27 Kasım 2009 Cuma

25 Kasım ve Sonrası…

27/11/2009

ÖZGÜRCE

Bu köşede 13 Kasım tarihli yazımda, 25 Kasım grevinin başarısı konusunda endişeli olduğumu belirtmiştim. 25 Kasım günü işyerlerinden yoğun bir katılımla grevin gerçekleştiği ve önemli bir etki yarattığı haberlerini duyunca ve grev meydanına dönüşen Beyazıt’taki coşkuyu görünce, endişelerimin önemli ölçüde yersiz olduğunu düşündüm.

Söz konusu yazıda belirtmeye çalıştığım endişeler, büyük ölçüde grev kararının alınma biçimi ve grevin gerekçeleri konusunda emekçilerin ve toplumun yeterince bilgilendirilmemiş olmasından kaynaklanıyordu. Grev meydanında emekçi dostlarla sohbetlerden öğrendiğim üzere, özellikle son bir haftada işyerlerinde yürütülen çalışmalar etkili olmuş. Ayrıca Kamu-Sen’in ve Memur-Sen dışındaki diğer kamu emekçi örgütlerinin de greve katılmış olması, grevin kamu emekçileri için meşruluğunu artırmış. İşçi sendika ve konfederasyonları ile meslek örgütlerinin greve desteği ise diğer toplum kesimleri üzerinde grevi meşrulaştıran bir etken olmuş. AKP Hükümeti’nin özellikle son dönemde emekçileri ezen politikaları ve emekçileri aşağılayan söylemleri de grevin etkili olmasında önemli bir rol oynamış elbette.

Bir grevin başarısının, sadece katılımın yoğunluğu ve aldığı toplumsal destekle ölçülemeyeceğini de hemen belirtmek gerekir. Zaten 25 Kasım gibi “uyarı” amaçlı grevlerin tek başına nihai başarıyı getirmesi de beklenemez. Bu tür grevler, uzun soluklu mücadelenin bir basamağıdır. 25 Kasım grevinin başarısı, bu basamağı yerine koyabilmiş olmasından gelir. Yani bugün Türkiye’de emek mücadelesinin bu grev sayesinde 25 Kasım’ın bir gün öncesinden daha ileri bir noktaya taşınmış olduğu söylenebilir. Ancak bu başarının daha üst basamaklara çıkmak için kullanılması gerekir. 25 Kasım, yeni mücadelelere basamak oluşturacak biçimde algılanmaz ve devamı gelmezse, daha önce pek çok kez tanıklık ettiğimiz gibi “hoş bir anı” olmaktan ibaret kalacaktır.

25 Kasım’ın ileride “anısına kadeh kaldırılacak” bir eylem olarak kalmaması için sendikaların 26 Kasım’dan itibaren önümüzdeki mücadele yol ve yöntemlerini planlaması gerekir. İşte bu noktada, 13 Kasım tarihli yazıda “grev” eylemi üzerinden dillendirmeye çalıştığım görüşleri savunmaya devam edeceğim.

Sadece grev değil, emek mücadelesinde gerçekleşecek tüm eylemler için ön hazırlık çok önemlidir. Gerek emekçilere gerekse topluma yönelik olarak gerçekleştirilecek hazırlıklar, sadece bir eylem kararı alındıktan sonra yerine getirilmeye çalışılmamalıdır. Sendikalar sürekli olarak eğitim, araştırma ve yayın çalışmalarıyla bu hazırlığı yürütmelidir. Emekçilerin çok büyük bir kısmı sistemin en etkili propaganda araçları olan medyanın etkisi altında, sadece sınıflarından değil, kendilerinden bile yabancılaşmışlardır. Bunu aşabilmenin tek yolu, mevcut emekçi örgütlenmelerinin, elindeki tüm olanaklarla bu yabancılaşmayı ortadan kaldırabilmesidir. Bu da ancak işyerlerinde, mahallelerde, spor müsabakalarında ve diğer yaşam alanlarında onlarla iletişim içinde olabilmekle mümkündür. 25 Kasım grevi için son bir haftadaki çabanın verdiği sonuca bakınca, bunun sürekli hale gelmesiyle ortaya çıkacak sonucun ne kadar muhteşem olacağını hatırlatmak isterim.

