26 Mart 2021 Cuma

Hedef HDP değil, özgürlüklerdir!


27 Mart 2021

OHAL döneminin karanlığında girilen 2017’den bu yana her yıl faşizmin baskısı hat safhaya ulaştığı hissedilip, “Artık sokağa çıkılamaz!” denilen bir dönemde kadınlar, 8 Mart eylemleriyle o karanlığı yırtıyor, hem ardından gelen Newroz’a hem 1 Mayıs’a cesaret aşılıyor!

Bu yıl kadınlar, 8 Mart eylemleri sonrasında sarayın İstanbul Sözleşmesi’ni bir gece ansızın feshetmesinin ardından her an mücadeleye hazır olduklarını gösterdi. Newroz meydanlarında HDP’yi kapatma girişimine yanıt niteliğinde gerçekleşen kitlesel eylemlerin hemen ardından; sokaklar, İstanbul Sözleşmesi’ni feshedenlere karşı mor flamalarla donandı.


12 Eylül darbesinin üzerinden tankla geçtiği toplumsal muhalefet, 1988-89 yıllarında işçi hareketinin grev ve eylemleriyle canlanmış, 90’lardan itibaren kamu emekçi hareketinin öncülüğünde sınırlı da olsa bir mücadele yürütmüştü. Kamu emekçi hareketinin öncü etkisi, giderek zayıflamasına rağmen, 2000’lerin ortalarına kadar devam ederken, 2010’larda etkisini iyiden iyiye yitirdi. Toplumsal mücadeleler -bütünlüklü ve sürekli olmasa da- Kürt hareketinin yanı sıra ekoloji mücadeleleri ve TEKEL direnişi gibi kapsamı ve süresi sınırlı işçi eylemleriyle sürdü.

2013’te Gezi direnişi gençlerin, kadınların, LGBT-İ’ler ve öğrencilerin de mücadeleye daha güçlü katılmasını sağladı. 2013 Newroz’u ile 7 Haziran 2015 seçimlerine kadar süren çözüm döneminde toplumsal mücadele tüm alanlarda hareketlendi. Ancak 7 Haziran sonrası çözüm sürecinin sonlanması, şiddetin ve çatışmaların artmasıyla toplumsal muhalefet üzerindeki baskılar yoğunlaştı. 15 Temmuz’un ardından ilan edilen OHAL’le birlikte baskılar daha da arttı.    

Kadın hareketi tüm baskılara rağmen giderek kitleselleşti ve faşizmin karanlığına karşı direnişin öncüsü oldu. Faşizmin kör karanlığı ülkenin üzerini kaplarken kadın hareketinin güçlenmesi tesadüf değildi elbette. Zira dine dayalı faşizmin (İslamofaşizmin) en açık hedefi kadınlardı ve uğradıkları şiddetle, yaşam alanlarının daralmasıyla artan karanlık, önce onları hedef alıyordu.  

Türkiye’nin içine düşürüldüğü otokratik (dikta) düzeni sadece kadınların yürüteceği mücadeleyle durdurabilmek elbette mümkün değildir. Toplumsal muhalefetin diğer unsurlarının da etkili biçimde mücadeleye katılması gerekir; ki bu da yetmez. Otokratik düzen, demokrasinin işlerliğini sağlayan kanalların kapanması ve toplumun başka bir iktidar alternatifi bulamamasından beslenir ve varlığını sürdürebilir. Bunun için toplumsal muhalefetin, toplumun sorunlarına çözüm olacak bir siyasi alternatifi ortaya çıkarması gerekir. Bu da devrim koşullarının olmadığı durumda ancak siyasi parti yapılanmasıyla mümkündür.

HDP’nin 2012 yılında kurulurken amacı tam da buydu: Türkiye’de demokrasi ve barış temelinde oluşan toplumsal muhalefetin bir çatı altında toplanıp, siyasi bir alternatif oluşturmasıydı. HDP kurulduğundan bu yana -çözüm süreci de dahil- faaliyetlerini özgürce sürdüremedi, özellikle yüzde 13 oy aldığı 7 Haziran seçimlerinden itibaren üzerinde kurulan baskı artarak sürdü. Ama tüm baskılara rağmen seçim barajını aşmayı bildi, Türkiye’nin doğusundan da batısından da aldığı destekle hep kilit parti konumunda oldu. Yani onca baskıya ve baskının neden olduğu eksikliklerine rağmen kuruluş amacı doğrultusunda faaliyetlerini yürütmekten vazgeçmedi.

