SOL salı yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SOL salı yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6 Eylül 2010 Pazartesi
Emekçi, Sanatçıyla Aldatılmaya “Evet” der mi?
Mehmet Altan, Star Gazetesindeki köşesinde “U2 ve Bono da “evet” diyor...” başlığını atmış. Aslında Mehmet Altan’ın bu başlığı referandum tartışmalarının nasıl yürütüldüğü konusunda oldukça aydınlatıcıdır.
U2, İrlanda kökenli bir rock grubudur. Bono da U2’nin gitaristi ve en çok tanınan vokalistidir. Ürettikleri müzikle dünyanın dört bir yanında hayranları vardır. Öte yandan Afrika halkının yaşadığı açlık ve AIDS başta olmak üzere insan hakları ve sosyal adalet konusunda pek çok sorun üzerine yürütülen mücadelelere verdikleri destekle de tanınır ve takdir görürler…
Ama tüm bu meziyetleri yanında Bono ve diğer U2 üyeleri Türkiye’de yaşamamıştır ve Türkiye’den de Türkiye halkının yaşadıklarından da bihaberdir. Örneğin, U2 üyelerine Yörsan işçilerini direnişini ya da TEKEL işçilerinin direnişini sorsak bilmezler. Muhtemelen eğitim, sağlık, altyapı hizmetleri Türkiye’de piyasalaşıyor, toplumun çok büyük kısmını oluşturan emekçiler bu hizmetlerden artık yararlanamıyor dersek, onlar için yine pek bir şey ifade etmez. Tersanelerde, madenlerde ölen işçilerden haberdar olduklarını da sanmıyorum U2 üyelerinin…
Sadece Türkiye’de değil, kendi ülkeleri İrlanda da benzer sorunlardan haberdar olduklarını sanmam U2’nin. Eğer öyle olsaydı, önce kendi memleketlerindeki emekçilerin sorunlarına sahip çıkar, dünyadaki sorunlara da anti-kapitalist bir çerçeveden bakarlardı. Ve o zaman, bizim Başbakanı ve ondan gelen görüşme önerisinin niyetini daha iyi değerlendirebilir ve Mehmet Altan gibilerce hiçbir bilgiye sahip olmadıkları referanduma malzeme edilmezlerdi.
AKP’nin çıkarlarına malzeme edilen sadece Türkiye’de yaşananlardan uzak olan U2 grubunun elemanları değildir. Türkiye’de iş cinayetlerini umursamayan; Yörsan, Sinter Metal, TEKEL ve daha nice direnişin farkında olmayan ama onların ekmeklerinden ayırdıkları paralarla dinledikleri müzik, izledikleri film ya da maçlar sayesinde yat, kat sahibi olmuş sanatçılar, sporcular da vardır. Onlar da aynen U2 üyeleri gibi toplumsal sorunların temeli olan kapitalizmden bihaber oldukları için ve sadece kendi ceplerine girecek paranın hesabını yaparak sanattan ya da spordan elde ettikleri saygıyı AKP’ye malzeme olarak kullandırmakta ve referandumda “evet” oyu vereceklerini açıklamaktadır. Böylece her gün iş cinayetlerinin tehdidi altında, güvencesiz, karnını zor doyuracağı bir ücretle sabahtan akşama kadar çalışıp ekmeğini kazanmaya çalışan emekçilerin, içinde bulundukları tüm bu sömürü çarkını unutup, sevdikleri sanatçı ve sporcuların peşinde AKP’nin iktidarını perçinlemeleri istenmektedir.
Gerçekten merak ediyorum; acaba TEKEL Direnişinde yer almış bir işçiler ya da madende, tersanede can vermiş emekçilerin yakınları ve her gün aynı akıbetin tehdidi altın çalışan işçiler İbrahim Tatlıses, Orhan Gencebay, Sezen Aksu ya da Hakan Şükür’den etkilenerek sandıktaki oylarını belirlerler mi? Bunu tespit etmek ve sorunun cevabını bulabilmek son derece güç elbette.
Çoğunluğu emekçilerden oluşan toplum kesimlerinin kendi çıkarlarına tamamen aykırı olacak bir yönde oy vermeleri için bir takım sanatçı ve sporcular kullanılarak aldatılmaya çalışılması, iki nokta üzerinde özellikle düşünülmesini gerektirmektedir. Bunlardan birincisi bu toplum kesimlerinin ve özellikle de emekçilerin böyle kolayca aldatılacak kadar sınıf bilincinden uzak, sınıfsal çıkarlarına yabancılaşmış olup olmadıklarıdır. İkincisi ise sanat ve spor alanında bir şekilde tanınmış ve toplumun bir kesiminde de olsa saygı duyulur hale gelmiş olanların bu saygınlığı, toplumun aldatılmasında kullandırmasının sonuçlarının neler olması gerektiğidir.
Emekçi kesimlerin önemli bir bölümünün içinde yer aldığı sınıfa karşı yabancılaşmış olduğu açıktır. Ancak sınıf bilincine sahip olan ve direnişlerle tepkisini ortaya koyan emekçilerin bu süreçte seslerini daha yüksek çıkartmaları ve kendilerini aldatmaya çalışanlara hak ettikleri dersi vermeleri gerekir.
3 Ağustos 2010 Salı
OLEYİS’in Hak İş’e Geçmesi ve Sendikaların Benzeşmesi Üzerine…
DİSK’e bağlı OLEİS sendikasının genel kurul kararı ile Hak İş’e geçtiğini öğrenince 1994 Nisan ayında Silivri’de yapılan ve benim de izleyici olarak katıldığım bir toplantıyı hatırladım. ETUC’un himayesinde Türk İş ve DİSK tarafından organize edilen toplantının başlığı “AB Türkiye İlişkilerinde Sendikaların Rolü” idi. Düzenleyiciler arasında olmamasına karşılık Hak İş temsilcileri de toplantıda bulunuyordu. Yanlış anımsamıyorsam DİSK’in yeniden faaliyetlerine başlamasının ardından içinde yer aldığı en kapsamlı organizasyondu.
Aradan geçen uzun zamana rağmen bu toplantıdan en çok aklımda kalan –Cumhurbaşkanı Demirel’in kürsüden düşmesi dışında- artık ideolojik farklılıkların öneminin kalmadığı ve işçi konfederasyonlarının tek çatı altında toplanması gerektiğinin sıklıkla dillendirilmesiydi. Özellikle ETUC temsilcileri, tek kutuplu hale gelen dünyada sınıflar arasında da çatışma döneminin bittiğini, sosyal diyalog ile tüm sorunların çözüme ulaşabileceğini telkin ediyor ve sendikaların da birbirleriyle rekabet yerine tek çatı altına birleşmesi gerektiğini savunuyordu.
Türk İş ve Hak İş’i bilmem ama DİSK’in -Ören Tezlerinde benimsenen uzlaşmacı sendikal anlayışa rağmen- aklımda yer eden 1980 öncesindeki mücadeleci haliydi ve bir türlü DİSK’i diğerleriyle aynılaşabileceğine ihtimal vermiyordum.
1994’de yapılan o toplantıdan sonra konfederasyonlar kurumsal kimlik olarak birleşmedi ama sendikal faaliyetler içerisinde en önemlisi olan eğitim faaliyetlerini ETUC’un çatısı altında birleştirdiler. Türk İş, Hak İş ve DİSK –kimi zaman KESK de onlara katıldı- birçok ETUC projesinde bir araya geldiler. Aradan geçen uzun yıllarda sendikalar üyelerini, kadrolarını bu projeler çerçevesinde bilgilendirdiler ve eğittiler. Sonuçta, sendikaları birer sivil toplum örgütü olarak gören, işçi sınıfının sermayeyle çıkarlarının sosyal diyalog masasında örtüştürülebileceğini düşünen ve AB’nin Türkiye’nin ve işçi sınıfının kurtuluşu olacağını zanneden bir sendikal yapı ortaya çıktı.
Evet, bugüne geldiğimizde ETUC temsilcilerinin 1994’te istedikleri gibi konfederasyonlar arasında ideolojik olarak ve sınıf mücadelesine yaklaşım olarak hiçbir fark kalmamıştır artık. Elbette konfederasyonlar içinde işçi sınıfı mücadelesini ilkeli bir biçimde sürdürmeye çalışan sendikalar vardır ama yine her konfederasyon içinde sermayeye yaranmaya çalışan ve işçiye ihaneti ilke edinmiş sendikalar da mevcuttur. Ve bu sendikalar arasındaki rekabet maalesef sermayeyle uzlaşıp, işçiye ihanet üzerinden gerçekleşmektedir.
Yine aradan geçen yıllar içerisinde konfederasyonlar ve hatta tüm sendikalar arasındaki farkın ortadan kalktığı bir başka konu da sendika içi demokrasinin işleyişidir. Artık en demokrat geçinen sendikada dahi işyeri temsilcisi ve delege seçimlerinde demokrasi değil, otoktrasi geçerlidir. Bu nedenle de sendika üyesinin iradesi tamamen yok sayılmakta ve işçiler sendikalara tamamen yabancılaşmaktadır.
Tüm bunları hatırladıktan ve bugün gelinen noktayı değerlendirdikten sonra OLEİS’te yaşananların hiç de yadırganmaması gerektiğini düşünüyorum. Eğer bugün OLEİS üyesi bir işçi, sendikasının DİSK’ten Hak İş’e geçmiş olmasını umursamıyorsa bunun nedeni o işçinin bu konfederasyonlar arasında bir fark görmemesindendir. O işçi, kendi iradesini temsil etmeyen, sendika yöneticilerinin keyfiyetiyle belirlenmiş delegelerle yapılan bir genel kurulda gerçekleşen konfederasyon değişikliğinin yöntemini sorgulamıyorsa bu da yine sendikalarda demokrasi yerine otokrasinin hakim olmasındandır.
Sendikalar eğer işçi sınıfının haklarını savunmak yerine sermayeye ve siyasal iktidara yaranma yarışına girmişlerse bunda başarılı olanlar zaten bu amaç için kurulmuş bulunan örgütler olacaktır. İsmiyle, tarihiyle işçi sınıfı hareketinde mücadeleyi akıllara getiren örgütlerin, isimlerini ve tarihlerini yok sayarak diğerleriyle başa çıkmaları mümkün değildir. Diğer bir söyleyişle bir zamanlar reklamlardaki gibi “yok aslında bir farkımız ama biz DİSK’iz (ya da KESK’iz)” anlayışı işçi sınıfını tatmin etmeyecek ve bu anlayış sürdürülemeyecektir.
İşçi sınıfının örgütlülüğe ve mücadeleye belki de tarihinde en fazla ihtiyaç duyduğu bir dönemde mücadele yerine uzlaşmayı seçenlerin temsil ettikleri örgütlere de işçi sınıfına da hiçbir faydası yoktur. Kabul etmek gerekir ki sendika içi otokratik yapılar kırılmadan sendikaların başını tutmuş olanlardan kurtulmak kolay değildir. Sendikaları yeniden işçi sınıfının öz örgütleri haline dönüştürebilmek için önce sendika içi otokratik yapıları kırmak ve sonra da sermaye ve onun sistemiyle mücadeleye yöneltmek gerekir. Aksi halde “sendika” görüntüsü altında işçinin haklarına yönelik saldırıları meşrulaştıran örgütlerden kurtulmak mümkün olmayacaktır.
13 Temmuz 2010 Salı
DİSK’e ve Onurlu Tarihine Sahip Çıkılmalıdır(!)
2001 krizi sonrasında çerçevesi çizilen ve AKP Hükümetleri tarafından uygulanan “emekçilerin sırtından sermayeyi kurtarma programı” (bu program, Türkiye’nin küresel kapitalizme entegrasyonunu içeren Yapısal Uyum Programları’nın bir parçasıdır), aynı zamanda Türkiye’de sınıflar arası çelişkileri de en üst düzeye çıkartmıştır. Tarihsel süreçte bakıldığında sınıflar arası çelişkilerin artması, sınıflar arasındaki çatışmaları da arttırmaktadır. Zira işçi sınıfının doğuşu ve kapitalizm üzerinde tehdit oluşturan bir sınıf haline gelmesi ve reel sosyalizme ulaşan devrimler, bu çatışmanın sonucunda ortaya çıkmıştır. Oysa teknik olarak Kemal Derviş’le anılan ve AKP ile yaşama geçen ekonomik programın sınıflar arasındaki çelişkileri tarihte görülmemiş biçimde arttırması karşısında sınıflar arası çatışma, lokal düzeyde karşı çıkışların ötesinde kendisini gösterememiştir.
Sınıflar arası çelişkilerin -işçi sınıfının aleyhinde- en üst düzeye çıkmasına rağmen, işçi sınıfının ciddi bir direnç gösterememesinin ardındaki en önemli etken hiç kuşkusuz örgütlenme sorunlarıyla ilişkilidir. Sınıflar arası mücadelede işçi sınıfının en temel örgütü sınıflar arası çelişkilerin sonucunda bir mücadele aracı olarak ortaya çıkan sendikalardır.