Emek mücadelesinde başarı için diğer bir koşul da, mücadele yol ve yöntemlerinin demokratik karar alma mekanizmalarının eksiksiz biçimde kullanılmasıdır. Uygulama bakımından çok kolay olmadığı düşünülebilir ama bu konuda işyeri temsilciliği, delegelik gibi mekanizmaların sendikal demokrasinin en temel kurumları olduğunu unutmamak gerekir. Maalesef mevcut sendikaların hemen hiçbirinde bu mekanizmalar yeterince işlevsel hale getirilememiştir ve sendikalarda merkeziyetçi bir yapı vardır. Bu yapının varlığını sürdürmesi, sendika yönetimlerini tabandan kopartmakta ve bu kez de emekçilerin sendikalarına karşı yabancılaşması durumu ortaya çıkmaktadır. Bu da örgütlü mücadelenin önündeki en önemli engeldir.

Sözün özü: 25 Kasım grevi, uzun süredir “üzerine ölü toprağı serpilmiş” olan kamu emekçi hareketinin yeniden canlanışı olmuştur. Bu canlanma, doğru yol ve yöntemlerle belirlenecek mücadelelere kaynaklık etmeli ve Türkiye emek hareketi adım adım hedefine doğru ilerlemelidir.

20 Kasım 2009 Cuma

ULAŞIM HAKTIR, ÜCRETSİZ ULAŞIM HAKKI SAVUNULMALIDIR..!

ÖZGÜRCE
20/11/2009

Sanayileşmeyle birlikte başlayan kentleşme üretim alanları ile üretimde çalışan emekçilerin barınma alanlarının iç içe geçmesine neden olmuştur. 1970’lerde yaşanan krizin ardından esnek üretimin yaygınlaşmasıyla birlikte üretim alanları kent merkezlerinin dışına çıkarken kent merkezleri, finans ve ticaret merkezleri haline gelmiştir. Üretim alanlarının mekansal değişiminin ardından barınma alanları da ya toplu konut ya da korunaklı siteler biçimine dönüşerek kent merkezleri dışına çıkmıştır. Üretim, ticaret ve barınmanın mekansal ayrışımı her gün milyonlarca kişinin bu üç alan arasındaki dolaşımı nedeniyle kentlerde ulaşımı “sorun” haline getirmiştir.


Her sorunu bir fırsata çevirmeyi beceren sermaye, kendi yarattığı sorunu kendisine kâr getirecek bir alana dönüştürmek üzere 20. yüzyılın “öncü” ürünü otomobili en etkin biçimde pazarlayacak yollara yönelmiştir. Toplu taşıma araçları yerine bireysel taşıma aracı olan otomobilin öne çıkartılması, bir taraftan ulaşım sorununu daha da çözümsüz hale getirirken, diğer taraftan sermayeye yeni kâr ve rant alanlarının açılmasına da olanak sağlamıştır.

Sosyal devlet uygulamalarında ulaşım, bir taraftan dolaylı olarak kâr alanı oluşturma işlevini sürdürürken diğer taraftan da kamusal bir hizmet haline gelmiştir. Ancak neoliberal politikalar, tüm kamusal hizmetler gibi kent içi ulaşımın kamusal niteliğini ortadan kaldırıp, bu alanı da piyasalaştırarak ya da özelleştirerek sermayeye kâr getirecek hale dönüştürmüştür.

Türkiye’de sosyal devlet uygulamaları son derece sınırlı kalmıştır. Buna rağmen kent içi ulaşım hizmetleri 1960 yıllardan 1980’li yılların ortalarına kadar önemli ölçüde kamu hizmeti olarak yürütülmüş ancak daha sonra piyasalaştırma ve özelleştirme uygulamaları başlamıştır. Bugün diğer pek çok alanda olduğu gibi kent içi ulaşımda da izlenen yöntem, kâr amacı güden yüksek fiyatlandırma ve imtiyaz haklarının özel sektöre devredilmesidir. Bu uygulamanın sonucu ise kaçınılmaz olarak ulaşımda yüksek bedeller olmaktadır.

Oysa ulaşım sorununu ortaya çıkartan sermaye ve onun sistemi kapitalizmdir. Emekçiler bu sorunun sadece mağdurudur. Zira kent içinde her gün bir yerden bir başka yere gitmek isteyenlerin çok büyük çoğunluğu ekmek parası peşindeki emekçiler ya da öğrencilerdir. Ekmek parası için emekleri sömürülen emekçiler işyerlerine ulaşmak için yeniden sömürülmektedir. Geleceğin emekçisi öğrenciler için de durum farklı değildir, onlar da sömürü çarkına girmek için yol aldıkları eğitim yaşamında katkı payları, harçlar ve dershane ücretleri yanında bir de ulaşım bedeli ödemek zorunda kalmaktadır.

