EVRENSEL özgürce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
EVRENSEL özgürce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mart 2015 Cuma

Sözün Özü

ÖZGÜRCE
13/03/2015

Evrensel’de 12 yıldır her cuma günü yayınlanan “Özgürce” köşesini artık nihayete erdirmek gerektiğine karar verdiğimde, Evrensel ailesine bir “teşekkür ve veda” yazısı yazmanın bu kadar zor olacağını düşünmemiştim. Bu zor iş için masa başına oturduğumda 26 Nisan 2013 tarihli “Evrensel’de 10 yıl…” başlıklı yazı imdadıma yetişti. Yaklaşık iki yıl önce yazmış olduğum bu yazı Evrensel gazetesinin emekçilerine, okurlarına yönelik bugünkü duygularımı olduğu gibi yansıtmaktadır. Sizinle bu yazıyı paylaşarak veda etmek istiyorum: 
“Bu köşede ilk yazım yayımlandığında AKP iktidarının 5. ayıydı. AKP Hükümeti ilk önemli sınavında başarısız olmuş ve 1 Mart tezkeresini Meclisten geçirememişti. İkinci büyük sınavı, çalışma yaşamını esnekleştirmeyi, o döneme kadar kuralsızlık olarak ifade edilen çalışma biçimlerini kural haline getirmeyi amaçlayan 4857 sayılı İş Kanunu’nu Meclisten geçirebilmek için verilecekti. Bu sınavda başarılı olursa AKP, Türkiye’de neoliberal yeniden yapılanma sürecini nihayete erdirme görevinin gereği olarak, emekçiler başta olmak üzere geniş toplum kesimlerinin haklarını ortadan kaldırmaya yönelik çabalarını yoğunlaştıracaktı.
İşte bu atmosferde Evrensel’de yazmaya başladığım haftalık yazıların ilkinin başlığı ”Barış ve Özgürlük İçin Kapitalizmi Anlamak” oldu (25 Nisan 2003). Bu ilk yazıda amacımı ”…sizlerin de katkıları ile sınıf eksenli bir bakış içerisinde kapitalist sistemin parçalar halinde önümüze getirdiği dayatmaları, aralarındaki ilişkiyi de ortaya koyarak bütünlüklü bir biçimde analiz etmek olacaktır.” diyerek ifade etmeye çalışmıştım.
Aradan geçen 10 yılda AKP, toplumun geniş kesimlerinin çıkarına aykırı olmasına rağmen üstlendiği görevi beklendiğinden çok daha büyük bir “başarıyla” yerine getirdi. Böylece Türkiye’de sınıf çelişkilerinin belki de hiç olmadığı ölçüde derinleştiği bir dönem yaşandı. Bu dönemde eğitimden sağlığa, sosyal güvenlikten barınmaya birçok hak aşındırılırken; emekçiler yoksullaştı, daha örgütsüz, daha güvencesiz hale geldi. AKP’nin emekçilerin yüzyılların birikimi olan kazanımlarını birer birer ortadan kaldırdığı bu süreçte başta sendikalar olmak üzere emek örgütleri, bürokratik yapıları ve izledikleri yanlış politikalar nedeniyle bir varlık gösteremedi.
Sınıf çelişkilerinin derinleştiği ve mücadelenin kimi zaman yükselme eğilimi gösterdiği bir dönemde yaşananları sınıf eksenli bir bakış içerisinde analiz etmeye çalışmak ve bunu haftada bir gün gazete köşesinin sınırlılığı içinde yapmak benim için zor da olsa son derece öğretici oldu. Zira değişimin baş döndürücü bir hızla yaşandığı bu süreci içinden geldiğim akademinin güncel gelişmelere mesafeli bakma alışkanlığı ile doğru ve zamanında analiz edebilmek neredeyse imkansızdı. Oysa emekçilere ulaşmayı amaçlayan bir gazetede haftalık da olsa yazma sorumluluğu, yaşananları güncelliği içinde takip etmeyi gerektiriyordu. Gazete yazıları vasıtasıyla emekçilere ulaşabilmek ve onların tepkilerini alabilmek, emek alanında yapmaya çalıştığım akademik çalışmaları da daha anlamlı hale getirdi.
10 yıllık “Özgürce” köşesinde en çok tartışma yaratan konular emek örgütlerinin mücadele sürecindeki durumlarına ilişkin oldu. Özellikle sendikaların bürokratik yapısı, sınıf anlayışından uzak, uzlaşmacı anlayışları ve yeniden yapılanma sürecinin maskesi olarak kullanılan AB’den medet uman yaklaşımlarına yönelik eleştiriler; kimi zaman konunun muhatapları tarafından tepkiyle karşılandı. Bu tepkiler nedeniyle Evrensel yönetiminden baskıda bulunmaları bile istendi; ancak ne dışarıdan gelen bu telkinler ne de başka bir nedenle gazete yönetiminin bana ve yazılarıma yönelik en ufak bir müdahalesi olmadı.
Kapitalizmin köklü biçimde yeniden yapılandığı ve bu yapılanmanın doğrudan tarafı olan emekçiler için son derece kritik öneme sahip bir dönemde emekçilere ulaşmayı amaç edinmiş birkaç yayın organından biri olan Evrensel’de kendimi “özgürce” ifade etme olanağı bulmuş olmak benim için son derece değerlidir. Bu olanağı bana sağlayan Evrensel’e ve 10 yıldır bana sabır gösteren siz okurlara teşekkür borçluyum.”
Sözün özünün özü: Evrensel’in yazarı olmaktan her zaman onur duydum. Bundan sonra da Evrensel’de yazmış olmanın onurunu taşımaya devam edeceğim. Bana bu onuru yaşama olanağı veren tüm Evrensel emekçilerine ve okurlarına müteşekkirim. 
Hoşça kalın.

13 Şubat 2015 Cuma

HDP ve sınıf siyaseti üzerine…


ÖZGÜRCE
13/02/2015

HDP’nin demokratik siyasetin önündeki en önemli engellerden biri olan seçim barajını aşması Türkiye’de demokrasinin inşası için önemli bir adım olacaktır. Demokrasinin inşasında 91 yıl önce cumhuriyet kurulurken yaratılan ırk, mezhep ayrımcılığına dayanan ve etnik kimlikleri, inançları inkâr eden anlayışın ortadan kaldırılması son derece önemlidir. HDP’nin kuruluş amacı ve benimsediği ilkeler de zaten bu inkâr politikalarına karşı oluşturulmuştur. 7 Haziran seçimlerinde gerek adaylarıyla gerekse seçim bildirgesiyle HDP, ilkelerini güçlü biçimde anlatacak ve toplumun desteğini almaya çalışacaktır.
Demokrasinin inşası için etnik kimlik ve inançların inkârına karşı olmak kadar önemli bir başka konu da Türkiye’de sınıfsal farklılıkların olmadığı savıyla emekçi sınıfın inkâr edilmesidir. 91 yıllık cumhuriyet Kürtleri, Alevileri, Ermenileri nasıl asimile edip kimliklerini unutturmaya çalışmışsa daha cumhuriyetin ilk yıllarında “sınıfsız, zümresiz toplum” masallarıyla emekçi sınıfın varlığını ve bununla birlikte haklarını da inkâr etmiş, görmezden gelmiştir. 1960’lı ve 1970’li yıllarda yükselen sınıf mücadeleleriyle birlikte sınıfsız toplumu dayatma politikası bir ölçüde aşılmıştır. Ancak 12 Eylül darbesiyle beraber -tıpkı Kürtler üzerinde yoğunlaşan baskılar gibi- işçi sınıfı üzerindeki baskılar yoğunlaşmış ve dünyada bu yöndeki eğilimlerin de güçlenmesiyle birlikte işçi sınıfının inkârı üzerine şiddeti de içeren sistemli bir politika izlenmiştir.
HDP’nin barajı aşması ve demokrasiyi inşa edecek bir iktidar alternatifi haline gelebilmesi için etnik kimlik ve inançlar kadar –“sınıfsız, zümresiz toplum” masalından “hepimiz aynı gemideyiz” masalına dönüşen- sınıf kimliğinin inkârına karşı da politikalarını daha net ifade etmesi gerekir. Zaten etnik kimlik ve inançların inkârını sınıfın inkârından ayrı düşünmek mümkün değildir. Etnik kökeni ve inancı nedeniyle ayrımcılığa uğrayanlar aynı zamanda sınıf içinde de en fazla ayrımcılığa uğrayan, ezilen, sömürülen kesimleri oluşturmaktadır. Bu nedenle inkârın her türü birlikte ele alınıp, bunlara karşı oluşturulacak politikaları ve yürütülecek mücadeleyi ortaklaştırmak elzemdir.
Ancak şunu da göz ardı etmemek gerekir ki sınıfın inkârı ve hakların gaspı, ulus devlet inşasının gereği olarak gerçekleştirilen etnik kimlik ve inanç inkârından farklı olarak, işçi sınıfının kapitalizme karşı tehdidini bertaraf etmeye yönelik evrensel bir meseledir. Dolayısıyla var olan sistem içinde işçi sınıfının tüm haklarının ve taleplerinin en azından kısa bir vadede yerine getirilmesi –hele ki Türkiye gibi 35 yıldır darbe rejiminin baskı altında tutularak emekçi düşmanı neoliberal politikaların köklü biçimde yerleştirildiği bir ülkede- mümkün değildir. Bu nedenle HDP’nin seçimlerde -SYRIZA gibi- bir zafer elde edip, güçlü bir hükümet kurması halinde bile kökleşmiş emekçi düşmanı neoliberal politikaları ve anti-demokratik yasal düzenlemeleri bir anda değiştirebilmesini beklemek gerçekçi olmaz. Bu bağlamda işsizliği ortadan kaldırmak, güvencesiz çalışma biçimlerine son vermek, sosyal güvenlik sistemini hak temeli üzerine oturtarak toplumun tümünü güvence altına almak; eğitimi, sağlığı, barınmayı, ulaşımı kamusal bir hak olarak sunmak gibi sosyal sorunların çözümü için geliştirilecek politikalar kısa vadede yaşama geçirilemez. Seçimlerde bunların kısa zamanda yerine getirileceğinin vaat edilmesi toplum tarafından da inandırıcı bulunmaz zaten.
Bu durumda işçi sınıfını inkârın son bulması; emekçilerin, yoksullaştırılmış halk kesimlerinin insanca çalışma ve yaşama koşullarına kavuşturulması için HDP’nin seçimlerde de daha sonrasında da örgütlenme özgürlüğünün ve sınıf mücadelesinin önündeki engelleri kaldırma iradesini öne çıkartan bir perspektifi ortaya koyması gerekir. Bu perspektif doğrultusunda HDP’nin emek örgütlerinin ülkenin ekonomik ve sosyal politikalarının belirlenmesinde doğrudan katılımını sağlayacak demokratik bir modeli geliştirerek “birlikte yönetmek” anlayışını ifade etmesi, emekçi kesimlere güven verecek önemli bir adım olacaktır.  
Sözün özü: HDP, etnik kimlik ve inançlarla birlikte işçi sınıfının inkârına karşı geliştireceği politikalarla seçim barajını aşıp bir iktidar alternatifi haline gelerek, demokratik Türkiye’nin inşasında önemli bir rol üstlenme fırsatına sahiptir. İşçi sınıfının örgütlenmesi ve mücadelenin önündeki engellerin kaldırılması, sınıfı inkâr eden anlayışa son vererek milyonlarca emekçinin hak ve taleplerini sağlamanın biricik koşuludur. Bunun için HDP’nin sınıf mücadelesinin önünü açacak bir perspektifi öne çıkartması ve bu konuda emekçilerin güvenini kazanması son derece önemlidir. Emekçilerin güvenini kazanabilen bir partinin seçim kaybetmesi zaten mümkün değildir.   

6 Şubat 2015 Cuma

İç Güvenlik Paketi: Sus ve öl!

