27 Şubat 2026 Cuma

MEB genelgesi ve laiklik bildirisi

                              28 Şubat 2026
Laiklik, Türkiye’nin çok partili döneme geçmesiyle birlikte siyaseti şekillendiren temel ayrışma noktası olmuştur; ta ki Ergenekon ve Balyoz davalarıyla laikliğin güvencesi olarak görülen askeri vesayet ortadan kalkana kadar… Askeri vesayetin ortadan kalktığı 2010’lu yıllarla birlikte -siyasal İslâm’ın temsilciliğini yapan- AKP, iktidarını perçinlerken laikliğin temsilcisi olarak kabul edilen CHP de -yaptığı türban vb açılımlarla- bu çizgiden uzaklaşmış; böylece laik-antilaik ayrışması siyasetin temel ayrım noktası olmaktan çıkmıştır. O kadar ki 2023 seçimlerinden Saadet Partisi, DEVA Partisi, Gelecek Partisi gibi muhafazakâr tabana sahip partiler CHP ile ortak mitingler yapmış, ortak listelerde seçime girmişlerdir.


Laikliğin siyaseti belirleyen bir etken olmaktan çıkması dinin siyasallaşmasını engellememiştir. Aksine cemaat ve tarikatlar AKP iktidarına ortaklık etmiş, devletin tüm kademelerinde kadrolaşarak güçlenmiştir. 17-25 Aralık sonrasında AKP, iktidarını paylaştığı Gülen Cemaati ile ipleri koparmışsa da diğer cemaat ve tarikatların devlet yönetimindeki gücü artarak sürmüştür. Cemaat ve tarikatların etkisi artarken özellikle eğitimde Anayasa’nın laiklik ilkesini ihlal eden uygulamalar da yaygınlaşmıştır. İmam, vaiz ve Kur'an kursu hocalarının “manevi danışman” olarak Milli Eğitim Bakanlığı (MEB)’e bağlı okullarda "değerler eğitimi" vermesini içeren ÇEDES protokolü bunların en çarpıcı olanıdır. Ayrıca imam hatip okullarının yaygınlaşması, müfredatta din derslerinin ağırlığının artması gibi uygulamalar da laikliğe aykırı olduğu için MEB’e yöneltilen eleştirilerin konusu olmuştur.


MEB’in laiklik ilkesiyle çelişen son kararı, ramazan ayı boyunca tüm okullarda ‘Maarifin Kalbinde Ramazan’ temalı etkinlikler düzenlenmesine ilişkin genelgesidir. İstanbul Barosu Çocuk Hakları Merkezi’nin Anayasa’ya göre ‘kimsenin ibadete, dinî ayin ve törenlere katılmaya zorlanamayacağı’ gerekçesiyle karşı çıktığı genelgeye tepki olarak 168 yazar, akademisyen, sanatçı ve gazeteci de 19 Şubat'ta "Laikliği Birlikte Savunuyoruz" başlıklı bir bildiri yayımlamıştır.


Erdoğan, partisinin grup toplantısında "Çocuklarımızın namazı, orucu öğrenecek olması sizi neden rahatsız ediyor? Çocuklarımızın teneffüs saatlerinde okul bahçelerinde cıvıl cıvıl hep bir ağızdan ilahiler söylemesi sizi neden rahatsız ediyor? Laiklik kavramının arkasına saklanmaktan vazgeçin. Rahatsız olan varsa gitsin bu vatanla, bu bayrakla, bu toprakla aidiyetini tekrar tekrar sorgulasın.” ifadeleriyle genelgeyi savunurken, bildirinin imzacılarını da doğrudan hedef alarak şunları söylemiştir: “… ramazandan sadece bir gün önce artık nesli tükenmekte olan bir kısım yobaz çıktı, o bayat 'laiklik elden gidiyor' şarkısını söyleyen, zehir saçan malum bildirilerini yayınladı.”