Bugün gelinen noktada parlamentodaki diğer muhalefet partilerinin alternatif politika üretememesi nedeniyle HDP, AKP’nin inşa etmekte olduğu dikta rejimine engel olabilme dirayetine sahip, siyaset alanındaki tek rakibi durumundadır. Kürt düşmanlığı üzerinden diğer muhalefet partilerinden aldığı destekle AKP, kendisine tehdit olarak gördüğü HDP’yi tasfiye etme çabası içerisindedir. HDP’yi kapatma talebi, Gergerlioğlu’nun vekilliğinin düşürülmesi, İstanbul Sözleşmesi’nin feshi, ekonomi yönetimindeki akıl dışı manevralar vs. karşısında Millet İttifakı partilerinin (İYİ Parti ve CHP), AKP’nin alternatifi olmak bir tarafa onu destekleyen ya da otokrasi karşısında işlevsiz hale gelen yargıdan medet uman tutumu, AKP’nin siyaset mecrasında tek gerçek rakibinin HDP olduğunu bir kez daha göstermiştir.


HDP’nin kapatılması halinde kadınların, emekçilerin, çiftçilerin, esnafın, küçük üreticinin, toprağını savunan köylünün, Alevilerin, Kürtlerin, gençlerin kısaca tüm ülkenin üzerine kara bulut gibi çöken, ulusal ve uluslararası sermayenin hizmetine amade otokratik düzenin karşısında farklı ve birbirinden genellikle kopuk alanlarda kendisini ifade etmeye çalışan muhalif kesimlerden başka kimse kalmayacaktır.

Şu durumda, kendi başına her biri son derece değerli olan mücadelelerin bir araya gel(e)medikleri ve politik bir alternatif oluştur(a)madıkları sürece üzerimizi kaplayan karanlığı aşabilmenin mümkün olamayacağını görmek gerekir. Ve unutulmamalıdır ki “Her şeye karşı çıkmak, bir muhalif olduğumuz anlamına gelmemektedir.” Baskılarını gün be gün artıran bu hegemonyaya son verme sorununun yanında, yerine “ne” koyulacağının akılcılıkla, açıklıkla ve tüm alanlara dair ayrıntıyla ortaya konması gerekmektedir.

HDP, tüm eksikliklerine rağmen Türkiye’de otokrasinin karşısında duran son kaledir. Altında kalınan hegemonyadan kurtuluş için, sonrasına dair alternatifler yaratmak için bir araya gelinebilecek bir çatıdır. Dolayısıyla kapatılması sadece HDP’ye yönelik bir saldırı değil, Türkiye’de dikta rejimini mutlaklaştırarak demokrasinin, adaletin ve insan haklarının kalan son kırıntılarını da yok etme girişimi olarak algılanmalıdır! 



19 Mart 2021 Cuma

Ekonomide Reform (yeni nesil sömürü) Paketi!

                                     20 Mart 2021

Erdoğan’ın açıkladığı “Ekonomide Reform Paketi” -yandaş basının şişirme haberlerine rağmen- sermaye dışındaki kesimler tarafından önemsenmedi, heyecan yaratmadı. Bunda AKP iktidarının neredeyse her yıl, bazen yılda birkaç kez “reform” ve “paket” bazen de “reform paketi” adıyla yaptığı açıklamalardan toplumun dertlerine deva bulamamasının da önemli rolü olsa gerek.

Söz konusu reformlarda ve paketlerde geniş toplum kesimlerinin derdine çözüm bulunmadığı doğru olmakla beraber bu, onların önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Zira var olan sıkıntıları daha da derinleştirerek tüm toplumun yaşamını doğrudan etkiliyor.

