24 Haziran 2022 Cuma

Ek Bütçe

                                         25 Haziran 2022

Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati, bir süre önce “Dar gelirliler hariç üretici firmalar, ihracatçılar kâr ediyorlar. Çarklar dönüyor” demişti. İşte Nebati’nin “çarkları dönmekte olan” ekonomisinde -2022 Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu henüz altı ayını bile doldurmadan- Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasını taşıyan ek bütçe kanun teklifi Meclis’e sunuldu ve Plan ve Bütçe Komisyonu’nda kabul edildi.

Meclis’in onaylaması istenen ek bütçe az buz da değil, altı ay önce kabul edilen bütçe ödeneğinin yüzde 61.7’si kadar. İstenen ek bütçenin bu kadar fazla olması hem enflasyon artışının boyutlarını gösteriyor hem de hükümetin bütçe yaparkenki öngörüsüzlüğünü… Ek bütçeyi AKP’nin erken seçim hazırlığı olarak yorumlayanlar da az değil.


Kanun teklifinde ek ödenek ihtiyacının; “enerji fiyatlarındaki artışın vatandaşa yansıtılmaması için yapılan kaynak transferi, enflasyon nedeniyle kamu görevlilerinin ile emeklilerin maaş ve ücretlerinde yapılan artışlar, Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK)’ya yapılan bütçe transferleri, sosyal yardım giderleri, savunma ve güvenlik kurumlarının ödenek ihtiyaçları başta olmak üzere mal ve hizmet alım giderlerindeki artışlar, çiftçilere verilecek destek vs ile bir de faiz ve diğer giderlerdeki artışlardan kaynaklandığı” belirtilmiş özetle.

TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu Başkanı AKP’li Cevdet Yılmaz’ın partisinin Meclis’e sunduğu ek bütçeye ilişkin açıklaması oldukça ilginç! Yılmaz’a göre dış ticaret hacmi ve turizm öyle genişlemiş ki devletin gelirleri tahminlerin ötesinde artmış. Ek bütçe ile amaçlanan da tahminlerin üstünde artan bu gelirin -sosyal adaleti de sağlamak üzere- toplumun ihtiyaç duyduğu alanlarda harcamak üzere ödeneğe dönüştürmekmiş!

Yani biz enflasyon yükseldi, dış borç katlandı, halk yoksullaştı, ekonomi çöktü falan derken meğer ekonomi tıkırındaymış, hem de ne tıkırında… Devletin kasaları dolmuş taşmış da hükümetimiz ne yapacağını bilemediği paraları halkımıza dağıtmak için ek bütçe yapmış(!)

Keşke durum Cevdet Yılmaz’ın dediği gibi olsaydı. Ama ek bütçe kanun teklifini incelediğimizde karşımıza bambaşka bir tablo çıkıyor. Kanun teklifinin genel gerekçesinde “Ek bütçe ödeneklerinin gerektireceği finansman ihtiyacının merkezi yönetim bütçe gelirlerindeki artışla karşılanacağı öngörülmüş.”. Lafı uzatmadan söyleyelim, bunun anlamı ek bütçenin vergi artışlarıyla finanse edileceğidir ki zaten kanun teklifine göre vergi gelirlerinde yüzde 85.9’luk bir artış öngörülmüş. Artan vergilerin yüzde 61.8 gibi önemli bir kısmı KDV ve ÖTV’den yani toplumun (ekmek, peynir, ayakkabı, benzin vs) satın aldığı ürünlere ödediği dolaylı vergilerden oluşuyor.

Ek bütçenin harcama kısmına bakıldığında ise iç ve dış borç faiz ödemeleri (89.4 milyar TL) ile Kur Korumalı Mevduat (KKM) hesapları için ayrılan ödenek (40 milyar TL) dikkati çekiyor. Bunun yanı sıra büyük kısmı işverenlerin ödemesi gerekirken devletin üstlendiği sosyal sigorta primi işveren payını karşılamak için SGK’ya aktarılan ödenek de ek bütçede önemli yer tutuyor (200 milyar TL). Savunma ve güvenlik kurumlarının ödenek ihtiyaçlarının -daha özcesi savaş harcamalarının- karşılanmasına ayrılacak pay açık olarak belirtilmemişse de ek bütçe içinde önemli bir yekün oluşturacağını tahmin etmek zor değil.