Türkiye’de işçi sınıfı hareketinin yakın tarihinde sınıflar arası çelişkilere karşı mücadelenin başını çeken en önemli örgüt DİSK’tir. DİSK, 1960 sonrasından 1980’e kadar Türkiye’de sınıflar arası çatışmada işçi sınıfının öncüsü olmuş ve özellikle 1970’li yılların ikinci yarısında çelişkilerin -işçi sınıfı lehine- azalmasında önemli bir rol oynamıştır. Ancak Türkiye sermaye sınıfı, DİSK’in bu mücadeleciliği ve öncülüğünün bedelini -12 Eylül sayesinde- en ağır biçimde ödetmiştir.
1960 ve 1970’li yıllarda sınıflar arası çelişkilere karşı işçi sınıfı hareketine öncülük eden DİSK, çelişkilerin Türkiye’de tarihin en üst düzeyine çıktı 2000’li yıllarda da varlığını sürdürmektedir. Dolayısıyla -ister istemez- bu çelişkilere karşı mücadelede öncü olması beklenen örgütlerin başında DİSK gelmektedir. Ancak gelin görün ki -12 Eylül’de kapatılmasının ardından- 1992 yılında yeniden faaliyetlerine başlayan DİSK’in 1980 öncesindeki DİSK’ten –adı dışında- hiçbir benzerliği kalmamıştır. 1980 öncesinde “sınıf ve kitle sendikacılığı” ilkesi etrafında işçi sınıfı mücadelesini örgütleyen DİSK, artık “sermaye ile uzlaşmayı” yeni ilkesi haline getirmiştir.
Emek sömürüsünün en yoğun biçimde yaşandığı, sosyal hakların ortadan kaldırıldığı ve kısaca emek-sermaye çelişkisinin en üst düzeyde olduğu bir süreçte Türkiye’nin en büyük sermaye örgütü TÜSİAD ile uzlaşı içinde olduğunu ilan etmesi DİSK’in uzlaşmacı anlayışını yeni bir boyuta taşımıştır. Gelinen bu noktada DİSK sadece onurlu tarihi ile bağlarını kopartmakla kalmamış işçi sınıfı ile de bağlarını tamamen kopartmıştır.
DİSK, bir avuç yöneticisinin hataları yüzünden işçi sınıfı hareketi için son derece anlamlı olan tarihini bir anda silip atamaz, atmamalıdır. Bu sadece DİSK için değil, Türkiye işçi sınıfı için de kabul edilemez bir durumdur. DİSK içerisinde Birleşik Metal İş, Genel İş, Dev Sağlık İş, Bank-Sen, Sosyal İş, Limter İş, Dev Maden Sen gibi sendikalarda sınıf mücadelesi için canla başla çalışan sendikacılar vardır. Ayrıca DİSK bayrağı altında örgütlü olmaktan onur duyan on binlerce DİSK üyesi emekçi vardır. DİSK’i bulunduğu bu hazin yerden çekip çıkartmak önce onların görevidir. Ama onun dışında örgütlü-örgütsüz tüm emekçilerin ve çıkarları emekçilerle örtüşen tüm kesimlerin DİSK’i sahiplenmesi ve onurlu tarihine yakışır bir DİSK’i yeniden yaratması gerekmektedir (!)
7 Haziran 2010 Pazartesi
Türk-İş'in İstihdam Raporu ve İstihdam Zirvesine (Sosyal Diyalog Masasına) Meze Olmak
2008 kriziyle birlikte Türkiye’de işsizlik -resmi rakamlara göre- yüzde 10’lardan yüzde 15’lere tırmandı. İşsizlik oranındaki bu hızlı artış daha krizden söz edilmeden önce TÜSİAD, TİSK, TOBB gibi sermaye örgütleriyle OECD, DB ve AB gibi kapitalizmin uluslararası temsilcileri tarafından sıklıkla gündeme getirilmekteydi. Bu kesimler işsizliği sorun olarak gündeme getirirken çözümünü de açıkça ortaya koyuyorlardı: Emek piyasası esnekleşmeli ve istihdamın üzerindeki yükler kaldırılmalı..!
Hükümet de işsizliği sorun olarak gündeme getiren bu kesimlerin istekleri doğrultusunda -kriz henüz ilan edilmeden- Haziran 2008’de “İstihdam Paketi” adı altında esnekleşmeyi de istihdam üzerindeki yükleri de kaldıracak düzenlemeleri yerine getirdi. Ama bu emekçilerin daha fazla güvencesizleşmesi, işçi sağlığı ve iş güvenliğinin -işyeri hekimi ve mühendis bulundurma zorunluluğunun kaldırılması vs uygulamalarla- daha da ihmal edilmesi, kreş hakkının ortadan kaldırılması ve SGK işveren payının düşürülmesiyle işverenin maliyetlerinin toplumsallaştırılması gibi sonuçları da beraberinde getirdi…
Krizin açıkça ifade edilmesi sonrasında fırsatçı sermayenin istihdamı daha da azaltmasıyla hızlanan işsizlik karşısında sermaye ve uluslararası kurumlar esneklik ve istihdam yükünün kaldırılması taleplerini daha da yüksek sesle dillendirdiler. Sonuçta hükümet kriz sonrasında emek piyasasını daha da esnekleştirdi yani emekçiler daha da güvencesizleşti; hükümet sermayenin yükünü azaltmak adına İşsizlik Sigortasına el koydu..! Emekçilerin işsiz kaldıklarında güvencesi olan fon, GAP’a yatırım, kısa çalışma ödeneğinin, sigorta primlerinin finansmanı gibi gerekçelerle sermayeye kaynak olarak aktarıldı.
Sendikaların 2008 krizi öncesinde de sonrasında da işsizliğe karşı “dişe dokunur” hiçbir mücadele programı olmadı. Türkiye’de emek talebinin daralmasında en önemli etken olan özelleştirmelere karşı sendikalar hiçbir direnç göstermedi. Aynı süreçte sanayinin, tarımın ve hayvancılığın tasfiye edilmesi karşısında da sendikalar sessiz kaldı. Bu sessizliğin, direnç göstermemenin nedeni bilgisizlik ya da güçsüzlük değildi. Sendikalar tüm bu sürece bilinçli olarak göz yumdu ve hatta pek çok zaman bu süreçlerin parçası oldu ve tüm bunları meşrulaştırdı. İşsizliğin, yoksunluğun yolunu açan bu süreçte sendikaları bu yola iten kimi zaman sendika yöneticilerinin kişisel çıkarlar kimi zaman da AB üyeliği gibi uyutma programları oldu.
Emekçiyi işsizleştiren, güvencesizleştiren ve dolayısıyla örgütsüzleştiren tüm bu süreçlerde Türkiye’deki işçi ve kamu çalışan sendikalarının tümünün az ya da çok payı vardır. Ama hiç kuşku yok ki Türkiye’nin en büyük işçi konfederasyonu Türk-İş’in sorumluluğu diğerlerinden çok daha fazladır. Çünkü onun üye sayısı ve maddi olanakları diğerlerinden fazladır. Asgari ücret komisyonu, Ekonomik Sosyal konsey gibi yapılarda temsil gücü en fazla olan Türk-İş’tir.
İşte bu yetkisi büyük ama etkisi “yok düzeyinde” olan Türk-İş, -ne hikmetse- işsizlik sorununa çözüm için ''Türkiye'de İstihdam ve İşsizliğin Önlenmesi'' başlıklı bir rapor hazırlamış..! Türk-İş, bir rapor hazırlamış hazırlamasına ama içeriğine bakınca, bir şey hazırlamasa daha iyiydi diyesi geliyor insanın..!
Türk-İş’in raporunda ilk olarak Ulusal İstihdam Stratejisi'nin zaman geçirilmeden uygulamaya konulmasına ihtiyaç olduğu belirtilmektedir. Ulusal İstihdam Strateji Belgesi’ne de son şeklini vermek üzere bugün (8 Haziran 2010) İstihdam Zirvesi toplanacaktır. Bu toplantıya Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan başkanlık yapacak, toplantıya konuyla ilgili 6 bakanın yanı sıra sermayeyi temsilen TOBB, TÜSİAD, TİM, TİSK, TESK, TUSKON, MÜSİAD; çiftçileri temsilen Türkiye Ziraat Odaları Birliği; çalışanları temsilen Türk-iş, Hak-İş, DİSK, Memur-Sen, KESK, Türkiye Kamu Sen başkanları katılacaktır.
Türk-İş’in zaman geçirilmeden uygulanmaya konulmasını istediği Ulusal İstihdam Stratejisi'nin oluşturulacağı istihdam zirvesinde işçi ve işveren örgütleri ne mi konuşacaktır? Basına yansıyan biçimiyle hemen sayalım:
İşverenler tarafından;
1. İstihdamın artması için istihdam üzerindeki maliyetlerin düşürülmesi önerilecektir.
2. Bu çerçevede ‘kıdem tazminatı’ yükü masaya getirilecektir.
3. Esnek çalışma modellerinin daha da yaygınlaştırılması istenecektir.
İşçi sendikaları tarafından ise, sadece ve sadece kıdem tazminatının kendileri için ‘kırmızıçizgi’ yani ‘dokunulmaz’ olduğunu bir kez daha hatırlatacaktır. Yani, esnek çalışma ve emek maliyetlerinin düşürülmesi kabullenilecektir…
Zaten Türk-İş’in ''Türkiye'de İstihdam ve İşsizliğin Önlenmesi'' raporunda da sermayenin talepleriyle birebir örtüşen; mesleki ve teknik eğitime ağırlık veren bir eğitim politikası izlenmesi; iş gücü olarak tanımlanan insanın iş piyasasının ihtiyaçlarına ve gereklerine göre eğitilmesi ve yetiştirilmesi, bu doğrultuda eğitim ve istihdamın bütün olarak ele alınması istenmektedir. Öte yandan yine sermayenin istekleri doğrultusunda istihdam üzerindeki yüklerin hafifletilmesi için ücretler üzerindeki ilave yüklerin düşürülmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Ayrıca İşsizlik Sigortası Fonunun sermayeye aktarılmasını ve Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinin “ucuz emek bölgesi” haline gelmesini destekleyecek biçimde “yerel ekonomik potansiyellerin harekete geçirileceği, yüksek işsizliğin bulunduğu bölgelerde GAP türü özel istihdam projeleri uygulanması” önerilmektedir.
Türk-İş raporunda sermayeden ve daha önceki raporlarından farklılaşan iki başlık yer almaktadır. Bunlardan biri “nüfus artış hızının düşürülmesi”, diğeri de “çalışma sürelerinin kısaltılması”dır. Nüfus artış hızının düşürülmesi emek arzının düşürülmesi anlamına gelmektedir. Bir ülkede nüfus artış hızının yüksek olması emek arzını arttırarak işsizlik üzerinde bir etken oluşturur elbette. Ama bir nüfus planlamasına giderek ancak 15-20 yıl sonraki emek piyasasına etki edilebilir. Kaldı ki nüfus planlaması tepeden “toplum mühendisliği” yapar bir tavırla gerçekleştirilemez. Nüfus planlamasının gerçekleşmesi için pek çok sosyolojik ve ekonomik etkenin bir arada gerçekleşmesi gerekir ki bunu düzenlemek ne –daha asli vazifelerini yerine getirmeyen- sendikaların üzerine düşen bir vazifedir ne de sendikaların becerebilecekleri kapasitede bir iştir. Sendikalar doğum kontrolüyle yani emek arzı ile uğraşacaklarına emek talebini yani özelleştirmeleri, yatırımları dolayısıyla, sermayeyi ve devleti sorgulamalıdır.
Çalışma saatlerinin kısaltılmasına gelince… Türk-İş raporunda 45 saatlik çalışma süresinin 40 saate inmesini talep etmiştir. Oysa resmi kayıtlarda dahi kriz öncesinde çalışma saati Türkiye’de 54-56 saate çıkmıştır. Kriz sonrası yapılan çalışmalarda da çalışma saatinin haftalık 64 saate kadar çıktığı belirlenmiştir. Hal böyle olunca Türk-İş’in yöneticilerine hangi ülkede sendikacılık yaptıklarını sormak gerekmektedir. Eğer Türk-İş yöneticileri Türkiye’de olduklarının farkında ise o zamanda “siz önce emek piyasasının genelinde çalışma saatini 45’e ve hatta 50’ye indirin de ondan sonra 40 saatin indirin” demek lazım gelmektedir.
Sözün özüne gelirsek: 1 Mayıs ve 26 Mayıs süreçlerinde başta Türk-İş olmak üzere Türkiye’de tüm sendikal yapılar emekçiler tarafından sorgulanmaya başlamışken İsrail meselesinin araya girmesi bu sorgulama sürecini gündemden düşürmüştür. Bu fırsattan istifade olarak sermaye ile işbirliği içinde Türk-İş ve diğer birçok konfederasyon Ulusal İstihdam Strateji Belgesi’ne son şeklini vermek üzere bugün (8 Haziran 2010) toplanacak İstihdam Zirvesi’nde emekçilerin haklarını yine “sosyal diyalog masasına meze” yapmaya hazırlanmaktadır. Bu oyuna gelmemek, sermayeye ve sendikalara karşı her daim uyanık olmak gerekmektedir!..
