29 Eylül 2011 Perşembe

Bir direniş öyküsü TEKEL

ÖZGÜRCE
30/09/2011

İşçi sınıfı, “sınıf” bilincine ulaşma sürecinde ve sonrasında gerçekleştirdiği mücadelelerle sadece daha iyi çalışma ve yaşama koşullarını sağlayacak haklar elde etmekle kalmamış burjuvazinin “kendine demokrasi” anlayışı yerine tüm toplum kesimlerini kapsayan özgürlükçü demokrasi anlayışının ete kemiğe büründürülmesini de sağlamıştır. Ancak gelin görün ki emekçi kesimlerin çok büyük bölümü sahip olduğu ya da olamadığı hakların sınıf kardeşlerinin mücadelesiyle kazanıldığını bilmemektedir. Dolayısıyla da emekçilerin çoğunluğu sahip olduğu hakları korumanın ya da yeni haklar elde etmenin sadece ve sadece mücadeleyle mümkün olabileceğinin bilincinde değildir.


Emekçilerin sınıf bilincinden uzak kalmalarında en önemli etken mücadele deneyimlerinin hafızalarda canlı tutulamaması ve bu deneyimlerin yeni mücadelelere basamak yapılamamasıdır. Bunun en son örneği TEKEL direnişidir. 78 gün Türkiye’yi sarsan, dünyada yankılanan “şanlı” TEKEL direnişi üzerinden henüz iki yıl bile geçmeden hafızalardan silinmeye yüz tutmuştur. Oysa TEKEL direnişi başlamasından sonlanmasına kadar tüm aşamaları Türkiye işçi sınıfı için birer ders niteliğindedir.

Evrensel Basım Yayından çıkan Bir Direniş Öyküsü TEKEL isimli kitap, hafızalardan silinmeye yüz tutmuş olan TEKEL direnişini yeniden canlandırmıştır. Kitap, Sevgi Yılmaz’ın direnişin 58. gününden 78. gününe kadar direnişteki 52 işçiyle (Bu işçiler arasında çeşitli düzeyde sendika yöneticileri de vardır) ve direnişin beş ay sonrasında Tek Gıda İş Başkanı Mustafa Türkel’le yaptığı söyleşilerden oluşmaktadır.

Yapılan görüşmelerde işçilerin devlete, siyasi iktidara, sendika ve sendikacılara, etnik farklılıklara, sol parti ve gruplara yönelik algıları son derece açık biçimde ortaya konulmaktadır. Ayrıca Mustafa Türkel ve diğer sendikacılarla yapılan söyleşilerde Türk İş ve diğer konfederasyonların direniş sürecindeki tavırları değerlendirilirken, sendikacıların işçilere yönelik algıları da görünür hale getirilmektedir. Söyleşilerin direnişteki gün de belirtilerek aktarılması kitabın en özgün yanıdır. Bu sayede direniş sürecinde işçilerin algılarında yaşanan değişim de görünür hale gelmiştir.

Bu kitap; Türkiye’de son yıllarda gerçekleştirilmiş en etkili işçi direnişini doğrudan işçilerin ağzından bizlere aktarması, TEKEL direnişini kalıcılaştıran bir belge olmasının yanı sıra söyleşilerle açığa çıkan işçilerin ve sendikacıların sınıf mücadelesi için son derece önemli konulardaki algı, görüş ve değerlendirmeleri önümüzdeki süreçte özellikle sendikalar ve devletin emekçi kesimler tarafından yeniden sorgulanmasını sağlayacak bir içeriğe sahiptir. Bu bağlamda Bir Direniş Öyküsü TEKEL, Türkiye’de sınıf araştırmaları konusunda önemli bir bilgi kaynağı da olacaktır.

Not: Tek Gıda İş Genel Başkanı Mustafa Türkel bu kitapta yer alan söyleşide bana yönelik olarak bir takım eleştiri/ithamlarda bulunmuştur. Bu eleştiri/ithamlara karşılık olarak yanıtımı önümüzdeki hafta bu köşede yer vereceğim.

