26 Ağustos 2022 Cuma

İktidarla uzlaşarak kazanamazsınız!

                                  27 Ağustos 2022

Kılıçdaroğlu, geçtiğimiz Çarşamba günü sosyal medya hesabından paylaştığı videoda hükümetin düşük faiz politikasının bankaların kârını rekor seviyede arttırırken, temel ihtiyaçlarını kredi alarak karşılamaya çalışan düşük gelirli yurttaşların ödeyemediği borçların -tefeci, mafya olarak tanımladığı- varlık şirketlerine satılmasını eleştirmiş; “Borçlarınızı ödemeyin, ben iktidara gelince onlarla konuşacağım” demişti.

Bu açıklamadan birkaç saat sonra “yandaş” bir kanaldan “dar gelirli vatandaşların icra ve haciz sorununu çözmek için hazırlanan iki paketin ayrıntılarına ulaşıldığı” haberi yayımlandı. Buna göre, 5 milyona yakın ailenin 2 bin liraya kadar olan borcu ile bir milyona yakın vatandaşın varlık yönetim şirketlerine devredilmiş 2 bin 500 liraya kadar olan icra takibindeki borçları genel bütçeden karşılanacaktı. Böylece devlet, 6 milyona yakın vatandaşın yaklaşık 30 milyar lira tutarındaki icralık borcunu tasfiye ederken; elektrik, su, doğalgaz, telefon gibi temel ihtiyaçlara ait sözleşmelerden kaynaklanan borçları da üstlenmiş oluyordu.

“Borçları ödemeyin” çıkışı Maliye Bakanı Nureddin Nebati tarafından, -yine sosyal medya üzerinden- “piyasa manipülatörü gibi davranmak”la itham edilince Kılıçdaroğlu da “Rahat olabilirsiniz, milletimizin derdi çözülsün, tek laf etmem demiştim zaten. Yeni hedef EYT ve öğretmenler olmalıdır. Haydi bakalım…” yanıtı verdi.

Parlamentoda enine boyuna tartışılması gereken memleket meselelerinin sosyal medya üzerinden tartışılmasını milletçe izlemeye alıştırıldık(!) Ama yine de birçok yönden ele alınması gereken böylesi bir konuda iktidar ve ana muhalefet temsilcilerinin birkaç saat içinde “uzlaşmış” olmaları size de ilginç gelmiyor mu?

Özellikle CHP’lilerin “Uzlaşma bunun neresinde?” dediklerini duyar gibiyim! Kılıçdaroğlu’nun “Rahat olabilirsiniz, milletimizin derdi çözülsün, tek laf etmem demiştim zaten” sözü tam da uzlaşmanın, hemfikir olmanın ifadesi değil midir? Kimi benzeri durumlarda yine Kılıçdaroğlu “Biz söyleriz, onlar yapar!” demiyor muydu zaten, büyük bir övünçle? Kılıçdaroğlu ya da CHP temsilcileri bu sözü her söylediğinde “Siz söyleyin onlar yapsın, iktidara gelmenize ne gerek var?” sorusu düşer oldu aklıma. Öyle ya söylediğini hükümete yaptırmakla övünen iktidarı hedeflemiş bir muhalefet partisi olur mu? Olsa olsa iktidar partisi içinde muhalif bir kanadın ya da koalisyon hükümetinin bileşeni bir partinin yaklaşımı böyle olabilir gibi geliyor bana…

Mühim bir memleket meselesinin -parlamentoda mı sosyal medyada mı olmalı?- tartışılma biçimini bir yana bırakıp Nebati ile Kılıçdaroğlu’nun hemfikir olduğu meselenin içeriğine bakalım biraz da: Hükümet cenahının iddia ettiği gibi hükümetin bir süredir üzerinde çalıştığı bir paketin CHP tarafından ele geçirilip önceden açıklanması mıdır yoksa Kılıçdaroğlu’nun iddia ettiği gibi “Biz söyledik, onlar yaptılar!”ın bir yeni örneği midir bilemiyorum. Ama hangisi olursa olsun dar gelirli yurttaşların icralık borçlarının 2 bin, 2 bin 500 liralık kısmını devletin üstlenmesi, şirketlerin silinen milyarlık borçları yanında “devede kulak” kalır. Dolayısıyla buna itiraz edilmez ama yetersiz olduğu kesindir.