ÖZGÜRCE
06/02/2015

AKP Hükümeti tarafından Meclis Genel Kuruluna getirilen ve görüşülmesi önümüzdeki haftaya bırakılan iç güvenlik paketi, gündemin ilk sırasında yer alıyor. Hükümet, polise sınırsız yetkiler tanıyan, demokrasinin en temel haklarından olan protesto hakkını fiilen kullanılamaz hale getiren iç güvenlik paketini topluma ülkenin en önemli meselesi olarak kabul ettirmek için canhıraş bir çaba içerisine girdi. İç güvenlik için bu çaba gösterilirken, iş güvenliği hükümetin de yandaş medyanın da umurunda bile olmadı. Sanki bu ülkede, her ay yüzlerce, her yıl binlerce emekçi ekmek parası için iş cinayetlerinde yitip gitmiyormuş; sanki AKP bu cinayetlerin işlendiği ülkede hükümet etmiyormuş gibi.

İktidarı döneminde en az 15 bin işçinin iş cinayetlerinde ölmesi karşısında AKP’nin iş güvenliği konusundaki duyarsızlığı, bu konuyu ihmal etmesinden, umursamamasından değildir. Velev ki ihmal, binlerce insanın ölümüne neden olan bir konunun hükümet tarafından ihmal edilmesi bile başlı başına bir sorundur. Kaldı ki AKP, iş güvenliği konusunu ihmal etmenin ötesinde uyguladığı ekonomik program ve bu program çerçevesinde getirdiği düzenlemelerle bu sorununu daha da büyütmekte ve her geçen gün daha fazla emekçinin ekmek parası için ölüme gitmesine neden olmaktadır.

Örneğin daha geçen hafta Başbakan tarafından açıklanan 10. Kalkınma Planı’nda ülkenin kalkınması için kıdem tazminatının tasfiye edilmesinden, esnek çalışmanın yaygınlaştırılmasına kadar bir dizi karar açıklandı. Bu kararlarla geçen 13 yılda olduğu gibi önümüzdeki dönemde de yine emekçilerin ölümüne sömürüsü üzerinden Türkiye’nin kalkınması öngörülüyor. Yani Başbakanın açıkladığı kalkınma planı aynı zamandan önümüzdeki dönemde daha fazla işçinin iş cinayetlerinde öldürüleceğinin habercisidir. Aynı biçimde iş cinayetlerini sözde önlemek için AKP tarafından Meclise getirilen İş Sağlığı ve İş Güvenliği Kanunu ile bazı kanunlarda değişiklikleri öngören torba yasa da yine AKP’nin -göz boyamanın ötesinde- iş güvenliği konusunda sorunları çözmeye niyetli olmadığını gösteriyor.

AKP’nin iş güvenliğini ortadan kaldıran ve daha fazla emekçinin ölümüne yol açacak icraatları, sadece uyguladığı politikalar ve yasal düzenlemelerle sınırlı değildir. İşçilerin örgütlenme özgürlüğü ve grev hakkını gasbeden uygulamalar da iş güvenliğini tehdit etmekte ve iş cinayetlerinin artmasına yol açmaktadır. Zira bir iş yerinde iş güvenliğinin sağlanabilmesi o işyerindeki işçilerin örgütlülüğüne bağlıdır. İşçilerin örgütsüz hale geldiği ya da grevli toplu pazarlık hakkını özgürce kullanamadığı koşullarda işçiler patronun dayatmalarıyla karşı karşıya kalmakta, Soma ve diğer pek çok örnekte olduğu gibi büyük işçi katliamları ortaya çıkmaktadır. AKP Hükümeti, sendikal örgütlenmelere engel olarak ve -en son metal grevinde olduğu gibi- grevleri yasaklayarak, örgütlenme özgürlüğü ve grev hakkını gasbetmeyi alışkanlık haline getirmiştir. Bu da yine iş güvenliğinin zayıflaması ve iş cinayetlerinin artmasında AKP’nin katkısıdır.

AKP, getirdiği esnek çalışma düzeniyle emekçileri güvencesizliğe mahkum ederek, örgütlenme ve grevli toplu pazarlık hakkını ortadan kaldırarak, patronlar karşısında işçilerin ellerini kollarını bağlamıştır. İşte bu nedenle AKP iktidarı döneminde iş güvenliği tamamen ortadan kaldırılarak binlerce emekçi iş cinayetlerinde katledilmiştir. Seçimlere giderken AKP, işçi katliamlarının nedeni olan bu politikalarında ısrarcı olduğunu göstermektedir. İç güvenlik paketini bir an önce çıkartma konusundaki canhıraş çaba, demokrasi arayışındaki diğer kesimlerle birlikte işçi katliamlarına karşı sesini giderek yükselten emekçilerin sesini kesmeyi hedeflemektedir.

Sözün özü: Eğer Hükümet ve AKP, iç güvenlik yasasını çıkartmayı başarırsa, emekçilerin sesi tamamen kesilecek, iş güvenliği ortadan kalkacak ve çok daha fazla emekçi ekmeği peşinde iş cinayetlerinde katledilecektir. Dolayısıyla iç güvenliği paketine karşı çıkmak en az siyasi partiler kadar sendikaların da görevi olmalıdır.

23 Ocak 2015 Cuma

Metal grevi üzerine



ÖZGÜRCE
23/01/2015

1970’li yıllarla birlikte kapitalizm içine düştüğü krizi aşmak için bir taraftan işçi sınıfı ve sendikalar üzerine baskılar arttırılırken, diğer taraftan sendikalar mücadeleden uzaklaştırarak uzlaşmacı bir çizgiye getirilmek istenmiştir. Sendikaların uluslararası örgütleri ICFTU (Dünya Hür Sendikalar Konfederasyonu-2006’da ITUC adını aldı-) ve ETUC’un (Avrupa Sendikalar Konfederasyonu) da teşvikleriyle sendikalar mücadeleyi bir tarafa bırakıp, masada uzlaşmayı içeren sosyal diyalogcu anlayışı benimsemişlerdir. Böylece işçi sınıfı hareketinin doğduğu ve büyük kazanımların elde edildiği ülkeler başta olmak üzere -genel grev geleneğine sahip birkaç ülke dışında- birçok ülkede grevler hızla azalmaya başlamış ve neredeyse grev bir mücadele yöntemi olmaktan çıkmıştır.

Türkiye’de de 1989 bahar eylemlerinin ardından ve özellikle 1995 yılından sonra grevler hızla azalmıştır. Örneğin 1995 yılında 3 bin 396 işyerinde 199 bin 867 işçi 4 milyon 838 bin iş gününü grevde geçirirken 1996-2013 arasındaki 17 yılda toplam 4 milyon 352 bin 226 iş günü grevde geçmiştir. Yani 17 yıl boyunca sadece 1995 yılındaki kadar dahi grev gerçekleştirilmemiştir ki bu 17 yıl içinde Telekom grevinin gerçekleştiği 2007 yılında grevde geçen 1 milyon 353 bin 558 iş gününü çıkartırsak durumun çok daha vahim olduğu görülür.

Grev eğilimlerindeki hızla düşüşe ilişkin bu söylenenlerden sonra akıllara “Grev olmaması neden kötü olsun ki?” sorusu gelebilir. Eğer grev eğilimlerindeki düşüş emekçilerin greve ihtiyaç duymayacakları ölçüde çalışma ve yaşam koşullarının iyi olmasından kaynaklansaydı bu soru haklı olabilirdi. Ancak grevlerin hızla azaldığı bu dönemde emekçilerin sosyal hakları ve çalışma standartları da aynı hızla gerilemiştir. Yani sendikaların grevden uzaklaşması emekçilerin koşullarının iyileşmesinden değil tam tersine grevden, mücadeleden uzaklaşılması, hakların kaybedilmesine koşulların kötüleşmesine neden olmuştur.

Genel inanışın aksine grevin çatışmanın aracı değil, emekçilerin haklarını savunabileceği gerçek anlamda bir uzlaşının (pazarlığın) aracıdır. Bütün üretim araçlarına, devlet mekanizmasına sahip patronlar karşısında, grev olanakları sınırlanmış ya da tamamen elinden alınmış olan sendikalar oturdukları uzlaşma masasında emekçiler adına hangi hakkı savunabilirler? Eğer uzlaşma, masanın her iki tarafının da kabullenebileceği bir sonuçla masadan kalkılıyorsa uzlaşıdır. Bunun için de emekçilerin, sendikaların grevi özgürce kullanabilmesi gerekir. Grev hakkının özgürce kullanılmadığı koşullarda uzlaşmadan, diyalogdan söz edilemez.

Maalesef uluslararası sendikal örgütlerle birlikte Türkiye’de sendikalar da mücadeleden, grevden uzaklaşarak, masa başına oturmakla emekçilerin haklarını koruyabileceklerini zannettiler. Bu süreçte grev gibi son derece etkili bir mücadele aracı emekçilerin zihninde dahi silmeye başladı. Yani burjuvazi, 200 yıllık kabusu olan grevden kurtulmuş; emeği sınırsızca sömürmenin yolu açılmış oldu.

Birleşik Metal İş Sendikasının 29 Ocak’ta başlatacağını ilan ettiği grevi duyduğumda yukarıda uzun uzun paylaşmaya çalıştığım süreci düşündüm ve umutlandım doğrusu. Kapitalist üretim sisteminde birikimin, sömürünün ve sınıf bilincinin en yüksek olduğu metal sektöründe gerçekleşecek bir grev, şüphesiz tüm sermaye sınıfını ve onun temsilcisi siyasi iktidarı bu grevi boğmak için harekete geçirecektir. Bu grevin başarısı ya da başarısızlığı Türkiye işçi sınıfı için de son derece önemlidir. Başarılı bir grev, bir mücadele aracı olarak grevin yeniden hatırlanmasını sağlayabilir ve Türkiye’de yıllardır gerileyen sınıf mücadelelerini yeniden canlandırabilir. Dolayısıyla bu grev sadece greve çıkacak Birleşik Metal İş üyelerinin değil, tüm emekçilerin mücadelesini temsil etmektedir. Aynı zamanda bu grev demokrasiden giderek uzaklaşılan bir dönemde, birçok alanda yürütülmekte olan demokrasi mücadelesinin de çok önemli bir halkası olacaktır.

Sözün özü: İşçi sınıfının en etkili mücadele yöntemi olan grevin unutturulmak üzere olduğu bir dönemde metal işçilerinin 29 Ocak’ta greve çıkacak olmaları Türkiye sınıf tarihi için son derece önemli bir eşik olacaktır. Metal grevinin başarısı sadece işçi sınıfı hareketinin yeniden canlanmasını değil, Türkiye’de demokrasi mücadelesinin yükselmesi için de çok önemli bir fırsattır. Türkiye’de tüm emekçilerin ve tüm demokrasi güçlerinin bu mücadeleyi kendi mücadeleleri olarak görerek bu grevde metal işçisinin yanında olması gerekir.

9 Ocak 2015 Cuma

HDK ve BHH birlikteliğine evet ama nasıl?



ÖZGÜRCE
09/01/2015

Türkiye (eğer daha erkene alınmazsa) altı ay içerisinde genel seçimlere gidecek ve dünya tarihinin belki de en gerilimli sürecinde ülkeyi yönetecek iktidarı belirleyecektir. Bu nedenle seçimler yaklaşırken Türkiye’de demokrasiyi hâkim kılmak; giderek yoğunlaşan emek, doğa sömürüsünü durdurmak; ırk, din, mezhep ayrımcılığına son vermek ve maceracı dış politikalardan uzaklaşmak için AKP’ye karşı alternatif arayışları üzerine yürütülen tartışmalar son derece değerlidir. HDP çatısı altında HDK ve BHH bileşenleriyle birlikte tüm demokrasi güçlerinin bir demokrasi cephesi oluşturarak seçimlere katılması düşüncesine genel hatlarıyla ben de katılıyorum. Ancak bu cephenin seçimlerde AKP’yi durduracak bir güç oluşturabilmesi için sadece bir arada durmalarının, birlikte vitrin oluşturmalarının yeterli olmayacağını düşünüyorum.