Reformlar ve paketler, AKP’nin ve uyguladığı ekonomik programın “aldatıcı pazarlama yöntemleri”yle topluma sunulan gerçek yüzü aslında. 18 yıllık iktidarında AKP ne kadar reform ve paket getirmişse istisnasız hepsi işçinin, esnafın, çiftçinin, küçük üreticinin var olan haklarının sermayenin çıkarları uğruna gasp edilmesini içeriyor. Dolayısıyla reform ve paketler AKP’nin sınıfsal tercihlerini, kimin iktidarı olduğunu göstermesi bakımından da son derece önemli.

İşte Erdoğan’ın açıkladığı “Ekonomide Reform Paketi”ni de bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor:

Paketin sunumunda da belirtildiği gibi “özel sektörü teşvik” birinci hedef.  Tahvil Garanti Fonu kurulması, Kredi Garanti Fonu’nun etkinleştirilmesi, tarımın tamamen piyasanın insafına bırakılması gibi gerek kamu kaynaklarının transferi gerekse sermayeye yeni kâr alanlarının açılması vs. bu hedefi yerine getirmek üzere pakette yerini almış. Öte yandan yerel yönetimlerin mali özerklik alanlarını tamamen ortadan kaldırıp; sosyal yardım hizmetleri bütünüyle merkezi idarenin onayına/denetimine bırakılıyor. Böylece son seçimlerde AKP iktidarının doğrudan hükmedemediği ve henüz kayyuma devredilmemiş yerel yönetimlerin de merkezi idarenin güdümüne girmesinin koşulları hazırlanıyor.


Pakette emekçilerin hakları üç başlık altında doğrudan hedef alınıyor: Bunlardan birincisi, “Sermaye Piyasasını Güçlendirme” başlığı altında Bireysel Emeklilik Sigortası’nın (BES) kapsamının genişletilecek olması. Böylece bir taraftan sosyal güvenlik sisteminin tamamen özelleşmesinin önünün açılması diğer taraftan sosyal güvenlik için oluşan birikimlerin finans piyasasına kaynak olarak aktarılması amaçlanmış.

İkincisi, “Yapısal Cari Açığın Azaltılması” başlığı altında yer alan “Rekabetçi, yenilikçi ve güçlü bir sağlık sanayisinin geliştirilmesi” ifadesiyle -pandemi sürecinden ders alınmayarak- sağlık sisteminin tamamen kâr alanı haline getirilecek olması ki bu sağlık hakkının tümüyle ortadan kaldırılması anlamına geliyor.

Üçüncüsü ise “İstihdam” başlığı altında yer verilen düzenlemelerin tümü.  Bu başlık beş maddeden oluşuyor. Bunların dördü yıllardır zaten uygulanan “istihdamı teşvik” adı altında sermayeye kaynak aktarma anlayışının tekrarından ibaret. Diğer bir madde ise “yeni nesil çalışma yöntemleri”nin yaygınlaştırılmasını hedefliyor.  

“Yeni nesil çalışma yöntemleri” de iki başlık altında toplanmış. Bunlardan biri uzaktan çalışma mevzuatının yeni iş modellerine uyum sağlayacak şekilde revize edilmesi. Diğeri ise kısmi süreli çalışanların hafta tatili, yıllık ücretli izni hak etme süresi ve kıdem tazminatına hak kazanma sürelerinin kanunda açıkça belirtilmesine yönelik düzenleme yapılması.

Yani yeni nesil dedikleri esnek, güvencesiz çalışma (sömürü) düzeninin yaygınlaşması ve kalıcılaşması. Pandemi fırsat bilinerek yaygınlaşan uzaktan çalışma konusunu 27 Şubat’ta bu köşede “Evden çalışma, uzaktan sömürü” başlıklı yazıda ele almış ve özetle, “evden/uzaktan çalışma ile yalnızlaşmış, ekonomik ve sosyal haklarını aramaktan yoksun, güvencesiz, örgütsüz; kirasını ve tüm masraflarını karşıladığı evinde 365 gün 7/24 patronun tahakkümü altında robotlaşmış bir emekçi kitle yaratılmakta” olduğunu vurgulamıştım. Raporun/paketin ilgili maddesini bu cümlelerle okumak gerektiğini bir kez daha belirteyim.


