27 Ağustos 2021 Cuma

Sendika görünümlü ihanet örgütleri...

                          
  28 Ağustos 2021

Ücretin -üretim/hizmet sürecinden emekçilerin alacağı payın- ne kadar olacağını, bunun için gerçekleştirilen mücadeleler belirler. Mücadele etmeden, oturduğunuz yerden patronun (bu patron devlet de olabilir) verdiği ücreti beğenmeyip, söylenmenin somut hiçbir anlamı yoktur. 

Emeğin karşılığını almak için mücadele etmek kadar mücadele araçlarının, yönteminin ve izlenecek strateji ile taktiklerin de doğru olması gerekir. Yürütülecek mücadelenin yol ve yöntemi ne kadar doğru, yürütülecek mücadelenin kapsayıcılığı ne kadar genişse emekçilerin elde edeceği haklar da ücret de o kadar yüksek olur. 

Geçen hafta bu köşede değinmiştik; kamu işçilerinin hükümetle yaptığı toplu pazarlıkta yüzde 40’ları aşan gerçek enflasyona karşın, ücretlerde ilk altı ay yüzde 12, sonraki altı aylarda yüzde 6 ücret artışı verilmişti. Bu hafta belirlenen memur statüsündeki kamu emekçileri ve emeklilere yapılan ücret artışı, işçilere verilenin de altında kaldı. Böylece reel ücretler düştü, zaten yoksulluk sınırında yaşayan kamu emekçileri daha da yoksullaştı. 


Yoksullaşan sadece kamu emekçileri olmadı. Türkiye’de kamu emekçileri emek piyasasında görece güvenceli, örgütlü ve yüksek ücret alan kesimdir. Emek piyasasının geri kalan geniş kısmının sosyal hakları, çalışma standartları ve ücret seviyeleri çok daha düşüktür. Dolayısıyla kamu emekçilerinin haklarını kaybetmesi ve yoksullaşması diğer emekçilerin de yoksullaşması, var olan haklarını yitirmesi anlamına gelir.

Türkiye’de işçilerin yaklaşık yüzde 14’ü, kamuda memur statüsündeki emekçilerin ise yaklaşık yüzde 65’i sendikalıdır (Çalışma Bakanlığı 2021 Temmuz İstatistiği). Reel ücretleri aşağıya çeken ve emekçileri yoksullaştıran sözleşmeler, hükümetle sendikalar arasında yapılmış; yani örgütlü olmalarına rağmen emekçileri yoksullaştıran sözleşmeler imzalanmıştır. 

İsimlerini açıkça telaffuz edelim: Türk İş ve Hak, İş işçi konfederasyonu olarak; Memur Sen ise kamu emekçi konfederasyonu olarak hükümetle oturduğu masada emekçileri yoksullaştıran sözleşmeleri imzalayarak “sadece örgütlenmenin gerçek bir mücadeleyi yaşama geçirmek için yeterli olmadığı”nı bir kez daha görmemize vesile olmuştur. 

Geçmişten bugüne işçi sınıfının en etkili mücadele aracı olan sendikaların birçoğu bugün patronla ve devletle işbirliği içine girmiş sendikacıların ve kimi üyelerinin diğer emekçilerden ayrıcalıklı hale gelmesini sağlayan “çıkar örgütleri”ne dönüşmüştür. Memur Sen bunun en bariz örneğidir. Kamuda okul müdürleri başta olmak üzere yönetim kadrolarının çok büyük bölümü Memur Sen’e bağlı sendikaların üyeleridir. Kamu emekçileri ya bulunduğu konumu korumak ya da daha üst bir konuma terfi etmek için bu sendikaya üye olmaktadır. Yani sendika adı altında faaliyet gösteren bu yapılar, diğer emekçilerin hakkını gasp ederek kendilerine üye olanlara “çıkar” sağlamaktadır. Bu arada ortalama bir kamu emekçisinden 8-10 kat fazla ücret alan sendika yöneticilerinin kendi çıkarlarını da ziyadesiyle koruduğunu ve her seçim döneminde Memur Sen başkanlarına AKP’den milletvekilliği kontenjanı ayrıldığını da belirtelim!

Ama bu arada şunu da unutmayalım: “Sendika görünümlü ihanet örgütleri”nin varlık göstermesinde sınıf örgütü olma işlevini layıkıyla yerine getir(e)meyen diğer sendikaların da önemli payı vardır!      


 

20 Ağustos 2021 Cuma

Ekonomik ve siyasi haklar bütündür!