Erdoğan’ın "Laikliği Birlikte Savunuyoruz" başlıklı bildiriye yönelik çıkışı bundan 10 yıl önce “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini yayımlayan akademisyenleri hedef gösteren konuşmasını anımsatmaktadır. 10 yıl önceki bildiri, o dönemde yaşanan insan hakları ihlallerine karşı siyasi erki Anayasa’yı ve yasaları uygulamaya çağırırken, bugün tartışmalara konu olan bildiri ise Anayasa ve yasalara rağmen laiklik ilkesinin ihlal edilmesini eleştirmektedir. Her iki bildiri de -içeriğine katılıp katılmamak bir tarafa- düşünce ve ifade özgürlüğü çerçevesinde siyasi erki hukukun gereklerini yerine getirmeye çağıran metinlerdir.   


2016’da yayımlanan bildiri, milliyetçilik üzerinden hak, hukuk arayışında olanları, barışı savunanları ötekileştirmek ve cezalandırmak için kullanılmış; yüzlerce akademisyen bu bildiri nedeniyle üniversiteden ihraç edilmiş, ağır ceza mahkemelerinde yargılanmıştı. Amaçlanan, korku yaratarak akademiyi susturmak, iktidara karşı çıkan tüm sesleri kesmekti. AKP iktidarı bu amacına önemli ölçüde ulaştı. Yarattığı korku ortamında hukukun tamamen işlevsiz olduğu otoriter bir rejim inşa etti.


AKP’nin korku ve baskı ile inşa ettiği otoriter rejimde bugün açlık, yoksulluk başta olmak üzere toplumsal sorunlar öylesine derinleşti ki AKP de rejim de yüksek sesle sorgulanmaya başladı. Sorunların üzerini örtmek ve tepkilerin önünü almak için iktidarın milliyetçilik ya da din üzerinden toplumda kutuplaşmanın derinleştirmesi gerekiyordu. Kürt sorununun müzakere edildiği bir süreçte Kürt düşmanlığı üzerinden milliyetçiliği köpürtmek uygun olmazdı. Oysa bir süredir rafa kaldırılmış olan laiklik üzerinden yaratılacak kutuplaşma ile hem muhafazakar kesim yeniden AKP’nin yanına çekilebilir hem de manevi dünya yüceltilerek açlık, yoksulluk gibi maddi dünyanın sorunlar unutturulabilirdi.



Erdoğan’ın 10 yıl öncekine benzer bir çıkışla, bu kez laiklik üzerinden toplumu kutuplaştırarak AKP/saray rejiminin ömrünü uzatabilecek koşulları sağlamaya çalıştığı aşikârdır. Buna karşı durmanın yolu ise milliyetçilik üzerinde de din üzerinde de kutuplaştırma tuzağına düşmeden hukuka, demokrasiye, özgürlüklere sahip çıkmaktan geçer.


20 Şubat 2026 Cuma

27 Şubat’tan 18 Şubat’a…

                           21 Şubat 2026

Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun yaklaşık altı aylık çalışmasının ardından hazırladığı ortak rapor oy çokluğuyla kabul edildi ve Komisyon görevini tamamlamış oldu. Komisyon’un kuruluşunda ve çalışmalarının her aşamasında olduğu gibi açıkladığı rapor da eleştiriye ve tartışmalara konu oldu. 100 yıldan bu yana gelen ve özellikle son 40 yılda insani, toplumsal ve ekonomik bedeli son derece ağır olan çatışmalara yol açan bir sorunu çözme beklentisi yaratan bir sürecin her adımının tartışılması son derece doğaldır.


Raporun ayrıntılarına girmeden geneli üzerinden bir kaç noktaya değinmek gerekirse… Her şeyden önce 18 Şubat’ta açıklanan rapor ile 27 Şubat 2025’te kamuoyuna açıklanan Öcalan’ın “barışa çağrı” metni arasında önemli çelişkiler bulunmadığını belirtmek gerekir. Raporda eksik görülen ve eleştirilere konu olan mesele, 27 Şubat’ta mesajın okunmasının hemen sonrasında Sırrı Süreyya Önder’in “Öcalan size iletmemizi istedi” diyerek aktardığı “Şüphesiz pratikte silahların bırakılması ve PKK’nin kendini feshi, demokratik siyaset ve hukuki boyutun tanınmasını gerektirir.” notunda belirtilen konuları içermektedir.