İstanbul’da ulaşıma yapılan zamlar (ki en son metrobüse yüzde 33 dolayında zam yapılmıştır), kriz nedeniyle artan işsizlik ve düşen ücretler karşısında emekçilerin sabır sınırları sınanıyor düşüncesine neden olmaktadır. Evet, tüm bu koşullar içinde artan ulaşım fiyatları acaba emekçi kesimlerce nasıl algılanacaktır? Şüphe yok ki bu “saldırıya” karşı tepkisiz kalınması halinde bunun ardından çok daha büyük zamlar ve özelleştirme haberleri gelecektir.

Türkiye’de yeterince gündeme getirilemeyen ulaşım, emekçiler tarafından sahip çıkılması gereken sosyal bir haktır. Kent içi ulaşım, yerel yönetimlerin temel görevidir ve bunun için yerel yönetimler pek çok isim altında vergi almaktadır. Ulaşımı sağlayacak araçlar da bu vergilerle satın alınmaktadır. Yani ulaşımın bedeli zaten vergiler yoluyla ödenmektedir. Bunun dışında bir kez daha fiyatlandırmaya gitmenin hiçbir haklı gerekçesi yoktur. Dolayısıyla ücretsiz ulaşım hakkını savunmak son derece meşrudur. Öğrenci, işçi, işsiz, memur, emekli kısacası sermaye dışı tüm kesimler için toplu ulaşım ücretsiz olmalıdır. Eğer bunun hangi kaynaktan karşılanacağı düşünülüyorsa adres elbette sermayeden alınacak vergilerdir.

13 Kasım 2009 Cuma

Eylemin Adı ‘Grev’ Olunca…

13/11/2009

ÖZGÜRCE

Grev, emekçinin ekmek kavgasında sermayeye karşı kullanabileceği en güçlü silahtır. Grevle birlikte bir taraftan emekçiler üretimden -hizmet sunumundan- ve dayanışmadan gelen gücün farkına varırken diğer taraftan sermaye düzeni ideolojik olarak sorgulanır ve sarsılır. Bu nedenle sermaye, grevle ortaya çıkacak tehdide karşı grevleri engellemek için her türlü yola başvurur.

Sermayenin engellemelerinin aşılarak grevin başarılı olabilmesinin koşulu grevin önce emekçiler sonra da toplum tarafından benimsenmesidir. Bunun için greve katılacak emekçilere ve bu grevden etkilenecek toplum kesimlerine grevin gerekçesi en açık biçimiyle anlatılmalı ve ikna olmaları sağlanmalıdır. Eğer greve çıkması beklenen emekçiler, grevin gerekçesi konusunda yeterli bilgiye sahip değilse ve tam olarak ikna olmamışlarsa greve katılım düşük düzeyde kalacaktır ki bu grevi daha baştan başarısızlığa mahkum edecektir. Katılımın düşüklüğünden kaynaklanacak başarısızlığı önlemek için grev kararının ya tabanı oluşturan emekçilerin talebiyle alınması ya da tabandaki emekçiler ikna edildikten sonra açıklanması gerekir.

Greve katılım konusunda diğer önemli bir nokta da greve katılacak emekçilerin grevi yürütecek sendikaya güvenidir. Sermayenin, grevi başarısızlığa uğratmak için en çok başvurduğu yol, grevi kanunsuz ilan ederek emekçileri tehdit etmektir. Grev kararını alan sendika greve katılan emekçilerin karşılaşabilecekleri sorunları sahipleneceği güvencesini vermelidir. Ayrıca grev kararı alan sendikanın hedefine ulaşana kadar grevi sürdürmesi beklenir. Greve çıkılırken ortaya konulan hedeflerden yarı yolda cayılması, sendikanın kendi eliyle grevi kırması anlamına gelir ki bu da sendikaya olan güveni onarılmaz biçimde tahrip eder.

