10 Mayıs 2012 Perşembe

1 Mayıs 2012’den Yansıyanlar!..

ÖZGÜRCE
11/05/2012

1 Mayıs meydanları üzerinden işçi sınıfının durumunu analiz etmek adet olmuştur. Meydanın -önceki yıllara göre- kalabalık olması ve coşkusu işçi sınıfı mücadelesinin geleceği için umutlanmaya neden olurken; tersi bir durum karamsarlığa yol açabilmektedir. Ben 1 Mayıs’lara katılımı sınıf mücadelesinin geleceği için bir gösterge olmaktan ziyade mevcut ekonomi politikaları ve siyasi yapıya tepkinin bir yansıması olarak değerlendirmek gerektiği düşüncesindeyim. Özellikle 1 Mayıs’ın resmen emek bayramı olarak ilan edilip Taksim Meydanı’nın da serbest olması yani 1 Mayıs kutlamanın “marjinalliğinin” ortadan kalkması sonrasında hükümetle, sistemle derdi olan emekçiler meydanları doldurmaya başlamıştır. Dolayısıyla meydanların kalabalığı ve belki kalabalıklığından da önce meydanda yer alan grupların çeşitliliği canı yanan kesimleri görmemize ve bunun üzerine bir değerlendirme yapmamıza olanak sağlayacaktır.


2012 1 Mayıs’ında en dikkat çekici olan kuşkusuz Türk İş ve Hak İş; 1 Mayıs kutlamaları için üyelerini farklı alanlarda toplamaya çalışmış ancak bunda da başarılı olamamıştır. İstanbul’da Taksim Meydanına gelmeyen bu iki işçi konfederasyonundan Türk İş’in 1 Mayıs’ta Bursa’da Hak-İş’in de Memur-Sen’le birlikte Ankara’da toplanması Türkiye sendikal hareketinde ilginç bir ayrışmayı açığa çıkartmıştır. Buna göre Türk-İş (Türk Metal’in de etkisiyle) büyük ölçekli özel sektörün yoğun olduğu Bursa’ya yönelerek bu alanda örgütlenme ya da örgütlülüğünü koruma eğilimini göstermiştir. Hak-İş ve Memur-Sen, devletin merkezi Ankara’da -son derece ironik biçimde- Çalışma Bakanını da kürsüye çıkartarak devlet sendikacılığına soyunduklarını göstermiştir.

Böylece Hak-İş’in, kurulduğu 1952 yılından bu yana sahip olduğu devletin sendikası olma unvanını Türk İş’in elinden almakta olduğu da görülmüştür. Kamu emekçileri için toplusözleşme masasında son söz hakkını elinde bulunduran Memur Sen’in 1 Mayıs’ı Bakanla el ele kutlaması kamu emekçilerinin haklarının kimler eline emanet edildiğini de açığa çıkartmıştır.

Sendikalar arasında yaşanan ayrışmanın yanında tüm milliyetçi kışkırtmalara rağmen Türk ve Kürt emekçileri 1 Mayıs’ın Taksim’le birlikte Türkiye’nin bir çok meydanında kutlanmış olması son derece önemlidir. Ayrıca Türk-İş’e üye sendikaların oluşturduğu Sendikal Güç Birliği Platformu ve diğer bazı Türk-İş üyesi sendikalar konfederasyonlarının kararına rağmen diğer emekçilerle birlikte 1 Mayıs’ı kutlamışlardır (İstanbul, İzmir, Ankara, Diyarbakır vd).

Son iki yıldır Taksim Meydanı’ndaki 1 Mayıs’ın daha önce Çağlayan ve Kadıköy’de kutlandığı dönemlerden en önemli farkı katılanların sayı olarak fazlalığının yanında çok farklı kesimleri temsil eden örgüt sayısının da fazla olmasıdır. Bu bir taraftan kapitalizmden ve onun uygulayıcısı AKP’nin politikalarından canı yanan kesimlerin genişlediğini, diğer taraftan da örgütlenme ve mücadele bilincinin açığa çıkmaya başladığını göstermektedir. Bunun en çarpıcı örneği kuşkusuz “Anti-Kapitalist Müslümanlar” pankartı altında 1 Mayıs’a katılanlardır.

Anti-kapitalist Müslümanların 1 Mayıs’a katılmaları büyük bir kesim tarafından mutlulukla karşılanırken, sosyalizmi sadece ateistlerin 1 Mayıs alanında toplanmayı ve 1 Mayıs’ı kutlamayı da sadece sosyalistlerin tekelinde gören bir kesim tarafından eleştirilmiştir. Oysa kendisini inancı ile tanımlayan ve kapitalist sömürüye karşı çıkan böyle bir girişimi reddetmek kimsenin haddi olamayacağı gibi bu ve benzeri hareketleri anlamaya çalışmadan ne işçi hareketini ne de sol hareketi bir nebze ilerletmek mümkün olamaz.

Din olgusu kapitalizm öncesinde laisizm ile -siyaset dışına çıkartma görüntüsünde- dışlanmış daha sonra da kapitalizme uyarlanmaya çalışılmıştır. Kapitalizmin doğuşu ve gelişimi öncelikle Hıristiyan inancının hakim olduğu toplumlarda gerçekleştiği için kapitalizme uyarlanan önce Protestan mezhebiyle Hıristiyan dini olmuştur. İslam dinin geçerli olduğu coğrafyalarda kapitalizm dini sömürgeciliğin aracı olarak kullanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nde laisizme dayalı burjuva devlet anlayışı geçerli olmuş, ancak bu anlayış İslam dinini baskılayan ve Müslümanları ezen bir anlayış olarak algılanmış ve politik malzeme olarak da kullanılmıştır.

Oysa 10 yıldır Türkiye’de İslam’ın ve Müslümanların baskı altında olduğu söylemiyle iktidara gelmiş bir hükümet vardır. İşte bu 10 yılda inançlarından dolayı ezildiğini düşünen Müslümanlar artık inançlarından değil emekçi olduklarından ezildiklerinin farkına varmaya başlamışlar ve giderek büyüyeceğini umduğum bir mücadeleye girişmişlerdir. Bu noktada emek ve sosyalizm mücadelesi verenlerin bu kesimi dışlamak yerine mücadelenin nasıl ortaklaştırılabileceğini ve bunun daha geniş emekçi kitlelere ulaşmak için nasıl kullanılabileceğini düşünmesi gerekir(!)

Hiç yorum yok: