29 Temmuz 2022 Cuma

Araba Sevdası

                                        30 Temmuz 2022

Kemal Kılıçdaroğlu, pazartesi akşamı sosyal medya üzerinden yayımladığı kısa videoda otomobiller üzerindeki yüksek vergi oranlarına değindi, sonrasında bu videonun kaydını Twitter hesabından paylaşırken de “Birkaç ay araç almayı ertelerseniz, Bay Kemal olarak sözümdür: İkinci el araba parasına, sıfır araba aldıracağım sizlere” notunu düştü. Kılıçdaroğlu’nun gençlere sıfır otomobil vaat eden konuşması ve paylaşımları bundan yaklaşık 125 yıl önce (1898) yayımlanmış bir romanı, Türk edebiyatında ilk realist roman örneği olarak da kabul edilen Recaizade Mahmud Ekrem’in Araba Sevdası adlı eserini anımsattı.

19. yüzyıl sonlarında kaleme alınmış olan bu romanda sözü geçen bir at arabasıydı ve Kılıçdaroğlu’nun gençlere vaat ettiği otomobille arasında doğrudan bir bağ yoktu elbette. Ancak

Osmanlı’nın çöküş döneminde Avrupa’da -yaşanan sınıf çelişkilerini, mücadeleleri görmezden gelerek- burjuvazinin şaşaalı yaşamına öykünen; bunu yaparken de içinde yaşadığı topluma yabancılaşan, “Batılılaşma” anlayışını yeren bu romanla ekonominin çöküşte olduğu işsizliğin, yoksulluğun giderek derinleştiği bugünlerde Kılıçdaroğlu’nun yaptığı otomobil vaadi -ironiyle karışık- bir çağrışıma neden oldu bende.

Şunu kabul etmek gerekir ki, “Araba Sevdası” romanının yayımlanmasını takip eden yıllarda otomobil teknolojisi öyle süratle gelişti, otomobilin üretim sistemi ve toplumsal ilişkiler üzerinde etkisi öyle belirleyici oldu ki 20. yüzyıl için “otomobilin yüzyılı” tanımlaması bile yapıldı. Yani otomobil, sadece bir ulaşım aracı olmanın ötesinde kapitalizmin 19. yüzyılın son çeyreğinde içine girdiği derin bunalımdan çıkmasında önemli katkısı olan bir “can simidi” oldu. 21. yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakmaya yaklaşırken, otomobilin halen kapitalizmin ve onun siyasi temsilcileri için “can simidi” olma işlevini sürdürdüğünü görüyoruz. Belli ki egemenler yenisini bulana kadar otomobilin bu özelliği sürecek, kim bilir belki 21. yüzyıl da “otomobil yüzyılı” olarak anılır.

Otomobilin yüzyıllara damgasını vurmasını sağlayan bir meta haline gelmesi, her şeyden önce Ford otomobil fabrikasının kurucusu H. Ford’un geliştirdiği bant sisteminin F. Taylor’un “Bilimsel Yönetimin İlkeleri”yle buluşmasıyla ortaya çıkan ve Fordizm olarak adlandırılan üretim ve yönetim tekniklerinin tüm kapitalist üretim sistemindeki belirleyici etkiyle olmuştur. Kapitalist üretim sisteminde Fordizmin belirleyici etkisini aşarak 20. yüzyılın son çeyreğinde üstünlüğü ilan edilen yine otomobil üretimi üzerinden geliştirilen ve Toyotizm olarak da anılan “yalın üretim modeli”dir.

Fordizm’den Toyotizm’e geçişte en önemli değişim şüphesiz çalışma rejiminde olmuştur. Toyotizmle beraber, statü hukuka dayanan, emekçilere güvence sağlayan sosyal haklar ve çalışma standartları içeren Fordizmin yerini emekçiler için güvencenin ve çalışma rejiminin kurallarının ortadan kalktığı, esnekliğin sınırsız hale geldiği bir üretim biçimi almıştır.

Fordizmin ve Toyotizmin ortak yönü; bir taraftan üretim sürecinde emek sömürüsünü daha fazla arttırırken, diğer taraftan tüketimi sürekli olarak arttırmaktır. Tüketim konusunda otomobilin diğer ürünlerden farkı, sadece otomobilin satın alınması değil, beraberinde yol, köprü gibi alt yapı yatırımları gerektirmesi, petrole bağımlılığı artırması ve ulaşımı kolaylaştırarak ticareti, turizmi canlandırmasıdır.

Bu nedenle ekonominin dinamosu olarak görülen otomobilin satın alınması, kullanılması sadece otomobil üreticileri değil burjuva siyasetçiler tarafından da özendirilmiştir. 20. yüzyıl diktatörleri otomobili diktatörlüklerinin güç sembolü olarak görmüş, büyük önem vermiştir. Örneğin Hitler Volkswagen’in, Mussolini Fiat’ın gelişmesi ve halkın satın alması için büyük çaba sarf ederken, modern otomobilin atası kabul edilen H. Ford, Sovyetlere karşı Nazizm’i desteklemiştir. Burjuva siyasetçiler, faşistler ve Naziler otomobili desteklerken, toplu taşımayı savunanlar ise “komünist” olarak tanımlanmıştır.

21. yüzyılda da değişen pek bir şey yoktur. Burjuva ideologlar ekonomik refahı otomobil sayısının nüfusa oranıyla ölçmeye çalışırken, siyasetçiler de otomobil üzerinden toplumun desteğini alma çabası içindedir. Örneğin “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”ne geçiş referandumunun propaganda sürecinde Erdoğan, Türkiye’nin fikrî mülkiyet haklarına sahip olduğu ilk otomobilinin üretileceğini -büyük bir debdebeyle- ilan etmiştir. 2022 yılında seri üretime hazır hâle geleceği açıklanan Togg’dan henüz bir haber yoktur(!)

Halkı enflasyonla, işsizlikle, yoksullukla boğuşan; yeterli beslenemeyen, sağlık ve eğitim hakkını kullanamayan; üstelik tüm bu sorunları ifade etme özgürlüğünden yoksun olunan bir ülkede Kılıçdaroğlu’nun “araba sevdası” diğer burjuva siyasetçilerden farkı olmadığını göstermiştir.

22 Temmuz 2022 Cuma

KYK borçları ve HDP farkı…

23 Temmuz 2022

Ekonomide yaşanan çöküş ve özellikle enflasyondaki hızlı yükselişle birlikte üzeri bugüne kadar örtülmeye çalışılan sosyal sorunlar yakıcı biçimde hissedilir hale geldi. Giderek ağırlaşan sorunlar, AKP iktidarının daha fazla sorgulanmasına neden olurken; iktidara alternatif arayışında olanlara da “bu sorunlara yaklaşımı” üzerinden muhalefeti değerlendirme olanağı sundu.


Barınma, beslenme, sağlık, sosyal güvenlik… derken, “Kredi ve Yurtlar Kurumu (KYK) öğrenim kredisi faizlerinin -enflasyon farkının yansıtılmasıyla- yüzde 130’lara yükselmesi ve öğrencilerin geri ödenmesi gereken borçların aldıkları kredinin neredeyse üç katına çıkması” son günlerde en çok tartışılan sorunların başına yerleşti. 


Kredi borçlarına uygulanan fahiş faiz (enflasyon farkı) artışına karşı öğrencilerin yükselen tepkisi

ve muhalefetin eleştirileri üzerine saray/AKP hükümeti KYK kredi borçları için bir düzenlemeye gitmek zorunda kaldı. Öğrencilerin öğrenim kredisi borçlarını enflasyon ve faiz farkı olmaksızın, sadece anaparayı geri ödeyeceklerine yönelik açıklama, pazartesi günü yapılan Kabine Toplantısı sonrasında, bizzat Erdoğan tarafından yapıldı. Bu açıklamada Erdoğan, öğrenim kredisi alan 3 milyon 157 bin gencin bulunduğunu ve bu uygulamayla "26 milyar liralık yükün öğrencilerin sırtından kaldırılacağını" söyledi. Ayrıca KYK vasıtasıyla 2002'de lisans öğrencilerine 45 TL aylık öğrenim kredisi verilirken; 2022'de lisans öğrencilerine 850 TL verildiğini de -övünerek- sözlerine ilave etti.


Cumhuriyet tarihinde vergi borçlarını silerek, teşvik ve istisnalar tanıyarak sermayeye en fazla kaynak aktaran hükümetin başındaki kişinin “gururla” açıkladığı KYK kredilerinden silinen faiz miktarı (öğrenci başına ortalama 8 bin 250 TL civarındadır) şirketlerin silinen borçlarının yanında “devede kulak” bile değildir. Öte yandan 2002’de 45 TL’lik öğrenim kredisi ile yaklaşık 3,6 gram altın alınabilirken, bugün ödenen 850 TL ile sadece 0,87 gram altın alınabilir. Yani 2022’de öğrenim kredisinin alım gücü 20 yıl öncekinin neredeyse dörtte biri kadardır. Bugün bir öğrencinin aldığı krediyle memleketine gidiş-dönüş otobüs bileti almakta bile zordur örneğin… Öğrencilerin ne beslenme, barınma, ulaşım ne de eğitim araç-gereç ihtiyaçını karşılamayan kredilerin geri ödenmesi ise ayrı bir problemdir. Zira yükseköğretim mezunu gençlerin önemli bölümü işsizdir; iş bulup çalışabilenlerin çok büyük kısmı ise asgari ücret seviyesinde ya da daha altında bir ücretle çalışmaktadır. Bu nedenle faiz bir yana, gençler aldıkları öğrenci kredisinin ana parasını ödemekte dahi zorlanmaktadır.  


Erdoğan, KYK öğrenim kredisi faizlerinin silinmesini propaganda vesilesi haline getirmek isterken kaş yapayım derken göz çıkarmış; öğrencilerin, gençlerin 20 yıllık AKP iktidarında yoksulluğa, işsizliğe itildiğini adeta itiraf etmiştir. 


Seçim sahtı mahalline girilen bir süreçte iktidar kadar, iktidar alternatifi olarak görülen muhalefetin meseleye yaklaşımı da önemlidir. Öğrencilerden gelen tepkiler üzerine konuyu gündeme ilk getiren CHP lideri Kılıçdaroğlu, ”Faizli KYK borçlarını ödemeyin! Bir sene içinde iktidara geliyoruz; iktidara geldiğimizde sizden sadece ana para talep edilecek, o da iş bulduğunuzda.” çıkışı yapmıştır. İYİ Parti’nin bu konuda önerisi, öğrencilerin sosyal sorumluluk projelerinde çalışarak KYK kredi borçlarını ödemeleri”dir. DEVA Partisi ise “Kredi borcununun peşin ödenmesi durumunda enflasyondan kaynaklanan faiz artışından vazgeçilmesi ve öğrenciler iş sahibi olana kadar geri ödemelerin ertelenmesi”ni önermiştir. 


Millet İttifakı içinde yer alan bu partilerden İYİ Parti ve DEVA’nın önerisitefeci devlet” anlayışının savunulmasından öteye gitmezken, AKP’nin faizleri silerek attığı geri adım Kılıçdaroğlunun önerisine paraleldir. Bu nedenle Erdoğan’ın açıklaması sonrasında sosyal medyada, faizlerin silinmesinden dolayı teşekkürü -AKtrollerin tüm çabasına rağmen- Erdoğan değil, Kılıçdaroğlu almıştır.  


Millet İttifakı partileri ile AKP iktidarı, aralarındaki nüans farklılıklarına rağmen öğrencileri borçlandırmaya dayanan liberal uygulamanın devamında ortaklaşırken, parlamentodaki muhalefet içinden tek farklı öneri HDP’den gelmiştir. HDP, üniversite eğitimi sırasında öğrenim ve katkı kredisi alıp borçlanan milyonlarca öğrencinin borçlarının silinmesi için bir kanun teklifi hazırlayarak TBMM Başkanlığı’na sunmuş; bu teklifinde, KYK’ya olan tüm borçlarının silinmesini ve öğrencilere bundan böyle “karşılıksız burs” verilmesi gerektiğini savunmuştur.


Öğrencilerin kredi ile borçlandırılması, eğitimin piyasalaşarak sermaye için kâr alanı haline gelmesine yol açan neoliberal dönüşümün sonucudur. Neoliberal dönüşüm sürecinde dışsal faydası -toplumsal yararı- yüksek bir alan olan ve bu nedenle de okul öncesinden yükseköğretime kadar kamusal bir hizmet olarak sunulması gereken eğitim; bireyler arası rekabetin arenasına dönüşmüştür. Özellikle AKP döneminde mantar gibi biten özel okullar, özel üniversiteler ve “her ile üniversite, her ilçeye fakülte ve yüksekokul açma politikası”, sadece büyük sermayeyi değil, -evini kiralayarak vs- orta halli yurttaşları da “öğrencileri gelir kapısı olarak görme” anlayışına ortak etmiştir. 