9 Eylül 2011 Cuma

19. Dünya İş Sağlığı ve İş Güvenliği Kongresi üzerine....

ÖZGÜRCE
09/09/2011

19. Dünya İş Sağlığı ve İş Güvenliği Kongresi 11-15 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştiriliyor. Türkiye, iş kazaları ve meslek hastalıklarının en yüksek olduğu ülkelerinden birisi. Resmi kayıtlara göre 2000-2009 döneminde Türkiye’de 784 binden fazla iş kazası olmuş ve bu kazalarda 10 binin üzerinde emekçi yaşamını yitirmiş. Resmi kayıtlara girmeyen iş kazaları ya da meslek hastalıkları (Önlenebilir oldukları halde gerçekleştiği için bunları “iş cinayeti” olarak tanımlamak gerekir) nedeniyle ölen ve sakat kalan emekçilerin sayısını tahmin edebilmek ise neredeyse imkansız.


Emekçilerini, iş başında kaza ya da meslek hastalığı adı altında ölüme göndermede başı çeken Türkiye’de Dünya İş Sağlığı ve İş Güvenliği Kongresi’nin yapılması olumlu karşılanabilir. Öyle ya tüm dünyadan iş sağlığı ve iş güvenliği konusundaki uzmanlar gelince bu konuda düzenleme ve denetleme görevini üstlenen devlet yetkilileri(miz) ve işverenler(imiz) onlardan bir şeyler öğrenir de belki bir kaç emekçi ölmekten ya da sakat kalmaktan ya da daha doğru bir ifadeyle iş cinayetlerine kurban gitmekten kurtulabilir(?)

Ama işin aslı hiç de öyle değildir. Her şeyden önce uluslararası düzeyde yapılan bu kongrenin kaygısının işçilerin sağlığı ve güvenliği olmadığı adından bile anlaşılmaktadır. İşçi sağlığı yerine “iş sağlığı” kavramını tercih eden kongre, işçinin değil işin sağlığını yani işletmenin verimliliğini, kârlılığını hedeflemektedir. Zaten Kongre amacını “...tüm dünyada önleme kültürünün yaygınlaşmasını sağlamak ve iş sağlığı ve güvenliği ile bağlantılı yeni bilgi ve tecrübelerin alışverişine olanak tanımak” biçiminde açıklamaktadır. Yani kongre, iş kazaları ve meslek hastalıklarının emek sömürüsüne dayanan kapitalist üretim sisteminin bir sonucu olduğunu görmezden gelerek, iş sağlığı ve iş güvenliğini bir kültür meselesi olarak göstermeye çalışmaktadır.

19. Dünya İş Sağlığı ve İş Güvenliği Kongresi’nin düzenleyicileri ve organizasyon komitesindeki kurumlara bakıldığında bu kongrenin emekçileri iş cinayetlerine kurban gitmekten kurtarma kaygısı taşımadığı bir kez daha görülmektedir. Kongre düzenleyicileri Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), Uluslararası Sosyal Güvenlik Birliği (ISSA) ve ev sahipliğini de üstlenen Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığıdır. Düzenleyiciler arasındaki iki uluslararası kurum kapitalist sömürünün bir miktar törpülenmesi amacıyla kurulmuşlardır. Ancak bu örgütler 1970’ler sonrası neoliberal süreçte sömürüyü törpülemek bir yana küreselleşmeyle birlikte yoğunlaşan ve yaygınlaşan sömürü düzenini meşrulaştırma işlevi görmüşlerdir. Örneğin Türkiye’de ve dünyada giderek artan iş cinayetleri karşısında bu örgütler ciddi bir mücadelede bulunmak bir yana cinayetleri görmezden gelmişlerdir. Kongrenin düzenleyicilerinden ve ev sahibi konumunda bulunan Çalışma Bakanlığı, Türkiye’de emekçilerin sağlığı ve güvenliğinden sorumlu kurumların başında gelmektedir. Ancak bakanlık, emekçilerin can güvenliğini sağlayacak düzenleme ve denetimleri yerine getireceğine; küresel rekabeti yani işletmelerin kârlığının gerekçe göstererek emekçileri koruyan mevcut düzenlemeleri dahi ortadan kaldırmakta ve denetim görevini gereği gibi yerine getirmemektedir. Bu bağlamda Çalışma Bakanlığı, Türkiye’deki iş cinayetlerinden sorumlu olan kurumların başında gelmektedir.