Netice itibariyle AKP’nin getirdiği ek bütçe, Cevdet Yılmaz’ın dediği gibi devletin varolan kaynaklarını topluma aktarmak ve böylece sosyal adaleti sağlamak bir yana, yoksul halkı daha da yoksullaştırıp bir avuç sermayedarı ve yandaşı ihya ederek -Nebati’nin söylemiyle- “çarkları döndürecek” politikaların bir parçasıdır. Ek bütçenin seçim yatırımı için kullanılabilecek kısmı olsa olsa yoksullaştırılarak muhtaç hale getirilen halkın bir kısmına oy karşılığında verilecek sosyal yardımlara ayrılacak pay olabilir. Sosyal yardımlar seçimde ne kadar oy getirir onu bilemem ama sosyal yardımların sosyal adaleti değil, sosyal adaletsizliği gösterdiğini söyleyebilirim.

17 Haziran 2022 Cuma

Hızlandırılmış(!) seçim çalışmaları…

                                 18 Haziran 2022

Erdoğan’ın tarihi henüz belli olmayan seçimlerde cumhurbaşkanlığına aday olacağını açıklamasının ardından AKP/saray iktidarı seçim çalışmalarına hız verdi.

Hızlandırılmış seçim çalışmalarına yönelik haberlerden biri İstanbul’dan geldi: Bir düğünde damat, ailesi ve bazı davetliler gözaltına alındı, sonrasında da tutuklandı. Sebep, “düğünde damadın omuzuna sarı, kırmızı, yeşil eşarp konulması ve Kürtçe türküler söylenmesi”ydi. Diğer haber Van’dandı. Kent merkezindeki Sanat Sokağı’nda hamile bir kadın ve çocuğu, polislerce gözaltına alındı. Bu kez sebep “çocuğun üzerindeki Selahattin Demirtaş’ın fotoğraflı tişört”tü. Polis, bu yüzden anne ve çocuğunun önünü kesmiş; anne buna tepki gösterince çocuğuyla birlikte gözaltına alınmıştı. Yetinmemiş, çocuğun ve annesinin gözaltına alınmasına tepki gösterdiği gerekçesiyle çevrede bulunan altı yurttaşı da gözaltına almıştı.

“Kimlik siyaseti ile yaratılan ayrımcılık üzerinden toplumu kutuplaştırarak oy devşirme ve iktidarı elinde tutma pratiği”, 1 Kasım ve sonrasındaki tüm seçim ve referandumlarda -milliyetçi/ulusalcı muhalefetin de katkısıyla- AKP/saray iktidarının kazanmasını sağladı. AKP/saray, kutuplaştırarak oy devşirmeye öyle alıştı ki halkın işsizliğini, yoksulluğunu kısacası toplumun ihtiyaçlarını, taleplerini bir yana bırakıp “ayrımcılık siyaseti”ni iktidarda kalabilmenin biricik yolu olarak görmeye başladı.

Örneğin 15 Temmuz darbe girişimi, bunun için büyük bir fırsat oldu. Belediyelere kayyum atanarak, siyasetçiler tutsak edilerek Kürtlerin siyaset yapma zemini ortadan kaldırılmaya çalışıldı. Aradan geçen altı yılda HDP’ye ve Kürt siyasetçilere yönelen baskıların ardı arkası kesilmedi. Gerek yerel yönetimlerde gerekse TBMM’de -bir zamanlar dillerden düşürülmeyen- “millet iradesi” ayrımcılık siyasetiyle ayaklar altına alındı. Ayaklar altına alınan sadece Kürt halkının iradesi olmadı, beraberinde tüm Türkiye halklarının iradesi yok sayıldı. Zira sadece parlamentonun değil, anayasa başta olmak üzere hiçbir yasanın, hukuk kuralının hükmü kalmadı.