Karşılıksız burs”u savunarak HDP, sadece aşırı yükselen enflasyon ve işsizlik nedeniyle milyonlarca gencin borcunu ödeyemez duruma gelmesine çözüm bulmanın ötesinde “devletin -Anayasa’da da yer alan- sosyal işlevlerini” anımsatmıştır! Eğitimden sağlığa, sosyal güvenlikten barınmaya, istihdama kadar tüm sosyal sorun alanlarında bu yaklaşımı sürdürmesi ve önerilerini daha da somutlaştırması, “çözümün adresi” olma yolunda HDPye önemli katkı sağlayacağı gibi seçimlerde Demokrasi İttifakı’na yönelik toplumsal desteği de arttıracaktır. 

8 Temmuz 2022 Cuma

HDP’nin siyaseti üzerine…

                                   9 Temmuz 2022
Fehim Taştekin Al Monitor’daki (1 Temmuz) yazısında, okurlarıyla “İktidarın dış politika tercihlerinin arkasına dizilen muhalefet bir türlü tutarlı bir söylemle karşı duruş sergileyemiyor” tespitini paylaşıyor. Bu tespit sadece dış politika için değil ekonomiden sosyal politikalara, enerjiden sağlığa hemen her alan için geçerli. Sadece CHP ve 6’lı masadaki diğer muhalefetle de sınırlı değil bu durum, pek çok konuda ama özellikle ekonomi politikalarına dair HDP için de benzer bir tespit yapılabilir aslında. HDP’nin ekonomi politikaları üzerine “AKP iktidarının da muhalefetin de takipçisi olduğu ana akım politikaların ötesinde” alternatif bir çözüm önerisine tanık olamıyoruz örneğin.
Madem ekonomiden söz açtık oradan bir misalle devam edelim: Son zamanlarda sıkça gündemde olan Merkez Bankası (MB) konusunda diğer muhalefet gibi HDP de MB’nin -siyasi iktidardan- bağımsız olması gerektiğini savunan açıklamalar yapıyor. Peki iktidardan bağımsız olduğunda MB’yi kim yönetip yönlendirecek? Piyasanın “görünmeyen el”i mi yapacak bunu? Piyasanın o “görünmeyen el”inde işçinin, emekçinin, yoksul halkın bir hükmü var mı? Yok tabi! Tamamen piyasa aktörlerinin yani ulusal ve uluslararası sermayenin çıkarlarına göre hareket eden bir mekanizma “görünmeyen o el”. O halde MB bağımsızlığını savunmanın, HDP’nin temsil ettiği kitlenin çok önemli kısmının hayrına olduğunu söylemek mümkün değil. Bu durumda savunulması gereken MB’nin bağımsızlığı yerine, seçim sisteminden iktidarın işleyişine kadar “tüm siyasetin demokratikleştirilmesi” değil midir? Siyasetin demokratikleşmesinin yolu ise toplumun tüm kesimlerinin özgürce örgütlenmesi ve tüm karar alma mekanizmalarında yer almasından geçmez mi? HDP bunu neden daha açık biçimde savunmuyor o halde? Egemen ideolojiye aykırı bir çıkış yapıp marjinal görünmekten mi çekiniyor yoksa?
Bir diğer örneği de “ülkede en yakıcı gündem olan enflasyon, ücretler ve yoksullaşma” üzerinden verelim: Geçen hafta bu köşede yine değinmiştik; Türkiye, 7 yıldır üst üste Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun (ITUC) yayımladığı Küresel Haklar Endeksi’nde, 148 ülke içinde “işçiler için en kötü 10 ülke” arasında yer alıyor. Örgütlenmeye çalışan işçilerin işten çıkarıldığı, grevlerin yasaklandığı, sendikacıların yargılandığı, haklarını arayan işçilerin polisten şiddet gördüğü bir ülkede ücretlerin enflasyon karşısında ezilmemesi, emekçilerin yoksullaşmaması mümkün mü? Gelin