19. Dünya İş Sağlığı ve İş Güvenliği Kongresi’nin organizasyon komitesinde devleti temsilen Sağlık Bakanlığı, Çevre ve Orman Bakanlığı ile Çalışma Bakanlığına bağlı kurumlar bulunmaktadır. Bunun yanı sıra işveren kuruluşları, işçi sendikaları ve meslek kuruluşları da Kongre’nin organizasyon komitesinde yer almaktadır. Çalışma Bakanlığının sergilediği yaklaşımın hükümetin genel politikalarının bir parçası olduğu düşünüldüğünde kongreye katılan diğer iki bakanlığın da kongrede farklı bir açılımı olmayacağı ortadadır. İş cinayetlerinin temel nedeni kapitalist üretim sisteminde egemen olan sermayenin daha fazla kâr uğruna emekçilerin yaşamlarını hiçe sayması olduğuna göre sermaye kesimini temsil eden işveren kuruluşlarının kongrede emekçilerden yana bir tavır sergilemeleri doğal olarak beklenemez.

Bu durumda geriye işçi sendikaları ve meslek kuruluşları kalmaktadır. İşçi sendikalarının özellikle konfederasyon düzeyinde iş cinayetlerine yönelik tavrı son derece yetersiz ve tutarsızdır. İş başında her yıl binlerce emekçinin öldüğü on binlercesinin sakat kaldığı, hastalandığı bir ülkenin sendikaları örgütlü oldukları işyerleri dışında (Örgütlü işyerlerindeki tutumları da tartışmalıdır) yaşananları görmezden geldikleri gibi bu konuda emekçiler aleyhine getirilen düzenlemelere karşı da hiçbir mücadele yürütmemektedir. Kısacası kongre organizasyonunda yer alan işçi konfederasyonlarının işçi sağlığı ve güvenliği konusunda şimdiye kadar izledikleri yetersiz ve tutarsız tavrı burada da sürdüreceklerine kuşku yoktur.

Emekçilerin iş cinayetlerine kurban gitmelerinin önlenmesi konusunda hiçbir umut vermeyen 19. Dünya İş Sağlığı ve İş Güvenliği Kongresi’nin adı, amacı, düzenleyicileri ve katılımcıları kendi içerisinde son derece tutarlıdır. Ancak bunun bir istisnası vardır ki o da Türkiye’de emek mücadelesinin iki önemli örgütü TMMOB ve TTB’nin Kongre organizasyon komitesi içerisinde yer almış olmasıdır. Umarız bu iki örgütün her yönüyle emekçilerin çıkarları için tartışmalı olan bu kongreye katılmasının haklı gerekçeleri vardır ve bu gerekçeleri en kısa zamanda kamuoyu ile paylaşırlar(!)

2 Eylül 2011 Cuma

Barış mücadele ister!..

ÖZGÜRCE
02/09/2011

Başbakan 61. Hükümet Programının sunumunda diyor ki : “Savunma sanayiinde bu güne kadar önemli bir aşama kaydettik. Sektörün ihracatını 1 milyar dolara, cirosunu 2,3 milyar dolara ulaştırdık. TSK’nın silah ve teçhizat ihtiyaçlarının yurt içinden karşılanma oranını yüzde 50’ye çıkardık. Savunma sanayiinde yürüttüğümüz projelerle 2023’te kendi milli tüfeğini, topunu, tankını, helikopterini, uçağını, insansız hava araçlarını, uydularını tasarlayan, üreten ve ihraç eden bir Türkiye hedeflemekteyiz.