Daha açık bir ifadeyle Alevilerin oyunu almak için Alevi, mütedeyyin kesimlerin oylarını almak için mütedeyyin, kadınların oylarını almak için kadın, LGBTİ bireylerin oylarını almak için LGBTİ birey, emekçilerin oylarını almak için emekçi, sosyalistlerin oylarını almak için sosyalist, Kürtlerin oylarını almak için Kürt adaylarla seçmenin önüne giderek AKP’nin önünün kesilebileceğini düşünmüyorum. AKP iktidarı döneminde çok daha fazla ayrımcılığa uğrayan, inkâr edilen, yoksullaştırılan, sömürülen, şiddet gören bu kesimlerin sadece kendi içlerinden çıktığı için bir adaya oy vermeyecekleri ya da bu cepheyi desteklemeyecekleri daha önceki pek çok seçimde de görülmüştür. AKP iktidarda bulunduğu 12 yıllık sürede kendisini yeniden üretmeye ve varlığını daimi kılmaya yönelik politikalarla topluma kök salmaya çalışmış; bunu da önemli ölçüde başarmıştır. AKP’yi durdurabilmek için AKP’nin bu “başarısının” temellerini, yani toplumun yarıya yakınını neden AKP’ye oy verdiğini doğru anlamak ve bunun üzerinden bir strateji geliştirmek gerekir.

AKP ayrımcılığa, sömürüye dayanan politikalarını sadece anti demokratik yöntemleri kullanıp, toplum üzerinde baskı kurarak yapmamıştır. Tam tersine toplumun geniş kesimlerine kendisini güvencenin tek adresi olarak dayatmıştır. 1980’de başlayan ve AKP’nin de iktidarı boyunca uyguladığı neoliberal politikalar, toplumun iki temel güvence kaynağını elinden almıştır. Bunlardan birincisi, güvencesi toprak olan, doğal kaynaklar olan yaşamını tarımsal faaliyetlerle sağlayan milyonlardır. Bunlar özellikle 2000’li yıllardan sonra büyük bir hızla tarımdan ve beraberinde de topraktan koparak güvencesiz bir halde kentlere gelmiştir. İkincisi ise devletin sosyal politikalarıyla kendisini güvence altında hisseden emekçi kesimlerdir. AKP döneminde sosyal devletin hızla tasfiye edilmesiyle birlikte işçi, memur, küçük üretici ve esnaftan oluşan emekçi kitleler de güvenceden yoksun kalmıştır.

AKP, kendi politikalarıyla güvencesizleştirdiği ve çaresiz bıraktığı geniş toplum kesimlerine yönelik olarak -siyasi yandaşlığı koşuluyla yürüttüğü- kendi sosyal yardım mekanizmalarını kurmuş, güvencesiz ve düşük ücretli işlerde istihdam olanağı sağlamış, rant olanaklarından yararlandırma beklentisi yaratmış ve böylece kendisini bir güvence odağı haline getirmiştir. Bu sayede de uyguladığı tüm emek ve doğa düşmanı politikalara karşın, AKP’yi durdurmak için bir araya getirilmek istenen toplum kesimlerinin de önemli bir bölümünün desteğini alarak her seçimde oyunu arttırmış, iktidarını sürdürmüştür.

İşte bu nedenle AKP’nin önünü kesmek, toplum kesimlerini temsil edenlerden oluşan bir vitrinle seçmen önüne çıkmakla mümkün olamaz. Bunun için önce AKP’nin son derece aldatıcı olan güvence odağı olma halini deşifre ederek, ardından bunun yerine konulacak güvence mekanizmaları oluşturup, toplumun bunları kabullenmesini sağlamak gerekir. Bu noktada yapılabilecek en büyük hata, AKP’nin güvence mekanizmalarını (yani sosyal yardımları, rant aktarma yolları vs) daha iyi yönetmek iddiasıyla ortaya çıkmaktır. Bu AKP’nin aldatıcı güvence odağı olma konumunu daha da güçlendirecektir.

Peki, AKP’nin tarımdan kopma ve sosyal devletin tasfiyesi sayesinde oluşturduğu güvence mekanizmalarının yerine ne konulabilir?

Şunu belirtmek gerekir ki AKP’yi durdurmak üzere bir araya getirilmesi istenen kesimler dil, din, mezhep, cinsiyet kimlikleriyle birlikte büyük ölçüde emekçi kesim içerisinde bulunurlar ve kimlikleri nedeniyle en çok ayrımcılığa uğradıkları yer de emek piyasasıdır. Dolayısıyla tüm bu toplum kesimlerinin ortaklaştıran kendi kimliklerinin ötesinde emekçi kimliğini de taşıyor olmalarıdır. AKP’nin kendisini güvence odağı olarak dayattı kesim de işte tam burasıdır. O halde AKP’nin gücünü kırmak, alternatif bir siyaset ortaya koymak için gerekli olan kimliklere yönelik ayrımcılıkları göz ardı etmeden sınıf temelli politikalar üretebilmektir.

Sözün özü: Toplumun işine, aşına, gelecek güvencesine teminat oluşturacak politikalar üretmeden, sadece farklı toplum kesimlerinin temsilcilerini bir araya getirerek oluşturulacak bir seçim birlikteliği AKP’yi durdurmak ve demokratik Türkiye’yi inşa edecek umudu vermek için yeterli olmayacaktır.

1 Ocak 2015 Perşembe

Hedefteki akademisyenler..?

ÖZGÜRCE
02/01/2015

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 49. TÜBİTAK 2014 Yılı Bilim, Özel ve Teşvik Ödülleri töreninde Türkiye bilim dünyası için -her zaman olduğu gibi- “tarihi öneme haiz” bir konuşma yaptı. Bu konuşmasında Erdoğan şunları söyledi: 
“Düşüncelerinden dolayı bilim insanlarının özgürlüklerini elinden almayı hatta onları sürgüne göndermeyi ilimle, bu toprakların kültürüyle, birikimiyle denk düşürebilir miyiz? Hatırlayalım, 1402 Sayılı Sıkıyönetim Kanunu’na bir ekleme yaptılar, önemli bir kısmı üniversite hocası olan 5 bin kamu çalışanının işine son verdiler, sokağa terk ettiler. Bunların hepsi yetişmiş profesörlerdi, doçentlerdi. Maalesef on yıllar boyunca ülkemizde bunlar yaşandı. Nasıl ki siyaset bir çerçeve içine alınmak, belli kalıplara belli sınırlara hapsedilmek istendiyse, üniversite, bilim, fikir, eğitim aynı şekilde dar kalıplara dar bir çerçeve içine alınmak istendi. Bakın şu anda dahi, üniversitelerimizde 1940’ların dünyasında yaşayan, o günlere takılıp kalmış, maalesef üzülerek söylüyorum, akademisyenler var. Elbette çeşitlilik olarak, bir numune olarak onların da fikirlerine saygı duyacağız, ama bu zihnin, bu fikrin bütün bir eğitim sistemini, üniversite sistemini, bilim atmosferini karartmasına ve zehirlemesine müsaade etmemeliyiz.”

Erdoğan’ın bu konuşmasının alıntılandırdığımız bölümünde, bugüne kadar hiçbir cumhurbaşkanın yapmadığını yaparak, bilim insanlarının özgürlüklerinin ellerinden alınmasını, sürgün edilmesini açık bir dille eleştirmiştir. 12 Eylül darbesinin ardından gelen sivil cumhurbaşkanlarından ne Özal, ne Demirel ne de Sezer ve Gül’ün akademisyenlere yönelik baskılara ve 1402 Sayılı Sıkıyönetim Kanunu ile yapılan tasfiyeye yönelik bu kadar net bir eleştirisi yoktur. Ancak Erdoğan, geçmişte akademik özgürlüklere yapılan baskıyı eleştiren sözlerinin devamında, akademinin tamamen kendi ideolojisinin, iktidarının tahakkümüne girmesini istediğini -tehdit içeren bir dil kullanarak- ifade etmekte ve kendisi akademik özgürlükleri alenen ayaklar altına almaktadır. 

Erdoğan, kendi ideolojisini, iktidarını yeniden üretmeye hizmet etmediği için eleştirdiği akademisyenleri, “1940’ların dünyasında yaşayan akademisyenler” olarak tanımlamaktadır. Kendisinin “yeni” Türkiye’sine ayak uyduramamış, halen 1940’lı yıllarda şekillenen “eski” Türkiye’nin ideolojisini yeniden üretmeyi kendilerine vazife edinmiş bir kısım akademisyen olduğu doğrudur. Egemen sistemi (yani kapitalizmi) bütünlüklü analiz edip, toplumsal sorunlara -sistemi de karşısına alan- köklü çözümlemeler geliştirmek yerine sadece içinde bulundukları dönemin egemen ideolojine hizmet eden akademisyenler her dönem var olmuştur. Bunlar ya kapitalizmin dönüşüm süreçlerine -kendileri de dönerek- ayak uydurmuş ya da geçmişi yeniden canlandırmak hayaliyle yollarına devam etmiş ve gerçeklikten koparak, arkaikleşmişlerdir.

Erdoğan’ın konuşmasının bütünü gibi “1940’ların dünyasında yaşayan akademisyenler” tanımlamasının ardından gelen cümle de çelişkili ifadeler barındırmaktadır. Cümlenin başında “bir numune olarak onların da fikirlerine saygı duyacağız” denilerek eski” Türkiye’nin akademisyenleri küçümsenmekte ama akademik özgürlükler çerçevesinde olması gerektiği gibi bunlara saygı da gösterileceği söylenmektedir. Ancak cümlenin devamında “…ama bu zihnin, bu fikrin bütün bir eğitim sistemini, üniversite sistemini, bilim atmosferini karartmasına ve zehirlemesine müsaade etmemeliyiz” denilerek, daha önce küçümsenen bu akademisyenlerden korku duyulduğu ve bunların baskı altında tutulması gerektiği belirtilmektedir. 

Bu noktada sorulması gereken soru şudur: Cumhurbaşkanı’nın 1940’ların dünyasında yaşadığını iddia ettiği akademisyenler, kapitalizmin dönemsel koşulları içinde gerçeklikten önemli ölçüde kopmuş olduğuna göre egemen ideoloji ve dolayısıyla Erdoğan’ın iktidarı için bir tehdit oluşturmazlar. O halde …bu zihnin, bu fikrin bütün bir eğitim sistemini, üniversite sistemini, bilim atmosferini karartmasına ve zehirlemesine müsaade etmemeliyiz” sözlerinin ardındaki endişe nedendir?

Erdoğan’ın konuşmasının bütünüyle birlikte değerlendirildiğinde daha da açık olarak anlaşılacağı üzere burada hedefe konulan “eski” Türkiye’nin ideolojisini ve siyasi iktidarlarını yeniden üreten akademisyenler değildir. Burada endişe duyulan ve üzerinde baskı kurulması gerektiği belirtilen, 1848 devrimleriyle tarih sahnesine çıkan ve kapitalist sisteminin dünya için insanlık için eşitsizlik, sömürü, savaş, yoksulluk ürettiğini görerek, kapitalizmin herhangi bir biçimini yeniden üretmek yerine işçi sınıfının, toplumun iktidarını amaçlayan bilimsel sosyalizmi benimseyen akademisyenlerdir. Zira emek sömürüsü, doğa talanı, savaşlar her geçen gün daha fazla insanın yaşamını karartmakta ve bununla birlikte kapitalist ideoloji de giderek meşruiyetini kaybetmektedir. Bu koşullar içinde kapitalist sistemi köklü bir biçimde eleştiren ve kapitalizmin toplum üzerinde, doğa üzerinde yarattığı tahribattaki rolünü gözler önüne sermeyi amaçlayan akademisyenler üzerinde baskı kurulmak istenmesi son derece anlaşılırdır. Bilimsel sosyalizm yolundan yürüyen akademisyenler, zaten kapitalizmin her döneminde egemenler için tehdit olarak görülmüş ve baskı altına alınmaya çalışılmışlardır. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı konuşmasında her ne kadar daha önceki baskıları eleştiren sözler sarf etmiş olsa da diğer dönemlerin iktidar sahiplerinden farklı bir yaklaşım içinde olmadığını bir kez daha göstermiştir (12 yıllık AKP iktidarında akademiye yönelik baskılar da zaten bu yaklaşımı doğrular yöndedir). Bu konuşmadaki geçmiş dönemlere ilişkin eleştiriler ve akademik özgürlüklere baskının en yoğun olduğu 1940’ların akademisyenlerini hedef(miş) gibi göstermesi, kendisinin baskıcı anlayışının üzerini örtmek çabasından başka bir şey değildir.