27 Şubat açıklamasının ardından bu köşede şu yorumu yapmıştık: “Belli ki hükümet, barışın sağlanması için kendisinden beklenenleri ifade eden -Önder’in aktardığı- bu sözlerin metinde yer almasını istememiş. Oysa Önder’in şifahen aktarmak durumunda kaldığı bu sözler, demokratik barışın sağlanması için yerine getirilmesi gereken zaruri bir koşula işaret ettiği gibi, sürece kaygıyla bakanların birçoğunun aklında olan “Demokrasiden, hukuki alt yapıdan yoksun bir süreçten barış çıkar mı?” sorusuna da yanıt olmaktadır.” 


27 Şubat’tan bu yana aradan geçen yaklaşık bir yılda Öcalan’ın mesajı doğrultusunda PKK üzerine düşeni yaparak kendisini feshetti. Ne var ki iktidar kanadı kalıcı ve demokratik barışı sağlayacak adımları atmadı. 18 Şubat’ta açıklanan raporda da 27 Şubat metnine alınmayan ve Önder’in şifahen aktarmak durumunda kaldığı yasal altyapı ve demokratikleşme konusu son derece muğlak ifadelerle yer aldı. Dolayısıyla rapor, sürece yönelik kaygıları gidermedi. Zaten DEM Parti’nin rapora koyduğu şerhin de EMEP ve TİP’in rapora red oyu vermesinin gerekçesi de önemli ölçüde bu kaygılara dayanıyor.


Bundan bir yıl öncesinde var olan kaygılar halen devam ettiğine göre “Demokrasiden, hukuki alt yapıdan yoksun bir süreçten barış çıkar mı?” sorusunun da güncelliğini muhafaza ettiğini söyleyebiliriz. 


Nüfusunun dörtte birinden fazlasını oluşturan bir halkın siyasi ve kültürel haklarının inkâr edilmesinden kaynaklanan Kürt sorunu, Türkiye’de demokrasinin önündeki en büyük bariyerdir! Devlet elitleri içerisinde geniş bir kesim bu bariyerin kaldırılarak eşit yurttaşlık temelinde bir yasal zeminin oluşturulmasını, kendisini Türk-Sünni kimliğinin egemenliği üzerinden tanımlamış bir devletin kendini inkâr anlamına geleceğini düşünmektedir. Kaldı ki 100 yıldır siyasi iktidarlar, Kürt sorununu çözümsüz bırakarak ve Kürtlere yönelik düşmanlığı körükleyerek milliyetçiliği, ırkçılığı diri tuttmuş ve bunu güvenlikçi politikaların demokrasinin, hukukun, insan haklarının önüne geçmesinin gerekçesi olarak sunmuştur.


AKP, tüm Cumhuriyet hükümetleri içinde Kürt sorununda çözümsüzlüğünü iktidarının bekâsı için en etkili kullanan partilerden olmuş ve demokrasinin önündeki bu bariyeri daha da güçlendirmiştir. İçinde bulunduğumuz süreçte AKP’nin çözümsüzlükten iki temel beklentisi olduğununu söyleyebiliriz. Bunlardan birincisi 2024 yerel seçimlerinde başarısızlığa uğramasının sorumlusu olarak gördüğü DEM Parti ile CHP arasında yeni bir seçim uzlaşısını engellemek ve giderek yoğunlaşan yargı operasyonları karşısında CHP’yi yalnızlaştırmaktır. İkincisi ise Kürt sorununun demokratik çözümüne ve toplumsal barışa değinmeden meseleyi “terör sorunu” çerçevesinde ele alarak halklar arasında düşmanlaştırma siyasetini sürdürmektir. Böylece açlığa, sefalete sürüklediği; doğasını katlettiği kesimler ile körüklediği -kadınlara, Alevilere vb yönelik- ayrımcılığa karşı ortaya çıkabilecek mücadeleleri engelleyerek inşa ettiği otokratik rejimin bekâsını korumayı amaçlamaktadır.