Siyasi iktidarların varlığını sürdürme gayesi ile toplumun genel çıkarlarını koruma sorumluluğu arasındaki makas açılıp halkın iradesi ve hukuk hükümsüz kalınca “gerçekler”, siyasi iktidarların ayağına daha fazla dolanır. “Gerçekler”den kurtulmanın en kolay yolu ise halkın gerçekleri öğrenmesini engellemektir; bunun için de basının sesi kesilmelidir! Türkiye’de siyasi iktidarların gerçeklerle ve dolayısıyla özgür basınla ilişkisi her zaman problemli olmuştur. Ama 15 Temmuz bahanesiyle ilan edilen OHAL’le basın üzerinde oluşturulan baskılar darbe dönemlerini bile aratacak ölçüdedir. OHAL düzeninde ve bu düzende inşa edilen otokratik rejimde pek çok muhalif televizyon, radyo, gazete, dergi kapatılmış, birçok gazeteci mesleğini layıkıyla yerine getirmeye çalıştığı için özgürlüğünden edilmiştir.

AKP/saray iktidarının hızlandırılmış seçim çalışmalarında ilk işlerinden biri yine özgür basını susturarak gerçekleri toplumdan gizlemek oldu. Önce 20 Kürt gazeteci gözaltına alınıp ardından bu gazetecilerden 16’sı tutuklandı. Bu tutuklama haberinin duyurulduğu sıralarda gazeteci İnci Hekimoğlu da gözaltına alındı (Gazetecilerin haklarında soruşturma ve dava açılması vaka-i adiyeden olduğu için onların sözünü bile etmez olduk.). Böylece sadece gözaltına alınan, tutuklanan, hakkında dava açılanlar değil iktidar yanlısı olmayan tüm gazetecilere “gerçekleri topluma aktar(a)mamaları için” gözdağı verilmek istendi. Yine benzer saatlerde AKP-MHP’nin teklifiyle “Dezenformasyonla mücadele” adı altında getirilen yasal düzenleme TBMM Adalet Komisyonu’nda kabul edilerek Genel Kurul gündemine alındı. Görsel ve yazılı basının ardından sosyal medyada da gerçeklerin dile getirilmesini engellemeyi amaçlayan bu sansür düzenlemesiyle AKP/saray iktidarı en önemli seçim hamlelerinden birini daha yapmış oldu!

AKP/saray iktidarı, gerçekleri gizleyerek, çarpıtarak; çocuğun tişörtündeki -altmış yedi aydır tutsak bulunan- Demirtaş’ın resmine, eşarbın rengine, türkünün diline bile tahammül göstermeyerek halklar arasında ayrımcılığı körükleyen kimlik siyasetiyle bekâsını bir kez daha korumayı başarabilir mi?

Bu sorunun yanıtını şüphesiz milliyetçi/ulusalcı muhalefetin tavrı ve halkın kimlik siyasetine ne ölçüde itibar edeceği belirleyecektir. Eğer bugüne kadar olduğu gibi muhalefet kimlik siyasetine yamanmaktan medet umar, halkı da bu yönde etkilerse mevcut iktidarın devamına hizmet edeceği gibi “millet iradesi”ne bir tekme daha vurarak “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” söylemlerinin palavra olduğunu da ilan edecektir!

10 Haziran 2022 Cuma

7 Haziran’dan ders çıkarma(ma)k…

                                 11 Haziran 2022

Türkiye ekonomisinin batağa sürüklenmesine dair ne zaman bir cümle kursak, bunun “siyasi iktidarın başarısızlığının değil bilinçli bir tercihin sonucu” olduğunu vurgulamaya çalıştık. Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati de “Enflasyonu düşürmek için sert tedbirler almak yerine büyümeyi tercih ettik. Dar gelirliler hariç üretici firmalar, ihracatçılar kâr ediyorlar. Çarklar dönüyor” sözleriyle bunu doğruladı.

Nebati’nin çarkları döndürürken ihmal ettiği dar gelirliler, Türkiye nüfusunun çok büyük bölümüdür. Türk İş’in Mayıs ayı için açıkladığı açlık sınırı 6 bin 18 TL, yoksulluk sınırı ise 19 bin 602 TL’dir. 4 bin 253 TL olan asgari ücret, yılın henüz beşinci ayında açlık sınırının üçte ikisine düşmüştür. İstihdamın yüzde 70’ini oluşturan ücretli çalışanların yarıdan fazlasının asgari ücretle geçindiğini hesaba kattığımızda halkın büyük kısmının “açlık” sınırının altında bir ücretle geçimlerini sağlamaya çalıştıklarını söyleyebiliriz.