Kısmi süreli çalışanlara ilişkin yapılmak istenenleri AB İstihdam Stratejisi’yle gündeme gelen “güvenceli esneklik” kavramıyla ilişkilendirmek gerekir. Sermayenin emek maliyetini düşürmek için tercih edilen esnek çalışma rejimi, emekçilerin iş ve sosyal güvencesini ortadan kaldırmaktadır.

“Güvenceli esneklik” esnek çalışma düzeninde emekçilere güvence sağlama iddiasında olmakla birlikte bu durum, eşyanın tabiatına aykırıdır. Zira esneklik, emeği güvencesiz hale getirip en kötü koşullarda çalışmaya razı etmeyi amaçlar. Dolayısıyla esneklik varsa güvence olmaz, güvence varsa esneklik olmaz. Güvenceli esneklik söylemi, -Avrupa ülkelerindeki uygulamalarla da açığa çıktığı gibi- işçileri ve emek örgütlerini aldatmaktan öte bir anlam taşımamaktadır. 

Özetlersek Ekonomik Reform Paketi, AKP’nin (bundan öncekiler gibi) toplumun geniş kesimlerinde emek sömürüsünü yoğunlaştırarak -bu arada haklarının bir kısmını da gasp ederek- sermayeyi ihya etme politikasının devamıdır.

Sermaye kuruluşları (TÜSİAD, TOBB, MÜSİAD vd) Reform Paketi’ni memnuniyetle karşıladıklarını açıklamışlardır. Ancak bu paketle pandemiyle daha da derinleşen ekonomik krizin bedelini ödemek durumunda bırakılan kesimleri temsil eden örgütler, özellikle de sendikalar, ne topluma gerçekleri gösterme çabasında olmuş ne de ciddi bir tepki göstermiştir. Böyle bir durumda sessiz kalmak tüm bunları onaylamak ve bu örgütlerin temsil ettikleri kesimlere ihanet ettikleri anlamına gelir! Çünkü sessiz kalmak sessiz onaydır bir bakıma.

Sesimizi gür çıkaracağımız bu Newroz’da; bağıracağımız pek çok ihlalden, adaletsizlikten, haksızlıktan biri de bu olsun. Newroz direnmenin, umudun adıdır zira.

Newroz piroz be! Newroz tüm halklara kutlu olsun!




 

12 Mart 2021 Cuma

Tedbirler virüsten 'güçlü' müydü?


13 Mart 2021

Çin’den yayılmaya başlayan Covid-19, 2020 Mart ayının ilk günlerinde kapı komşumuz İran’ı ve Yunanistan’ı sarmıştı. Tehlikenin büyüklüğünü fark edenler Türkiye’ye “Bir an önce önlem alın!” uyarıları yapılmasına rağmen hükümet, uyarılara kulak tıkıyor ve hiçbir şey yokmuş gibi yaşam devam ediyordu. 

Sağlık Bakanı 8 Mart’ta, Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre 104 ülkede virüs vakasının görüldüğünü “Türkiye’nin sıkı önlemlerle bu listeye girmemeyi başardığını” gururla ifade ediyor; “Komşularımız ve Avrupa önlemlerde yavaş kaldı” diye eklemeyi de ihmal etmiyordu, bıyık altından gülerek. Salgının Türkiye’de olabileceğini iddia etmek bir yana imâ etmek bile hükümet karşıtlığıyla, vatan hainliğiyle ithâm edilmek için yetiyordu. Emniyet Müdürlüğü, “virüsün Türkiye’de görüldüğüyle ilgili haber paylaşanlar” hakkında işlem başlatılacağını duyurmuştu bile.


Ardı ardına pandemi nedeniyle ölüm haberleri gelmeye başlayınca, “mızrak çuvala sığmadı” ve 11 Mart gece yarısı Sağlık Bakanı’nın “Bir koronavirüs vakası görüldü!” açıklamasının ardından kimi önlemlerin alınacağı duyuruldu. Sayın Bakan, bu açıklamayı yaparken daha üç gün önce pandemi vakası görülen ülkelere yönelik alaycı üslubu için utanma, sıkılma gibi bir duygu hali yaşamış mıydı, bilemiyoruz! 