Demokrasinin önündeki devasa bariyerin kalkması sadece Kürt halkının ve siyasetçilerinin mücadelesiyle gerçekleştirilebilecek bir durum değildir! Bu bariyerin kaldırılabilmesi, ancak Türkiye’de barışa, demokrasiye, refaha, huzura kavuşmak isteyen her kesimin demokratik bir barışın tesisine sahip çıkmasıyla ve bunun için mücadele etmesiyle gerçekleşebilir. Bu bağlamda siyasi iktidarın tüm engelleyici tutumuna rağmen Meclis’te bir komisyonun kurulması ve bu komisyonun demokratikleşmeden uzak, yasal alt yapıdan yoksun da olsa hazırladığı raporla bir tartışma zemini oluşturması önemlidir. Bu sürecin sonucundan barışın ve demokrasinin çıkıp çıkmayacağını ise Kürt ve Türk halklarının bu tartışma zeminini ne ölçüde ortak bir mücadele zeminine çevirebileceği gösterecektir!







 








13 Şubat 2026 Cuma

Emekçileri sefalete sürükleyen kumpas!

                                14 Şubat 2026


Siyasi iktidar, devletin kurumlarını da kullanarak toplumun en geniş kesimini oluşturan ücretlilere ve emeklilere açıkça kumpas (tuzak) kuruyor*. Nasıl mı?


Bilindiği gibi her yılın Aralık ayında bir sonraki yıl için geçerli olacak asgari ücret belirlenir; gelen yılın Ocak ayında da kamu çalışanlarının ücretleri ile emeklilerin aylıkları düzenlenir. Gerek asgari ücretin belirlenmesinde gerekse kamu çalışanları ile emeklilerin ücretleri ve aylıklarının belirlenmesinde dikkate alınan temel kriter, bitmekte olan yılın enflasyonu ile içine girilen yıl için öngörülen/hedeflenen enflasyon oranıdır. Hükümet, ücretleri belirlerken (Belirlenen bu ücret seviyesi özel sektördeki ücretler için de yönlendirici olur.) gerçekleşen enflasyon oranı için TÜİK’in verilerini; gelecek yılın öngörülen/hedeflenen enflasyon oranı için ise Merkez Bankası (MB)’nın bu konudaki açıklamasını dikkate alır. 


Toplumun önemli bir kesiminin de malumu olduğu üzere, TÜİK’in enflasyon verileri çarşı pazardaki gerçek fiyat artışlarını yansıtmak yerine hükümetin uyguladığı ekonomi programı başarılı göstermeye ve onun hedeflerini desteklemeye endekslenmiştir. Örneğin TÜİK, 2025 için yıllık enflasyonu yüzde 30.9 olarak açıklarken çarşı pazardaki gerçek fiyat artışlarına daha yakın olan Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG)’ın açıkladığı oran ise TÜİK’ten yaklaşık yüzde 26 daha yüksektir (yüzde 56.1). 


TÜİK verilerinin -siyasi iktidarın taleplerine uygun olarak- gerçeklerden uzak olduğu ve bilinçli olarak çarpıtıldığı 2025 Kasım ve Aralık veriyle bir kez daha ortaya çıktı. TÜİK 2025’te aylık ortalama yüzde 2.5-3 aralığında açıkladığı enflasyon oranını Kasım’da 0.87’ye Aralık’ta ise 0.89’a düşürdü. Ama ne hikmetse(!) 2026’nın ilk ayında açıklanan veri yüzde 4,84’e zıplayıverdi. Benzer bir durum geçtiğimiz yıllar için de geçerli; örneğin 2024 Aralık ayında yüzde 1 olan enflasyon 2025 Ocak ayında -bu yıl olduğu gibi yaklaşık 5 kat artarak- yüzde 5’e çıkmış. Burada marifet sadece TÜİK’te değil tabi, hükümet kontrolünde olan (akaryakıt, doğalgaz, elektrik gibi) mal ve hizmetlere yapılacak zamların yaratacağı -enflasyonun ücret artışlarını etkilememesi için- ertelenmiş olmasının da bu duruma yansıdığını belirtmek gerekir.


Ücret düzenlemeleri yapılırken verileri dikkate alınan diğer kurum olan MB’nın enflasyon öngörüleri/hedefleri de en az TÜİK’in verileri kadar tartışma götürür. Zira Orta Vadeli Program (OVP)’ye göre asgari ücretin hedef enflasyona göre belirlenmesine karar verilmesinden sonra MB, 2024 Aralık ayında 2025 sonu için enflasyon hedefini yüzde 21 olarak belirledi ve 2025 yılı için asgari ücret de bu hedef üzerinden tespit edildi. Ama gelin görün ki aradan bir ay bile geçmeden 2025 Ocak ayının sonlarında MB enflasyon hedefini yüzde 29’a yükseltti. Benzer bir durum bu yıl da yaşandı. Asgari ücretin belirlendiği Aralık ayında 2026 sonu için enflasyonu yüzde 13-19 aralığında belirleyen MB, geçtiğimiz günlerde bu hedefi yüzde 15-21 aralığına yükseltti.  