Başarılı bir grev için greve çıkacak emekçiler kadar grevden etkilenecek toplum kesimlerinin de desteği alınmalıdır. Özellikle kamu hizmeti gören emekçilerin gerçekleştireceği grevlerde bu destek çok daha önemlidir. Örneğin grev nedeniyle hastane kapısından dönen, vergi dairesinde işini göremeyenler grevin gerekçesi konusunda ikna olmamışlarsa tepkilerini emekçilere yöneltirler ki bu grevin meşruluğunu ortadan kaldırır ve grevi haksız duruma düşürür. Hal böyle olunca da grevin başarısız olmasının ötesinde belki uzun yıllar bir daha o alanda grev gerçekleştirmek mümkün olmaz. İşveren de bu zafiyeti en etkili biçimde değerlendirir ve emekçilerin haklarını daha da geriye götürme fırsatını elde etmiş olur.

Bugün emekçilerin içinde bulunduğu durum en etkin biçimde mücadeleyi gerektirmektedir. Bu mücadele süreci içinde elbette grev de vardır. Ancak eylemin adı grev olunca gerekli koşulların mutlaka yerine getirilmiş olması gerekir. Eğer bu koşullar tam anlamıyla yerine getirilmezse grev silahı geri teper ve emekçilere yarardan çok zarar verebilir.

Kamu emekçilerinin 25 Kasım’da aldıkları grev kararında gerekli koşulların ne ölçüde yerine getirilmiş olduğu konusunda kendi adıma endişelerim olduğunu belirtmek isterim. Umarım grev sürecine dair –olumsuz- izlenimlerim ve endişelerimde yanılırım ve 25 Kasım grevi başarıya ulaşır. Aksi halde sadece grev gibi son derece önemli bir mücadele aracının içi boşaltılmış olmaz, aynı zamanda zaten son derece zor durumda olan sendikal hareket çok büyük bir darbe daha alır ve yeniden toparlanması uzun yıllar mümkün olmayabilir (!)

10 Kasım 2009 Salı

YIKILAN DUVARIN BEDELİ…



10.11.2009

Berlin Duvarı’nın yıkılış yıl dönümü kapitalizmin zafer yıl dönümüne dönüştürüldü. Peki, Berlin Duvarı’nın yıkılması ve ardından da Doğu Bloğu’nun çöküşü kapitalizm için gerçekten “zafer” miydi?

Sovyet Devrimi ayakta kaldığı 72 yılda kapitalizmin en büyük korkusu olmuştur. Bu korku kapitalizmin vahşetinin dizginlemesine yol açmıştır. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında çöken kapitalist Avrupa’nın sosyalizme teslim olmaması ve Avrupa emekçileri arasında yoğunlaşan sosyalizm isteklerinin köreltilmesi ve Fordist üretim sisteminin ihtiyacı olan tüketimin körüklenmesi amacıyla kapitalizm “sosyal” maskesine bürünmüştür. “Sosyal” maskesi altındaki kapitalist Avrupa’da sosyal haklar ve çalışma standartları yükselirken, işçi sınıfı ve sendikalar, maskenin aldatıcılığına kapılmış ve sistemle uzlaşma içerisine girmiştir.

1970’li yılların başında “sosyal” maskesi altında yeniden çöken kapitalizm, büyük ölçüde kendisine bağımlı hale gelen işçi sınıfının mücadele düşüncesinden uzaklaşmasını da fırsat bilerek yüzündeki maskeyi çıkartmış ve neoliberal politikaları uygulamaya koymuştur. ABD ve İngiltere’de uygulanmaya başlayan neoliberal sömürü düzeni Doğu Bloğunun etkisiyle özellikle Kıta Avrupa’sında yaygınlaşamamıştır. Ta ki bugün kutlamaları yapılan Berlin Duvarı yıkılana kadar.

Berlin Duvarı’nın yıkılması sadece Batı Avrupa ve Doğu Bloğu ülkelerinde yaşayanlar için değil tüm insanlık ve hatta yerküre için yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Doğu Bloğunda yaşayanlar, yıkılan duvarın arkasındaki “Mc Donalds özgürlüğü”nün gerçek yüzüyle kısa zamanda tanışmışlardır. Etnik savaşlarda yüzbinler ölmüş, milyonlar göçe zorlanmıştır. Eski Doğu Bloğu ülkelerinde ekonomi mafya aracılığı ile kısa zamanda uluslararası tekellerin eline geçmiş eğitim, sağlık ve alt yapı hizmetleri çökmüştür. Çok kısa bir süre içinde yıkılan duvarla birlikte çöken ekonomi ve toplumsal yapının yarattığı ideolojik çöküntünün sosyalizm özlemini açığa çıkartmasını engellemek ve kapitalizme bütünüyle entegrasyon için bu ülkeler AB’ye üye yapılmıştır.