Yoksulluk meselesine gelince; bir ailede dört kişi asgari ücretle çalışsa (ortak gelirleri ancak 17 bin 10 TL kadar olur), o aile yoksulluk seviyesine bile ulaşamaz. Asgari ücretlileri bir yana hekim, öğretmen, mühendis, avukat gibi profesyonel meslek sahiplerine baktığımızda dahi (her ay 3-4 maaş alan AKP torpillileri hariç) yoksulluk düzeyinde ücret elde edebilenlerin son derece az olduğu görülür. Küçük üretici, küçük esnaf, küçük çiftçilerin önemli bir bölümünün gelirinin de yoksulluk sınırını altında kaldığı rahatlıkla söylenebilir.

Peki bir hükümet tam da seçim sahtı mahalline girilen bir dönemde nasıl olur da toplumun -aynı zamanda da seçmenlerin- çok büyük bir kısmını oluşturan dar gelirlileri, bir avuç sermayedarın çıkarı için yok sayar; üstelik bir bakan da çıkıp bunu açıkça itiraf edebilir?

Burjuva hükümetlerinin toplumun geniş kesimlerini yok saymasında şaşılacak bir şey yoktur. Adı üstünde burjuvazinin iktidarlarıdır bunlar ve toplumun genel çıkarlarına rağmen egemenlerin çıkarlarını koruyup, kollayacaklardır. Burada garip olan bu durumun açıkça itiraf edilmesidir. Çünkü burjuvazinin egemenliğini sürdürebilmesi için toplumun rızasını -liberal parlamenter düzen içinde seçim sandığına atılan oyunu- almaya muhtaçtır. Türkiye’de de iktidara gelenler -ya da talip olanlar- geçmişten bu yana önce ABD’nin, uluslararası ve ulusal sermaye örgütlerinin olurunu alır ama sonra -bu güçlerden onay almış partilere seçim kazandırmak için tasarlanmış bir seçim yasasıyla da olsa- halkın önüne konulan sandıktan çıkmış algısı yaratarak meşruiyet elde ederler.

AKP katıldığı ilk üç seçimde bu yolla iktidara gelmiştir. Ancak dördüncü seçiminde (7 Haziran 2015 seçimlerinde) AKP’yi yeniden iktidara taşıyacak oy sandıktan çıkmamıştır. Ama CHP’nin ve -içinde bugün İYİ Partililerin de bulunduğu- MHP’nin 6 milyondan fazla oy alarak 80 milletvekili çıkaran HDP ile yan yana gelmemek için hükümet kurmaması, AKP’ye iktidarda kalması için olanak vermiştir. AKP, kaybettiği desteğe rağmen “toplumun sorunlarını çözerek değil, halkların birbirine düşürülerek yaratılan çatışma ve kaos ortamından faydalanarak gittiği 1 Kasım seçimleri”yle iktidarını -sandık sonuçları üzerinden- meşrulaştırmıştır. Bundan böyle seçim sandığında toplumun desteğini alamayacağını anlayan AKP, 15 Temmuz darbe girişimini de fırsat bilerek ilan ettiği OHAL sürecinde yapılan anayasa değişiklikleriyle, devletin tüm yetkilerinin tek elde toplandığı otokratik bir düzen inşa etmiştir.

Otokratik bir rejimde iktidar, liberal demokrasinin parlamenter düzeninde olduğu gibi kendisini sandık sonuçlarıyla meşrulaştırma ihtiyacı duymaz. Zira ortaya bir seçim sandığı konulsa bile sandığa girecek ve sandıktan çıkacak oyu belirleme iradesine sahip olduğuna inanır.

İşte, Nebati’nin -AKP’ye desteğin araştırma şirketlerine göre yüzde 30’un altına düştüğü bir dönemde- toplumun açlığa, yoksulluğa itilmesi karşılığında bir avuç sermaye sahibini ihya ettikleriyle övünen açıklaması, otokratik düzenin bir bakanı olmasının verdiği rahatlık sayesindedir.