24 Mayıs 2010 Pazartesi
TEKEL İşçisi Direnmeye ve Öğretmeye Devam Ediyor...
25.05.2010
TEKEL direnişi sürecinde belki en çok merak edilen, direniş süresince kazanılan sınıf bilincinin, dayanışma ve mücadele azminin direniş sonrasında devam edip etmeyeceğiydi. Öyle ya bir avuç TEKEL işçisi 12 Eylül darbesiyle işçi sınıfının üzerine örtülen ölü toprağını atıvermiş ve ekmek kavgasının masa başında sermayeyle uzlaşarak değil, sokakta mücadele ederek kazanılacağını hatırlatmışlardı. Sakarya Meydanı’nda direniş bittiğinde çadırlarla birlikte tüm bu dayanışma ve mücadele düşüncesi de yok olup gidecek miydi? Doğrusu pek çok kişi (açıkça dillendirmese de) büyük madenci yürüyüşü gibi, SEKA direnişi gibi bunun da saman alevi olup yok olacağını düşünüyordu.
Pek çokları gibi sendika bürokratları da çadırlar sökülüp, herkes evine gittikten sonra TEKEL direnişinin kırılacağını düşünüyordu. 78 günlük direniş boyunca sendikal bürokrasi direnişi kırmak için hükümetle elbirliği edip pek çok oyun denedi ama olmadı. Bunların en sonuncusu tam 93 gün sonrasına “genel eylem” yapılacağın vaat ederek direnişin sonlanmasını isteyen 22 Şubat kararlarıydı. Danıştay’ın 4/C’ye müracaat için sürenin uzatılması yönünde verdiği karar da bahane edilerek Mart ayı başında çadırlar söküldü ve TEKEL işçisi 78 günlük direnişini sonlandırıp evine döndü. Böylece sermaye ve hükümetle birlikte Türk İş yönetimi başta olmak üzere tüm sendikal bürokrasi rahat bir nefes aldı.
Ancak çadırlarla birlikte direnişin de dağıtılacağını düşünenler kısa sürede yanıldıklarını anladılar. TEKEL işçileri evlerine dönmüşlerdi ama direniş bitmemişti. Bulundukları her kentte karşılarına çıkan hükümet üyelerine varlıklarını yaptıkları eylemlerle hatırlattılar. Öte yandan yurdun dört bir yanında süren diğer emekçilerin direnişlerine de ortak oldular ve bu direnişlere güç kattılar. Tepkileri sadece hükümete ya da sermayeye değil; mücadelelerini engellemek için ellerinden geleni yapan sendikal bürokrasiye de karşıydı.
TEKEL işçilerinin ve Türkiye’de sendikal yapıları bilen herkesin tahmin ettiği gibi sendikal bürokrasi, 22 Şubat’ta aldığı 26 Mayıs “genel eylem” kararının arkasında durmadı. Sürpriz olmayan bu tavırla sendikal bürokrasi, TEKEL işçisini bir kez daha arkadan vurmuştu(!) Bunun üzerine TEKEL işçisi direnişini sendikal bürokrasi üzerinde yoğunlaştırdı. Sendikal bürokrasiye tepkilerini önce Taksim’de 1 Mayıs kürsüsünde gösterdiler. Daha sonra da 26 Mayıs’a 2 gün kala haklarını korumak için örgütlendikleri ve yıllardır aidat ödedikleri konfederasyonları Türk İş’in İstanbul Bölge Temsilciliği’ni (işçilerin işgal ettikleri söylese de) sendikal bürokrasinin işgalinden kurtarıp konfederasyonlarına sahip çıktılar.
24 Mayıs’ta TEKEL işçisinin İstanbul Bölge Temsilciliğine sahip çıkma eylemi, TEKEL direnişiyle birlikte Türkiye’de emek mücadelesine yeni bir boyut katacaktır. Zira TEKEL işçisi bu eylemini sadece kendi hakları için değil, madenlerde katledilen emekçiler, işini kaybeden, güvencesizleştirilen, hakları ellerinden alınan itfaiye işçileri, Esenyurt Belediyesi işçileri, İSKİ işçileri, Bilgi Üniversitesi işçileri, 50/d’li araştırma görevlileri, ATV-Sabah grevcileri için de gerçekleştirmiştir. Ve sendikal bürokrasiyi reddeden Türk İş’e bağlı sendikaların şube yönetimleri de TEKEL işçilerinin yanında yer almıştır.
Evet, TEKEL işçisi öğretmeye devam etmektedir. Bu ders: İşçi sınıfının haklarını savunabilmesi için her şeyden önce kendi örgütlerine sahip çıkması ve mücadelenin sendikaların bürokrasiden ve sermayenin işbirlikçilerinden temizlenmesi amacına yönlenmesidir.
17 Mayıs 2010 Pazartesi
TEKEL Direnişi ve 22 Şubat Kararları Üzerine (II)…
“Sözün özü: Sendikaların yıllardır mücadeleden kaçma bahanesi TEKEL direnişiyle ortadan kalkmış, sadece TEKEL işçileri değil tüm emekçiler mücadeleye hazır olduklarını göstermiştir. Ama sendikaların konfederasyonlar düzeyindeki yönetimleri sermaye ve iktidar yandaşlığına devam ederek, sendikacılara rağmen ortaya konan direnişi boşa çıkartma gayreti içindedir. Buna karşı mücadeleden kaçma anlamına gelen 22 Şubat kararlarının altında imzası olan konfederasyonların üyeleri acilen kendi örgütleri için de bu kararları sorgulamalı ve TEKEL işçisinin yaptığı gibi sendikalar mücadele içerisine çekilmelidir(!)”
Bu yazıda özellikle 22 Şubat kararlarını “sendikaların mücadeleden kaçması” olarak nitelendirmem üzerine birçok dostun tepkisiyle karşılaşmıştım. Tepkilerin özü, 70 gündür sürmekte olan bir eylemin 3 ay sonraya taşınmasının mücadeleden kaçış değil, tüm emekçi kesimleri mücadeleye katmayı ve sendikaların daha hazırlıklı biçimde eyleme gitmesini amaçlayan bir stratejinin ürünü olduğu şeklindeydi. Yani onlara göre ben “yine” sendika(cı)lara haksızlık yapmıştım.
22 Şubat’tın üzerinden 85 gün geçmiş ve eylem tarihi olarak belirlenen 26 Mayıs’a 8 gün kalmıştır. Anımsanacağı gibi Türk İş, DİSK, KESK ve T.Kamu Sen’in altında imzaları olan 22 Şubat kararları şu cümlelerle sonlanmaktadır: ”Öncelikli istemlerinin karşılanmaması ve bu etkinliklerin Hükümet nezdinde bir sonuç vermemesi halinde, 26 Mayıs 2010 tarihinde, bu dört konfederasyon ve bu konfederasyonlara üye tüm sendikaların birlikte sahipleneceği ve üretimden gelen gücün kullanılacağı genel bir eylem yapılmasının uygun olacağına karar verilmiştir.” Bu ifadelerden anlaşılan, konfederasyonların 12 maddede toplanan talepleri yerine getirilmezse ”üretimden gelen gücün kullanılacağı genel bir eylem” yapılacağıdır. 22 Şubat’tan bu yana Hükümet, başta esnek ve güvencesiz çalışmanın sonlanmasını içeren taleplerinin hiçbirini yerine getirmediği gibi esnek ve güvencesiz çalışmayı daha da yaygınlaştıran uygulamalarda bulunmuştur. Bu durumda kararların altında imzası bulunan konfederasyonlardan beklenen ”üretimden gelen gücün kullanılacağı genel bir eylem”in yani bir genel grevin örgütlenmesidir.
Oysa gelin görün ki 3 ay önce tarihi belirlenmiş olan bir eylem için KESK dışında hiçbir sendikada herhangi bir hazırlık görülmediği gibi Türk İş yönetim kurulunun eylemden vazgeçtiği yönünde haberler gelmektedir. Hal böyle olunca da sendikalar cephesinde yıllardır gördüğümüz bir filmin tekrarlandığı hissi doğmaktadır. Bu filmde sendika(cı)lar, emekçilerin haklarını savunan değil emekçilerin mücadelesini engelleme çabasında olan örgütler görünümündedir ve bu kez de Türkiye işçi sınıfı mücadelesinin yükselmesinde önemli bir dönemeç olan TEKEL direnişini kırmaya gayret etmektedir.
Sendika(cı)ların emekçilerin hakları için mücadele örgütleyen değil, mücadeleyi kıran tavrı, en başta emekçilerin örgütlü mücadelesine olan inancı yok etmektedir. Bu da sınıflar arası mücadelede işçi sınıfının gücünü kırmakta ve sendika(cı)ların emeğin sömürüsü ve emekçilerin yoksullaşmalarında sorumluluk sahibi olmaları sonucunu ortaya çıkartmaktadır. Bu nedenle -sendika(cı)lara haksızlık yaptığım düşüncesinde olanlardan özür dileyerek-, her zamankinden daha büyük bir ısrarla başta örgütlüler olmak üzere tüm emekçilerin sermaye kadar, kapitalist sistem kadar mevcut sendikal yapılarla da mücadeleye girişmesini önereceğim. Çünkü mücadelenin önünde engel oluşturan bu sendika(cı)lardan kurtulmadan emekçilerin sınırsız sömürünün ve yoksulluğun kaynağı olan kapitalizmin tahakkümü altından kurtulmasına olanak yoktur(!)
3 Mayıs 2010 Pazartesi
1 Mayıs’ın Ardından Sendikal Yapılar...
Türkiye 2010 yılına emek mücadeleleriyle girmiştir. Başta TEKEL olmak üzere İstanbul itfaiyesi, Esenyurt Belediyesi, Marmaray, Sinter Metal, Çemen Tekstil ve daha birçok işyerinde emekçiler ekmek kavgası vermektedir. Bu eylemlerin önemli bölümü örgütlü işyerlerinde, sendikalar aracılığıyla gerçekleştirilmekte ve bu sayede de sesleri bir ölçüde de olsa duyulabilmektedir. Oysa emek piyasasının yüzde 90-95’ini oluşturan örgütsüzlerin verdikleri ekmek kavgasında seslerini bile duyurmaları mümkün değildir. Örgütlü oldukları iş yerlerinde dahi sorunları ve mücadeleleri yönetmekte yetersiz kalan, işçilerin ihtiyaçlarına yanıt veremeyen sendikaların örgütsüz milyonların mücadelesine katkısı ise zaten beklenmemektedir(!)
TEKEL direnişi sürecinde hükümetin ve sermayenin ötesinde en çok sorgulanan, sendikaların konumu olmuştur. Başta Türk İş olmak üzere tüm işçi ve kamu emekçi konfederasyonları, görüntüde bir araya gelmişlerse de kendi varlık koşullarıyla doğrudan ilgili olan TEKEL işçilerinin mücadelesini ortaklaştırıp, büyütmemişlerdir. Bu bağlamda ne 17 Ocak mitingi ne de 4 Şubat grevi TEKEL işçisine sözde destek mesajları verilmesinin ötesine geçememiştir.
Oysa TEKEL direnişi, tüm emekçilerin taleplerini -ve dolayısıyla mücadelesini- ortaklaştırabilecek bir fırsat yaratmıştır. Belki 1980’den bu yana ilk kez yakalanan bu fırsat, özellikle konfederasyon düzeyindeki sendikal yapılar tarafından kullanıl(a)mamıştır. Böylece gerek örgütlü gerekse örgütsüz kesimlerin sendikalara yönelik olarak zaten son derece zayıflamış olan güvenleri tamamen sarsılmış ve bu güvensizlik özellikle TEKEL işçileri tarafından fiili tepkiye dönüştürülmüştür.
2010’da 1 Mayıs’ın Taksim Meydanı’nda kutlanmasından kaynaklanan coşkunun sendikalara yönelik tepkileri unutturacağı düşünülmüşse de böyle düşünenler yanılmıştır. Çünkü 1 Mayıs’ta Taksim Meydanı’na sadece Taksim’de 1 Mayıs kutlamak için gelenler dışında 1 Mayıs’ı ekmek kavgasının bir parçası olarak gören emekçiler de gelmiş ve sendikalara tepkilerini açığa çıkartmışlardır. Bu tepkiler iyi midir, kötü müdür ya da tepkinin yöntemi doğru mudur yanlış mıdır? Bunlar ayrıca tartışılabilir konulardır. Ancak görünen o ki sendikal yapılara yönelik olarak ortaya çıkan tepki ve öfke giderek büyümektedir.