Sözün özü: Bilimi egemen ideolojiyi ve iktidarları yeniden üretmenin bir aracı kullanmayı reddeden ve toplum için doğa için bilimi savunana akademisyenler her dönemde olduğu gibi bugün de tehdit olarak görülmekte ve baskı altına alınmaya çalışılmaktadır. Bu baskıları aşmanın ve akademiyi özgürleştirmenin tek yolu: Toplumun, emekçilerin üniversiteye ve bilime sahip çıkması ve bunu mücadelelerinin bir parçası haline getirmesidir. 

26 Aralık 2014 Cuma

2014’ten 2015’e kalan: mücadeleye devam!

ÖZGÜRCE
26/12/2014

2014’te, kapitalist sistemin kirli, vahşi yüzü daha önce hiç olmadığı kadar görünür hale geldi. Kapitalizmin çarklarını döndürebilmek için kaçınılmaz olan hırsızlıklar, yolsuzluklar, işçi katliamları, doğa talanı, ırkçılık, ayrımcılık, savaş ve şiddet 2014 yılında yaşamın hemen tüm alanlarını kapsadı ve bu sistemin insanlık için büyük bir tehdit olduğu çok daha geniş kesimlerce fark edilmeye başladı. Buna karşılık olarak da sistemin uygulayıcısı siyasi iktidarlar, kapitalizmin ve kendilerinin kaybolmaya başlayan ideolojik meşruiyetlerini korumak için baskı ve şiddet politikalarına ağırlık verdi.
2014 yılının en önemli olayı şüphesiz 301 işçinin yaşamını kaybettiği Soma katliamıydı. Soma’da sadece işçi katliamı yoktu. Bu katliamla birlikte siyaset-sermaye ilişkilerinin hırsızlığı, yolsuzluğu da içeren tüm boyutları açığa çıkıyordu. Doğanın talan edilmesiyle işsiz kalan çiftçiler, yaşamlarını sürdürebilmek için kendilerini ölüme götüren madenlerde çalışmaya mecbur bırakılmışlardı. Ortada bir sendika vardı ve işçiler kağıt üzerinde örgütlü görünüyorlardı ama sendika bürokratik bir yapı içine hapsolmuş işçilere yabancılaşmış ve daha çok sermayenin çıkarlarının bekçiliğini yapar hale gelmişti. İşçiler haklarını korumak için ne sendikalarını harekete geçirebiliyor ne de sendikaya rağmen insanlık dışı çalışma ve yaşama koşullarına karşı tepkilerini ortaya koyacak bir mücadele yürütebiliyorlardı. Mücadele etmek istediklerinde de karşılarında devletin şiddetini buluyorlardı. Patron, devlet ve sendika adeta Azrail gibi işçinin karşısına dikilmiş onu ölümüne çalışmaya zorluyordu. Kısacası Soma’da kapitalist düzenin vahşeti tüm boyutlarıyla gün yüzüne çıkıyor, bu sistemin gerçeklerini anlamak istemeyenlerin yüzüne tokat gibi çarpıyordu. Vahşet sadece Soma’da değildi, ülkenin her yerinde her sektöründe benzer durum söz konusuydu. 2014 yılında sadece iş cinayetlerinde 2 bine yakın işçinin yaşamını yitirmesi bu vahşetin en açık göstergesiydi.  Gerek Soma’da gerekse diğer işçi cinayetlerinde sorumlulardan hiçbir biçimde hesap sorulmadı. Soma katliamının birinci dereceden sorumlusu olan bakanlar koltuklarında oturmaya devam etti. Patronlar ise yargı önünde aklandı ve yeni işçi cinayetleri için cesaretlendirildi. İş cinayetlerini önlemek gerekçesiyle çıkartılan yasalar ise sermayeye kaynak aktarmak için bir fırsat olarak görüldü.
2014’ün önemli olaylarından bir diğeri Suriye’de uluslararası güçlerce körüklenen iç savaşın ve IŞİD’in işgalleri, katliamlarıydı. Savaş nedeniyle 2 milyon civarında Suriyeli Türkiye’ye sığınmak zorunda kaldı. Sermaye malını, mülkünü geride bırakıp, canlarını kurtarmak için Türkiye’ye sığınan Suriyelileri ucuz emek gücü olarak değerlendirmekte gecikmedi. Kısa zamanda ülkenin dört bir yanına yayılan Suriyeli mülteciler; Kürtler, Afganlar, Afrikalılar, Gürcülerden sonra işçi sınıfının en alt katmanını oluşturmaya başladı. Suriyeli emekçilerin yaşamlarını sürdürebilmek için en kötü koşullarda en düşük ücretle çalışmaya razı olmalarını, patronlar, diğer emekçilerin de ücretlerinin düşürülmesinin aracı olarak kullanmaya başladı. Bu da tarihte pek çok kez olduğu gibi emekçiler arasında ırkçılığı beraberinde getirdi (Bu konuda Ercüment Akdeniz’in Evrensel Basım Yayın’dan çıkan -Suriye savaşının gölgesinde- Mülteci İşçiler kitabını okumanızı öneririm). Devlet de en son örneklerini Maraş’ta, Antalya’da gördüğümüz gibi Suriyeli mültecilere yönelik ayrımcı uygulamalarıyla ırkçılığı teşvik etti ve zaman zaman fiili şiddete dönüşen olaylara zemin hazırladı. Böylece emekçiler, insanlık dışı çalışma ve yaşama koşullarına karşı patronlar ve siyasi iktidar yerine tepkilerini Suriyeli emekçilere yöneltmiş oldu. Bu arada sendikalar diğer göçmen işçiler gibi Suriyeli emekçileri de sahiplenmeyerek patronlar ve devletle birlikte bu ırkçı, ayrımcı cephede yerini almış oldu.    
Tüm olumsuzluklarına rağmen 2014’de umut veren olaylar da oldu tabii. Egemenlerin çıkarları için cehenneme çevirdiği Ortadoğu’da Rojava devrimi halklara umut veren en önemli gelişmeydi. Bu umudu kırmak, Rojava devrimini sona erdirmek için büyük çabalar harcandı ama tüm zorluklara karşın mücadele başarıyla sürdürüldü. Rojava devrimine saldırıların en büyüğü şüphesiz IŞİD’İn  Kobanê’yi kuşatmasıydı. Türkiye’nin hemen sınırında gerçekleşen kuşatma karşısında siyasi iktidarın tüm engelleme çabalarına karşın Türkiye’deki halklar Kobanê için daha önce görülmemiş bir dayanışma ağı oluşturdular. Kobanê’nin özgürlük mücadelesi için Kürtlerle birlikte Türkiyeliler de canlarını IŞİD barbarlığına siper etti. Birçok genç IŞİD kurşunlarıyla yaşamını yitirirken benim sevgili öğrencim Kader (Ortakaya) gibi birçok genç de devletin silahlarından çıkan kurşunlarla can verdi. Tıpkı iş cinayetlerinde olduğu gibi Kobanê’yi IŞİD  barbarlığından kurtarma mücadelesinde öldürülen Kader’in ve diğer canların faillerini ortaya çıkartmak için de hiçbir girişimde bulunulmadı ve hesap sorulmadı.
2014’de umutlanmamızı sağlayan bir başka olay da cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Selahaddin Demirtaş’ın tüm baskılara, eşitsiz seçim koşullarına rağmen Türkiye’nin batısından da oy alarak önemli bir başarı elde etmesiydi. Bu başarının 2015 genel seçimlerine taşınabilmesi halinde Türk ve Kürt halklarını birbirine düşmanlaştıran politikaların boşa çıkartılmasını sağlayacak ve Türkiye’de barış ve demokrasinin gelişmesi umutlarını daha da yeşertecektir.
Sendikaların önemli bir kısmının işçi sınıfından ve mücadeleden uzaklaştığı bir süreçte işçiler, 2014 yılında da sendikalara rağmen (Bu mücadelelerde işçilerin yanında olan birkaç sendika istisnadır) birçok alanda mücadele sürdürmüşlerdir. Bu mücadelelerin yaygınlığı ve bürokratik sendikacılığı da yargılayan tavrı, önümüzdeki süreçte emekçilerin sendikalarda büyük bir değişimi hedefleyen mücadelelerin yükseleceği yönünde umutları arttırmaktadır.
Sözün özü: 2014 kapitalizmin vahşi yüzünün büyük acılara neden olarak kendisini gösterdiği bir yıl olmuştur. Ancak tüm baskı ve şiddete karşın halklar ve emekçiler bu acılar karşısında susmamış, mücadelesini sürdürmüştür. 2015 yılında acıların azalması ve umutların yeşermesi, antikapitalist, antiemperyalist bir zeminde, halkların eşitliği ve sınıf perspektifiyle yürütülecek mücadelelerin birleşerek büyütülmesine bağlı olacaktır.
2015’in savaşsız, sömürüsüz bir dünya için mücadelelerin yükseldiği bir yıl olması dileğiyle, tüm okurların yeni yılını kutlarım.

12 Aralık 2014 Cuma

Kimin yararı, kimin düzeni? Kamunun mu, toplumun mu?