Türkiye’nin otokratik rejimi geride bırakması ve liberal anlamda da olsa bir demokrasiyi yeniden inşa edebilmesi için 7 Haziran seçimleri ve sonrasındaki süreçten dersler çıkarması gerekir. Bunu en başta yapması gerekenler ise bu süreçte sorumlulukları bulunan 6’lı masanın başındakilerdir. Zira o masanın başında 7 Haziran sonrasında kurulan 63. Hükümet’in ve 1 Kasım’da kurulan 64. Hükümet’in başında yer alan Davutoğlu vardır. Tüm bu süreçte 2018 seçimlerine kadar milletvekili, Temmuz 2019’a kadar da üye olarak AKP içinde yer alan Babacan da 6’lı masadadır. Ayrıca 7 Haziran sonrası HDP ile bir araya gelmemek için bugünlere gelinen sürecin önünü açan CHP’nin başkanı Kılıçdaroğlu ve o dönem MHP içinde yer alan Akşener de aynı masadadır.

6’lı masanın başındakilerin HDP’den uzak durmaya devam etmeleri, toplumsal barışı sağlayacak somut öneriler ortaya koymamaları ve HDP’ye yönelik baskılara karşı bir tutum sergilemediklerine bakılırsa, 7 Haziran sürecinden alınması gereken ders çıkartılmamıştır.

Enflasyonda, işsizlikte, toplumsal eşitsizlikte, iş cinayetlerinde, çalışan yoksulluğunda, insan hakları ihlallerinde ve daha pek çok göstergede dünyanın en kötü ülkeleri içinde yer alan Türkiye’nin yaşanır bir ülke haline gelebilmesi otokratik rejimden kurtulmasıyla mümkündür. Bunun yolu da önce toplumsal barışın sağlanmasıdır. Muhalefet bu konuda somut adımlar atmak yerine iktidarın ayrıştırıcı, düşmanlaştırıcı politikalarını savunmaya devam ettiği sürece ne iktidarın ne de halkı açlığa, yoksulluğa iten düzenin değişmesi mümkün olur!

5 Haziran 2022 Pazar

Enflasyon verilerinin gösterdikleri…

                                  6 Haziran 2022

TÜİK, Mayıs ayında enflasyon oranını (Tüketici Fiyatları Endeksi (TÜFE)) yıllık yüzde 73.5 olarak açıklarken, bağımsız araştırmacılar tarafından oluşturulan Enflasyon Araştırma Grubu’nun (ENAG) açıklamasına göre ise bu oran yüzde 160.76 oldu. Aynı piyasada yapılan bu iki araştırmanın verileri arasındaki iki kattan büyük fark, daha önceki aylarda olduğu gibi yine kafaları karıştırdı. Aslında enflasyon oranını belirlemek karmaşık bir iş değil; günlük alışverişini yapan herkes satın aldığı ürünlerin fiyatını ve ödediği faturaların miktarındaki değişimi kolayca hesaplayabilir.

Örneğin geçen yıl 362 TL’ye dolan aracınızın deposu bugün 1.297 TL’ye doluyorsa mazotun fiyatı yüzde 258 artmıştır. 12 kg tüp gaz geçen yıl 127 TL iken, bugün 319 TL’ye alınıyorsa tüp gaz fiyatı yüzde 151.2 artmıştır. 7,5 TL’ye alınan toz şeker 25 TL’ye alınabiliyorsa fiyatı yüzde 233 artmıştır. 2 TL’ye aldığınız maydanoz 5,5 olduysa maydanoz fiyatı yüzde 175 zamlanmıştır. Ev sahibiniz kiranızı 1.200 TL’den 2.500TL’ye çıkarttıysa, kira gideri yüzde 108.3 artmıştır. Örnekleri çoğaltabiliriz… Enflasyon (TÜFE) hesabı yapan kurumlar, belirledikleri çeşitli ürünlerin (ürün sepeti) fiyat hareketlerini izler, bunların ortalamasını alır ve elde edilen rakamı açıklar. Bu basit işlem nasıl oluyor da hesabı yapana göre değişiyor hem de iki katını aşan bir farkla?