                                 21 Ağustos 2021

Sermayenin, devletin emeğe, emekçiye “insan” olarak hiçbir değer vermediği, kâr üreten bir metadan ibaret gördüğü, pandemi sürecinde bir kez daha tecrübe edildi. Aynı anlayış kamu emekçileriyle yapılan toplu iş sözleşmelerinde de sürüyor. Enflasyonun yüzde 40’ları aştığı koşullarda “Türkiye işçi sınıfının en örgütlü kesimiyle” yapılan sözleşmelerde kamu emekçilerine yüzde 5-6’lık ücret artışları dayatılıyor. Örgütlü işçilerde durum bu iken örgütsüz emekçilerin halini varın siz düşünün!

“Ücretler genel düzeyi”, emeğe verilen değerin yanı sıra bir ülkede demokrasisinin düzeyini gösteren turnusol kağıdı görevi de görür. Zira ücretler, eşit yurttaşlık, düşünce ve ifade özgürlüğü, yaşam hakkı gibi bireysel haklarla birlikte örgütlenme özgürlüğü, toplu pazarlık ve grev hakkı, sosyal güvenlik hakkı gibi kollektif hakların da yansımasıdır. İşte bu nedenle emekçilerin ücret mücadelesi ekonomik talepleri içeren bir mücadele gibi gözükse de aynı zamanda demokrasi için yürütülen siyasi bir mücadeledir.

Ancak burjuva ideologlar (revizyonizmin temsilcisi sol liberal ve sosyal demokratların da katkısıyla) ekonomik alanla siyasal alan arasına öyle kalın bir perde çekmiştir ki ücret başta olmak üzere ekonomik ve sosyal haklar için mücadele edenler (bunların başında sendikalar gelir) gerçekleştirdikleri mücadeleyle demokrasi arasındaki doğrudan ilişkiyi göremezler. Aynı şekilde siyasal ve kültürel hakları için demokrasi mücadelesi yürütenler de sınıf mücadeleleri üzerinde gelişen ekonomik ve sosyal hak mücadeleleriyle aralarında bir bağlantı kur(a)mazlar. Hatta hedeflerinin ayrı olduğunu düşündükleri bu iki mücadele alanının birbirini örselediğini düşünürler. 

Örneğin sendikalar, son derece dar bir perspektifle sadece üyelerinin ekonomik haklarını korumaya çalışırken etnik farklılıkları, inançları, cinsiyetleri vb nedenlerle ayrımcılığa uğrayan kesimlerle yan yana gelmedikleri gibi sıklıkla ayrımcı politikaları destekler hatta ayrımcılığa uğrayan kesimleri dışlar. Türkiye’de sendikaların çok önemli kısmı bu anlayışa sahiptir. Kürt meselesinde, Suriyeli, Afgan göçmen işçiler meselesinde ayrımcılığı düşmanlaştırmaya vardıracak kadar bağnaz bir yaklaşım sergilemeleri bunun pratiğe dönüşmüş halidir.

Ekonomik ve siyasal haklar mücadelesini bir arada yürütme iradesi gösteren tek konfederasyon KESK içinde dahi bu irade  çok zaman fiiliyata geçirilemez. Dolayısıyla ezilen ulusun mücadelesiyle ezilen sınıfın mücadelesi “demokrasi zemininde” ortaklaştırılmadan hiçbirinin kazanılamayacağı gerçeği görülmez.

Sendikaların yanı sıra siyasi partiler için de durum farklı değildir. Ülkedeki işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk meselesi üzerine giden ve ağızlarından hakkı, hukuku, adaleti düşürmeyenler, siyasal ve kültürel hak ihlallerine (özellikle Kürtlerinkine) göz yummakta; hal böyleyken de ettikleri sözlerin hiçbir anlamı kalmamaktadır.

Oysa ekonomik ve siyasi haklar bir bütündür. Biri görmezden gelinerek diğeri başarıya ulaşamaz. Daha açık ifadeyle, emekçilerin haklarını alabileceği demokratik bir ortam oluşturulamadığı sürece ne kültürel ve siyasal haklar ne de inanç özgürlüğü sağlanır. Aynı şekilde siyasal ve kültürel haklarla inanç özgürlüğünün sağlandığı bir demokratik düzen oluşturulamadıkça, emekçilerin emeklerinin karşılığını alabilmesi, güvenceli bir yaşam kurabilmesi mümkün olmayacaktır.