ÖZGÜRCE
12/12/2014

Nerede yol, köprü, HES, rezidans, AVM, havaalanı yapmak için ağaçlar kesilecek, parklar yıkılacak, dereler betona hapsedilecek olsa gerekçe hazır: “kamu yararı”…
Ağacını, parkını, evini korumak; dilini, inancını, emeğini savunmak isteyip de “kamu yararı” gerekçesine toslayanlar, haklarını yargı kurumundan alamayıp, sokakta hak aramaya çalıştıklarında karşılarına çıkan polisin TOMA’sının, gazının, copunun, göz altıların, tutuklamaların da gerekçesi hazır: “kamu düzeni”…
Belki hiçbir zaman kapısından bile girmeyeceğimiz, üzerinden geçmeyeceğimiz ya da mecbur bırakıldığımız için kullanacağımız havaalanları, köprüler, yollar, AVM’ler için yapılan doğa katliamına karşı çıktığımızda veya eğitim hakkı, sağlık hakkı, insanca çalışma hakkı istediğimizde; kısacası yaşam hakkımızı savunduğumuzda zarara uğrattığımız, düzenini bozduğumuz söylenen bu “kamu” kim Allah aşkına?
Devletin yararını korumakla, düzenini sağlamakla kendisini mükellef saydığı kamunun kim olduğu Fransız İhtilalinden (1789) bu yana tartışılagelmiştir. Genel olarak “kamu yararı” bireyin çıkarlarının kamunun çıkarlarıyla çelişmesi durumunda bireyin çıkarlarının sınırlandırılması olarak tarif edilebilir. Bu tanıma paralel olarak “kamu düzeni” de bireyin özgürlüğünün kamunun düzenini sağlamak gerekçesiyle sınırlandırılmasıdır. Burada kamu yararını ya da düzeninin nasıl sağlanacağını belirleme yetkisi devlete verilmiştir. Peki, devlet kimdir ve bu yetkiyi kullanırken kamuyu, kamu yararını ve kamu düzenini nasıl tarif edecektir?   
Burjuvazi, devletin tüm toplu kesimlerine eşit mesafede bir hakem olduğunu ve genel yararın temsil ettiğini iddia ederek; kamu yararını, toplumun genel yararı olarak tanımlamıştır. Marksistler ise devleti, egemen sınıfın üzerinde baskı kurduğu sınıfı tahakkümü altında tutmanın ve bu sınıfı sömürmenin bir aracı olarak tarif etmiştir. Bu tarife göre kapitalist toplumda devlet, tüm toplumun değil sadece egemen sınıfın (sermayenin) yararını (çıkarını) korur ve onun var olma koşullarını yani kapitalist düzenin sürekliliğini sağlamaya çalışır. “Kamu yararı”, “kamu düzeni” kavramları, devletin taraflılığının üzerini örtmek ve toplumun geniş kesimlerin haklarını çiğneyen devletin icraatlarını meşrulaştırmak için kullanılmaktadır.
Kamu yararının, kamu düzeninin ne ifade ettiği Türkiye’de de özellikle hukukçular tarafından tartışılan bir konu olmuştur. Kapitalist sistemin temelini oluşturan özel mülkiyetin kullanım hakkının devlet tarafından kısıtlanabilmesine gerekçe oluşturan “kamu yararı”, 1924 Anayasası’nda ve sonrasındaki tüm anayasalarda ve birçok yasada yer almış; Anayasa Mahkemesi başta olmak üzere çeşitli yargı organlarının kararlarına konu olmuştur. Türkiye’de sermaye birikim rejiminin dönemsel ihtiyaçlarına göre farklılıklar içermesine rağmen esas olarak yasalar, yargı kurumları ve devletin icraatlarında “kamu” ve “kamu yararı” tarifi burjuvazinin tanımlamasıyla örtüşmüştür.
Aralarında uzlaşılması imkansız çelişkilerin bulunduğu sınıflardan oluşan kapitalist toplum düzeninde tüm toplumun ortak yararını sağlamak neredeyse olanaksızdır. Özellikle sınıflar arasındaki çelişkilerin ve çatışma alanlarının tarihte olmadığı kadar yoğunlaştığı günümüzde “kamu yararı” ya da “kamu düzeni” gerekçe gösterilerek yapılanların toplumun ne kadarının yararına olduğu sorusunun önemi daha da artmaktadır. Devlet aracılığıyla egemenlerin doğayı talan etmesi, emeği sömürmesi, barınma hakkını, ana dilde eğitim hakkını, örgütlenme hakkını, inanç ve daha nice özgürlükleri ihlal etmesini engellemek üzere “kamu yararı”nın yerine “toplum yararı” kavramı öne çıkartılmalıdır.
“Kamu yararı” - “toplum yararı” üzerine en yalın değerlendirmelerden biri 1979’da katledilen Ümit Doğanay tarafından yapılmıştır. Doğanay, bundan tam 40 yıl önce 1974 yılında Mimarlık Dergisinin 7. sayısında yer alan makalesinde “kamu yararı”nı kurulu düzenin korunması olarak tarif etmekte ve kurulu düzen özel mülkiyete dayanıyorsa, “kamu yararı”nın, özel mülkiyetin korunmasındaki çıkar anlamına geldiğini belirtmektedir. Doğanay’a göre toplumsal yarar ise ülkedeki tüm insanların çıkarlarını kapsar ve kurulu düzenin korunmasını içermez, böylece toplumsal dinamiklere göre düzen değişebilir.
AKP, neoliberal politikalar çerçevesinde özelleştirmeler, kamu hizmetlerinin piyasalaşması ve rant üzerinden birikim yaratarak iktidarını yeniden üretmeye çalışmaktadır. Bunu yaparken kamu-özel ortaklığı üzerinden sermayeye kaynak aktarılması, doğanın hızla tahrip edilmesi ve emekçilerin canına, kanına mal olan sömürü çarkları “kamu yararı” gerekçe gösterilerek maskelenmektedir. Tüm bunların yarattığı olumsuzluklara karşı yürütülen mücadelelere yönelik devlet şiddeti de yine “kamu düzeni” adı altında meşrulaştırılmakta, haklı gösterilmeye çalışılmaktadır.
Sözün özü: “Kamu yararı” siyasi iktidarın, halkın haklarına el koyarak sermayeye aktarmak; “kamu düzeni” ise siyasi iktidarın halkın haklarını korumak için mücadele etmesini engellemek üzere demokratik hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılmak için kullandığı maskedir. Sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin “kamu yararı” ve “kamu düzeni” maskesini ortadan kaldırarak ,”toplum yararı” ve demokratik hak ve özgürlükler için mücadeleyi yükseltmesi gerekir.

5 Aralık 2014 Cuma

Sendikalara güvensizliğin kökenleri ve Memur-Sen

ÖZGÜRCE
05/12/2014

Memur-Sen, hükümetin önerdiğinden bile geri hakları içeren bir toplu sözleşme imzalayarak kamu emekçilerini maddi zarara uğrattı.  Bunun ardından Memur-Sen’e bağlı Eğitim-Bir-Sen, eğitim şûrasına karma eğitimin kaldırılması ve okul öncesi çocuklara din eğitimi verilmesini içeren eğitimde gericileşmeyi daha da ilerletecek önerilerle gitti. Sendika adıyla faaliyet gösteren ve sendikaların sahip olduğu yetkileri kullanan örgütlerin, üyelerini işçi sınıfını ve hatta toplumun tümünü olumsuz yönde etkileyecek faaliyetlerde bulunması sadece Memur-Sen’e ve ona bağlı sendikalara özgü bir durum değildir. Sendikaların işçi sınıfının ve toplumun güvenini kaybetmesine neden olacak bir anlayış içinde olmasının tarihsel arka planı vardır. Sendikaların Memur-Sen gibi sendikacılıkla hiçbir biçimde bağdaşmayan icraatlarını anlayabilmek için sendikaların gerçek işlevlerini de hatırlatarak bu tarihsel arka plana kısaca bakmak gerekecektir.
Sendikalar, kapitalist üretim sisteminin sömürüsüne karşı işçi sınıfının hak ve çıkarlarını korumak, geliştirmek için tarih sahnesine çıkmış ve özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında tarihin gidişatına yön vermiş örgütlerdir. 19. yüzyılın sonlarında toplu pazarlık hakkının elde edilmesinin ardından sendikalar, kapitalizme karşı sınıfın hak ve çıkarlarının savunucusu olmaktan çıkıp sadece toplusözleşmelerde temsil ettikleri üyelerinin hak ve çıkarlarını savunan örgütler haline dönüşmüşlerdir. Bu dönüşümle birlikte sendikalar hızla bürokratikleşmeye ve işçi sınıfından uzaklaşmaya başlamıştır. Sınıftan uzaklaşan ve sadece üyelerinin ekonomik hak ve çıkarlarının temsilcisi haline gelen sendikalar, kolayca sermayenin ve devletin etkisi altında kalmaya ve adeta mücadele etmeleri gereken sistemin ideolojik aygıtları haline gelmeye başlamıştır.
1949’da çatısı altına topladığı kapitalist ülke sendikalarını sosyalizme karşı mücadele örgütlerine dönüştürmek için kurulan Dünya Hür Sendikalar Konfederasyonu (ICFTU) sistemin ideolojik aracı haline dönüşmüş sendikacılığın en çarpıcı örneğidir. 1952 yılında Türk-İş kurulurken de beklenti ICFTU gibi “soğuk savaş” sendikacılığını Türkiye’de yaşama geçirmesidir ki Türk-İş’in bu beklentiyi boşa çıkarttığı söylenemez. Soğuk savaşın sona ermesi ve küresel rekabetle öne çıktığı1980’li yıllarla birlikte soğuk savaş sendikacılığı yerini ucuz emek politikalarını meşrulaştırmayı amaçlayan uzlaşmacı/sosyal diyalogcu sendika anlayışına bırakmıştır. Başta ICFTU (2006’da ITUC adını almıştır) ve ETUC (Avrupa Sendikalar Konfederasyonu) olmak üzere uluslararası sendikal örgütlerin yönlendirilmesiyle Türkiye’de de sendikalar 1990’lı yıllardan itibaren bu sendikal anlayışı benimsemiştir. 2000’li yıllarda AB üyelik sürecine uyum çerçevesinde uzlaşmacı/sosyal diyalogcu sendika anlayışı daha da gelişmiştir. 2000’li yılların başından bu yana emekçilerin haklarını, çalışma standartlarını gerileten düzenlemeler, uygulamalar karşısında sendikalar, bu uzlaşmacı/sosyal diyalogcu anlayışın sonucu olarak mücadeleyi yükseltememiş ve hatta birçok zaman bu düzenleme ve uygulamaların bir parçası haline gelmiştir.
Uzlaşmacı/sosyal diyalogcu sendika anlayışı diğer tüm ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de sendikalara duyulan güveni yerle bir etmiştir. 2002 yılında iktidara gelen AKP’nin uyguladığı ekonomik programda emekçi düşmanlığı öylesine yüksektir ki uzlaşmacı/sosyal diyalogcu anlayışa sahip sendikaların dahi bu politikalarla uzlaşması zordur. Bu nedenle AKP, iktidara gelir gelmez, emekçiler için kabul edilemez düzenlemeleri ve uygulamaları meşrulaştırması için kendi sendikalarını oluşturmuştur.Memur-Sen, bu sendikaların başında gelmektedir. AKP’nin 12 yıllık iktidarı döneminde üye sayısını yüzde 1714 gibi dünyada eşi benzeri olmayacak bir orana yükselten Memur-Sen, kamu emekçilerine toplusözleşme hakkının tanınmasının ardından yetkili sendika olarak tüm kamu emekçileri adına sözleşme yetkisine sahip olmuştur. Böylece AKP, kamuda gerçekleştirmeyi planladığı ve gerek kamu emekçileri gerekse kamu hizmeti alan toplumun haklarını geriye götüren uygulamaların aracı olarak Memur-Sen’i kullanmaya başlamıştır. 2013 yılında yapılan ve emekçileri maddi olarak zarara uğratan toplusözleşme bunun sadece başlangıcıdır. Bunun ardından kamuda çalışma düzenini tamamen esnekleştirecek ve iş güvencesini ortadan kaldıracak düzenlemelerin yine Memur-Sen aracılığıyla gündeme getirilmesi sürpriz olmayacaktır. Eğitimin daha da gericileşmesine neden olacak önerilerde olduğu gibi kamu hizmetlerinin AKP’nin dünya görüşü doğrultusunda yeniden yapılandırılması konusunda da yine Memur-Sen’in kullanılacağı anlaşılmaktadır.
Emekçiler yerine AKP’nin hak ve çıkarları için faaliyet yürütmeyi kendisine ilke edinmiş olan Memur-Sen’in en geri sendika tanımıyla bile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Ancak Memur-Sen gibi sendikaların ortaya çıkması ve siyasi iktidarın desteğiyle de olsa böylesine büyümesinin zemini sendikaların sınıftan uzaklaşarak, emekçilerin güvenini kaybetmesinin sonucu olduğu da unutulmamalıdır.
Sözün özü: Emekçi düşmanı politikaların aracı olan sendikaları emekçilerin sırtından söküp atılmanın yegane yolu, uzlaşma/sosyal diyalog adı altında sistemin pisliklerini meşrulaştırmaya son vermeleri; bürokratik yapılanmaları kırıp, emekçilerin güvenini kazanmaları yani kısacası yeniden sınıfsal bir perspektife mücadeleye koyulmalarıyla mümkün olacaktır.