Ancak iktidara talip olan bir partinin lideri hele de cumhurbaşkanlığına aday olma hazırlığındaysa her şeyden önce yurttaşların açlık sınırının üçte biri kadar bir borcu ödeyemeyip icralık olması nedeniyle iktidarı eleştirmesi ve bu nedenlerini ortadan kaldıracak politikaları üretmesi gerekmez mi? İcralık/hacizlik borçları devlet tarafından üstlenileceği belirtilen 6 milyon ailenin -ki Türkiye’deki  dört aileden birine tekabül eder- aşırı yoksulluk içinde olduğu anlaşılmaktadır. Böylesine derin bir yoksulluk meselesi ortadayken buna değinmeden, yoksulluğu ortadan kaldıracak öneriler ortaya koymadan “sadakavari” bir pakete “Rahat olabilirsiniz, milletimizin derdi çözülsün, tek laf etmem” yaklaşımıyla verilen onay, iktidara destek vermek değil de nedir?

İktidar ile ana muhalefetin üzerinde uzlaştıkları sadece dar gelirli vatandaşların icralık borçlarının devlet tarafından üstlenilmesi konusundaki paket değildir. Bu uzlaşı aynı zamanda toplumsal tepkinin bastırılması içindir de. Hükümetin izlediği politikaların neden olduğu ekonomik çöküşün toplumsal etkilerini ortadan kaldırarak, yoksulluğa çözüm üretmeyi değil, “yoksulların ağızına çalınan bir parmak bal” ile toplumun iktidara yönelecek tepkisini bir süreliğine de olsa geçiştirmeyi amaçladığı aşikardır. Kılıçdaroğlu da ekonomik ve toplumsal çöküşe çözüm üretmek yerine hemen her konuda “seçimi bekleyin, iktidara gelince biz hallederiz” yaklaşımıyla sürekli seçim sandığını adres göstererek, hakkını aramak isteyen halkı sokaktan uzak tutmakta iktidara destek olmaktadır.

Ekonomik krizin yarattığı toplumsal tahribata ve seçim anket sonuçlarına bakıp, “Ceketimizi koysak kazanırız” anlayışıyla seçim kazanılamayacağı gibi otoriter bir rejimden kurtulmadan hiç mi hiç mümkün değildir. Hele o otoriter rejimin pisliklerini ortadan kaldırmak yerine onunla uzlaşarak rejimin baskıladığı toplumsal muhalefeti bir de siz yatıştırarak pasifize etmeye çalışıyorsanız otokrasinin çanağına su taşımaktan başka bir şey yapmış olmazsınız. İyisi mi siz ceketin içini boş bırakmayın, cesur olun; yoksullardan, emekçilerden, Kürtlerden, Alevilerden, mültecilerden ve onların hak arama mücadelelerinden korkarak seçim kazanamayacağınızı aklınızdan çıkarmayın! Tabi niyetiniz daha demokratik, özgür bir Tükiye ise…

19 Ağustos 2022 Cuma

Barınma hakkı mı rant mı?