Bakan, Covid-19’un memleket sınırları içine girdiğini kabul edince millet, Cumhurbaşkanı’ndan gelecek açıklamaya kulak kesilmişti ki fazla beklemek gerekmedi. Erdoğan, "Hiçbir virüs bizim tedbirlerimizden güçlü değildir!!" açıklamasıyla pandemi karşısındaki “milli duruşumuz”u dünya aleme duyurmuş oldu; milletin de yüreğine su serpildi! 

Peki gerçekten tedbirler virüsten “güçlü” müydü? 

Lafı uzatmaya gerek yok; önce rakamlar üzerinden sorunun yanıtını arayalım: Cumhurbaşkanının bu talihsiz açıklamasının üzerinden geçen bir yılda Sağlık Bakanlığı verilerine göre Covid-19 teşhisi konulanlar 2 milyon 850 bin kişiye, virüs nedeniyle yaşamını yitirenler ise 29 bin 350 kişiye ulaştı. Bu rakamları verirken, TTB ve sağlık meslek örgütlerinin Bakanlığın verileri çarpıtarak vaka ve ölü sayısını düşük göstermeye çalıştığına yönelik iddiaları ile pandemi nedeniyle sağlık hizmetlerindeki eksiklik ve aksaklıklar sonucunda tedavi edilebileceği halde yaşamını kaybedenleri de unutmayalım. 


Tüm bunlar birlikte değerlendirildiğinde doğrudan veya dolaylı olarak virüs nedeniyle yaşamını yitirenlerin Bakanlığın açıkladığı rakamın 2-3 kat üzerinde olduğunu söylemek de abartılı olmayacaktır. Ölüm sayısının bu kadar yüksek olması tek başına tedbirlerin yetersizliği anlamına gelmez elbette. Mesele virüsün yarattığı tehdidin ülkeyi yönetenlerce doğru algılanıp bunu bertaraf edecek tedbirlerin alınıp alınmamış olmasıdır. Bulaşın Türkiye’de varlığını kabul etmekte dahi zorlanan bir siyasi iktidarın alacağı tedbirlerin ne kadar etkili olabileceğini ise tahmin etmek zor olmasa gerek!  

Hükümetin salgının başından bu yana aldığı kararlar, bilimsel temellere dayanmıyordu. Tamamen göstermelik olarak kurulan bilim kurulunun hükümetin kararlarını meşrulaştırmak dışında bir işlevi olmadı. Zira AKP’nin virüsle mücadelede önceliği toplum sağlığı değil, sermayenin ve kendi iktidarının bekâsıydı. Bu nedenle pandemiyle mücadelede temel kural “fiziksel mesafe” olmasına rağmen kapitalizmin çarkları dönsün, sermayenin kârı sürsün diye işçiler fabrikalarda, atölyelerde, bankalarda, marketlerde çalışmak zorunda bırakıldı. İş yerini kapatan yüz binlerce esnafı, işsiz kalan milyonlarca emekçiyi açlıkla, yoksullukla baş başa bırakan devlet, bir avuç sermaye sahibine oluk oluk kaynak aktardı. 

Diğer taraftan 65 yaşından büyükler aylarca eve hapsedilirken, AKP kongreleri lebalep dolduruldu, gururla da teşhir edildi.   Erdoğan, pandeminin birinci yılı vesilesiyle yaptığı açıklamada "Sağlık ordumuzun fedakârlığıyla, sürekli yenilerini hizmete aldığımız, kapasitelerini arttırdığımız hastanelerimizle ve güçlü altyapımızla sağlık alanında destan yazdık" demiş. Sağlık emekçilerinin pandemiye karşı yaşamlarını fedâ etmek pahasına bir mücadele verdikleri doğrudur elbette. Ama sağlıkçıların en yaşamsal taleplerini dahi karşılamayan ve bilim dışı kararlarla sağlıkçıların iş yükünü daha da arttıran AKP’ye rağmen bu mücadelenin yürütüldüğünün altını kalın kalın çizmek gerekir.  

Sorumuzu tekrarlayalım: “Tedbirler gerçekten virüsten 'güçlü' müydü?” 