21 Kasım 2014 Cuma

Meclis Soma Raporu’nda, çözüm yok aklama var…

ÖZGÜRCE
21/11/2014

Meclis Soma Araştırma Komisyonu taslak raporunu hazırladı. Mayıs ayında 301 işçinin ölümüyle sonuçlanan, Türkiye’nin en büyük işçi katliamı için kurulan komisyondan beklenti;  katliamda sorumluların açığa çıkartılması ve bu katliama neden olan üretim sistemi, denetim mekanizmaları ve çalışma düzeninden kaynaklanan sorunların çözümü için öneriler getirmesiydi. Birçok kişi ve kurumla görüşülerek hazırlandığı anlaşılan raporda Eynez kömür işletmesinde yaşanan katliamın nedeni olarak rödovans, taşeronluk, denetim eksiklikleri gibi yerinde tespitlerde bulunulmuş. Ancak bunlar, işletmenin maliyetlerini ucuzlatarak daha fazla kâr etmesi ve hükümetin kalkınma hedefine ulaşmasını içeren “ekonomik gereklilik” ile ilişkilendirilerek, katliamın nedenleri adeta mazur gösterilmek istenmiş.
Öte yandan katliama neden olan üretim, denetim ve çalışma düzeninden kaynaklanan yanlışların, eksiklerin, ihmallerin sorumluları tanımlanmamış. Yani ne üretim zorlamasına yol açan, rödovans sistemini uygulayan Enerji Bakanlığı ne de işçileri güvencesiz hale getirerek “ölümüne” çalışmaya rıza göstermelerine neden olan ve denetim görevini yerine getirmeyen Çalışma Bakanlığı sorumlu olarak gösterilmiş. Böylece hükümetin ve bakanların sorumlulukları örtbas edilmeye çalışılmış.
Raporda taşeronluk sistemini temize çıkartmak için özel bir gayret sarf edildiği anlaşılıyor. Bu bağlamda uzmanlık alt işverenliği, kapasite alt işverenliği ve ekonomik alt işverenliği olmak üzere üç farklı taşeronluk tanımlanmış. Bunlardan uzmanlık ve kapasite alt işverenliği olumlu olarak gösterilirken ekonomik alt işverenliğin işverenin maliyeti düşürmeyi ve işçileri sendikasızlaştırmayı amaçladığı vurgulanarak olumsuz olduğu varsayımında bulunulmuş. Böylece iyi taşeronluk - kötü taşeronluk varmış gibi bir algı yaratarak; iş güvencesini ortadan kaldıran, işçiyi en kötü koşullarda çalışmaya zorlayan taşeronluk sistemi aklanmak istenmiş. Öte yandan raporda taşeronluk sisteminin katliama neden olan etkenlerden biri olduğu birçok kez ifade edilmişken, çözüm olarak taşeronluk sisteminin kaldırılması savunulacağına "işçilerin sertifikalandırılması" gibi ilgisiz bir öneride bulunulmuş.
Raporda dikkat çeken önemli diğer bir konu da patronların ve hükümetin sürekli olarak kullandığı terminolojiye sadık kalınmış olmasıdır. İş cinayetlerinin "iş güvenliği kültürünün olmaması" ve "eğitim eksikliği"ne dayandırılması bunun en açık örneğidir. Raporda yer alan düşük maliyet, yüksek kâr, sürdürülebilir kalkınma için iş güvenliğinin ihmal edildiği tespitleriyle taban tabana zıt olan bu gerekçeler, aynı zamanda raporun içsel çelişkilerine de bir örnektir. Patronların emek maliyetini düşürerek daha fazla kâr elde etmesi; hükümetin de yüksek büyüme ve sürdürülebilir kalkınma gerekçesine zemin hazırlaması, kültür eksikliği ya da eğitimsizlik olarak değerlendirilemez. Rapor burada yine toplum ve emekçilerin yararını değil, sermayeyi, hükümeti ve kapitalist düzeni koruyup kollamayı amaçlamıştır. Benzer şekilde Türkiye’nin iş kazalarında Avrupa’da birinci, dünyada üçüncü sırada yer almasına değinildikten sonra bunun gerekçesi olarak “mesleki etik” ilkelerine uyulmaması gösterilerek, kâr hırsına dayanan sömürü koşullarının üzeri örtülmeye çalışılmıştır.
Raporun “benzer kazaların yaşanmaması için neler yapmalı” başlıklı bölümünde, raporda da tespit edilen üretim sistemi ve çalışma düzeninden kaynaklanan nedenleri ortadan kaldırmak yerine, kâr ve kalkınma kıskacında var olan durumun toplumda fazlaca tepki oluşturmayacak biçimde sürdürülebilirliğine yöneliktir. Patronları iş güvenliği tedbirleri almaya teşvik etmek, madencilerin özel şirketlerce sigorta ettirilmesi gibi işçi katliamlarını sermayeye yeni birikim alanları açmanın fırsatı olarak gören yaklaşımlar, Başbakanın geçtiğimiz hafta açıkladığı iş güvenliği paketiyle birebir örtüşmektedir.
Sözün özü: Meclis Soma Araştırma Komisyonu taslak raporu, bir takım doğru tespitleri içermekle birlikte işçi katliamlarının temel nedenini oluşturan üretim sistemi ve çalışma düzenini değiştirecek herhangi bir önermede bulunmamakta, patronların ve hükümetin sorumluluğunu örtbas etmeye çalışmaktadır. Sermayenin çıkarları ve hükümetin politikalarının etkisi altında kalınarak hazırlandığı anlaşılan bu rapor emekçilerin, toplumun beklentilerine yanıt vermekten ve iş cinayetlerine çözüm olmaktan uzaktır. 

14 Kasım 2014 Cuma

Kader…




ÖZGÜRCE
14/11/2014

Öğrencilerin, hocalarının ardından konuşması, yazması olağandır; ama bir hocanın, öğrencisini sonsuzluğa uğurlayıp, ardından konuşması, yazması hiç de olağan değildir. Maalesef çocuklara, gençlere, kıymanın olağan hale geldiği bir ülkede yaşıyoruz. Uğur Kaymaz, Berkin Elvan, Medeni Yıldırım, Ali İsmail Korkmaz, Mert Değirmenci ve daha niceleri; son olarak ise Kader Ortakaya…

Diğer çocukları, gençleri ancak canlarına kıyıldıktan sonra tanıyabilmiştim. Kader ise benim öğrencimdi. Son olarak, katledilişinden bir hafta önce görüşmüştük. Haftalardır Suruç’taydı, heyecanla Suruç’ta tanık olduğu mücadeleyi anlattı, tekrar Suruç’a döneceğini söylerken gözlerinin içi parlıyordu. Burs almak için referans mektubu istedi, sanıyorum bu tür işlerini halletmek için kısa bir süreliğine gelmişti İstanbul’a (Ölümünden sonra yayınlanan, ailesine yazmış olduğu mektuptan burs parasını annesinin ilaçları için kullandığı anlaşılıyor). Çok uzun sohbet edemedik, bir süre önce Kobanê’de IŞİD tarafından öldürülen Abdülaziz Ürselendi için yapılacak anma toplantısına katılmak üzere ayrıldı yanımdan.

Kader, tekstil işçisiyken, üniversiteyi kazanmış emekçi bir ailenin çocuğuydu. Sosyoloji bölümünden mezun olduktan sonra hem Kalkınma İktisadı hem de Çalışma Ekonomisi yüksek lisans programlarından dersler alıyordu. Ama öğrencilikle yetinmiyordu Kader, bir taraftan siyasi çalışmalar yürütüyor, diğer taraftan da İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisinin ve HDK Emek Komisyonunun çalışmalarına katılıyordu. Bu yıl tez çalışmasına başlayacaktı ve tezi, “İş cinayetlerinin ekonomi politiği” üzerineydi (Arkadaşlarının kolektif bir çalışmayla Kader’in tezini bitirmek istediklerini büyük bir mutlulukla öğrendim).
 
Kader, ailesine yazdığı mektupta mücadelesinin amacını şu sözlerle ifade ediyordu: “Ben istiyorum ki bütün insanlar özgür ve eşit bir şekilde yaşasın. Hiç kimse bir lokma ekmek, başını sokacak bir ev için ömrü boyunca sömürülmesin. Bunların olabilmesi için de savaşmak ve mücadele etmek gerekiyor.” Kader, emek sömürüsünün olmadığı, özgür, demokratik bir düzen özlemiyle yürüttüğü mücadelede sadece teorik çalışmalar yapmakla yetinmemiş, pratik mücadelenin de içinde doğrudan yer almıştı. Bu nedenle hemen tüm işçi direnişlerinde, 1 Mayıslarda, Gezi direnişinde ve devamındaki tüm mücadelelerin içinde Kader’i görmek mümkündü.

Kader, gerçek bir sosyalistti. Sömürünün son bulması, işçi sınıfının özgürlüğü için sınıf perspektifiyle yürütülecek bir mücadelenin kaçınılmaz olduğuna inanıyordu. Ama aynı zamanda bu mücadelenin enternasyonal bir anlayışla yürütülmesi ve ezilen, sömürülen, inkar edilen halkların mücadeleleriyle ortaklaştırılması gerektiğini de biliyordu. Kobanê’de IŞİD barbarlığına karşı toprağını, onurunu korumak için yaşamlarını ortaya koyarak mücadele eden Kürt yoldaşlarının yanında olmak istemesinin nedeni de buydu.

Tüm gençler gibi Kader’in de önüne egemenlere biat etmesi, bireysel çıkarlarının peşinde koşturması ve sistemin yeniden üretilmesine hizmet vermesi şartıyla bol tüketim yapabileceği şaşalı bir dünyaya ulaşabilme “hayali” konmuştu. Kader, vadedilen kişisel çıkarlar karşılığında insanlığı, emeği, doğayı sömüren, halkları birbirine düşürerek egemenliğini sürdüren bu sistemin çanağına su taşımayı reddetti. Düzenin kendisine karşı çıkanlara yönelik tehditleri, baskıları da Kader’e diz çöktürtemedi. O tüm bunları bir yana bırakarak doğru bildiği yola; sömürüye, barbarlığa karşı mücadele yoluna gitti.

Eğer bu ülkede çok daha fazla genç onun gibi kendisine, topluma yabancılaşmayı reddedebilseydi ve eğer bu toplum, ancak -kimi zaman marjinal, kimi zaman Vandal, kimi zaman da terörist ilan edilen- bu gençlerin mücadeleleriyle özgürlüğe, aydınlığa, refaha çıkabileceğini bilseydi ve onlara destek olsaydı; o zaman ne Kader’in ne de diğer gençlerin canına kıyılırdı.

Kader’in öldürülmesinin Kader gibi düşünen ve düşündüklerini yaşama geçiren diğer gençlere gözdağı vermeyi amaçladığını düşünüyorum. Ancak Kader’in ardından Türkiye’nin dört bir yanında pek çok gencin onun mücadelesini sürdüreceklerini haykırmasına tanık oldukça gözdağı verme niyetinin ters teptiğini görüyorum. Her geçen gün daha fazla genç, sistemin hayali vaatlerle yönlendirdiği düzenin sınırları içerisine sıkışmayı, kendi çıkarlarını toplumun çıkarları önünde tutmayı reddediyor. Toplumun da artık gençlerine, çocuklarına kıymayı alışkanlık haline getirmiş bir düzende daha fazla karanlığa boğulacağını bilmesi ve bu karanlıktan kurtulabilmek için özgür ve demokratik bir toplum özlemiyle mücadele eden gençlere ve onların mücadelesine sahip çıkması gerekiyor.

7 Kasım 2014 Cuma

İşçi cinayetlerine karşı mücadele, ama nasıl?