                                  20 Ağustos 2022
Sanayi Devrimi ve kentleşmenin ortaya çıkardığı temel sorunların başında, barınma gelir. Kapitalizmin mülksüzleştirdiği ve yaşamını sürdürebilecek bir iş bulmak için kentlere göçmek zorunda kalan kitleler, sağlıklı beslenme olanaklarından yoksun oldukları gibi sağlıklı barınma koşullarından da yoksundur. 18. yüzyıl ortalarından itibaren İngiltere’den başlayıp, Avrupa’ya yayılan kapitalizmin ulaştığı tüm ülkelerde yaşanan barınma sorunu, Türkiye’de de özel sermayenin büyük kentlerde sanayi yatırımlarına başladığı 1950’li, 60’lı yıllarla birlikte gündeme gelmiştir.
Barınma, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde yer alan temel bir hak olmasına karşılık, Türkiye’de devlet, barınma hakkı konusunda yükümlülük üstlenmekten kaçınmış, anayasalarda muğlak ifadelerle bu sorunu geçiştirmiştir. 1961 Anayasası “Sağlık Hakkı” başlığını taşıyan 49. maddesinin 2. bendinde “Devlet, yoksul veya dar gelirli ailelerin sağlık şartlarına uygun konut ihtiyaçlarını karşılayıcı tedbirleri alır” ifadesine yer verirken; 1982 Anayasası’nda “Konut Hakkı” başlığını taşıyan 57. maddesinde “Devlet, şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama çerçevesinde, konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri alır, ayrıca toplu konut teşebbüslerini destekler” biçimde son derece liberal bir yaklaşımla konuyu ele almıştır.
Barınma sorununu ortadan kaldıracak bir irade sergilemekten kaçınan devlet, 2000’lere kadar gecekondulaşmaya ve düzensiz kentleşmeye göz yumarak bu sorunu görmezden gelmeyi tercih etmiştir. Devletin sorumsuzluğundan kaynaklanan “denetimsiz yapılaşma ve düzensiz kentleşme”nin bedeli, 1999 Marmara Depremi ve daha sonraki yıllarda çeşitli kentlerde gerçekleşen depremler ve sellerde yıkılan binaların enkazında verilen binlerce can olmuştur. 2001 krizinin ardından Kemal Derviş tarafından uygulamaya konulan neoliberal yapısal uyum programının gölgesinde hazırlanan Sekizinci Kalkınma Planı’nda (2001-2005) “Marmara Depremi’nden çıkarılan dersler doğrultusunda, çarpık kentleşme ve kaçak yapılaşmayı önlemek üzere yapı güvenliği ve denetiminin sağlanması” öngörülmüştür. AKP iktidarının ilk dönemine tekabül eden bu plan ve 2003’ten itibaren Hükümetlerin Acil Eylem Planları çerçevesinde, Toplu Konut İdaresi’ne (TOKİ) yenileme ve dönüşüm programları kapsamında konut üretimi görevi verilmiştir.
AKP, “afet riski bulunan yapı stokunun yenilenmesi” adı altında devreye soktuğu “kentsel dönüşüm projeleri”yle inşaat sektörüne dayalı bir ekonomi programı ortaya koymuştur. Böylece sağlıklı, güvenli konutlar üretmeyi hedefleyen planların vardığı yer, konut üretiminin kâr ve rant alanları haline dönüşmesi olmuştur. Barınma hakkının piyasanın insafına bırakıldığı bu kâr/rant düzeni, banka kredileri yani borçlandırma üzerinden yürütülmektedir. Bankalardan alınan konut kredilerinin miktarı son 10 yılda üç kat artarak 86 milyar TL’den 346 milyar TL’ye çıkmıştır. Çalışma yaşamlarının büyük kısmını (ortalama 10 yıl) barınmak için satın aldıkları konutun borcunu ödemekle geçiren emekçiler, işlerini kaybetmemek için işverenin ve sistemin tahakkümü altında daha fazla ezilirken; finans sektörü, sermaye için saadet çarkına dönen konut sektöründen payını fazlasıyla almaktadır.
Daha fazla kâr, daha fazla rant için üretilen konut sayısı sürekli artarken; ev sahipliği oranı yükselmediği gibi gerilemektedir. 2014’te nüfusun yüzde 61,1’i kendi sahibi olduğu konutta ikamet ederken, bu oran 2021’de yüzde 57,5’e düşmüştür. Bu da bize dağı, taşı, ormanı betona çevirerek yapılan konut inşaatlarının barınma değil, kâr/rant için yapıldığını yani zenginleri daha da zenginleştirdiğini göstermektedir.
Peki ya konut sahibi olmayanlar? TÜİK’e göre hane halkı harcamaları içinde konut ve kira giderleri yüzde 24 ile ilk sırada olan Türkiye, OECD ülkeleri arasında konut ve kira fiyatlarının en fazla yükseldiği ülkedir. 2015 yılı baz alındığında Türkiye’de konut fiyat endeksi 286’ya çıkarken, kira fiyat endeksi 218’e yükselmiştir. Bugün birçok kentte asgari ücret seviyesinde kiralık bir ev bulmak neredeyse mümkün değildir. Türkiye’de nüfusun yüzde 88’inin kentlerde yaşadığı, kentlerde yaşayanların yüzde 70’inden fazlasının ücretle geçindiği ve ücretli emekçilerin yarıdan fazlasının asgari ücret seviyesinde ya da altında bir gelirle yaşamını sürdürmeye çalıştığı düşünüldüğünde barınma sorununun boyutu daha iyi anlaşılabilir sanırım.
AKP 20 yıllık iktidarından birçok sorun gibi barınma sorununu da sermayeye kâr aktarma ve rant sağlama fırsatına dönüştürmüştür. Hazin olan, toplumun geniş kesimlerinin de AKP’nin bu kâr/rant politikasından medet umarak onu desteklemesidir.
Giderek derinleşen ekonomik kriz koşullarında yoksulluk süratle artarken barınma sorunu çok daha can yakıcı bir hal almaktadır. Peki muhalefetin bu sorunu çözecek bir planı, programı var mıdır? Ben görmedim. AKP’den farklı bir ekonomik ve sosyal program ortaya koy(a)mayan 6’lı masadan konut meselesine barınma sorunu perspektifiyle bir çözüm üretmesini beklemek abes olur zaten. Önümüzdeki günlerde açıklanacağı belirtilen “Demokrasi İttifakı” konut sorununu barınma hakkı çerçevesinden ele alarak bir çözüm ortaya koyabilir mi? Göreceğiz…

5 Ağustos 2022 Cuma

Demokrasi İttifakı

                                6 Ağustos 2022

Bir masa başında toplanan altı muhalefet partisinin sürekli “eskinin daha iyi olduğu” anlayışını parlatmalarına bakılırsa bunlar, seçim stratejilerini -toplumun sorunlarına çözüm olacak yeni bir alternatif ortaya koymak yerine- Erdoğan’ın “Yeni Türkiye” adını verdiği rejime karşı “eski rejimi yeniden inşa etmek “üzerine kurmuşlar. Dünya görüşleri birbirinden hayli farklı olan partilerin “Yeni Türkiye”yi ne zamandan başlattıkları (Nisan 2017 referandumu öncesi ya da AKP’nin iktidara ilk geldiği Kasım 2002 seçimleri öncesi mi veya başka bir tarih mi?), geri getirmeyi hedefledikleri eski rejimin hangi yönlerinde -ne ölçüde- anlaşıp, ortaklaşabildikleri ittifakın seçim başarısında belirleyici olacaktır.