Bu sorunun yanıtı için önce şunu söyleyelim: Yukarıda fikir vermesi için örnek verdiğimiz birkaç ürünün ve bunlar dışındaki hemen tüm ürünlerin fiyatlarındaki gerçek değişime en yakın olan ENAG’ın verisi iken, TÜİK’in açıkladığı enflasyon oranı çarşıdan, pazardan satın aldığımız ürünlerin artış oranlarının yanına bile yaklaşmamaktadır. TÜİK’in verilerinin gerçeklerden böylesine uzak olmasının “görece özerk bir kamu kurumu iken geçen yıl çıkarılan bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Hazine ve Maliye Bakanlığı’na bağlanması”nın önemli etkisi vardır. Tamamen hükümetin emrinde bir kurum olarak TÜİK, gerçekleri yansıtmak yerine, artık sadece hükümetin taleplerini yerine getirmektedir. Dolayısıyla işsizlik, ekonomik büyüme gibi birçok verinin yanı sıra açıkladığı enflasyon rakamları da AKP hükümetinin başarısızlıklarını örtmeye yöneliktir.

Ancak TÜİK’in enflasyon verilerinin, açıklanan diğer verilerden önemli bir farkı vardır: Kamuda ve özel sektörde çalışanların ücretleri, TÜİK’in açıkladığı bu rakamlar esas alınarak belirlenmektedir. Bu nedenle TÜİK’in enflasyon verileri gerçekten ne kadar uzak olursa milyonlarca emekçinin, emeklinin ücretleri de gerçek fiyat artışlarının o ölçüde geri kalmasına neden olacaktır.

Örneğin geçen yılın sonunda asgari ücrete yüzde 50.5, kamu emekçilerine yüzde 30, memur emeklilerine yüzde 27.5, işçi emeklilerine ise yüzde 25.5 ücret artışı yapılmıştı. Hükümet yetkilileri, bu ücret artışlarının belirlenmesinde TÜİK’in 2021 yılında açıkladığı enflasyon oranı (TÜFE) dikkate alındığını söylemişlerdi. TÜİK 2021 yılında enflasyonu yüzde 36.08 olarak açıkladı. Buna göre sadece asgari ücret TÜİK’in açıkladığı “resmi” enflasyonun üzerinde belirlenmiş, bizzat Cumhurbaşkanı tarafından açıklanan asgari ücret artışını “İşçiyi emekçiyi enflasyona ezdirmedik” sözleriyle propaganda malzemesi yapmıştı. Bu arada memur ve emekli maaşları ise TÜİK’in verileri üzerinden bile enflasyona ezdirilmişti.

Hükümetin emir komutasındaki TÜİK, 2021 yılı enflasyon oranını yüzde 36.08 olarak açıklar ve AKP hükümeti de bunu dikkate alarak ücretleri belirlerken, ENAG’ın çarşı-pazardaki gerçeklere daha yakın verilerine göre enflasyon oranı yüzde 82.8 olarak tespit edilmişti. Bu bağlamda “İşçiyi emekçiyi enflasyona ezdirmedik” diye açıklanan asgari ücret daha işçinin eline geçmeden reel olarak erimiş, satın alma gücünü büyük ölçüde kaybetmişti (memur ve emekli ücretlerinin satın alma gücünün sözünü etmeye bile gerek yok).

Eriyen ücret tablosu

2022 başında emekçilerin, emeklilerin henüz eline geçmeden eriyen ücretler, tarihin en yüksek fiyat artışlarının yaşandığı 2022 yılının ilk beş ayında işçilerin, emekçilerin süratle yoksullaşması ve hatta barınma, gıda gibi yaşamlarını sürdürmek için gerekli pek çok ihtiyacı karşılamaktan yoksun kaldığı bir tabloyu karşımıza çıkardı. TÜİK verilerinde bile bu tabloyu net biçimde görmek mümkün: Örneğin TÜİK’e göre Mayıs ayında gıda fiyatları yıllık yüzde 91.6 oranında yükseldi (ENAG’a göre yüzde 127.9). Ücreti yüzde 25-30 artmış bir emekçi ya da emekli, geçen yıl satın alabildiği gıda ürünlerinin bu yıl ancak üçte birini satın alabilir duruma düştü. Elektrik, su gibi temel giderler için ödenen ücret de geçen yıla göre neredeyse üç kat arttı.