ÖZGÜRCE
07/11/2014

Katliam halini alan toplu iş cinayetleri arka arkaya gelince, akıllara hemen bu iş cinayetlerinin nasıl önlenebileceği sorusu geliyor ve iş cinayetlerine karşı hangi taleplerin yükseltilmesi gerektiği üzerine kafa yorulmaya başlıyor. İşçi katliamı en son hangi sektörde olmuşsa genellikle o sektördeki çalışma biçimleri sorgulanıyor. Madende bir katliam olmuşsa madenler, inşaatta katliam olmuşsa inşaatlar ya da mevsimlik işçiler katledilmişse mevsimlik işçilik üzerinde duruluyor. Katliamın sorumlusu olarak görülen patron, devlet, siyasi iktidar ve yasal mevzuat masaya yatırılıyor. Kimi partiler, meslek odaları ya da sayısı bir ikiyi geçmeyen sendika (Sendikaların çoğu iş cinayetleriyle ilgilenmezler) söz konusu katliam üzerine raporlar hazırlıyor, taleplerini kamuoyuyla paylaşıyor ve illa ki “Bu işin peşini bırakmayacağız” açıklamaları yapıyor. Katliamın üzerinden belirli bir süre (Katliamın büyüklüğüne göre değişir) geçtikten sonra raporlar da talepler de takipçi olma sözleri de unutulup gidiyor; ta ki yeni bir katliamın haberi gelene kadar…

Oysa toplu halde olmasa da iş cinayetleri, her gün en az 5-6 işçinin yaşamını almaya devam ediyor. Toplumun bir bölümü basının yansıtmaması ve gündemine almaması nedeniyle iş cinayetlerinden bihaber; yanında, yakınında birisinin başına gelmemişse iş cinayetini dert edinmiyor. Emekçileri ve dolayısıyla iş cinayetlerini dert edinenlerin önemli kısmı ise bir süre sonra bu cinayetleri kanıksamaya başlıyor, vaka-i adiyeden görüyor ve toplu olarak gerçekleşmedikçe tepki bile göstermiyor, gündemine almıyor.   
İş cinayetleri, nedenlerini ortadan kaldıracak bir mücadele iradesi ortaya konulmadan, sadece toplu ölümler olduğunda refleks gösterilerek çözülebilecek bir sorun değildir. Türkiye’nin iş cinayetlerinde dünya sıralamasının en önlerinde olmasını, demokrasi düzeyinin göstergesi olarak da okumak gerekir. Evet, iş cinayetleri demokrasinin göstergesidir; üretim sürecinde (işyerinde) ve buna bağlı olarak toplumsal yaşamda demokrasi sağlanmışsa seri iş cinayetleri yaşanmaz. İş cinayetlerinin kurbanı olan işçilerin hemen tümü çalıştıkları koşullarda başlarına böyle bir olayın geleceğini bilmelerine rağmen -bazılarının iddia ettiği gibi cehaletten değil- işsiz kalmak korkusuyla ses çıkartamamakta ölümü göze alarak çalışmaya mecbur kalmaktadır. İşçiler, bu dayatma karşısında güvenceli ve güvenli çalışabilmek için örgütlenmek istediklerinde veya sokağa çıkıp seslerini duyurmaya çalıştıklarında ise devletin şiddetiyle karşılaşmaktadır. Yani patronlar işçiyi sınırsız biçimde sömürebilsin diye devlet, işçilerin yaşam haklarını dahi savunmalarına izin vermeyerek işçinin elini kolunu bağlamaktadır.İşte bu despot düzen değişmediği sürece iş cinayetleri önlenemeyecek, despotizme karşı demokrasi mücadelesi içerisinde yer almayanların iş cinayetlerini önlemek konusunda söylediklerinin, yaptıklarının da hiçbir hükmü olmayacaktır.
Türkiye’de demokrasi sorununu uygulanan ekonomik politikalardan ayrı düşünmek mümkün değildir. Türkiye’de demokrasiye indirilen en büyük darbe 12 Eylül’dür. 12 Eylül darbesi, 24 Ocak (1980) karalarıyla tercih edilen neoliberal ekonomi politikalarını yaşama geçirmek için gerçekleştirilmiştir ve 34 yıldır bu politikaların uygulanabilmesi için darbe rejimi sürdürülmektedir. AKP, 12 yıllık iktidarı döneminde darbe rejiminin despotizmini daha da ileriye taşımış ve emekçiler üzerinde kurduğu baskı sayesinde neoliberal politikaları “başarıyla” uygulayabilmiştir. Bunun sonucu olarak da 12 yıllık AKP döneminde
 -belirlenebildiği kadarıyla- 14 bin 500 dolayında işçi, ekmeği için çalışırken iş cinayetlerinin kurbanı olmuştur.
Madem ki iş cinayetleri demokrasi yoksunluğunun bir sonucudur; o halde bu cinayetleri engelleyebilmek için her şeyden önce Türkiye’de demokrasi mücadelesini yükseltmek gerekir. Demokrasi, toplumsal sınıflar arasındaki güç dengesine bağlıdır. Kapitalist toplum düzeninde işçi sınıfı güçlü bir mücadele ortaya koymadıkça demokrasi sağlanamaz. Zira işçileri ölümüne çalışmaya zorlayan despotizm, sermaye sınıfının emekçiler üzerinde tahakküm kurma çabasının bir sonucudur. Bu tahakkümü kırarak demokratik bir düzene ulaşmak için ise ancak sınıf perspektifli bir mücadele gerekir. Diğer bir söyleyişle neoliberal politikalara (Kimi liberal sol ve sosyal demokratların savunduğu gibi kapitalizme karşı olmadan sadece neoliberalizme karşı olmak büyük bir çelişkidir) ve onun dayattığı üretim sistemi ve istihdam politikalarına karşı olunamaz. Örneğin CHP Genel Başkan Yardımcısı Selin Sayek Böke’nin de açıkladığı gibi AKP’nin ekonomi politikalarının mimarı olan Kemal Derviş’in politikalarını savunan bir yaklaşımla, ne demokrasi bir adım ileri götürülebilir ne de iş cinayetleri önlenebilir.
Sonuçları sınıflar arası güç ilişkilerini etkilemekle birlikte demokrasi yoksunluğu sadece sınıfsal nedenlere değil ırk, din, dil, cinsiyet ayrımcılığı gibi nedenlerle de ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla iş cinayetlerini önlemeyi sağlayacak bir demokrasi için ayrımcılığı tümden ortadan kaldıracak bütünlüklü bir mücadele gerekir. Örneğin Kürt halkının, Alevilerin, kadınları uğradıkları ayrımcılığa karşı yürütülen mücadeleler görmezden gelinerek ölümüne çalışmaya karşı emekçilerin seslerini yükseltebilecekleri demokratik bir ortam sağlanamaz.
Sözün özü: İş cinayetleri, patronların devlet aygıtını da kullanarak emekçiler üzerinde tahakküm kurmak üzere oluşturduğu despot düzenin sonucudur. İş cinayetlerinin önlenebilmesi her şeyden önce bu despotizme son vererek demokrasiyi egemen kılacak bir mücadeleyi gerektirir. Ancak başarıya ulaşabilmesi için bu mücadelenin sınıf perspektifiyle ve ideolojik tutarlılıkla yürütülmesi esastır.

31 Ekim 2014 Cuma

Emekçiler ölümlerden ölüm beğenmek zorunda mı?

ÖZGÜRCE
31/10/2014

1830’da Fransa’da Lyon dokuma işçileri insanlık dışı yaşam koşullarına karşı “Çalışarak Yaşamak ya da Savaşarak Ölmek” sloganıyla büyük bir direniş gerçekleştirdi. İşçiler, burjuva sınıfına karşı çalışma ve yaşam koşullarını düzeltmek için ölümüne savaşmayı göze almışlardı. Bu direniş ve bu slogan, işçilerin birbirleriyle rekabet etmek yerine çıkarları ortak bir sınıfın mensubu olduklarını, burjuvaziye ve dolayısıyla kapitalist düzene başkaldıracak bir siyasal perspektife ulaştıklarını gösteriyordu. İşçilerin sınıf bilinciyle mücadeleye girişmesinden burjuvazi çok korktu; işçiler katledilerek, sürgüne gönderilerek direniş bastırılmaya çalışıldı. Ama artık ok yaydan çıkmış emekçiler, sömürü düzeniyle ancak birlikte yürütecekleri mücadeleyle baş edebileceklerini öğrenmişlerdi. Lyon’dan sonra işçi direnişleri kısa zamanda diğer ülkelere de yayıldı ve 1848 devrimleriyle birlikte işçi sınıfı devrimci bir güç olarak tarih sahnesine çıktı. 19. yüzyıl sonlarına kadar devrimci karakterini koruyarak sürdürdüğü mücadelesiyle işçi sınıfı çok önemli haklar elde etti. 20. yüzyılla birlikte işçi sınıfı içinde revizyonist eğilimlerin baskın hale gelmesine rağmen, birlikte mücadele iradesinin gösterilebildiği dönemlerde kazanımlar sürerken, mücadelenin zayıfladığı dönemlerde kazanılmış haklar kaybedilmeye başladı. Ancak en zayıf döneminde bile işçi sınıfı, burjuvazinin kabusu olmaya devam etti. Çünkü kapitalizm ve burjuvazi işçi sınıfının sırtında varlığını sürdürmeye, palazlanmaya devam ediyordu ve bu sistem için en büyük tehdit hâlâ işçi sınıfının mücadelesiydi.
Türkiye kapitalizme geç eklemlenen bir ülke olarak kapitalist sömürüyle Avrupa’daki işçilerden daha sonra tanıştı. Türkiye işçi sınıfı birlikte mücadele iradesi gösterebildiği ölçüde Avrupa işçi sınıfının kazanımlarından yararlandı.1970’li yıllarla birlikte küreselleşen dünya ekonomisi içinde -ucuz emek pazarı olarak- kendisine yer arayan Türkiye’de 12 Eylül 1980’de işçi sınıfının kazanımlarına büyük bir darbe indirildi. Bu darbeyle örgütlü gücünü önemli ölçüde kaybeden Türkiye işçi sınıfı, çalışma standartları ve sosyal hakları geriye götüren düzenlemelere karşı direnç gösteremedi. Özellikle AKP’nin iktidarda olduğu son 12 yılda emek piyasasının çok önemli bölümünde esnek çalışma düzeni hakim oldu; iş güvencesi, sosyal güvence ortadan kalktı. Neoliberal politikalarla tamamen piyasanın güdümüne giren devlet, mevcut yasalarda yer alan denetim görevini yerine getirmediği gibi haklarını savunan emekçileri -şiddet uygulayarak- baskı altına aldı. Öte yandan sendikal hak ve özgürlükler engellendi ve sendikaların önemli bir kısmı bürokratikleşti, işçi sınıfından koptu, sermayeye ve siyasi iktidara bağımlı hale geldi.
Sonuç olarak, 2010’lu yılların Türkiye’sinde çalışma koşullarının, kapitalist sömürünün en vahşi dönemi olan ve Lyon işçilerini -ölümüne- direnişe yönelten koşullardan farkı kalmadı. Şüphesiz sömürünün en vahşi hali, işçilerin çalışırken ölmekle açlıktan ölmek arasında bir tercihe zorlanmalarıdır. Türkiye’de bugün madencilikten inşaata, gemi üretiminden makine imalatına, sağlıktan temizlik hizmetlerine kadar birçok alanda emekçiler bu iki ölüm biçiminden birine rıza göstermek zorunda bırakılmaktadır. Ölümlerden ölüm beğenmeye zorlanan emekçilerin ülkesi haline gelen Türkiye’de karnını doyurmak için öleceğini bilerek çalışmak zorunda kalan milyonlarca işçinin her ay ortalama 150’si iş cinayetlerinde katledilmekte, binlercesi yaptıkları işler nedeniyle hastalanarak yaşamını yitirmektedir. İzlediği ekonomik program ve emekçilere yönelik baskıların sonucu olarak AKP’nin 12 yıllık iktidarında sadece iş cinayetlerinde 14 bin işçi katledilmiştir.
Lyon işçileri,önlerine konulan ölümüne çalışmak ya da açlıktan ölmek seçeneklerinden ikisini de reddederek kendilerine ölümü dayatan sisteme karşı savaşma yolunu seçmişlerdi. Tarih, Lyon işçilerini haklı çıkarttı ve işçi sınıfının yaşamak için mücadele etmek zorunda olduğunu; mücadele ettiğinde de insanca çalışma ve yaşama koşullarını elde edebildiğini gösterdi. Türkiye’de bugün emekçilerin önüne konulan seçenekler, yaklaşık 200 yıl önce Lyon işçilerinin önüne konulandan farklı değildir. Madenlerde, inşaatlarda, tersanelerde, hastanelerde, atölyelerde her gün ölümle burun buruna çalışmak zorunda bırakılan Türkiye işçi sınıfının da ölümlerden ölüm beğenmek yerine yaşamak için savaşmaktan (Mücadele etmekten) başka seçeneği kalmamıştır.

23 Ekim 2014 Perşembe

Polis devleti sadece Kürtler için değil...