Bu noktada sendikal yapıların başındakilere naçizane önerim; 1 Mayıs kürsüsünde kendilerine tepki gösteren örgütlü ve örgütsüz emekçileri suçlamayı bir tarafa bırakıp, sendikal anlayışlarını sorgulamalarıdır. Zira 30 yıldır uygulanan –uzlaşmaya dayalı- sendikal politikaların emekçilerin ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak olduğu açıkça ortaya çıkmıştır. Emekçilerin ihtiyaçlarına karşılık olacak –sınıf yönelimli- mücadele sürecini örgütleyecek ve yönlendirecek yeni bir sendikal anlayışa doğru dönüşüm zorunlu hale gelmiştir. Sendikal yapıların başındakilerin ya bu dönüşüm doğrultusunda değişmeleri ya da koltuklarını bu dönüşüme ayak uydurabilecek –sınıf mücadelesini önceleyen- kadrolara bırakmaları gerekmektedir. Aksi halde bu dönüşüm, çok daha sancılı olsa da er ya da geç emekçiler tarafından gerçekleştirilecektir(!)
26 Nisan 2010 Pazartesi
Ergenekon’a da AKP’nin Anayasası’na da Hayır..!
27.04.2010
Örneğin işçiler, memurlar, işsizler için 330’un üzeri zafer olur mu? Ya da esnaf, çifçi, küçük üretici için..?
Cevap olarak, Anayasa’nın 51, 52 ve 53. maddelerinde yapılan düzenlemelere bakıp, toplu sözleşme ve grev hakkı gelişiyor demeyin sakın. Çünkü emek sermaye ilişkilerini ve bugünkü çalışma düzenini biraz bilen akıl sahibi herkes bu düzenlemelerin sendikal hak ve özgürlüklerde hiç bir ilerleme getirmeyeceğini görür. Ayrıca AKP’nin iktidarı süresince uyguladığı emek düşmanı politikaları sonucunda sağlık hakkını, sosyal güvenlik hakkını kaybeden, iş güvencesi olmadan kölelik koşullarında çalışmaya mahkûm edilen ya da işsiz kalanlar da AKP’den kendilerine hiçbir hayır gelmeyeceğini çok iyi bilir.
Zaten bunlar bilindiği için “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” yöntemi kullanılır. Aslında bu yöntem, Türkiye’de çok bilinir ve sıkça da kullanılır. Örneğin, 12 Eylül öncesinde yaratılan terör ortamında her gün öldürülen gençler gösterilip, halkın 12 Eylül darbesine razı edilmesi ya da emekçilere işsizlik gösterilip, en derin sömürü koşullarına razı edilmesi gibi... Özellikle siyasetçiler ve sermayedar tarafından başvurulan bu yönteme dair örnekler yaşamın her alanında çoğaltılabilir. Sonuçta amaç, toplumu, emekçileri ehven-i şer’e yani, iki beladan birine razı etmektir.
Peki, iki belaya da razı olmayanlar için üçüncü bir seçenek yok mudur?
Elbette vardır. Ama üçüncü seçenek ehven-i şer’i gösterenlerin işine gelmez. O yüzden üçüncü seçeneği, bu tuzağa düşürülmek istenenlerin kendisi bulmak zorundadır. Aslında kapitalist bir sistemdeyseniz ve daha önce de birçok kez aynı tuzak önünüze konmuşsa üçüncü seçeneği bulmak çok zor değildir. Çünkü üçüncü seçenek için önce ehven-i şer’i kabul ettirmeye çalışanlardan ve sistemden kurtulmak gerekir. İşte o zaman hiç bir belaya razı olmadan çok daha mutlu bir dünyaya ulaşmak mümkün olacaktır. Ancak bunun için en az bu tuzağı kuranlar kadar örgütlü olmak ve mücadele etmek gerekir.
Sözün özü: Ergenekon’u gösterip AKP’nin Anayasası’na razı etmeye çalışanlara cevabı yüksek sesle vermek gerekir: Yemezler...!
12 Nisan 2010 Pazartesi
Başbakan diyor ki: “Emeği Sömürerek, Ben Zengin Oldum Demek Olmaz..!”
13.04.2010
Başbakan, TOBB’un geçen hafta yapılan bir toplantısında kendisinden beklenmeyen “önemli” sözler sarf etmiştir. İşsizlik üzerine düşüncelerini anlatırken Başbakan: “İşsizlik bana göre yapısal bir sorun değil sanal bir sorundur” diyor. Başbakan’ın işsizliğin sanal olduğu yönündeki düşüncesine katılmamak mümkün değildir. Gerçekten işsizlik, emekçilerin birbirleriyle rekabet etmesini ve daha düşük ücretle çalışmaya mecbur ederek, emeğin sermaye tarafından daha fazla sömürmesinin sağlayan bir araçtır. Yani, doğal bir durum değil, başbakanın dediği yaratılmış –sanal- bir durumdur ve bunu yaratan kapitalist sistemin ta kendisidir. İşsizliğin sanal olduğuna dair tespitine katıldığımız Başbakan’ın işsizliğin yapısal bir sorun olmadığı görüşüne ise katılmak maalesef mümkün değildir, çünkü işsizlik, yukarıda ifade edilmeye çalışıldığı gibi kapitalizmin yapısal bir sorunudur. Ama Başbakan’ın aklında kapitalizm dışı bir sistem varsa onu bilemeyiz elbette..!
Aslında konuşmasının devamına baktığımızda, başbakanın kafasının karışıklığına ilişkin şüphelerimiz artıyor. Zira başbakan, TOBB üyelerine diyor ki: “'Ben nasıl daha fazla kazanırım' derken, orada insanımızın sömürüsü yapılıyor, emek sömürüsü yapılıyor. Bu kadar açık konuşuyorum.” Başbakan bu sözlerle de yetinmeyip devam ediyor: “Böyle 'emeği sömürerek, ben zengin oldum' demek olmaz. Çalıştıracaksın, hakkını vereceksin.”
Evet, Başbakanın söylediği gibi sermaye, daha fazla kazanmak için emeği sömürmekte ve zenginliğine zenginlik katmaktadır. Emek sömürüsü konusundaki tespitlerine gönülden katılmakla birlikte, Başbakan’ın yedi buçuk yıllık iktidarı süresince sadece bu sömürüye seyirci kalmayıp; uyguladığı politikalarla emek sömürüsünü daha da yoğunlaştırdığını düşününce bu kez bizim kafamız karışıyor.
Ama Başbakanın işsizlik ve emek sömürüsü konusundaki bu önemli tespitlerinin ardından çözüm konusundaki sözlerini duyunca kafamızdaki karışıklık bir anda çözülüveriyor. Başbakan, işsizlik ve sömürü sorununun çözümünü sorunun kaynağı olan sermayeye yani, TOBB’a bırakıyor. Ardından da tehditkâr bir edayla: 'Bunu TOBB olarak siz çözdünüz çözdünüz…” diye söze başlayınca acaba başbakan, devletin yasaların uygulanmasını sağlaması gerektiğini mi hatırladı diye düşünüyorduk ki cümlenin devamında yine yanıldığımızı anladık. Çünkü Başbakan sözün devamını şöyle getirdi: “…çözmediğiniz takdirde bundan böyle dolaştığım illerde, bakan arkadaşlarımla dolaştığımız illerde, sanayi ve ticaret odalarıyla birebir görüşeceğiz.”
Sözün özü: Başbakan işsizliği ve sömürüyü çok iyi biliyor. Ama bunun çözümünü işsizliğin ve sömürünün kaynağı olan sermayeye bırakıyor. Dolayısıyla sermayeye devlet olarak ben tüm yaptıklarınızı biliyorum ama size karışmayacağım, bu işi siz bildiğiniz gibi halledin demeye getiriyor. Bize de işsizliğin de sömürünün de kapitalist sistemin sonucu olduğunu ve bu sistem içinde ne başbakanlardan ne de devletten çözüm beklememek gerektiğini ve tek çözümün örgütlü mücadele olduğunu bir kez daha hatırlatmak kalıyor.
6 Nisan 2010 Salı
1 Mayıs'a Giderken...
06.04.2010
1 Mayıs yaklaşırken sendikalar ve demokratik kitle örgütleri tarafından 1 Mayıs’ın Taksim Meydanı’nda kutlanacağına ilişkin açıklamalar gelmeye başladı. İşçi Bayramı’nın her kentin en merkezi alanında kutlanması önemlidir. İstanbul’da 1 Mayıs kutlamasının en merkezi alan olan Taksim’de yapılması hepsinden daha önemlidir. Çünkü Türkiye’nin yakın tarihinde Taksim Meydanı 1 Mayıslarla özdeşleşmiştir ve Türkiye işçi sınıfı açısından sahip olduğu bu tarihsel önem nedeniyle sermaye ve devlet 1 Mayıs’ı işçilere kapatmak için her türlü şiddeti uygulamaktan çekinmez. Hal böyle olunca Taksim’de 1 Mayıs kutlamanın önemi daha da artar.
Ancak 1 Mayıs İşçi Bayramı’nın gerçek anlamını bulabilmesi için -tüm manevi önemine karşılık- Taksim’de kutlanmasından daha önemli etkenler de vardır. Her şeyden önce 1 Mayıs’ın neden işçi bayramı olduğunun bugün işçilerin karşı karşıya olduğu tehditlerle bağlantısı kurularak anlatılması gerekir. Eğer bu yapılmazsa 1 Mayıs’ın her geçen gün daha da anlamsızlaşan dini ve milli bayramlardan farkı kalmayacaktır. Bunu engellemenin yolu, 1 Mayıs alanlarını işçi sınıfının gündemindeki en yakıcı sorunların ve çözüm için taleplerin dillendirildiği mitinglere dönüştürmektir. Elbette bunun için çalışmaların çok öncelerden başlaması ve işçilerin, emekçilerin “görev icabı olarak değil”, gereğine inandıkları için 1 Mayıs etkinliklerine katılmaları sağlanmalıdır.
İşçilerin, emekçilerin bileşik gücünü göstermesi bakımından merkezi alanlarda buluşmaları son derece önemlidir. Ancak çalışma düzeni ya da başka nedenlerle merkezi alanlara gelemeyenler için yerel düzeydeki kutlama ve etkinliklere de önem verilmelidir.
2010 yılı 1 Mayıs’ı Türkiye işçi sınıfı için önemli dönemeç olabilecek bir sürece denk gelmiştir. Bir taraftan işsizlik ve çalışma düzenin güvencesiz, örgütsüz bir hale getirilmesine yönelik dayatmalar hiç olmadığı kadar yoğunlaşmıştır. Ama buna karşılık diğer taraftan da TEKEL direnişi sayesinde uzun yıllar sonra Türkiye işçi sınıfı “sınıf” olduğunu ve örgütlü mücadele edilirse kazanılacağını yeniden hatırlamaya başlamıştır. Öte yandan büyüklü küçüklü birçok işyerinde direnişler ve örgütlenme mücadelesi sürmektedir. Böylesine bir ortamda 1 Mayıs’ı içi boş kutlamalarla geçiştirmek yerine emekçilerin taleplerinin ve mücadelelerinin ortaklaştırıldığı bir gün haline getirmek gerekir.
Sözün özü: 1 Mayıs’ın hangi alanda ve hangi örgütlerin birlikteliğiyle yapılacağına fazla takılmadan, 1 Mayıs’ı işçi sınıfı mücadelesini ileriye taşıyacak bir basamak haline dönüştürmek gerekir. 2010 yılı 1 Mayıs’ı arkasına TEKEL direnişinin rüzgarını da alarak Türkiye’deki tüm emekçileri tehdit eden “işsizlik, güvencesizlik ve örgütsüzlüğe karşı” mücadelenin ortaklaştığı bir gün haline getirilmelidir. Bunun için de bugünden işyerlerinde, mahallelerde çalışmalara başlanmalı ve 1 Mayıs bugünden tüm emekçi kesimlerin gündemi haline gelmelidir. Zaten bu başarılırsa emekçilerin Taksim’e de başka alanlara da girmesini hiçbir güç engelleyemeyecektir (!)
23 Mart 2010 Salı
Anayasa Paketinde Toplu Sözleşme Aldatmacası….
23.03.2010
AKP, kendi ekonomisi, kendi üniversitesi, kendi bürokrasisi, kendi eğitim ve sağlık sisteminden sonra şimdi de kendi yargısını oluşturup devlet üzerindeki hakimiyetini daha da perçinlemeye hazırlanıyor. Bu kapsamda gerçekleştirmeyi planladığı Anayasa değişikliğini gündeme getirdi. Ancak Anayasa değişikliklerini istediği gibi Meclisten geçiremeyeceğini görünce de referandum yoluna girmeyi deneyecek anlaşılan.
8 yıla yakın iktidarında toplumun çok büyük kesimine yoksulluk ve işsizlik dışında bir şey getirmemiş olan AKP’nin toplum önüne –evet ve hayırdan oluşan- iki seçenek koyması kendisi için son derece risklidir. Bu nedenle AKP, artık alıştığımız şark kurnazlığını bir kez daha gösteriyor ve Anayasa değişiklik paketi içine AKP’ye “hayır” diyecek kesimlerin de desteğini alacağını düşündüğü maddeleri de sokuşturuveriyor.