Geçen bir yılın sonunda Erdoğan'ın “Destan yazdık!” sözü AKP’nin, patronları ve kendi iktidarını korumaya dönük tedbirlerin destanı olarak okunmalıdır. Bu açıdan bakıldığında tedbirlerin virüsten çok daha güçlü olduğuna kuşku yoktur. 

Ancak virüsün -patronlar ve saraya yakın AKP aristokrasisi dışında kalan- toplumun çok geniş kesimini kırıp geçirdiğini söyleyebiliriz. Bu durumda başta Covid-19 nedeniyle yaşamını yitiren 29 bin 350 kişinin olmak üzere, bu süreçte işini kaybedip intihara sürüklenenlerin ve virüs tehdidi karşısında görmezden gelinen, yaşam hakları ihlal edilenlerden hesabının sorulması, tarihin üzerimize yüklediği bir görevdir! 


   

5 Mart 2021 Cuma

Milliyetçilik illeti!


6 Mart 2021

Milliyetçilerin çoğu bilmez ama milliyetçilik, kapitalizmin insanlığın başına belâ ettiği bir akımdır!

Kapitalist üretim sisteminin rekabete dayalı yapısı korumacılığı, paylaşım savaşlarını ve sömürgeciliği – emperyalizmi- kapitalizmin varlık koşulu haline getirdi. Tekil sermayelerin bu koşulları yerine getirmesi mümkün olamayacağı için milliyetçilik akımı temelinde ulus-devlet yapılanması gerekli görüldü. Milliyetçilik, burjuvazinin gereksinimleri doğrultusunda ulus-devletin inşasında temel yapı taşı olduğu gibi halklar arasında düşmanlık yaratarak hem “savaşların meşrulaştırılması”nın hem de “toplumsal sınıf çelişkilerinin üzerinin örtülmesi”nin aracı olarak
kullanıldı.

Milliyetçilik aklı, mantığı, vicdanı ortadan kaldıran; hukuk, adalet, demokrasi, insan hakları gibi insanlığın kazanımlarını yok sayan bir akımdır. Milliyetçiliğin meşrulaşmasına aracılık ettiği şiddetinse ölçüsü yoktur. Tarih; milliyetçiliğe dayalı şiddetin -faşizmin- on milyonlarca insanı ölüme gönderen, yüz binlerce insanı fırınlarda yakan Nazi vahşetine kadar gidebildiğini de en çarpıcı haliyle göstermiştir.

Bu illet akım, ezen ve ezilen (azınlık) ulus milliyetçiliği olarak ikiye ayrılabilir. E
zen ulus milliyetçiliği, diğer ulusların sömürüsünü meşrulaştırmayı; sömürüden elde edilen zenginliği o ulusların halklarıyla paylaşmamak için onlar üzerinde tahakküm kurmayı amaçlar. Bunu yaparken de ötekileştirdiği, düşmanlaştırdığı halkların özgürlüklerini, siyasal ve kültürel haklarını kısıtlamak için şiddete başvurmaktan sakınmaz. Ezilen ulus milliyetçiliği ise buna tepki olarak ortaya çıkar ve ulusal özgürlüğün, siyasal ve kültürel hakların savunulmasına dayanır. Diğer bir söyleyişle ezen ulus milliyetçiliği emperyalist iken ezilen ulus milliyetçiliği anti-emperyalist olmak durumundadır.

Emperyalizme dayanan ezen ulus milliyetçiliğinin kapitalizmin ürünü olduğuna kuşku yoktur. Ancak emperyalizme tepki olarak ortaya çıkan ezilen ulus milliyetçiliğinin kendiliğinden anti-emperyalist bir içeriği olsa da eğer anti-kapitalist bir perspektife sahip değilse, ezen ulus milliyetçiliğine karşı koyamayacağı gibi -farkında olarak ya da olmayarak- sermayeye ve dolayısıyla emperyalizme hizmet eder. Bu durumda milliyetçiliğin her iki türü arasında farkı kalmaz!

Kimi halkların aynı zamanda hem ezilen hem de ezen ulus milliyetçiliğinin girdabına kapıldığı görülebilir. Türk milliyetçiliği bunun en tipik örneklerindendir.