Kapitalist Avrupa’da 30 yıl boyunca “refah”ı yaşayanlar da en az Doğu’dakiler kadar Berlin Duvarı’nın yıkıntısından etkilenmiştir. Çünkü kapitalizme “sosyal” maskesini takmak zorunda bırakan reel sosyalizmin tehdidi artık ortadan kalkmıştır, sendikalar ise artık kapitalist sistemin bağımlılığı altında mücadeleden uzaktır. Dolayısıyla kapitalistler için yüksek düzeydeki sosyal haklar ve çalışma standartlarını sürdürmenin hiçbir gereği yoktur. Duvarın yıkılmasının ardından geçen 20 yılda bir dönemin “refah” ülkeleri bugün işsizliğin, yoksulluğun girdabındadır. Ücretler düşürülmüş, çalışma süreleri uzatılmış, kayıt dışı çalışma ve çocuk çalıştırması yaygınlaşmış, iş ve gelecek güvencesi büyük ölçüde ortadan kalkmıştır.

Berlin Duvarının yıkılıp reel sosyalizmin tehdidinin ortadan kalkması, küreselleşen kapitalizmle birlikte yerkürenin her noktasında hissedilmektedir. Özellikle bugün yaşanan ve adına küresel de denilen kriz ile birlikte kapitalizmin insanlığın başına nasıl bir bela haline geldiği kapitalizmin temsilcileri tarafından da açıkça itiraf edilmektedir.

Bakınız, Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, geçen ay İstanbul’da yapılan toplantılarda sistemin içinde bulunduğu durumu nasıl tariflendirmektedir: “Bu yıl 59 milyondan fazla insan işini kaybedebilir, Afrika’nın Sahra altındaki azgelişmiş bölgelerinde 30 bin ile 50 bin bebeğin ölebilir”. “Ağır bir borç yüküyle ezilmiş ülkelerde 900 milyon insan hâlâ temiz sudan yararlanamıyor. 1 milyar insan yoksulluk çemberini bir türlü kıramıyor”. “İnsan ilerlemesi denilen şey, artık geri dönüşü olmayacak bir şekilde geriye doğru gitmeye başladı.”

Yine aynı toplantılar sırasında IMF Başkanı Dominique Strauss-Khan ise kapitalizmin dünyayı getirdiği yeri şu sözlerle ifade ediyor: “Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde 15 milyon insan işini kaybetti, iç savaşlara kadar gidebilecek belirli karışıklıklar meydana geldi”. "… kriz sonrasında 90 milyon insan ağır yoksullukla karşı karşıya kalacak. Bu da bazı ülkeler için siyasi istikrarsızlık ve savaşlara neden olabilecek”.

Sözün özü: Berlin Duvarı’nın yıkılışını “zafer” olarak görenler, geçen 20 yılda emekçileri ve yerküreyi çok daha rahat sömürme olanağı bulan ve servetlerine servet katanlardır. Duvarın yıkılmasının bedeli emekçiler için çok ağır olmuştur. Ama Duvar yıkıldığı için umutsuzluğa, karamsarlığa kapılmanın zamanı değildir. 72 yıllık reel sosyalizm, doğrularıyla, yanlışlarıyla emekçi sınıfa yol gösterici olmalı ve emekçiler kendi sistemlerini kurabileceklerini yeniden hatırlamalıdır (!)

6 Kasım 2009 Cuma

‘YÖK’e Hayır’ Ama Neden?..