AKP’nin yargıya yönelik operasyonu çerçevesinde yapmayı planladığı Anayasa değişiklik paketine “göz boyamak” babında koyulmuş özellikle iki madde dikkat çekiyor. Bunlardan biri geçici 15. maddenin kaldırılarak 12 Eylül darbecilerine yargı yolunun açılması, diğeri de 53. maddede yapılacak değişiklikle memurlara ve diğer kamu görevlilerine toplu sözleşme hakkının tanınması.
Darbecilere yargı yolunun açılması da, kamu emekçisinin toplu pazarlık hakkı elde etmesi de Türkiye’de emekten yana sol kesimlerin çok uzun zamandır talebidir. Ancak gündeme getiriliş biçimi ve içeriğine bakıldığında bu maddelerin “göz boyamak” amacıyla konulduğu bir kez daha anlaşılmaktadır. Zira pek çok hukukçu geçici 15. maddenin kaldırılmasının darbecileri yargılamak konusunda yeterli olmadığı düşüncesindedir. Kaldı ki 12 Eylül darbesinin ardındaki “gerçek aktörler” olan ABD hegemonyasındaki küresel kurumlar ve ulusal sermaye, bugün aynı gerekçelerle AKP iktidarının arkasındadır. Darbeyi fiilen gerçekleştirenlerin yargılanması son derece önemlidir elbette. Ancak darbenin ardındaki aktörlerden hesap sormadan sadece bunların yargılanmasıyla devlet, 12 Eylül darbesinin kirini temizlenmiş olmayacaktır. Aksine gerçek faillerin gizlenmesiyle 12 Eylül ruhu yoluna devam edilecektir.
Anayasa değişikliği paketinde kamu emekçilerine toplu sözleşme hakkının yer alması da son derece “aldatıcı”dır. Anayasanın 53. maddesinde yapılması planlanan değişiklikle “memur ve diğer kamu görevlileri, toplu sözleşme yapma hakkına sahiptir” ifadesi maddeye eklenmektedir. Ancak bunun hemen ardından “Toplu sözleşme yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde taraflar Uzlaştırma Kuruluna başvurabilir. Uzlaştırma Kurulu kararları kesindir ve toplu sözleşme hükmündedir.” denilerek grev hakkı tanınmamıştır. Bu haliyle getirilecek toplu sözleşmenin sonuçları itibariyle toplu görüşmeden hiçbir farkı yoktur.
Öte yandan, en geniş haklarla bile donatılmış olsa sendikal örgütlenme ve toplu sözleşme hakkının kullanılması için iş güvencesi son derece önemlidir. AKP hükümeti döneminde kamu hizmetleri hızla tasfiye edilmiş ve kamu personel sayısı azaltılmıştır. Yeni alınan kamu personelinin çok önemli kısmı da sözleşmeli yani güvencesiz olarak istihdam edilmektedir. Bu koşullarda örgütlenmek ve sendikal hakları kullanmak neredeyse olanaksızdır. Bir de bunun üzerine AKP’nin kamu emekçilerini yandaş sendikası Memur Sen’e alenen yönlendirmesi kamuda toplu sözleşmeyi tamamen anlamsız hale getirmektedir.
AKP’nin Anayasa değişikliği paketi içine bu “aldatıcı” düzenlemeleri de koyup paketi sözde demokratik bir görünüme büründürmekten beklentisi; 12 Eylül darbesini en sert biçimde hissetmiş solcu ve emekçi kesimlerin Anayasa değişikliğini yani AKP’yi desteklemesidir.
Tabi yerseniz…
16 Mart 2010 Salı
Emekçiye Karşı “Planlı-Programlı” İşler…
16.03.2010
Peki, AKP’yi emekçi karşıtı politikaları uygulamaya yönelten ve canhıraş biçimde bu politikaları savunmaya iten neden neydi?
Aslında Başbakan, 31 Ocak tarihinde TRT’de yayınlanan Enine Boyuna adlı programda bu sorunun cevabını açıkça veriyordu. Bir gazetesinin “TEKEL işçileri, eczacılar, doktorlar, avukatlara yönelik çalışmalar bir “dönüşüm”. Bu “dönüşüm” iyi yönetilebiliyor mu, zamanlaması iyi yapılabiliyor mu?" sorusuna karşılık olarak Başbakan: "Bunlar planlı ve programlı işler, ertelendiği zaman da 'niye bu kadar ertelediniz?' diye sorulur” diyor ve ekliyordu: “Sırtımızdaki yumurta küfesi çok ağır. Bunu hafifletmemiz lazım. ’Acaba bu ne der, şu ne der’ diye bakarsak, hiçbir adımı atamayız.”
Bu sözleriyle Başbakan, emekçi karşıtı politikaların sırtına “yumurta küfesi” olarak yüklendiğini ve bunun kendisinden hesabının sorulacağını söylüyor. Yani Başbakan’ın sözlerinden anlaşılan bu politikaları dışarıdan birilerinin “zorlamasıyla” uyguluyor. İyi de “bağımsız” Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakan’ını toplumun çok büyük bir bölümünü oluşturan ücretlilere karşı bir tutum sergilemeye kim, hangi tehditle zorlayabilir?
Biz Başbakan’ın sözünü ettiği “planlı ve programlı” işler ertelediğinde “başına neler geleceğini bilemeyiz”. Ama Başbakan’ı tehdit ederek, yönettiği ülkenin çok büyük kesimine düşman hale getiren bu “planlı ve programlı” işlerin neler olduğunu ve işlerin gerçek sahiplerini bilebiliriz. Çünkü onlar kendilerini hiç saklamazlar. Kimi zaman IMF, kimi zaman Dünya Bankası, kimi zaman AB, kimi zaman da OECD olarak çıkarlar karşımıza. Ve bu ülkede yaşayan insanları ve tabi en başta da emeğiyle geçinenleri işsizliğe, yoksulluğa ve daha derin bir sömürüye mahkûm edecek politikaları hükümetlerin önüne koyarlar. Bunlardan en sonuncusu OECD’den geldi.
OECD, geçen hafta açıkladığı Büyümeye Geçiş 2010 raporunda yine Türkiye’de emek piyasasının daha da esnekleştirilmesini ve kıdem tazminatının kaldırılarak, asgari ücretin düşürülmesi gerektiğini buyurdu. Bununla da yetinmedi, eğitim sisteminin piyasanın ihtiyacını karşılayacak biçimde yeniden düzenlenmesini, özelleştirmelerin devam etmesini ve teşvik adı altında sermayeye kaynak aktarılması gerektiğini de ekledi. Yani Başbakan’a sırtındaki yumurta küfesini bir kez daha hatırlatmış oldu.
OECD ya da kapitalizmin küresel düzeydeki diğer kurumları, kapitalizmin bekası için bu ve benzeri emekçi düşmanı politikaları güdümleri altında bulunan ülkelere dayatmaya bundan böyle de devam edeceklerdir. Burada önemli olan Yunanistan’da olduğu gibi bu dayatmaların uygulanmasını engellemek üzere emekçi sınıfların direnç göstermesidir. Bugüne kadar Türkiye’de olduğu gibi emekçi örgütleri seslerini çıkartmaz ve hatta bu kurumlardan biri olan AB’nin savunuculuğunu yapmaya devam ederlerse başbakanlar da sırtlarındaki küfenin hesabını kolayca verir ve emekçileri eze eze iktidarlarını sürdürmeye devam ederler.
24 Şubat 2010 Çarşamba
TEKEL Direnişi ve 22 Şubat Kararları Üzerine...
Sendikacılarla sohbetlerde mücadeleden neden uzak oldukları, neden sürekli olarak hak kayıplarına neden olduğu halde sermaye ile uzlaştıklarını sorduğumda birçok kez, “mücadele edecek işçi bulduk da biz mi kaçıyoruz” yanıtını almışımdır. Bu yanıt beni hiçbir zaman tatmin etmemiştir; çünkü sendikaların görevinin mücadeleye hazır işçileri yönlendirmek yanında işçileri mücadeleye hazırlamak olduğunu da düşünmüşümdür. Özellikle 1980’den bu yana -birkaç şube ya da işyeri düzeyindeki girişim dışında- sendikal yayınlar ve eğitim çalışmalarına bakıldığında işçileri mücadeleye yönelik olarak bilinçlendirmek bir yana, mücadeleden uzaklaştırılmaya yönelik olduğunu dahi söylemek mümkündür.
Üyelerini mücadeleye yöneltmekten özellikle uzak duran birçok sendikanın, kimi zaman hak ya da çıkar amaçlı mücadelelerde işçileri yalnız bıraktıkları ve hatta mücadelelerini engelledikleri de görülmüştür. Emekçileri esnekliğin boyunduruğuna alıp, güvencesizleştiren, örgütsüzleştiren 4857 sayılı İş Kanunu ve emeklilik hakkını fiilen ortadan kaldıran, sağlığı piyasalaştıran 5510 sayılı SSGSS de yine sendikalar ve konfederasyonlar tarafından yeterli mücadele gösterilmediği için yasalaşarak uygulamaya konulmuştur.
Sonuç olarak, sendikaların özellikle konfederasyon düzeyinde yapılanmaların son 20 yıllık icraatlarına bakıldığın son derece açık ve net bir biçimde “başarısız” oldukları söylenebilir. Konfederasyon düzeyindeki bu başarısızlık 2001 krizi sonrasında Türkiye’nin piyasa ekonomisi doğrultusunda emekçi haklarını yok ederek yeniden yapılandığı süreçte çok daha görünür hale gelmiştir.
Sermaye ve siyasi iktidar yandaşlığına dayanan uzlaşmacı, sosyal diyalogcu sendikal anlayışı tüm başarısızlığına rağmen sürdürmekte ısrarcı olan konfederasyon yönetimleri TEKEL direnişi sürecinde de aynı tavrı sürdürmeye devam etmiştir. TEKEL işçisinin kararlı duruşu sayesinde direnişin yanında görünmek zorunda kalan Türk İş ve diğer konfederasyonların samimiyetsizlikleri 17 Ocak mitingi, 4 Şubat grevi ve 20 Şubat eylemlerindeki göstermelik katılımlarıyla bir kez daha açığa çıkmıştır.
Konfederasyonların TEKEL direnişine yönelik desteklerinin samimiyetsizliğini ortaya koyan son durum 22 Şubat’ta 4 konfederasyon tarafından alınan kararlardır. Sendikaların son 20 yıldaki başarısızlığının devamı niteliğinde olan ve kendi içerisinde çelişkiler barındıran bu kararlar 70 gündür son derece zor koşullarda yürütülen bir mücadeleye yapılabilecek – en hafif tabiriyle- en büyük haksızlıktır. Çünkü bu kararlar içerisinde kokart, pankart uygulaması gibi meşaleli yürüyüş ya da oturma eylemleri gibi son derece pasif eylemlere yer verilmiştir. TEKEL işçisinin canı pahasına yürüttüğü 70 günlük direnişle dalga geçercesine alınan bu kararlar direnişi sönümlendirmekten başka hiçbir işe yaramayacaktır.
Aslında konfederasyonlar 22 Şubat’ta aldıkları kararların talepler başlığı altında ne kadar derin bir çelişki içinde olduklarını da ortaya koymuşlardır. Kabul edilmemesi halinde hükümeti 26 Mayıs’ta genel greve gitmekle tehdit ettikleri bu taleplerde bir taraftan iş güvencesi, kiralık işçiliğin yasallaşmaması, kıdem tazminatının korunması ve örgütlenme hakkı dillendirilirken diğer taraftan tüm bunları dayatan AB normlarına da uyulması istenmektedir. Hiç şüphe olmamalıdır ki hükümet bu talepler içerisinde yer verilen AB normlarına uyumu en kısa sürede gerçekleştirecek ve bu kapsamda iş güvencesini, örgütlenmeyi tamamen ortadan kaldıracak düzenlemeleri getirecektir. Kiralık işçilik düzenlemesi de yine AB normu olarak getirilecektir.
Sözün özü: Sendikaların yıllardır mücadeleden kaçma bahanesi TEKEL direnişiyle ortadan kalkmış, sadece TEKEL işçileri değil tüm emekçiler mücadeleye hazır olduklarını göstermiştir. Ama sendikaların konfederasyonlar düzeyindeki yönetimleri sermaye ve iktidar yandaşlığına devam ederek, sendikacılara rağmen ortaya konan direnişi boşa çıkartma gayreti içindedir. Buna karşı mücadeleden kaçma anlamına gelen 22 Şubat kararlarının altında imzası olan konfederasyonların üyeleri acilen kendi örgütleri içinde bu kararları sorgulamalı ve TEKEL işçisinin yaptığı gibi sendikalar mücadele içerisine çekilmelidir(!)
9 Şubat 2010 Salı
Sendikalar AB'ciliğin Hesabını Vermelidir!..