Türkiye, emperyalist ülkelere karşı gerçekleştirdiği “Ulusal Kurtuluş Savaşı” sayesinde kurulmuş olmakla övünen bir ülkedir. Ama aynı zamanda Türkiye, diğer kapitalist ülkeler gibi ulus-devletin inşa sürecinde halklara homojen bir kimlik dayatmış ve Ermeniler, Rumlar, Kürtler ve diğer kimlikleri yok sayarak, “Türk milliyetçiliği”ne dayalı bir burjuva devrimi gerçekleştirmiştir. Yani “kapitalizme sadakati” elden bırakmadan, Batı emperyalizmine karşı ezilen ulus milliyetçiliği iddiası taşırken kuruluşundan bu yana Anadolu ve Mezopotamya topraklarında yaşayan “diğer” halklara karşı aldığı tutum, net biçimde “ezen ulus milliyetçiliği” olmuştur. Yakın geçmişte Ortadoğu’da yaşanan savaşlar nedeniyle Türkiye’ye sığınmak zorunda kalan özellikle Suriyeli göçmenlere yönelik tutum da farklı değildir.

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana geçen doksan sekiz yılda milliyetçilik, önce ulusal burjuvazi yaratmak, ardından yabancı sermayeyi ülkeye çekmek için çabalayan ama her daim burjuvazinin çıkarlarını temsil eden devlet yönetiminin mihenk taşı olmuştur. Türk milliyetçileri kapitalizmin milliyetçiliğe atfettiği işlevleri yerine getirmeyi “ülkü” edinmiştir.

İktidara ilk geldiği dönemde AKP, kendisinden önceki hükümetlerden farklı olarak AB’ye üyelik sürecine uyum çerçevesinde, milliyetçilikten bir ölçüde de olsa sıyrılmış olduğu görüntüsü verdi. Bu süreçte milliyetçiliği içselleştirmiş muhalefet partilerinin eleştirileriyle karşılaştı; 2013 Newroz’unda başlayıp 7 Haziran 2015 seçimlerinde son bulan çözüm süreci boyunca milliyetçi muhalefetin eleştirilerine hedef oldu.

7 Haziran seçimlerini kaybeden AKP dümen kırdı ve iktidarının devamı için HDP ve Kürt halkını karşısına alıp -o zamana kadar kendisine karşı olan milliyetçi muhalefetin desteğiyle- milliyetçilik adına demokrasiyi, hukuku, insan haklarını yerle bir etti; parlamenter rejimi fiilen ortadan kaldırıp tek adam rejimini inşa etti. Gittikçe artırdığı şiddetiyle, iktidarsızlık korkusunun ilacını yani şiddetin her türünü ülkenin üzerine bir karabasan gibi örttü. Parlamentodaki milliyetçi muhalefet içinden MHP, doğrudan AKP’nin yanında yer alırken CHP ve İYİ Parti ise HDP ve Kürtlere karşı politikalarında AKP’ye desteğini esirgemedi.

HDP’li siyasetçilerin tutsak edilmesi, HDP belediyelerine kayyum atanması ve nihayet HDP’nin kapatılma girişimi ve toplumun büyük çoğunluğunun buna sessiz kalması ya da desteklemesi; milliyetçiliğin aklı, mantığı, vicdanı olmadığını; hukuk, adalet, demokrasi, insan hakları gibi insanlığın kazanımlarını yok saydığını bir kez daha gösterdi.

Milliyetçilik girdabına kapılan ister ezen isterse ezilen ulusun halkları olsun kendilerini özgür hissetmeleri, refah ve huzur içinde olabilmeleri mümkün değildir! Bugün maalesef Türkiye toplumunun büyük kısmı milliyetçilik girdabındadır. Siyasi iktidarın HDP’yi kapatma histerisi karşısında muhalefet partileri ve toplumun alacağı tutum, bu girdaptan kurtulma iradesinde olunup olunmadığını gösterecektir.

Sözün özü: Kapitalizmin insanlığın başına sardığı en büyük illetten, toplumu bir “güruh” haline getirip içten içe çürüten milliyetçilik illetinden kurtulmadıkça halklar özgürleşmeyecek, barış ve huzur içinde tek gün bile göremeyecektir!