06/11/2009
ÖZGÜRCE

Bugün 6 Kasım… 12 Eylül rejiminin en temel kurumlarından biri olan YÖK’ün 28. kuruluş yıldönümü.
Pek çok alanda var olan 12 Eylül’ün ruhu üniversitelerde de YÖK ile yaşıyor.
Ancak 12 Eylül ruhunu sadece 5 generalin ülke yönetimine el koyup yarattığı faşizan ortam olarak değerlendirmemek gerekir.
Zira bu faşizan rejimin amacı, ulusal ve uluslararası sermayenin istekleri doğrultusunda Türkiye’de neoliberal politikaların yaşama geçirilmesidir.
12 Eylül rejimi büyük ölçüde amacına ulaşmıştır.
YÖK’ün de bu süreçte önemli rolü olmuştur. YÖK düzeni içerisinde üniversiteler, bir taraftan piyasa içinde var olabilmek dışında hiç şey düşünmeyen ve sadece piyasanın ihtiyacı olan işgücünü karşılamaya hizmet eden bireyler yetiştirmiştir.
Diğer taraftan ise YÖK’le birlikte üniversiteler araştırma faaliyetlerini sermayenin ve siyasi iktidarların çıkarları doğrultusunda gerçekleştirmeye yönelmiştir. Üniversitenin işlevleriyle birlikte üniversitenin işleyişi de piyasalaşmıştır.
Bu bağlamda, öğrenim faaliyetlerinde düşünme ve sorgulama yeteneği olmayan tamamen piyasaya eleman yetiştirmeye yönelten üniversite, öğrenim finansmanını ise büyük ölçüde “müşteri” olarak gördüğü öğrencilere ödettirmektedir.
Araştırma faaliyetlerinin finansmanı ise üniversite-sanayi işbirliği adı altında ulusal ve uluslararası sermaye kuruluşlarının projeleri ile sağlanır hale gelmiştir.
YÖK’ün baskı düzeninin üniversitelerde hâlâ geçerli olması ve sermayenin üniversiteyi adeta abluka altına alması 27 yıldır olduğu gibi bugün de üniversitelerde demokrasi ve özerklik talebini dillendiren –az sayıdaki- öğrenci ve üniversite emekçisi tarafından çeşitli etkinliklerle protesto edilecektir.
Üniversitenin demokratikleşme ve özerkleşme talepleri dillendirilirken birkaç noktaya çok dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Zira yüksek öğretim sisteminin yeniden yapılanması sadece üniversitenin piyasalaşmasına karşı olanlar tarafından değil, üniversiteyi bütünüyle sermayeye teslim etmek isteyenler tarafından da dillendirilmektedir.
Bu bağlamda, TÜSİAD ve Üniversiteler Arası Kurul (ÜAK) tarafından hazırlanan taslak ve strateji raporlarında yüksek öğretim sistemindeki merkezi yapı eleştirilmekte ve üniversite özerkliği savunulmaktadır.
İlk bakışta, üniversiteyi piyasalaştığı için eleştirenlerle, üniversiteyi tamamen piyasalaştırmak isteyenlerin aynı taleplerde buluştukları izlenimi ortaya çıkmaktadır. Oysa sermaye temsilcilerinin özerklikten kasıtları üniversitedeki bilimsel özerklik değil sadece mali ve idari özerkliktir.
Mali özerklik ile ifade edilmek istenen ise üniversitenin kamu kaynaklarından finanse edilmesi yerine kendi finansman kaynaklarını kendisinin yaratmasıdır.
Üniversitenin kendi kaynakları ise öğrencilerin cebindeki paralar ile sermayeden gelecek projelerdir. Ayrıca üniversitedeki çalışmanın esnekleşmesi –iş güvencesinin ortadan kalkması ve iş yoğunluğunun artması- ve üniversiteye gelir sağlama odaklı olması – performans değerlendirme vs. sistemlerle- da bu sürecin doğal sonucudur.
Sermaye örgütlerinin idari özerklik adı altında getirmek istediği; dış paydaşlar (hissedarlar) olarak tanımladığı sermaye temsilcilerinin de üniversite yönetimlerinde söz sahibi olması ve üniversitenin öğrenim ve araştırma faaliyetlerinin bu paydaşlarının ihtiyaçları doğrultusunda belirlenmesidir.
Üniversitede bilimsel faaliyetleri yürüten üniversite bileşenleri ve emek örgütlerine üniversitenin karar alma mekanizmalarında hiçbir söz hakkı vermeyen bu anlayışın amacı; üniversiteyi sermaye dışı toplum kesimlerinden tamamen uzaklaştırıp, idari olarak sermayenin tahakkümü altına sokmaktır.
Sonuç olarak, bugünkü yüksek öğretim sistemi ve YÖK, birbiri ile taban tabana zıt yönlerden eleştirilmektedir.
Bu durumda gerek sisteme gerekse YÖK’e karşı çıkışın gerekçeleri çok net bir biçimde ortaya konulmalı ve bir alternatif sistem önerisi geliştirilmelidir.
Aksi halde sadece “YÖK’e hayır” sloganı bugün yapılan protestoların amacına ulaşmasını sağlamayacaktır.