Kamu işletmelerinin özelleştirilmesi, kamu hizmetlerinin piyasaya açılması ve emek piyasasının esnekleştirilmesi AB’nin tam üyelik için Türkiye’nin önüne koyduğu ev ödevlerinin başında gelir. Çünkü AB’nin temel belgesi olan Kopenhag Kriterlerinin ekonomi başlığı altında Birliğe üyeliğin temel koşulu, “serbest piyasa ekonomisinin tüm kurum ve kurallarıyla yerleştirilmesi” olarak ifade edilmektedir. Türkiye’nin AB’ye uyumu taahhüt ettiği AB Müktesebatına Uyumun Üstlenilmesine İlişkin Ulusal Program ise Kopenhag Kriterlerini içeren Katılım Ortaklığı Belgesi ve çerçeve yönetmelik doğrultusunda hazırlanmıştır. Yani Türkiye, AB’ye uyumu taahhüt ederken özelleştirmeyi, piyasalaştırmayı ve esnekleştirmeyi içeren piyasa ekonomisini tüm kurum ve kurallarıyla yaşama geçirmeyi de taahhüt etmiştir.
Türkiye’yi 7 yılı aşkın süredir yönetmekte olan AKP’nin 11.02.2002 tarihli “Kalkınma ve Demokratikleşme Programı” adını taşıyan parti programı AB’ye uyum üzerine inşa edilmiştir. Ayrıca AKP, kendisini iktidara taşıyan Kasım 2002 seçimlerine giderken hazırladığı “Her Şey Türkiye İçin!” adlı seçim bildirgesinde de “Kopenhag Ölçütleri”ni benimsediğini özellikle belirtmiş ve hemen her alanda AB müktesebatına uyumu gözetilmiştir. İktidara geldikten sonra da AKP; parti programı ve seçim bildirgesine sağdık kalmış ve AB’nin verdiği ev ödevlerini en iyi biçimde yerine getirmeye gayret etmiştir. Bu bağlamda, tarımdan enerjiye, sağlıktan eğitime pek çok alanda piyasa kuralları hâkim olmuş; 1980 sonrası özelleştirmelerin (satış hasılatı bakımından) yüzde 85’i AKP iktidarı döneminde gerçekleşmiştir. Emek piyasalarının esnekleşmesi bakımından da AKP, son derece önemli ilerlemeler kaydetmiş ve başta 4857 sayılı İş Kanununu olmak üzere esnek çalışmayı yasallaştıran düzenlemeler yapmıştır. Böylece kamu hizmetleri dahil olmak üzere tüm alanlarda iş güvencesi ve sosyal güvence muğlaklaşmış, taşeron uygulamaları, kısmi süreli çalışma gibi esnek istihdam biçimleri emek piyasasında hakim duruma gelmiştir.
AKP hükümetlerinin diğer uluslararası kurumlarla beraber AB’ye uyum çerçevesinde uyguladığı politikalar, TEKEL işçilerinin 57 gündür kışın en soğuk günlerinde Ankara sokaklarında açlık grevleriyle birlikte devam eden direnişinin nedenidir. TEKEL işçilerinin çalıştıkları işyerleri özelleştirilirken ve kapatılırken gerekçe olarak AB’ye uyum gösterilmiştir. AB’ye uyum için işyerleri özelleştirilen, kapanan işçilerin 4C gibi güvencesiz bir statüde çalışmaya zorlanmaları da yine AB’nin Türkiye’den uymasını istediği ve esnekliği çalışmayı içeren Avrupa İstihdam Stratejisinin gereğidir.
Velhasıl, AKP kuruluşundan bu yana savunduğu AB’ye uyum konusunda izlediği “tutarlı” yolun sonrasında ekonomik kaynakları yerli ve yabancı sermayeye aktarmış ve TEKEL işçileri ile sembolleşen milyonlarca emekçiyi işsiz ve güvencesiz bırakmıştır. AKP, işçinin direnişi karşısında da hala aynı “tutarlılıkla” varlığını borçlu olduğu politikaları canla başla savunmaktadır.
AB’ye uyum süreci içinde son 7 yılda hızla piyasa ekonomisine entegre olan Türkiye’de kendi içerisinde “tutarlı” olan AKP’yi günah keçisi haline getirmek yerine emekçinin hakları adına, demokrasi ve insan hakları adına AB’yi savunanları sorgulamak gerektiğini düşünüyorum. Kimi üniversitede, kimi sendikalarda, kimi sol partiler içerisinde AB savunuculuğu yapanların emekçilerin son 7 yılda kaybettiği haklar üzerinde büyük vebali vardır. Çünkü onlar AB’yi savunacağız derken piyasa ekonomisine entegrasyon sürecine emekçilerin tepki vermesini engellemişlerdir.
Örneğin sendikalar, mücadeleyi örecek sınıfsal eğitimler yerine AB’nin finanse ettiği sosyal diyalogla ve AB’ye üye olarak her şeyin çözüleceği yalanlarını içeren eğitimler vermişler ve hala da vermektedirler. Sendika yöneticileri ne üyelerine ne de işçi sınıfının diğer kesimlerine kulak vermiştir, onların gözü kulağı Brüksel’de ya da işverenlerle beş yıldızlı otellerde yapılan toplantılardadır. Kimi sendikalar için AB, gelir kapısı haline dönüşmüş, üye aidatlarından daha çok AB projelerinden gelir elde etmeye başlamışlardır. Üniversitelerde de gerek kurumsal düzeyde gerekse bireysel olarak akademisyenler düzeyinde AB’nin politikaları sorgulanmadan mutlak bilimsel doğrular olarak kabul görmüştür. Kendisini sol’da, emekçinin yanında tanımlayan birçok akademisyen bol akçeli AB projelerinin peşinde piyasa ekonomisini meşru hale getirmiştir. Sol’da tanımlanan kimi partiler de yine AB akımına kapılmışlardır.
Sonuç olarak, işçinin emekçinin gözünde AB’yi savunan sol siyasi oluşumlar da sendikalar da çelişkiler içerisinde, güven duyulmayacak kurumlar olarak belirlenmiştir. İşinden, ekmeğinden olan emekçiler sendikalara güvenlerini kaybetmiş ama örgütlü olmaya ihtiyaç da giderek artmıştır. O zaman da seçenek olarak geriye sendikalarda ve emekten yana örgütlerde başta AB savunuculuğu olmak üzere emekçilerin haklarının gasp edilmesinde vebali olanlardan hesap sorulması kalmıştır. Ancak bu hesap sorulduğu takdirde sendikalar ve diğer emek örgütleri yeniden itibar kazanacak ve örgütlü mücadele yeniden umut olabilecektir.
25 Ocak 2010 Pazartesi
Türk İş, DİSK, KESK… Karar Verecek: Sermayenin AKP’si mi Emekçinin TEKEL Direnişi mi? -
26.01.2010
Başbakan büyük oynuyor. Karşısında TEKEL direnişini gerçekleştiren işçiler var. Onlar direndikçe başbakan hakaret yağdırıyor; sadece TEKEL işçisine değil; tüm emeğiyle geçinenlere bu hakaret... Bunu yaparken de işçiyle halkı birbirinden ayırıp karşı karşıya getirmeye çalışıyor.
Başbakanın oynadığı oyun büyük olduğu kadar tehlikeli de; adeta Rus ruleti gibi. Ya işçinin direnişini kıracak ya da kendisi kırılacak. Dünyanın hiçbir ülkesinde hiçbir dönemde ne kadar göstermelik olursa olsun parlamenter demokrasinin seçimiyle gelen bir hükümet toplumun çok önemli bir bölümünü oluşturan emekçi kesime bu kadar açıktan saldırmamıştır. Genellikle yapılan AKP hükümetinin bugüne kadar yaptığı gibi işçinin emekçinin yanında görünüp onun emeğini, sosyal haklarını gasp etmektir. Oysa başbakan son zamanlarda bu sömürüyü ve hak gaspını açık açık yapmakta ve emekçilerin bunu kabullenmesini sağlamaya çalışmaktadır.
O zaman da akıllara şu soru gelmektedir: AKP, siyaseten yok olmayı göze almak pahasına neden işçiye, emekçiye ve dolayısıyla demokrasiye öldürücü darbeyi vurmak anlamını taşıyan bu yola başvurmaktadır?
Sorunun cevabını birkaç yönden ele almak gerekir. Her şeyden önce AKP, 7 yıldır sermayeyi, ABD’yi, AB’yi temsilen uyguladığı emek karşıtı politikalarla toplum nezdinde güvenilirliğini büyük ölçüde kaybetmiştir. İktidarını sürdürebilmesinin tek yolu temsil ettiği kesimlerin çıkarlarını ölesiye savunmaktır. Hal böyle olunca da karşımıza emeğe, demokrasiye cepheden tavır alan AKP çıkmaktadır.
AKP’nin emek ve demokrasiye karşı tavrını örtmek üzere destek, darbe tehditlerinin gündeme gelmesiyle büründüğü “mazlum” rolünden gelmektedir. AKP, sürekli gündemde tutulan darbe iddialarının mazlumu rolünde TEKEL ve diğer işçi direnişlerini kırarak Türkiye’deki tüm emekçileri açlığa, yoksulluğa ve derin sömürüye sürüklemek istemektedir.
Şunu belirtmek gerekir ki, AKP’nin TEKEL direnişini kırması sadece emekçilerin açlığı, yoksulluğu ve sömürüsü ile sınırlı kalmayacaktır. Buradan alacağı güçle AKP, ABD’nin Orta Doğu’daki saldırı planının da etkin bir parçası olarak tüm toplumu sonu belli olmayan savaşlar içerisine sürükleyebilecektir. Diğer bir söyleyişle TEKEL direnişi, TEKEL işçisinin ötesinde işçisiyle memuruyla, işsiziyle tüm emekçi kesimlerin direnişi olmayı da aşmış Türkiye’de büyük sermayenin ve AKP iktidarının yakın çevresi dışındaki 70 milyonu aşkın insanın geleceğini belirleyecek bir mücadele haline dönüşmüştür.
Türkiye’deki işçi ve kamu emekçi konfederasyonları 21 Ocak’ta aldıkları kararla 26 Ocak 2010’a yani bugüne kadar hükümete zaman tanımıştır. AKP hükümetinin TEKEL işçisiyle bugün de uzlaşmaması halinde “genel grevi” gündeme getirecekleridir. Ama gelin görün ki bu kararı alan konfederasyonlardan biri olan Memur Sen’in 25 Ocak’ta düzenlediği “Uluslararası Demokrasi Kongresi”nin baş konuğu olan başbakan, son derece “anti-demokratik” biçimde emekçilere yönelik tehditlerini yenilemiştir. Ve ne ironiktir ki Memur Sen’in yönetici ve üyeleri başbakan’ın bu konuşmasını alkışlamıştır. Yine aynı gün Maliye Bakanı, özelleştirilen işyerlerindeki işçilerine ve bu arada TEKEL işçisine de “merhamet edip” 4C’ye alarak hata yaptıklarını açıklamıştır.
Memur Sen yönetimi Başbakan’ın emek düşmanı söylemlerini alkışlarken, Hak İş’te 26 Ocak’ta yapılacak toplantıya katılmama kararı almıştır. Böylece AKP yandaşlığıyla “sarı” olma sıfatını çoktan hak eden bu iki konfederasyon 21 Ocak toplantısına katılarak şaşkınlık yarattığı emekçilere kendi bildikleri yolda olduklarını bir kez daha göstermişlerdir. Konfederasyonların kendisine 26 Ocak’a kadar zaman tanınmasının ardından AKP hükümetinin takındığı sert tutumda Hak İş, Memur Sen ve hatta Türk İş yönetimindeki AKP yanlılarının direnişi içerden kırmak konusunda verdikleri teminatın da etkili olduğu bir söylenti olarak kulaklarda çınlamaktadır.
Sonuç olarak; 21 Ocak’ta 6 konfederasyon 26 Ocak’a kadar hükümet TEKEL işçileri için bir adım atmazsa “genel grev” kararını da içeren bir mücadele programı belirleyeceğini açıklamıştır. Hala hazırda Memur Sen ve Hak İş’in nihai karar içinde olmayacakları bellidir. Bunun dışındaki Türk İş, DİSK, KESK ve T. Kamu Sen’in Ankara sokaklarında çınlayan “genel grev, genel direniş” kararını vermeleri beklenmektedir. Eğer beklenen bu karar çıkmaz ve AKP’nin TEKEL direnişini kırmasına yol verilirse, beklenen bu kararı vermeyen sendika(cı)lar sadece Türkiye emek hareketine bir darbe vurmuş olmayacak, Türkiye’nin geleceğinin karartılmasında AKP ile simgeleşmiş olan sermayeyle ortaklık etmiş olacaklardır.
19 Ocak 2010 Salı
Türk İş'in Sendikal Anlayışı Çökmüştür!
1961 Anayasası ve 1963 yasalarıyla grevli toplu sözleşme hakkının elde edilmesiyle birlikte sınıf mücadelesinin hareketlendiği süreçte de Türk İş, partiler üstü bir politika izlediği savunusunu devam ettirdi. Özel sanayi işletmelerinin hızla arttığı bu dönemde sırtı devlete dayalı sendikacılıktan vazgeçmedi ve özel sektör işçilerini örgütlemekten uzak durdu. Amerikan sendikacılığının işyeri/ücret sendikacılığı anlayışını benimseyen Türk İş’in devlete dayanan sendikal anlayışının 1960’lı 70’li yıllarda bir karşılığı vardı. Çünkü hem işçi kesiminin önemli bölümü kamuda çalışıyordu hem de o dönemde sosyal devlet düşüncesi halen geçerliydi.