Eğer seçimi de kapsayacak bir mücadele ittifakı kurulacaksa (ki ivedilikle kurulmalıdır) bu; mutlaka ama mutlaka ekonomik ve siyasi taleplerin örtüştüğü, demokratik bir perspektifle olmalıdır!


 

13 Ağustos 2021 Cuma

İnsanlığın utancı: Irkçılık...


14 Ağustos 2021

Afgan ve Suriyeli sığınmacılara yönelik ırkçılığa varan söylemler bir takım provokatif eylemler sonrasında linç girişimlerine dönüştü. Böyle olacağını öngörmek çok mu zordu?

Dünyanın pek çok yerinde ırkçı söylemlerin ardından katliamlara varan, “insanlığı utandıracak” şiddet eylemlerinin geldiğinin sayısız örneği vardır. Uzağa gitmeye gerek yok, Türkiye’nin yakın tarihinde bile Ermenilere, Rumlara, Alevilere, Kürtlere yönelik ırkçı söylemlerin ardı bir takım provokasyonlarla birlikte linç ve yağmaya varmıştır. O kadar ki “ötekileştirici/ırkçı söylemler - provokasyon - linç/yağma” sürecinin belirli dönemlerde neredeyse siyaseti dizayn eden devlet politikası/formatı haline geldiği bile söylenebilir. Her ırkçı linçten/yağmadan sonra egemenler  -siyasi iktidar ve sermaye sınıfı- her daim avucunu ovuşturur, durumdan kârlı çıkar; demokrasi, insan hakları ve sosyal kazanımlar ise geriler, ülke bir adım daha karanlığa gömülür.

Bunca deneyimi yaşamış bir toplumda “aydın, demokrat ve hatta solcu/sosyalist” geçinenlerin de içinde yer aldığı geniş bir kesimin bu sonucu öngöremeyip sığınmacılara yönelik ırkçı söylemlerini ısrarla sürdürüyor olması kabul edilemez.

Irkçı söylemlere gerekçe yapılan sığınmacı sorununun varlığı elbette reddedilemez. Ekonomisi zayıf, gelir dağılımı bozuk, yurttaşların kamu hizmetlerinden yeterince yararlanamadığı, işsizliğin, yoksulluğun yoğun olduğu bir ülkeye nüfusunun yüzde 5’ini aşan sayıda düzensiz göçmenin gelmesinin işsizliği, yoksulluğu daha da arttırması kaçınılmazdır. Öte yandan AKP’nin sığınmacı meselesini Avrupa’ya karşı koz haline getirdiği ve ekonomik ve siyasi çıkarları için kullandığı; tamamen savunmasız durumda olan sığınmacıları sermayeye ucuz emek gücü olarak sunduğu da doğrudur. Hatta sığınmacı adı altında kontrolsüz olarak ülkeye alınanların içinde karanlık eylemlerde kullanılmak üzere getirilen cihatçı militanların bulunduğu iddialarının da doğru olma olasılığı yüksektir.

Ancak sermayenin ve siyasi iktidarın bekâsı için ülke sınırlarını (tam da cumhurbaşkanının kabul etmediği gibi) “yolgeçen hanı”na çevirmesine ses çıkartmayıp; emperyalist savaşın cehenneme çevirdiği ülkelerinde yaşanan savaştan ve radikal İslâm'ın baskılarından canlarını kurtarmak için kaçan insanları hedef alıp onları düşmanlaştırarak linç etmek ne akla ne de vicdana sığar!

Akla sığmaz çünkü linç etmeye kalkılan sığınmacılar, sorunun nedeni değil mağdurudur. Onların her birini assanız, kesseniz ya da sınırın dışına koysanız bile siz kapitalist/emperyalist düzene karşı çıkmadıkça; ülkenizdeki egemenlere hesap sormadıkça bu sorunu çözemezsiniz!

Vicdana sığmaz çünkü en temel insan hakkı olan yaşam hakkını savunarak ölümden kaçan insanları linç etmek ya da onların linç edileceği ortama katkı sağlamak insanlıkla bağdaşmadığı gibi evrensel hukukta "insanlık suçu" olarak tanımlanır!

Ayrıca bugün tek adam rejiminin hukuk tanımazlığından, demokrasi yoksunluğundan yakınanlara şunu anımsatmak gerekir ki kendi gibi olmayanları ırkçı söylemlerle ötekileştirerek onları linç ederek demokrasinin, hukukun esas alındığı aydınlık bir toplum inşa edilemez. Aksine, insanlığın bu en büyük utancı ile faşizmin çanağına su taşınmış olur!