görün ki muhalefet, ücretlerin enflasyon karşısında erimesini eleştiriyor ama çözüm olarak çalışma yaşamında demokrasinin gerekliliğinden, bunun için de sınıf mücadelesinin önündeki engellerin kaldırılmasından söz etmiyor. Düzen içinde yer alan, sınıfsal tercihini yapmış muhalefetin bu tavrı anlaşılabilir ama HDP’nin de bu konuda net bir politika ortaya koyması gerekmez mi? Zira HDP Parti Programı’nın ilk cümlesi “İnsanlık tarihi bir mücadeleler tarihidir” sözüyle başlar ve “Emeğin ve ezilenlerin kurtuluşu için; özgürlük, barış ve adalet için mücadele eden güçlerin birliğinden oluşan Partimiz, insanlığın sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir dünyaya ulaşacağına inanır” sözleriyle sürer. Benzer anlayış HDP Tüzüğü’nde de defaaten ifade edilir.
Partinin en temel belgelerinde yer alan anlayışın gereği, HDP’nin bir an önce işçi hareketinin, sendikal mücadelenin içinde fiilen yer alanları bir araya getirerek işçi sınıfı mücadelesinin önündeki engellerin kaldırılmasını sağlayacak politika, strateji ve taktikler geliştirilmesi; bu süreçte HDP’ye düşen sorumluluk ve görevlerin neler olması gerektiğinin tartışılmasıdır. Bunlar sendika bürokratları ve sadece HDP’ye yakın sendikacılarla “dostlar alışverişte görsün” babından toplantılarla olmaz elbette. Özellikle bu yıl önemli başarılara imza atan -örneğin kargo çalışanlarını, Migros depo işçilerini, Antep’te tekstil işçilerini ve benzeri birçok işçi eylemini örgütleyen, grev yapan, kazanım elde eden- sendikalar, öncü işçiler toplantılara mutlaka davet edilmelidir. Birileri HDP’nin kimi politikalarını işçilerle birlikte belirlemesini de marjinallik olarak sunulacak olsa da…
Tam burada marjinalliğe dair büyük fotoğrafın içindeki şu ibretlik durumdan da söz etmeliyiz: Geçen hafta Genel Kurul’da belirlenen Danışma Kurulu içinde yer alan Prof.Dr. Şebnem Oğuz, Genel Kurul’un hemen ertesi günü öğretim üyesi olduğu Başkent Üniversitesi’nde istifaya zorlandı. Gerekçe, yasal bir parti olan HDP’nin bir kurulunda görev alarak üniversitenin bir çalışanının isminin HDP ile yan yana gelmesiydi. Partiyi kapatma davası, hemen her gün partililere yönelik operasyonlar üzerine bir de sevgili Şebnem’in karşı karşıya kaldığı durum, HDP’nin devlete (ve devletten çok devletçi kesilenlere) nasıl “marjinal” göründüğünü ortaya koymuyor mu zaten? Örnekler çoğaltılabilir. Dolayısıyla “Daha ne kadar marjinalleştirilebilir ki?” sorusu devreye girer burada. Kaldı ki kuruluşundan bu yana HDP, “düzen partisi” olmadığını söyleyip “radikal demokrasi”yi savunmuyor muydu? Radikal demokrasi sadece Kürt meselesinin çözümü için mi geçerli? Tutarlı siyaset, başta ekonomi olmak üzere diğer sorunlar için de “radikal” çıkışları gerektirmez mi?
Şunu rahatlıkla iddia edebiliriz ki HDP’nin sadece Kürt meselesinde değil Türkiye toplumunun temel meselelerinde açıklıkla ortaya koyacağı “radikal” politikaları (bu noktada Demirtaş’ın “İğneyi Kendimize…” başlıklı yazısında söz ettiği “değişim”le de özdeşlik kurulabilir) oy kaybettirmez, tam tersine düzen partileri karşısında çözümün adresi olmasını sağlar!