Türk İş’in giderek büyüyen işçi sınıfından ve onun mücadelesinden uzak durması, özel sektörün ağırlık kazandığı iş kollarında örgütlü sendikaların Türk İş’ten ayrılıp DİSK’i kurmasının da en önemli gerekçesi oldu. Gerek 12 Mart gerekse 12 Eylül darbeleri DİSK’i ve Türkiye işçi sınıfını ezerken Türk İş, hala “partiler üstü olmak” ve “ideolojik tavır almamak” gibi yaklaşımlarla dolaylı olarak sermaye sınıfına destek oluyordu. 12 Eylül darbesi ardından işçi sınıfının görülmemiş biçimde ezilmesine sessiz kalan Türk İş içinde özellikle özel sektörde örgütlü sendikalar arasında muhalif sesler yükselmeye başladı. 1994 ve 2001 krizleri ardından özelleştirmeler ve işçi haklarına yönelik saldırılar karşısında etkisiz kalan Türk İş içinde bu muhalif sesler daha da arttı ama elden giden haklara ve yaygınlaşan özelleştirmelere karşı durulamadı. Böylece Türk İş bir taraftan örgütlülüğünün en yoğun olduğu kamu işletmelerini kaybederken diğer taraftan da örgütlü ve örgütsüz emekçilerin güvenini kaybetti.
Mustafa Kumlu başkanlığındaki yönetim, Türk İş’in kuruluşundan gelen yapısal sorunların yanında darbe dönemleri dahil olmak üzere işçi haklarına en fazla saldırıyı gerçekleştiren AKP hükümetinin vesayeti altında olduğu iddialarıyla başa geldi. SSGSS’nin yasalaşma süreci ve 2008 krizinde aldığı tavır Türk İş’in AKP hükümetinin vesayeti altında olduğu iddialarını her bakımdan destekler nitelikteydi.
Sümerbank’tan SEKA’ya, demir çelik fabrikalarından petrol rafinerilere kadar pek çok kamu işletmesi özelleştirilirken ve işletmelerdeki kamu işçileri işten çıkartılıp ya da 4-C gibi uygulamalara maruz bırakılırken Türk İş’in sesi çıkmadı. Ama artık Türkiye’nin en büyük işçi örgütü görünümündeki Türk İş yolun sonuna gelmiştir. Sınıf perspektifinden tamamen uzakta devletin ve sermayenin etkisi altında geçen 58 yıllık deneyimle Türk İş’in sendikacılık anlayışıyla bir yere varılamayacağını Türk İş üyesi emekçiler de artık anlamaya başladı ve 17 Ocak’ta olduğu gibi Başkan Kumlu’ya ve yönetime istifa sesleri ile Ankara sokaklarını inlettiler.
Evet, gerek Türk İş gerekse Türkiye sendikal mücadelesi için artık hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağı kesin olarak söylenebilir. Peki, bundan sonra ne olacak sorusuna cevap olarak her şeyden önce Türk İş dışındaki sendikaların da Türk İş’ten daha iyi durumda olmadığını tespit ederek başlamak gerekir. Bugün işçi örgütü olarak ne DİSK’in ne de Hak İş’in durumu Türk İş’ten daha iyi değildir. KESK dahil olmak üzere kamu emekçi sendikaları için de farklı bir değerlendirme yapmak mümkün değildir. Hal böyle olunca Türk İş’in yerine konulabilecek hali hazırda yeni bir adres olmadığını belirtmek gerekir. Bundan sonrası için murat edilen ya Türk İş’in ve diğer sendikal yapıların içinde daha sınıfsal konum almış kesimlerin etrafında sendikal mücadelenin yeniden yapılanması ya da işçi sınıfının tümünü kapsayan yepyeni bir sendikal yapının ortaya çıkmasıdır.
Seçilen bunlardan hangisi olursa olsun gerçek olan mevcut sendikal anlayışların işçi sınıfının ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzakta kalmış olduğu ve yeni bir sendikal anlayışa şiddetle ihtiyaç duyulduğudur ..!
5 Ocak 2010 Salı
“Kurtuluş yok tek başına” ama sendikalar nerede?
05.01.2010
Beklendiği gibi 2009, krizin etkilerinin emekçiler tarafından iyiden iyiye hissedildiği bir yıl oldu. İşsizlik arttı, ücretler düştü ya da ödenmedi, çalışma saatleri uzadı, ücretsiz izinler arttı. Kısacası emekçiler işsizleşti, yoksullaştı, güvencesizleşti ve sömürü daha da arttı. Artık işverenler çalıştırdıkları işçinin sigorta primini, vergisini ve hatta ücretini İşsizlik Sigortası Fonu ile ya da genel bütçe üzerinden emekçilere ve sermaye dışındaki diğer toplum kesimlerine ödetiyorlar.
Aslında krizle birlikte kapitalizmin saldırısının işçi sınıfını hedef aldığı çok açık biçimde ortaya çıkmış durumda. Ve artık “kurtuluş yok tek başına” sloganı her zamankinden çok daha anlamlı. Yani sınıfın örgütlenmesine, sendikalaşmaya ihtiyacın en fazla olduğu dönem. Artık milliyetçisiyle, mukadderatçısıyla; Türküyle, Kürdüyle; Alevi’si, Sünni’si, Ateistiyle; sağcısıyla, solcusuyla emeğiyle geçinen herkes eve götüreceği ekmeğin örgütlü olmadan kazanılamayacağının farkına varmakta. Yani kapitalizmi ve sınıfını yaşayarak, acılar çekerek tanımakta.
Ama gelin görün ki sendikalar örgütlenmeye en çok ihtiyaç duyulan bu dönemde adeta kendilerini unutturmaya çalışırcasına sessizliğe bürünmüşler. Ara sıra çıkan sesleri de sermayeye karşı değil, sermaye için olmuş... Örneğin Türk İş, Hak İş, T.Kamu Sen; TOBB, TİSK gibi sermaye örgütleriyle birlikte işini kaybetmiş, ücretini alamamış emekçilerle dalga geçer gibi “Eve Kapanma Pazara Çık” kampanyalarına katılmışlar; ya da DİSK/Tekstil gibi “TÜSİAD’ın krizin mağduru olduğu ve sermaye örgütlerinin hükümetten çekindikleri için hükümete karşı seslerini çıkartamadıkları” yönünde gazetelere ilanlar vermiş; veya ERDEMİR’de olduğu gibi sendikalar, toplu pazarlıkla belirlenmiş olan ücretlerin geriletilmesini kabullenmiş. Bu arada sendikalar, çalışma yaşamının esnekleşmesini, tüm kamusal alanın piyasalaşmasını dayatan AB savunuculuğunu ve “sosyal diyalog” projelerini de devam ettirmiş.
Krizle birlikte daha da artan sömürü karşısında sendikaların sorunlarını sahiplenmesinden umudunu yitiren emekçiler, sınıf duyarlılığı taşıyan birkaç sendikanın desteği dışında kendi başlarının çaresine bakmaya yönelmiş ve birçok işyerinde direniş gerçekleştirmiştir. İşyeri direnişlerinin bir kısmı emekçilerin başarısıyla sonuçlanırken, bir kısım direniş halen sürmektedir.
Emekçilerin örgütlü mücadeleye duyduğu ihtiyaç en üst düzeyde olmasına rağmen sendikaların emekçilerden çok uzakta bulunduğu ve sendika olmadan emek mücadelesinin öne çıktığı bir dönemde 25 Kasım uyarı grevi gerçekleştirilmiştir. Uyarı grevini düzenleyen kamu emekçi sendikaları bu eylemi grevli toplu sözleşme hakkı ile sınırlandırmışlarsa da greve katılım ve desteğin gerekçesi kamu emekçisinin grevli toplu sözleşme talebini aşmış krizin ve AKP hükümetinin yarattığı işsizliği ve yoksulluğu hedef almıştır.
25 Kasım uyarı grevini düzenleyen örgütler eylemin başarıya ulaştığını duyurmuşlardır. KESK, 25 Kasım’ın 12 Eylül darbesinden bu yana en geniş katılımlı grev olduğunu iddia etmiş ve aylık yayın organı KESK’in Sesi’ni “25 Kasım Greviyle Hava Dönmüştür!” başlığıyla yayınlamıştır. Türkiye işçi sınıfı hareketinde yıllardır süren durgunluğa bakarak 25 Kasım “görece” başarılı bir eylem olarak kabul edilebilir elbette. Ancak bir eylemin gerçek başarısı sonuçlarıyla değerlendirilmelidir. “Uyarı” olarak adlandırılan bir eylemde nihai amaca ulaşılması beklenmez. Ancak bu tür eylemler uzun soluklu bir mücadeleye basamak oluşturabilir. Dolayısıyla 25 Kasım değerlendirilirken emek mücadelesinin bundan sonraki sürecine ne kadar katkı yaptığına bakılmalıdır. Ayrıca gerçekleştirilen eyleme yönelecek saldırılara karşı eylemin nasıl savulduğu da önemli bir göstergedir. 25 Kasım sonrasına dair KESK ve diğer örgütler somut bir mücadele programı ortaya koymamışlardır. Demiryolları dışında 25 Kasım nedeniyle Hükümetten gelen işten çıkartma ya da soruşturma gibi baskılara yanıt verilmemiş sadece hukuk yoluyla savunma yapılmıştır. Oysa 25 Kasım eylemi hukuk arkasına sığınmadan da açık biçimde savunulabilecek bir meşruiyete sahiptir.
25 Kasım sonrasında gerçekleşen ama 25 Kasım’la pek de bağlantısı bulunmayan TEKEL işçilerinin ve İstanbul Belediyesi itfaiye emekçilerinin direnişi 2009’dan 2010’a aktarılan en önemli mücadeleler olmuştur. 25 Kasım’da grevli toplu sözleşme hakkı talep eden örgütlerin, bu hakka sahip olduğu halde diğer direniş kanallarını kullanmak zorunda kalınmasını nasıl değerlendirdikleri bilinmez. Ancak 25 Kasım’ı başarılı olarak kabul edenlerin TEKEL işçileri, itfaiye işçileri ve direnişteki diğer işçilerin mücadelesini sahiplenme konusunda yetersiz kaldıkları rahatlıkla ifade edilebilir. Hal böyle olunca, sendikaların son yıllardaki emek mücadelesinin gerçeklerinden uzak halini 25 Kasım’ın da değiştiremediğini üzülerek de olsa söylemek gerekir.
7 Aralık 2009 Pazartesi
Darbelerin Gerçek Sahipleri Nerede?
08.12.2009
Bugün AKP’ye karşı darbe girişiminde bulunduğu iddia edilen askerlerden yargı önünde hesap sorulmaktadır. Başlı başına bu sürece bakarak Türkiye’de darbe dönemlerinin bittiğini ve demokrasinin kökleştiğini düşünmek büyük yanılgı olur. Zira gerçekleşmemiş bir darbenin faillerinden önce gerçekleşmiş ve büyük acılara neden olmuş darbenin sahiplerinden hesap sorulmalıdır.
Darbecilerden hesap sorulması gündeme geldiğinde hemen akıllara darbe fiilini gerçekleştiren üniformalılar gelmektedir. Üniformalılardan darbelerin ya da darbe girişimlerinin hesabı elbette sorulmalıdır. Ama emekçileri, aydınları baskılayıp işkenceden geçiren her askeri darbenin ardında avuçlarını ovuşturup zenginliklerine zenginlik katan -darbelerin gerçek sahibi- “siviller” olduğu da unutulmamalıdır.
Darbe yaşamış diğer ülkeler gibi Türkiye’de de darbelerin ardındaki “siviller” sermaye sahipleridir. TİSK Başkanı Halit Narin'in 12 Eylül darbesinin hemen ardından dile getirdiği "Bugüne kadar işçiler güldü bizler ağladık, şimdi gülme sırası bizde" sözleri sermayenin darbe destekçiliğinin en açık örneğidir. Narin’in bu sözlerinin yanı sıra Türkiye’nin en büyük sermayesinin sahibi Vehbi Koç’un gözaltında kayıpların ve işkencenin en üst düzeye çıktığı bir dönemde 3 Ekim 1981 tarihinde Kenan Evren’e yazdığı mektup da son derece anlamlıdır. Koç mektubunda Evren’e şöyle seslenmektedir: “Şimdi, faşist ordu iktidara geldi, kapitalistlerle birleşerek Türk işçisini istismar ediyor propagandası yapılmaktadır. Böyle bir iftira karşısında işçi-işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar, taraflar için adilane bir şekilde ve asgari hata ile çıkarılmalıdır. Bu düzenleme yapılırken, bazı sendikaların Türk Devleti’ni ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler göz önünde bulundurulmalıdır… İşçi sınıfını ayaklandırmak amacıyla, Komünist Parti’nin, solcu örgütlerin, Kürtlerin, Ermenilerin, birtakım politikacıların kötü niyetli teşebbüslerini devam ettirecekleri muhakkaktır. Bunlara karşı uyanık olunmalı ve teşebbüsleri muhakkak engellenmelidir… Basının kalemine tenkit fırsatı verilmemelidir.” (Tam metin için bkz: M. Sönmez, Kırk Haramiler, Arkadaş Y. 1990)
Yine darbe yaşamış diğer ülkeler gibi Türkiye’de darbenin gerisinde ABD ve uluslararası kapitalizmin kurumları da yerlerini almışlardır. ABD’nin darbeyi başarıyla gerçekleştiren “bizim oğlanları”, Sabancı Holding’in üst düzey yöneticiliği, MESS başkanlığı, AET Koordinasyon Kurulu başkanlığı ve Dünya Bankası'nda danışmanlık yapmış olan Turgut Özal’ın komutasında 24 Ocak’ın ekonomi politikalarını da sahiplenmişlerdir. Darbeciler, “sözde” demokrasiye geçişin ardından da ülke yönetimini, darbenin gerçek sahibi ulusal ve uluslararası sermayenin temsilciliğini yapan Turgut Özal’a emanet etmiştir.
