dört bir yanından sanayiden tarıma, inşaattan hizmet sektörüne tüm iş kollarında çalışma rejimi ve sosyal haklarda pek çok hak ihlali yaşanıyor. AKP/saray rejimi, bu hak ihlallerine karşı sesini çıkartan emekçilere karşı sınıfsal tercini çekinmeden ortaya koyuyor ve hak mücadelelerini bastırmak için otoriterliğini en acımasız biçimde gösteriyor.   


AKP/saray rejiminin emekçilerin hak mücadelesine karşı takındığı otoriter tavır, Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC)’un Mayıs ayında yayımlanan 2026 Küresel Hak İhlalleri Endeksi’ne de yansımış. Geçtiğimiz 13 yılda olduğu gibi bu yıl da Türkiyenin 169 ülke içinde işçi haklarının en kötü olduğu 10 ülke listesinde bulunduğunu gösteren endeksin yer aldığı raporda “Otoriter Erdoğan hükümetinin temel işçi haklarını çiğnemek konusunda köklü bir geçmişi olduğu”ndan söz edilirken; devlet ile işverenlerin “sendikal haklara karşı düşmanca bir tavır" izledikleri ve örgütlenme özgürlüğünü ihlal ettikleri belirtiliyor. Raporda ayrıca sendikalara yönelik tehditler ve sendikacıların tutuklanmalarına ilişkin örneklere de yer veriliyor.


Uluslararası kurumların raporlarına yansıyan hak ihlalleri ve emekçilerin haklarını savunmak için gösterdiği direnişleri engellemeye yönelik örnekler, AKP/saray otokrasisinin emekçilere yönelik baskı ve şiddetininin düzeyini göstermesi bakımından önemlidir. Sadece asgari ücretin değil ücretler genel seviyesinin ve emekli aylıklarının yoksulluk ve hatta açlık sınırın altında kalması ve her ay 200’ü aşan iş cinayetini de otoriter rejimin maniple etmeye çalıştığı iktidarın politikalarıyla emekçilerin hakları arasındaki çelişkilerin bir sonucu olarak okumak gerekir. Verdiğimiz örneklerin gösterdiği bir başka olgu ise her türlü baskıya rağmen emekçilerin kendilerine dayatılan koşullara rıza göstermeyip direnmekte olduğudur. Bu direnişlerin en dikkat çeken yönü ise neredeyse hiçbirinin yasaların toplu iş sözleşmelerinde yetkili kabul ettiği bürokratik sendikalar tarafından değil, “fiili ve meşru mücadele yürüten” sendikalarca örgütlenmiş olmasıdır. Bu da bize önümüzdeki dönemde işçi sınıfı mücadelesinin hangi araç ve yöntemlerle yapılıp yapılamayacağı konusunda çok önemli ipuçları vermektedir!  





12 Haziran 2026 Cuma

Butlanın gölgesinde memleket ahvali

                           13 Haziran 2026

Demokrasiyi var eden kurumları (yasama-yürütme-yargı, yerel yönetimler, basın, akademi, demokratik kitle örgütleri vb) işlevsiz hale getiren AKP/saray rejimi, butlan kararıyla “sadece ana muhalefet partisini değil tüm toplumsal muhalefeti etkisiz hale getirerek” demokrasi mücadelesinin olanaklarını tamamen ortadan kaldırmayı hedefliyor. Demokrasi umudunun zihinlerden bile silinmesini ve faşizme boyun eğdirmeyi amaçlayan bu süreç, toplumun geniş kesimlerince kaygı ve öfkeyle izlenirken gündemin de neredeyse tamamını meşgul ediyor. 


Dikkatler CHP’ye yönelik operasyonlara yoğunlaşırken (Butlancı yönetimin her hamlesini de bu operasyonun bir parçası olarak değerlendirmek gerekir.) toplumun bugünü ve geleceği üzerinde yaşamsal öneme sahip konular neredeyse gündemden tamamen düşmüş vaziyette. Birbiriyle ilişkili olan bu konulardan ilki hiç şüphesiz ekonomide yaşanan çöküş ve buna bağlı olarak milyonlarca yurttaşı kasıp kavuran geçim derdi. İkincisi yüzyılı aşkın bir mesele olan Kürt sorununun çözümü konusunda yürütülen müzakerelere rağmen siyasi iktidar tarafından atılması gereken adımların akıbeti. Üçüncüsü ise değişen küresel dengelerle beraber yeniden şekillenen dünya düzeninde Türkiye’nin üstleneceği yeni rol ve bu çerçevede önümüzdeki ay Ankara’da yapılacak olan NATO zirvesi.