1 Temmuz 2022 Cuma

Çalışma Bakanı’nın yıkmak istediği zihniyet(!)

                                    2 Temmuz 2022

“Türkiye’nin en büyük bin şirketi içerisinde sendikalaşma oranı yüzde 13 seviyesinde; bu, çok ciddi bir sorundur. Emekçiler örgütlenmedikleri zaman ücretler, asgari ücret düzeyinde sıkışıp kalıyor. Bunun aşılması için örgütlenme özgürlüğünü kısıtlayan zihniyeti yıkmamız lazım.”

Bu sözlerin bir işçi önderine ya da işçi sınıfının temsilcisi bir siyasi parti liderine ait olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Bu sözler, 2016’dan bu yana -yani yedi yıldır üst üste- Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun (ITUC) yayınladığı Küresel Haklar Endeksi’nde 148 ülke içinde “işçiler için en kötü 10 ülke” arasında yer alan Türkiye’nin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı’na ait.

ITUC, her yıl ülkeleri uluslararası hukuk normlarında kabul görmüş sendikal hak ve özgürlükleri içeren kolektif hakların hükümetler ve işverenler tarafından ihlal edilip edilmediğini değerlendiriyor ve bir derecelendirme yapıyor. İşte bu derecelendirmede Türkiye hak ihlallerinin en fazla olduğu 10 ülke içinde yer almayı alışkanlık haline getirmiş durumda.

Türkiye’nin altı yıldır “utanç verici” bu liste içinde yer almasına neden olan gerekçeler ise şunlar: Örgütlenme hakkının ve sendikal faaliyetlerin polis şiddeti de kullanılarak engellenmesi, sendikalaşmaya çalışan işçilerin toplu işten çıkartılması, sendikacıların sendikal faaliyetleri nedeniyle yargılanması ve tutuklanması, siyasi iktidara yakın olmayan sendikalara ve üyelerine yönelik ayrımcılık, grevlerin yasaklanması ve baskı kullanılarak engellenmesi.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Bilgin, Türkiye’nin bu utanç listesinde yer almasının müsebbibi içinde yer aldığı hükümet değilmiş gibi örgütlenme hakkından söz ediyor, bununla da kalmayıp “… örgütlenme özgürlüğünü kısıtlayan zihniyeti yıkmamız lazım” sözleriyle çalışma yaşamından sorumlu bakan olarak mensubu bulunduğu hükümetin sahip olduğu zihniyetin ve dolayısıyla hükümetinin yıkılması gerektiğine işaret ediyor! Hem de öyle dost, ahbap sohbetinde falan değil, Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nda yani bakanlık görevini ifa ederken…

Bu söz Bakan’ın samimi düşüncesi olsa, bu sözün edildiği saat içinde, saraydan bakanın görevden affını istediği(!) ve bunun kabul edildiğine dair bir açıklama gelirdi. Bir bakanın içinde yer aldığı hükümetin yıkılmasını istemesi elbette absürt (gerçek dışı, saçma) bir durumdur. O halde “Söyleyene değil söyletene bak” atasözünü anımsamanın tam da vaktidir.

“… Örgütlenme özgürlüğünü kısıtlayan zihniyeti yıkmamız lazım” sözü Bakan’ın samimi görüşü olamayacağına göre, bu sözü hangi koşulların gereği olarak sarfettiğine bakmak gerekir. Gönül isterdi ki güçlü bir işçi hareketi olsun ve Bakan’ı bu sözleri söyletmeye mecbur bıraksın. Maalesef durum böyle değildir. Bu sözler, 20 yıllık iktidarı boyunca emekçilerin haklarını ellerinden alarak, onları güvencesizleştiren, yoksullaştıran bir partinin -Meclis’te kabul edilen ek bütçenin gerekçesinde yazdığı gibi- “sosyal adaleti sağlayacağı” ya da “ücretleri enflasyona ezdirmeyeceği” gibi “gerçek dışı” söylemlerin devamıdır.

Hükümet üyelerinin ve AKP temsilcilerinin son zamanlarda giderek daha çok tanık olduğumuz bu “saçmalama” hali şüphesiz seçim atmosferine girilmiş olunmasının bir tezahürüdür. Seçimler yaklaştıkça AKP kaybettiği toplumsal desteği geri kazanmak için Kürt meselesinde ve diğer pek çok konuda izlediği “omurga yoksunu” tavrını, geçmişte kendi oy tabanını oluşturan emekçi kitleler üzerinde yinelemektedir.

Hazine ve Maliye Bakanı, Tarım ve Orman Bakanı, İçişleri Bakanı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı ve diğerlerinin “saçmalama” olarak tanımlayabileceğimiz açıklamaları, suçluluğu örtme, gerçekleri saptırma ya da oy devşirme taktiği olarak değerlendirilebilir. Ama unutmamak gerekir ki ülkeyi yönetmekle yükümlü olanların bu denli ölçüsüz saçmalaması, karşılarında kendilerine çekidüzen vermelerini gerektirecek bir toplumsal gücün, muhalefetin bulunmamasındandır.

Örneğin Vedat Bilgin’in -en büyük işçi konfederasyonun temsilcisinin de bulunduğu bir ortamda- bu denli saçmalama cesaretini kendinde bulabilmesi, o anda ya da daha sonra bunu yüzüne vurabilecek basirette bir iradenin olmayışındandır. O halde hükümetin giderek artan saçmalamalarını anlamak/anlamlandırmak için “saçmalayana değil saçmalamaya olanak verene bak”mak gerekir.