Bugün darbelerle mücadele ediyor görüntüsüyle demokrasi havarisi ilan edilen AKP hükümeti, kendine her muhalif olanı darbe destekçiliği ile suçlarken gerçek darbecileri ve onların ardındaki “sivil” aktörleri görmezden gelmektedir. İktidara gelmesinin ve yedi yıldır orada kalmasının ardındaki etkenlere bakıldığında AKP’nin bu tavrı son derece anlaşılırdır. Zira AKP, 12 Eylül rejiminin temsil ettiği paradigmanın temsilciliğini yürütmektedir ve o darbenin gerçek sahibi “sivil” aktörler bugünün demokrasi havarisi AKP’nin arkasında yer almaktadır.
10 Kasım 2009 Salı
YIKILAN DUVARIN BEDELİ…
10.11.2009
Sovyet Devrimi ayakta kaldığı 72 yılda kapitalizmin en büyük korkusu olmuştur. Bu korku kapitalizmin vahşetinin dizginlemesine yol açmıştır. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında çöken kapitalist Avrupa’nın sosyalizme teslim olmaması ve Avrupa emekçileri arasında yoğunlaşan sosyalizm isteklerinin köreltilmesi ve Fordist üretim sisteminin ihtiyacı olan tüketimin körüklenmesi amacıyla kapitalizm “sosyal” maskesine bürünmüştür. “Sosyal” maskesi altındaki kapitalist Avrupa’da sosyal haklar ve çalışma standartları yükselirken, işçi sınıfı ve sendikalar, maskenin aldatıcılığına kapılmış ve sistemle uzlaşma içerisine girmiştir.
1970’li yılların başında “sosyal” maskesi altında yeniden çöken kapitalizm, büyük ölçüde kendisine bağımlı hale gelen işçi sınıfının mücadele düşüncesinden uzaklaşmasını da fırsat bilerek yüzündeki maskeyi çıkartmış ve neoliberal politikaları uygulamaya koymuştur. ABD ve İngiltere’de uygulanmaya başlayan neoliberal sömürü düzeni Doğu Bloğunun etkisiyle özellikle Kıta Avrupa’sında yaygınlaşamamıştır. Ta ki bugün kutlamaları yapılan Berlin Duvarı yıkılana kadar.
Berlin Duvarı’nın yıkılması sadece Batı Avrupa ve Doğu Bloğu ülkelerinde yaşayanlar için değil tüm insanlık ve hatta yerküre için yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Doğu Bloğunda yaşayanlar, yıkılan duvarın arkasındaki “Mc Donalds özgürlüğü”nün gerçek yüzüyle kısa zamanda tanışmışlardır. Etnik savaşlarda yüzbinler ölmüş, milyonlar göçe zorlanmıştır. Eski Doğu Bloğu ülkelerinde ekonomi mafya aracılığı ile kısa zamanda uluslararası tekellerin eline geçmiş eğitim, sağlık ve alt yapı hizmetleri çökmüştür. Çok kısa bir süre içinde yıkılan duvarla birlikte çöken ekonomi ve toplumsal yapının yarattığı ideolojik çöküntünün sosyalizm özlemini açığa çıkartmasını engellemek ve kapitalizme bütünüyle entegrasyon için bu ülkeler AB’ye üye yapılmıştır.
Kapitalist Avrupa’da 30 yıl boyunca “refah”ı yaşayanlar da en az Doğu’dakiler kadar Berlin Duvarı’nın yıkıntısından etkilenmiştir. Çünkü kapitalizme “sosyal” maskesini takmak zorunda bırakan reel sosyalizmin tehdidi artık ortadan kalkmıştır, sendikalar ise artık kapitalist sistemin bağımlılığı altında mücadeleden uzaktır. Dolayısıyla kapitalistler için yüksek düzeydeki sosyal haklar ve çalışma standartlarını sürdürmenin hiçbir gereği yoktur. Duvarın yıkılmasının ardından geçen 20 yılda bir dönemin “refah” ülkeleri bugün işsizliğin, yoksulluğun girdabındadır. Ücretler düşürülmüş, çalışma süreleri uzatılmış, kayıt dışı çalışma ve çocuk çalıştırması yaygınlaşmış, iş ve gelecek güvencesi büyük ölçüde ortadan kalkmıştır.
Berlin Duvarının yıkılıp reel sosyalizmin tehdidinin ortadan kalkması, küreselleşen kapitalizmle birlikte yerkürenin her noktasında hissedilmektedir. Özellikle bugün yaşanan ve adına küresel de denilen kriz ile birlikte kapitalizmin insanlığın başına nasıl bir bela haline geldiği kapitalizmin temsilcileri tarafından da açıkça itiraf edilmektedir.
Bakınız, Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, geçen ay İstanbul’da yapılan toplantılarda sistemin içinde bulunduğu durumu nasıl tariflendirmektedir: “Bu yıl 59 milyondan fazla insan işini kaybedebilir, Afrika’nın Sahra altındaki azgelişmiş bölgelerinde 30 bin ile 50 bin bebeğin ölebilir”. “Ağır bir borç yüküyle ezilmiş ülkelerde 900 milyon insan hâlâ temiz sudan yararlanamıyor. 1 milyar insan yoksulluk çemberini bir türlü kıramıyor”. “İnsan ilerlemesi denilen şey, artık geri dönüşü olmayacak bir şekilde geriye doğru gitmeye başladı.”
Yine aynı toplantılar sırasında IMF Başkanı Dominique Strauss-Khan ise kapitalizmin dünyayı getirdiği yeri şu sözlerle ifade ediyor: “Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde 15 milyon insan işini kaybetti, iç savaşlara kadar gidebilecek belirli karışıklıklar meydana geldi”. "… kriz sonrasında 90 milyon insan ağır yoksullukla karşı karşıya kalacak. Bu da bazı ülkeler için siyasi istikrarsızlık ve savaşlara neden olabilecek”.
Sözün özü: Berlin Duvarı’nın yıkılışını “zafer” olarak görenler, geçen 20 yılda emekçileri ve yerküreyi çok daha rahat sömürme olanağı bulan ve servetlerine servet katanlardır. Duvarın yıkılmasının bedeli emekçiler için çok ağır olmuştur. Ama Duvar yıkıldığı için umutsuzluğa, karamsarlığa kapılmanın zamanı değildir. 72 yıllık reel sosyalizm, doğrularıyla, yanlışlarıyla emekçi sınıfa yol gösterici olmalı ve emekçiler kendi sistemlerini kurabileceklerini yeniden hatırlamalıdır (!)
26 Ekim 2009 Pazartesi
Domuz Gribinde Hayır Mı Var Acaba?

27.10.2009 - 07:30
“Her şerde bir hayır vardır” yaklaşımıyla hareket etmek ne kadar sağlıklı bir durumdur bilmiyorum ama nedense “domuz gribi” üzerinden toplumun hemen tüm kesimlerinin katılımıyla yürüyen tartışmalar bana bu sözü hatırlatıyor.
Grip gibi melanet bir hastalıktan nasıl bir hayır beklenebilir? Hele de bu grip insanların ölümüne yol açıyorsa..!
Hayır beklentisi gribin kendisinden değil elbette, ama gribin “domuz” adı verilen biçiminin ortaya çıkışı, gribe karşı geliştirilen yöntemler ile bu yöntemlerin Türkiye’deki sunumu öyle bir tablo çıkarttı ki ortaya, bir taraftan kapitalist sistem, diğer taraftan devlet ve siyasi iktidar görülmedik biçimde sorgulanmaya başlandı. Sağlık Bakanlığı, ısrarla, uluslararası ilaç tekellerinden aldığı 43 milyon doz domuz gribi aşısının mutlaka yapılması gerektiğini aksi halde büyük bir felaket yaşanacağını söylüyor. Ama toplumun çok önemli bir bölümü “kırk yılda bir” devletin kendisini hatırlayıp da ücretsiz olarak karşıladığı bu koruyucu sağlık hizmetini reddediyor.
Çünkü inanmıyor, güvenmiyor. Çünkü artık tekelci kapitalizmin nasıl işlediğini ve özellikle kriz dönemlerinde tekelciliğini siyasi iktidarlar üzerinden nasıl kullandığını çok iyi biliyor. Ve artık “otomobil, konut satamayan uluslararası sermaye, krizden çıkmak için attı ortalığa bir hastalık, şimdi onun önlenmesi için ürettiği ilaçları insanları korkutarak, tehdit ederek piyasaya sürüyor, hükümette bunun aracılığını yapıyor” diyor… Bunu söyleyen Kapital’i hatmetmiş sosyalistler değil, TV’lerin sokakta mikrofon uzattığı muhtemelen AKP’ye, MHP’ye ya da CHP’ye oy vermiş ortalama Türkiyeliler.
Haksızlar mı peki?
Domuz gribi hastalığı ve aşısı üzerine konunun uzmanı olmadığım için toplumun bu konudaki yargılamasının haklılığı ya da haksızlığı üzerine bir şey söylemek doğru olmaz. Ama Türkiye’de toplum-devlet ilişkisinin 30 yıllık geçmişine bakınca toplumun sisteme, devlete ve siyasi iktidara yönelik sorgulamalarının gecikmiş de olsa yerinde bir tavır olduğunu söyleyebilirim.
Diğer pek çok kapitalist ülke gibi Türkiye’de de toplumun sermaye dışındaki geniş kesimleri az ya da çok devletin sosyal yönüyle tanışmışlar, hatta ona “devlet baba” bile demişlerdi. Ama o “baba” Türkiye’de 1980’den sonra –diğer ülkelerde de yaklaşık aynı dönemde- neoliberal politikalar çerçevesinde sadece sermayenin çıkarlarına hizmet eder hale gelmişti.
Toplumun geniş kesimi bu dönüşümü yeterince algılayamadı ve ona inanmaya devam etti. Sonuçta, devletin radyasyonsuz dediği çayı içti kanser oldu; temiz dediği suyu içti hastalandı; zararsız dediği kızamıkçık aşısını vuruldu karnındaki bebeği kaybetti. Tapusunu veren devlet geldi evini yıktı; çocuğunu gönderdiği okul öğretmensiz, sağlık ocağı doktorsuz kaldı. Olmazsa olmaz denerek sosyal güvenlik sistemi değişti, emeklilik mezara kaldı. Bir de utanmadan bunun yasasını çıkartanlar, 3-5 yaşındaki çocuklarını, torunlarını kendi “pisliklerinden” korumak için çalışıyor gösterip sigortalı yapmaya kalktılar.
Tüm bunların ardında da toplumun ne sisteme ne de onun temsilcisi hükümetlere güveni kaldı. Şimdi bu güvensizlik “domuz gribi” vesilesiyle patlayıverdi. Güvensizliğin kendini gösterdiği “domuz gribi”nin ve yarattığı tehdidin boyutunu bilemiyoruz ama genel olarak yarattığı güvensizlik son derece anlamlıdır. Ve eğer domuz gribi üzerinden gelişen, sistemi ve siyasi iktidarı sorgulama süreci -sınıfsal içeriğe sahip- siyasi bir tepkiye dönüşürse “her şerde bir hayır vardır” sözü de gerçeklik kazanabilir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Popüler Yayınlar
- Çürüyen düzen, eriyen ücretler…
- Asgari ücret, gıda fiyatları ve açlık sorunu
- 2025 biterken, açlık ücreti ve tribünlerde işlenen nefret suçu
- Sosyal yıkım derinleştikçe otoriterleşme artıyor!
- Asgari ücretin açlık sınırı altında kalması insan hakları ihlalidir!
- Dehakların düzeninde savaş bitmez!
- Çocuk emeğini sömürü merkezi: MESEM
- Barış istemenin en ağır bedeli: 10 Ekim Katliamı
- CHP’de değişimin dünü ve bugünü…
- NATO Zirvesi’nin akla getirdikleri


