AKP hükümetinin tüm manipülasyonuna rağmen TÜİK verileri sadece açlığı, yoksulluğu ortaya sermekle kalmayıp, enflasyonun 1996’dan bu yana en yüksek düzeye çıktığını da gösteriyor. Ayrıca Türkiye’nin dünyada enflasyonun en yüksek olduğu altı ülke arasına girdiğini de ilan ediyor. ENAG’ın gerçeği daha fazla yansıtan verilerine göre ise vaziyet çok daha vahim: Türkiye’nin yakın tarihinde yüzde 160’a varan bir enflasyon oranı tespit edilmemiştir. Öte yandan ENAG verilerine göre Türkiye, dünyada enflasyonun en yüksek olduğu ülkeler içinde altıncı değil, dördüncü sırada bulunmaktadır.

Kısacası, AKP hükümetinin gerçekleri gizlemeye yönelik tüm çabasına rağmen Türkiye ekonomisi tarihinin en kötü döneminden geçmektedir. Bu kötülük hali toplumun tümünün olumsuz etkilendiği bir durum değildir. Tam tersine toplumun çok geniş kesiminin açlıkla karşı karşıya karacak ölçüde yoksullaşması/yoksunlaşmasına karşın küçük bir azınlığın olağanüstü zenginleştiği ve bu eşitsizliğin de siyasi iktidar eliyle bilinçli bir biçimde gerçekleştirildiği bir ortam söz konusudur.

Yurt İçi Üretici Fiyatları Endeksi’nin (Y-ÜFE) TÜİK’in verilerine göre bile Mayıs’ta yıllık yüzde 132’yi bulması ve TL’nin değer kaybının sürdüğü de dikkate alındığında gerçek enflasyonun önümüzdeki aylarda -hiper enflasyon olarak da tanımlanan- yüzde 200’lere seviyesine ulaşması sürpriz olmayacaktır. Ancak enflasyonu, emek başta olmak üzere toplumun sahibi olduğu kaynakları değersizleştirerek bir avuç sermayedarın ve yandaşın bunlara “el koymasının” fırsatı olarak gören hükümet, ekonomik çöküşü yavaşlatacak ya da engelleyecek hiçbir girişimde bulunmadığı gibi “yangına körükle giderek” çöküşün toplumsal tahribatını daha da ağırlaştırmaktadır.

Başta emekçiler olmak üzere toplumun sermaye dışı kesimlerinin, enflasyon vasıtasıyla sahibi olduğu varlıklara/değerlere bir avuç sermayedar ve iktidar yanlısı tarafından el konulmasının -moda tabirle çökülmesinin- engelleyebilmesi bu soygun düzenine karşı göstereceği dirence bağlıdır. Bu direnci gösterebilmek örgütlü bir mücadeleyi gerektirir. Toplumun örgütlü bir mücadeleyle demokrasiyi, hukukun esas olduğu bir düzeni tesis etmesi halinde pek çok hak ihlali gibi sermayenin toplumsal varlıklara “çökmesi”nin aracı olan enflasyon da engellenebilir.

3 Haziran 2022 Cuma

9. yılında Gezi…

                               4 Haziran 2022

Gezi direnişinin üzerinden 9 yıl geçmiş. Aradan geçen onca zamana rağmen o günleri anımsayan herkesin aklında, yüreğinde aynı derinlikte olmasa da bir yer bıraktığına kuşku yok Gezi’nin. Kimileri yaşamlarının en heyecanlı, en unutulmaz günleri olarak tarif eder; kimileri en sevdiklerini kaybetmenin öfkesiyle gururunu birlikte yaşar. AKP iktidarı da unutmamış, unutamamıştır Gezi’yi. Oradaki isyanın kendisine karşı olduğunu bilir çünkü. Aradan 9 yıl değil 19 yıl da geçse hesaplaşamayacaktır bu isyanla. Gezi’den sorumlu tuttuğu kişilerin özgürlüklerinin ellerinden alınması da bundandır; ortaya çıkmasına rağmen camide içki içildiği yalanında ısrar edilmesi, cismen ve fikren direnişe katılanlara -çapulcudan sürtüğe varan- hakaretten vazgeçilememesi de…