ÖZGÜRCE
24/10/2014

Burjuva devrimleriyle birlikte, monarşiye karşı, burjuvazinin haklarını ve kapitalizmin işleyişini sağlamak üzere -anayasal düzeni içeren- hukuk devleti anlayışı benimsenmiştir. Hukuk devleti, devlet erkinin yurttaşlara karşı sorumluluğunu düzenleyerek, siyasi iktidarın mutlak egemenliğini sınırlandırmayı amaçlar. Ancak hukukun yasama organı tarafından oluşturulduğu parlamenter sistem, burjuvazinin çıkarları doğrultusunda ve kapitalizmin sürekliliğini teminat altına almayı garanti altına alacak biçimde şekillendirilmiştir. Dolayısıyla burjuva devletinde siyasi iktidarda kimin olduğundan bağımsız olarak yasalar, egemenin çıkarlarını (girişimcilik özgürlüğü ve mülkiyet hakkını) toplumun genel çıkarlarının üzerinde tutar. Burjuva demokrasisi içinde insan hakları ve toplumsal çıkarın geliştirilmesi ise büyük ölçüde işçi sınıfı ve diğer toplum kesimlerinin yürüttüğü mücadelelere bağlıdır.
Tanzimat Fermanı’nın ilan edildiği 1839’dan bu yana Türkiye’de burjuva demokrasisinin yansıması olan bir hukuk düzeni vardır. Ancak gerek Osmanlı gerekse cumhuriyet döneminde hukuk devleti olmanın gereği yerine getirilmemiş; kimi zaman asker kimi zaman da siviller eliyle burjuvazinin çıkarları doğrultusunda hareket eden totaliter bir rejim süregelmiştir. Sermaye birikiminin emek ve doğa sömürüsüne daha fazla gereksinim duyduğu, başka bir deyişle sınıflar arası çelişkilerin arttığı dönemlerde devletin toplum üzerindeki baskısı daha da yoğunlaşmıştır. Bu baskılar, kimi zaman askerin darbe yaparak anayasal düzeni tamamen ortadan kaldırmasıyla, kimi zaman da sivil iktidarların polisiye yetkileri hukukun üzerinde tutmasıyla gerçekleşmiştir.  
AKP’nin iktidarda bulunduğu 12 yıl, cumhuriyet tarihinde emekçiler başta olmak üzere toplumun geniş kesimlerinin kazanılmış haklarına yönelik saldırıların en yoğun olduğu dönemdir. Toplumun hızla yoksullaşıp, yoksunlaştığı bu dönemde AKP, 12 Eylül darbe yasalarından da destek alarak burjuva hukukunun kendisine tanıdığı tüm olanakları kullanmış ve Türkiye’yi ucuz emek, ucuz enerji, ucuz hammadde ve yeni rant alanlarıyla sermaye için çekici bir ülke haline getirmeye çalışmıştır. Böylece bir taraftan emekçiler iş güvencesini, sosyal güvencesini kaybederek son derece kötü koşullarda çalışmak zorunda kalırken; diğer taraftan da parklar, bahçeler, ağaçlar, dereler hızla talan edilmiştir. Öte yandan ırk, din, mezhep ve cinsiyet temelli ayrımcılık, hükümetin kullandığı dil ve uyguladığı baskılarla daha da artmış; bir de bunun üzerine hükümete yönelik yolsuzluk iddiaları ayyuka çıkmıştır. 
Emek ve doğa sömürüsünün, ayrımcılığın, yolsuzluk iddialarının hat safhaya çıkmasıyla birlikte -doğal olarak- toplumsal tepki de artmıştır. İşçiler, köylüler, kamu emekçileri, Kürtler, Aleviler, gayrimüslim halklar, kadınlar, LGBTİ bireyler ve diğer birçok toplum kesimi hükümetin politikalarının kendilerine dokunan yerleri üzerinden tepkilerini sokaklarda ortaya koymaya başlamıştır. Gezi direnişiyle doruk noktaya ulaşan, daha sonra azalarak da olsa devam eden ve Kobanê’ye destek eylemleriyle tekrar yükselen tepkiler karşısında hükümet, zaten doğru dürüst işlemeyen hukuk sisteminden tamamen uzaklaşmaya başlamış ve polis devleti uygulamalarını gündeme getirmiştir.
Polis devleti düzenlemeleri için Kobanê’ye destek eylemlerinin gerekçe gösterilmesi, bunun sadece Kürtlere yönelik olacağı yanılsaması yaratmamalıdır. Polis devleti, sadece kültürel ve siyasal hakları için mücadele eden Kürtlerin değil, ağacına, suyuna, emeğine sahip çıkmaya çalışan, ayrımcılığı reddeden, hırsızlığa, yoksulluğa tepki gösteren tüm kesimlerin de sesini kesmeye yöneliktir. 
Polis devletini tesis etmeye yönelik düzenlemeler, mücadelelerin ortaklaşması için bir fırsat olarak değerlendirilmelidir. Eğer bu süreçte de emeğin, doğanın sömürüsüne karşı çıkanlar, ezilenler, varlığı inkar edilen halklar ortak bir mücadele geliştiremezse polis devleti, kalıcı olacak ve “Yeni Türkiye”nin yönetim biçimi haline gelecektir.

17 Ekim 2014 Cuma

Demokratik çözüm, barışın toplumsallaşmasından geçer!

ÖZGÜRCE
17/10/2014

Müzakere sürecinin ilan edildiği ve karşılıklı olarak silahların sustuğu 2013 Newrozu’nun üzerinden bir buçuk yılı aşkın zaman geçmiş. Kürt sorununun çatışmalı bir süreci doğurduğu 1984’ten 2013’e kadar geçen 28 yılda resmi kayıtlara göre 35 bin 579 asker, polis, gerilla ve sivil ölmüş (Faili meçhullerle birlikte gerçek rakamın bunun çok daha üzerinde olduğu bilinmektedir.) Diğer bir söyleyişle, resmi rakamlara göre 2013 yılındaki barış sürecine kadar ortalama her yıl 1270 kişi çatışmalarda yaşamını kaybetmiş. Bu ortalamadan hareket edersek bir buçuk yıldan bu yana devam eden barış süreci sayesinde 2000’e yakın Kürt’ün, Türk’ün ve diğer halklardan insanın yaşamı kurtulmuş yani 2000 eve, aileye acı düşmemiş.
Elbette ölümlerin olmaması bile başlı başına barış sürecini değerli kılmak için yeterlidir. Ancak çatışma süreci ve bu süreçte ölenlerle birlikte yaralanan, sakat kalan, işkence gören, cezaevlerinde özgürlüğü kısıtlanan, göçe zorlananların bütününden oluşan acı bilanço, Kürt sorununun ve bu soruna yanlış yaklaşımların sadece bir sonucudur. Dolayısıyla barış süreciyle birlikte silahların susması, ölümlerin durması ve diğer acıların yaşanmaması, tüm bunlara neden olan sorunun çözüldüğü anlamına gelmez. Barışın kalıcı olabilmesi için sorunun nedenlerinin ortadan kaldırılması gerekir.
On binlerce insanın ölümüne, milyonlarca insanın acılar çekmesine neden olan çatışma süreci bilindiği gibi, inkar edilen kültürel ve siyasal haklarını talep eden Kürt halkının en vahşi şiddet yöntemleriyle baskı altına alınmasının sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Kürt halkının büyük bedeller ödediği 28 yıllık mücadelenin sonucunda hükümet müzakere masasına oturmaya zorlanmıştı ve bu müzakereden beklenen Kürtlerin haklarının koşulsuz olarak tanınarak sorunun kökten çözülmesiydi.Gelin görün ki AKP hükümeti, bu müzakere sürecinde sorunun temel nedeni olan ve burjuva demokrasisinin asgari koşulları içinde değerlendirilebilecek hakları tanıyarak sorunu çözmek yerine, çatışmasızlık sürecini kendi iktidarını sürdürmenin bir aracı olarak kullanmak istedi. Hükümetin Rojava devrimi ve Kobanê direnişi konusunda izlediği tavır ile müzakere süreci arasındaki çelişkilerin kabul edilemez ölçüye varmasıyla birlikte çözüm süreci ve buna bağlı olarak barış umutlarının boşa çıkma tehlikesinin arttığı bir sürece girildi.
Çözüm ve barış sürecinde karamsar bir tablonun ortaya çıkması sürpriz değildir. AKP Hükümetinin, hegemonyacı ve otoriter siyaset anlayışının çözüm sürecinin sağlıklı bir şekilde ilerlemesinin önündeki en büyük sorun alanı olduğu, bu sürecin henüz başlarında 25-26 Mayıs 2013 tarihlerinde HDK’nin çağrısıyla gerçekleştirilen Demokrasi ve Barış Konferansının sonuç bildirgesinde ifade edilmişti. Bu tespit üzerinden de kalıcı barışın sadece devletle Kürtler arasında sürdürülecek bir müzakereyle sağlanamayacağı; barışın ancak bütün ezilen halk kitlelerinin müdahil olacağı bir mücadeleyle kazanılabileceği ve bunun içinde barışın toplumsallaştırılması gerektiği vurgulanmıştı. HDK ve HDP, müzakere sürecinde (Özellikle yerel seçim ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde) Konferans kararları doğrultusunda, barışın tüm halk kesimleri tarafından sahiplenilmesi, başka bir söyleyişle barışın toplumsallaşması için çaba harcadı (Bu çabanın yeterli olup olmadığı, yeterli olmadıysa bunun nedenleri, ayrıca üzerinde düşünülmesi ve tartışılması gereken konulardır). Ancak sürecin daha en başında öngörüldüğü gibi AKP Hükümeti’nin hegemonyacı ve otoriter siyaseti, çözüm ve barış umutlarının yeşermesinin önündeki en büyük engel haline geldi. Özellikle Kobanê direnişi için Kürt hareketinin ve Türkiye demokrasi güçlerinin ortaya koyduğu eylemler karşısında aldığı tavır,hükümetin müzakere masasına çözümün bir tarafı olarak değil de sorununun nedeni olan 90 yıllık devlet aklının temsilcisi olarak oturduğu izlenimini yarattı. Cumhurbaşkanı ve hükümet üyelerinin Kürt düşmanlığını körükleyen ve çözüm sürecinin en önemli aktörlerinden olan HDP’ye yönelik karalama kampanyasına dönüşen söylemleri, çatışma sürecinin tekrar başlayacağına yönelik kaygıları daha da arttırdı.
1990’lı yıllarda edinilen tecrübeler gösteriyor ki susmuş olan silahların yeniden ateşlenmesi, çatışmaların önceki dönemlerden çok daha yoğun yaşanmasına neden olmakta ve ölümlerle birlikte büyük acılar daha da artmaktadır. Tüm savaşlarda olduğu gibi çatışmaların iki tarafında da acıları yaşayanlar her zaman çoğunluğunu emekçilerin oluşturduğu yoksul halk kesimleri olmaktadır. Bu nedenle emekçiler, yoksullar ve ezilen halk kesimleri kenara çekilip müzakereyi siyasi iktidarın keyfiyetine bırakmamalı; Kürt sorununun demokratik çözümüne ve barışa sahip çıkmalıdır. 
Sözün özü: Barış, Hükümetin inisiyatifine bırakılamayacak kadar değerlidir. Çözüm sürecini iktidarını sürdürmenin aracı olarak gören Hükümet, bunu daha fazla sürdüremeyeceğini görmüş ve çözümü de barışı da gözden çıkartarak daha fazla otoriterleşme eğilimi içine girmiştir. Savaşın acılarını tekrar yaşamamak ve Türkiye’nin demokrasiden daha da uzaklaşmasını engellemek için yegane yol; halkların ırkçı, milliyetçi söylemlere kulak asmayıp; barışa, kardeşliğe sahip çıkması yani barışın toplumsallaşmasıdır. Emekten, barıştan, demokrasiden taraf olan tüm partiler, sendikalar, demokratik kitle örgütleri, barışın toplumsallaştırılmasının sorumluluğunu üstlenmeli ve bu yönde çaba harcamalıdır. 
Not: Demokrasi ve Barış Konferansının ikincisi yine HDK’nin çağrısıyla 18-19 Ekim tarihlerinde Ankara’da yapılacaktır.