 

7 Ağustos 2021 Cumartesi

Yanan sadece ormanlar mı?

                                    
                                   7 Ağustos 2021

Orman yangınları, su baskınları, pandemi, kadın cinayetleri, ırkçı saldırılar, işsizlik, enflasyon ve daha pek çok meselenin devletin kontrolünden çıktığı ayan beyan ortadadır.  Gerçi “kontrolden çıktı” demek ne kadar doğru bilemiyorum. Zira bir şeyin kontrolden çıkması için önce kontrol etme iradesinin gösterilmesi gerekir. Oysa “tek adam rejimi” inşa edildiğinden bu yana saray, -sandıkta halka hesap verme devrinin sonlandığını düşündüğünden olsa gerek- meseleleri çözmek bir yana AB, IMF, DB gibi uluslararası kurumların da her fırsatta önerdiği “sorunları sürdürülebilir hale getirme işlevi”ni bile yerine getirmeyip “koyver-gitsin” anlayışını benimsemiş görünüyor.

Bunun istisnası ise “koyverilen meseleler”e ses çıkaranlara yönelik baskılar... Saray devleti, tüm ceberut haliyle kendine muhalif toplumsal hareketleri, en zorba yöntemleri kullanarak sindirmeye çalışıyor. Tıpkı toplumun genel çıkarlarından uzaklaşmış, ideolojisini ve politikaları topluma benimsetme olanağı kalmamış, iktidarını koruyabilmenin tek seçeneğini otoriterizm olarak gören diğer tüm iktidarlar gibi.


Tarih bize halkını ikna edemeyip, otoriterizme yönelen iktidarın uzun süre devam etmediğini, çöktüğünü gösteriyor. Eğer söz konusu iktidar sadece bir parti ise ve devletin tümüne sirayet etmediyse, çöküş; partinin iktidardan düşmesiyle sınırlı kalıyor. Ancak siyasal iktidar, devlet içinde güçlendiyse hele devlet partisi ya da parti devleti durumu hasıl olduysa iktidarın çöküşü güç hale geldiği kadar çöküşün etkileri de sarsıcı oluyor. Ve hatta -sermaye birikim rejimiyle de ters düşüyorsa- durum, devletin tamamen ortadan kalkmasıyla bile sonuçlanabiliyor. AKP, 19 yıllık iktidarı boyunca adım adım devletin tüm kurumlarına sirayet etti ve nihayet partili cumhurbaşkanlığı sistemi ile devletin tüm yetkilerini “tek adam”da topladı. Ama gelinen noktada AKP’nin “tek adam” rejimi toplumun en acil, en yaşamsal sorunlarını dahi çözemiyor; çözmek bir yana varlığını yeni sorunlar üretmek üzerine kurduğu, her geçen gün yeniden teşhir oluyor. Toplum için felaket olan meseleler AKP ve şurekası için bekâ nedeni haline gelmiş durumda.

Sadece ormanlar değil, tüm devlet mekanizması alev almış, yanıyor! Bu yangın “Erdoğan gitsin yerine ben geleyim, AKP gitsin benim partim devlet partisi olsun” anlayışıyla söndürülemez!

Yangın ancak toplumun tüm kesimlerinin sorunlarını çözecek bir yaklaşımla ve toplumsal barışın, demokrasinin, insan haklarının, adaletin tesis edileceği yeni bir anlayışı egemen kılmakla söner! Kurulacak seçim sandığında, AKP’den ya da Cumhur İttifakı’ndan üç beş oy fazla alınarak iktidar değişmez! Zaten Cumhur İttifakı karşısındaki Millet İttifakı partilerinin de ne AKP’nin koyverdiği konuları çözmek gibi bir derdi ne de bu konuda dişe dokunur alternatif bir programı var.

Türkiye’de gerçek anlamda bir iktidar değişimi ancak devletin de -tek adam rejimine son verilmesi başta olmak üzere- köklü biçimde dönüşümüyle olabilir. Bu da mevcut muhalefet partileriyle değil, halkın mücadelesiyle gerçekleşebilir! Irkçı saldırılara karşı tepkileri, kadın hareketinin kararlılığını, işçi eylemlerini ve yanan ormanlarda halkın dayanışmasını gördükçe kendi adıma “Türkiye’de demokratik bir dönüşüm konusunda hiç de karamsar değilim!”

Ez cümle: Türkiye halklarının birlikte mücadelesi bu yangını söndürür!