12 Haziran öncesinde dönemin Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek ise Ankara Kazan’a yaptığı ziyarette şunları söylüyor: “Ankara özellikle savunma sanayi alanında da marka olacak.” “…savunma sanayisinin getirisi yüksek.” “…savunma sanayine yapılacak 8 milyar dolarlık yatırımın 6 milyar doları Kazan’a yapılacak. Kazan Türkiye’nin savunma üssü olacak.”

Başbakan’ın ve Cemil Çiçek’in söylemlerinden de anlaşılacağı üzere AKP Hükümetinin “savunma” yani “silah” yani “savaş” sanayine yönelik hevesi TOBB’un 2011 yılı Ağustos ayında yayınladığı Türkiye Savunma Sanayi Sektör Raporu 2010’da da açıkça görülmektedir. Rapora göre Türk savunma sanayi üretimi 2010 yılı verilerine göre 2000 yılına nazaran yüzde 100 seviyesinde bir artışla 3 milyar Dolar’a çıkmıştır. Ekonomik krize rağmen Türkiye’nin savunma harcamaları 2008 yılı sonrasında yüzde 6.6’lık artış göstermiştir. Kriz nedeniyle ücretlerin baskılandığı ve sosyal harcamalarda kısıtlamaya gidildiği bu dönemde Türk savunma sanayi ARGE’ye önemli miktarlarda bütçe ayırmış ve 2008 yılında toplam 500 milyon Dolar olan ARGE harcaması 2010 yılı itibarıyla 650 milyon Dolar’ı aşmıştır.

Evet Cemil Çiçek’in de belirttiği gibi kapitalizmin krizde olduğu, sermayenin kâr oranlarının düştüğü her dönem gibi 2008 krizi sonrası ve muhtemel yeni bir krizin arifesinde “savunma sanayinin getirisi yüksektir”. Bu nedenle sermaye bu kârlı ama aynı zamanda da “kanlı” olan bu alana yatırımlarını giderek arttırmaktadır(!)

Türkiye’deki bu gelişmeler, elbette ki dünyadaki gelişmelerden kopuk değildir. Dünyada da ulus devletlerin teşvikiyle daha da kârlı hale gelen savaş sanayi sermayenin ağzının sulanmasına neden olmaktadır. Ancak savaş sanayine yapılan yatırımın kâra dönüşmesi ve kapitalizmin krizini aşabilmesinde kaçınılmaz olan, üretilen silahların tüketilmesidir. Bunun için de halkların birbirine düşmanlaştırılması ve anaların çocuklarını savaşa yani ölüme göndermeye razı edilmesi gerekir(!)

Birbirine düşman edilmeye çalışılan halklar hangi ulus hangi etnik köken ve hangi dinden olursa olsun yoksul emekçilerden oluşur. Emekçiler önce ekmek elde edebilmek için silahların üretiminde işçi olarak çalışmaya mecbur bırakılır. Daha sonra milliyetçi, şoven propagandalarla birbirlerine düşman edilir ve en sonunda da savaş meydanlarında kendi ürettikleri silahlarla birbirlerinin kanını dökerler. Sermaye ve onun temsilcisi olanlar da emekçinin önce teri daha sonra da kanı üzerinden iğrenç sistemlerini devam ettirmenin keyfini sürerler(!)

Sözün özü: Tarihsel süreçte de bakıldığında savaş, kapitalizmin krizlerinden kurtulup kendini var edebilmesinin yegâne aracı olmuştur. Dolayısıyla kapitalist sistemde barışı beklemek anlamsızdır. Onurlu bir barış için önce barışın önünde engel olan güçle mücadele etmek gerekir(!)

Dünya Barış Günü kutlu olsun…