Bugüne kadar yapılan açıklamalar, altı partinin sadece 2017 referandumuyla değişen düzenin ortadan kaldırılarak “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” adıyla eski düzene dönülmesi üzerinde ortaklaştığını gösteriyor. Ancak eski rejimin yeniden inşa edilmesi açlıkla, yoksullukla, haksızlıkla, hukuksuzlukla boğuşan halka güven vermediği gibi ilgilerini de pek çekmiyor doğrusu.

Bunun akla ilk gelen birkaç nedenini sıralayalım:
1) Her şeyden önce “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” adı altındaki otokratik düzenle halkın boğuştuğu sorunlar arasında somut bir bağ kurulmuyor. Bu bağ kurulmadığı için ekonomik ve sosyal sorunlar -altı partinin farklı düzeylerde de olsa mesafeli durduğu- demokrasiyle, özgürlüklerle ilişkilendirilmiyor.
2) Son genel seçimde 6 milyona yakın oy alan ve Türkiye’nin üçüncü büyük partisi olan HDP’yi yok sayması, temel savunuları olan “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem”le çelişiyorlar.
3) Erdoğan’ın “Yeni Türkiye”sinin sadece bir referandumla inşa edilmediği, -geri getirmeye çalıştıkları- eski rejimin ülkeyi içine soktuğu çıkmazların ürünü olduğunu unutuluyor; müesses nizamın (kurulu düzenin) gereği olan ırkçı, şoven, cinsiyetçi, burjuva devlet anlayışı savunulmaya devam ediyorlar.

Kılıçdaroğlu’nun Roboski’yi ziyaret etmesi, Demirtaş’ın tutukluluğunu eleştirmesi; CHP’nin neoliberalizme karşı söylemlerde bulunması ya da Babacan’ın Kürt sorununda demokratik çözümü dillendirmesi gibi altı parti içinden kimi çıkışlar yapılıyor zaman zaman. Ama bütünde bir tutarlılık olmayınca bu çıkışların inandırıcılığı da kalmıyor.

Bugün gerek ekonomik sıkıntılarla boğuşan gerekse hak, hukuk, adalet arayışında olan halkın sorunlarının Erdoğan’ın “Yeni Türkiye”sinde de ona alternatif olarak yeniden parlatılan “eski” Türkiye’de de çözülemeyeceği, hatta daha derinleşeceği aşikârdır. Çözüm için müesses nizamın ötesine geçecek, onu değiştirecek bir anlayışa ihtiyaç vardır.

Türkiye Cumhuriyeti ikinci bir yüzyıl daha var olacaksa ilk yüz yıldaki karanlık yüzünden arınmalıdır! Bu ancak demokrasinin, özgürlüklerin, insan haklarının, hukukun var olmasıyla mümkündür. Ne “Yeni Türkiye”nin kurucuları ne de yüzyıllık karanlığının savunucuları bunu yapmaz/yapamaz.

Kimliği, inancı, cinsiyeti, sınıfı nedeniyle Cumhuriyetin başından bu yana dışlanan, ezilen, sömürülen halk kesimlerini temsil eden yedi siyasi yapının oluşturduğu “Demokrasi İttifakı” bu ülkeyi karanlıktan arındırabilecek tek seçenektir. Bu ay içinde temel ilke ve hedeflerini ortaya koyan bir deklarasyon yayımlaması beklenen “Demokrasi İttifakı” sadece seçimler için üçüncü bir alternatif değil, Türkiye halklarının geleceğine yön verecek politikalar üreten ve bu politikaların yaşam bulması için mücadelelerin örgütlendiği, genişlemeye açık bir siyasi aktör olmak durumundadır. İttifak bunun için; ekonomide, dış politikada, yargıda, eğitimde, sağlıkta velhasıl her alanda Türkiye’yi içinde bulunduğu batağa sürükleyen eski rejimle ve onun kalıntıları üzerinde yükselen mevcut rejimle arasındaki ayrımı net biçimde ortaya koymalı, demokratik bir Türkiye’nin yeniden inşası için “radikal” politikaları savunma cesaretini göstermelidir!