Ekonomi yönetiminin bütün manipülatif açıklamaları ve TÜİK’in tüm çarpıtılmış verilerine rağmen enflasyon, dış borç, faiz ödemeleri, cari açık, istihdam gibi bilumum göstergeler Türkiye ekonomisinin büyük bir batak içinde olduğunu gösteriyor. İzlenen vergi ve ücret politikaları ile sosyal politikalara bakınca bu batağın faturasının tamamının -bugüne kadar olduğu gibi- emekçi, yoksul halk kesimlerin sırtına yükleneceği anlaşılıyor. Örneğin kamu emekçileri, emekliler ve toplu iş sözleşmesi kapsamındaki tüm ücretliler için Temmuz’da geçerli olacak enflasyon farkının TÜİK marifetiyle belirlenen gerçek dışı enflasyon oranlarıyla sınırlı kalması, izleyen aylarda emekçilerin daha da yoksullaşacağı anlamına geliyor. Önümüzdeki günlerde bir düzenleme yapılmazsa yılın geri kalanında “sahte" enflasyon farkından bile yararlanamayacak olan ve zaten açlık sınırının altında kalan bir ücretle geçinmeye çalışan milyonlarca asgari ücretlinin içinde bulunduğu sefaletin de çok daha derinleşeceğini söylemek mümkün.


Kürt sorununun çözümü konusunda 2024 Ekim’inde başlayan sürece ilişkin iki temel kaygı vardı. Bunlardan birincisi siyasi iktidarın yüzyılı aşkın bir sorunu, “Terörsüz Türkiye” diyerek 42 yıllık bir örgütün tasfiyesinden ibaret gören bir anlayışla yola çıkılmış olmasıydı. Diğer kaygı ise başta hukukun işlerliği olmak üzere demokrasiyi tesis edecek tüm mekanizmaların yerle bir edildiği, her geçen gün otoriterleşmenin daha fazla ağırlık kazandığı koşullarda toplumsal barışın nasıl sağlanacağı ve çözümün hukuki zemininin nasıl oluşacağıydı. Geçen bir buçuk yılı aşkın zamanda sürece ilişkin gelişmeler kaygıları haklı çıkardı. CHP’ye yönelik operasyonlar, bugüne kadar Kürt siyasi hareketi için uygulanan hukukuzlukların ülke geneline ve tüm muhaliflere yöneldiğini gösterdi ki bu da çözüme ilişkin kaygıları katmerledi. Bugün gelinen noktada anlaşılan o ki hükümetin sürece yönelik tavrını, Kürt halkının siyasi ve kültürel eşitliğini esas alan taleplerinden ziyade, iktidarın varlığını sürdürecek koşulları sağlamak için iç siyasette ve Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler şekillendirmektedir. Bu ise sorunun çözümüne ve toplumsal barışa ilişkin belirsizlikleri ve riskleri arttırmaktadır.     


Özellikle Rusya-Ukrayna savaşı ve ABD ile İsrail’in İran’a saldırısıyla başlayan savaşla birlikte sadece savaş bölgelerinde değil, tüm yerkürede dengelerin yeniden kurulması kaçınılmaz hale geldi. Bu arada gerek coğrafi konumu gerekse savaşlarda doğrudan (ABD) ve dolaylı (AB ve NATO) taraf olan ülkelerle ve uluslararası örgütlerle olan bağları, Türkiye’nin jeostratejik önemini arttırdı. ABD, NATO ve AB, Türkiye’nin jeostratejik konumunu kendi çıkarları için kullanma arayışına girdi. Halkı yoksulluğa ve sefalete sürükleyen ekonomi politikaları, Kürt sorununda dayatmacı çözüm ve CHP’ye yargı vasıtasıyla yapılan operasyonlar vb. karşısındaki sessizliğine bakılırsa bu yapılar, Türkiye’nin jeostratejik konumunu kendileri için kullanmanın karşılığında AKP/saray rejiminin artan otoriterliğine göz yummaktadır! ABD’den, NATO’dan ve saraydan yapılan açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla Ankara’da yapılacak NATO zirvesinde de Türkiye’nin Avrupa ve NATO’nun ileri üs bölgesi olma konumu tescillenecektir.



Butlan kararı ve CHP’ye yönelik operasyonların Türkiye’de demokrasiyi ve hukuku kağıt üzerinde bile bırakmayıp tamamen yok etmeyi amaçladığı aşikârdır. Ancak bununla eş zamanlı olarak toplumun geniş kesimlerini açlığa ve sefalete sürükleyen, toplumsal barış umudunu boşa çıkaran ve ülkeyi emperyalistlerin sıcak savaş alanı haline getirecek gelişmelerin de butlan kararının tozu dumanıyla gölgelenmesine olanak vermemek gerekir!