Gezi direnişinin ilk haftasında, KONDA’nın Taksim Gezi Parkı’nda yaptığı anket, AKP’de “Gezi’nin kendisine karşı yapılmış bir eylem olduğu düşüncesi”nin bir paranoya olup olmadığı konusunda fikir verebilir (Bu dönemde yapılmış olan farklı birçok nitel ve nicel çalışmada elde edilen bulgular da bu verilerle paralellik arz eder.). Bu çalışmaya göre Gezi’de fiilen bulunanların çok büyük çoğunluğu “özgürlükleri kısıtlandığı, AKP politikalarına karşı olduğu ve Erdoğan’ın yaşam biçimlerine müdahale eden açıklamalarına tepki duyduğu” için eyleme katılmıştır. Çoğu 20’li yaş gençlerinden oluşan Gezi direnişçilerinin yüzde 37’si öğrenci; yüzde 11’i ev kadınları, emekliler ve işsizler; yüzde 52’si ise bir işte çalışmakta olanlardır. Yüzde 56’sı üniversite eğitimi almıştır. Yüzde 80’e yakını herhangi bir parti, dernek, sendika vs. üyesi değildir. Ankete katılan eylemcilerin sadece yüzde 2’si daha önce AKP’ye oy vermiştir.

Görüldüğü gibi AKP’nin 9 yıldır süren Gezi kaygısı paranoya değil, gerçektir. Bu süre içinde Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı altında devletin tüm yetkilerinin Erdoğan’da toplandığı çok daha otoriter bir rejim inşa edilmiş olması, bu kaygıyı gidermediği gibi arttırmıştır da. Zira eylemcilerin Gezi direnişine katılmasının nedeni olan gerekçelerin (özgürlüklerin kısıtlanması, AKP’nin politikaları, Erdoğan’ın yaşam biçimlerine müdahale eden açıklamaları) geçerliliği, bugün daha fazladır.

Türkiye’de Gezi’den bu yana yaşananlar, başını gençlerin çektiği bu direnişte öne çıkan özgürlük talebinin ne kadar haklı olduğunu göstermektedir. Gezi gençliği, bugünlerin geleceğini görmüş ve otoriterliğe karşı sesini yükseltmiştir. Yükselen bu ses taammüdi olabilecek her şeyden uzak, tamamen doğaçlamadır, çünkü örgütsüzdür. 2008 krizi sonrasında ABD, İngiltere, İspanya, Yunanistan’da yaşanan eylemlerin ve 2010’da başlayan Arap Baharı’nın yansımaları olmuştur kuşkusuz ama Gezi direnişi kimse tarafından düzenlenmemiş, planlanmamıştır.

AKP/saray iktidarının aradan geçen yıllara rağmen dinmeyen kaygısının/korkusunun en önemli nedeni (halka rağmen iktidarını sürdürme gayretinde olan diğer tüm rejimler gibi…) belki de bu direnişin “kendiliğinden” olması, baskı aygıtlarıyla önceden engelleyebileceği, üzerine baskı oluşturabileceği bir örgütlü öznesinin bulunmamasıdır.

Gezi’ye aktif katılanların yaş ortalamasının ağırlıklı olarak 20’li yaşların başlarındakiler olduğu düşünüldüğünde akla “Bugünlerde 30’lu yaşlarda olan o gençler şimdi neredeler, neler yapıyorlar?” sorusu geliyor. Bunun üzerine bütünlüklü bir araştırma yok, bildiğim kadarıyla. O dönem öğrencilerimden ve çevremdekilerden izleyebildiklerime göre; imkân bulanlar, okullarını bitirip yurt dışına gitti. İmkânı olmayanların önemli kısmı ise işsiz ya da güvencesiz işlerde çalışıyor.

Sonuç olarak hepsi 9 yıl öncesine göre daha mutsuz daha umutsuz. Bu mutsuzluk, umutsuzluk biat etmeyi mi getirir ya da yeni bir mücadeleye mi evrilir? Bunun yanıtını zaman içinde göreceğiz. Ama şu gerçek ki bu ülkenin insanca yaşanır bir ülke olup olmayacağı da bu sorunun yanıtına bağlı olacaktır!