TÜİK’in de MB’nin de enerji vb mal ve hizmetlerin fiyatlarını belirleyen ve yanı sıra hakkını arayan emekçilerin karşısına dikilen yargı ve kolluk başta olmak üzere diğer kamu kurumlarının da tüm harcamaları -büyük kısmı emekçilerden alınan- vergilerle karşılanır. İşte bu kurumlar, otoriterliği her geçen gün artan AKP/saray iktidarını daim kılmak için gerçekleri çarpıtarak ve hak mücadelelerini engelleyerek toplumun kahir ekseriyetini oluşturan emekçi kesimleri açlığa, yoksulluğa, sefalete sürükleyen bir kumpasın aracı olmaktadır.      


Yurttaşlarına kumpas kuran, hak mücadelelerine engel olan kurumların otokrasiyi güçlendirirken kendilerini ve beraberlerinde devleti tüm kurumlarıyla birlikte içten içe çürüttüklerini de anımsatmak gerekir. Otoriter rejimlerde toplumun genel çıkarlarına hizmet etmesi beklenen kurumların toplumun genel çıkarlarına rağmen -sonuçlarının ne olacağına aldırış etmeden- otokratik iktidarın bekâsına hizmet etmeleri beklenmedik bir durum değildir. 


Burada üzerinde düşünülmesi gereken asıl sorun, toplumun -elbette özellikle işçi sınıfının- kendisini açlığa sefalete sürükleyecek kadar pervasızlaşan iktidarların ortaya çıkmasına ve varlığını sürdürmesine olanak sağlayan koşulların oluşmasına nasıl müsaade ettiğidir. Bu sorunun yanıtını vermeden ve bunun gereğini yapmadan egemenlerin hilelerinden, kumpaslarından kurutulmanın ne kadar olanaklı olabileceğinin yanıtını bulmak da mümkün olmayacaktır.


(*) Kumpas kurmak: Birisine karşı, onu güç duruma düşürecek gizli bir düzen, tuzak hazırlamak.


6 Şubat 2026 Cuma

Epstein belgeleri, Trump’ın ahlâkı ve zamanın ruhu!

                                  7 Şubat 2026

Epstein belgeleri, ABD egemenliği altında işleyen kapitalist sistemin siyasetçisiyle, burjuvazisiyle ve bunların hizmetinde olanların (aktris, akademisyen vs) insanlık onuru ve haysiyetiyle açıklanamayacak iğrenç bir çarkı nasıl işlettiklerini gözler önüne serdi. Açıklanan belgeler sayesinde, Trump’ın ve önceki bazı ABD başkanlarının da odağında yer aldığı bu çark etrafında oluşan bir ilişki ağı üzerinden dünyanın nasıl yönetildiğini tüm açıklığıyla görmüş olduk.


Epstein belgeleriyle ortaya saçılan rezalet akıllara Trump’ın Venezuella başkanı Maduro’yu kaçırıp ABD’ye getirmesi ve Venezuella’nın doğal kaynaklarına el koyduğunu ilan etmesi hadisesinin ardından söylediği “başkan olarak yetkilerini sınırlandırabilecek şeyin ‘kendi ahlâk anlayışı’ olduğu, uluslararası hukukun, anayasa ya da mahkemelerin kendisini bağlamadığı” sözlerini getirdi.


Trump’ın bu sözleri, kendi kişiliği üzerinden -belirleyici aktör konumunda olduğu- sistemin hangi anlayışla yönetildiğini ifade ediyor; önceki başkanların da bu çarkın içinde yer alması, hukuk tanımayan bu anlayışın sadece Trump döneminin değil; önceki dönemlerin de ruhunu yansıttığını gösteriyordu. Trump’ın önceki başkanlardan farkı, bu anlayışı daha fütursuzca yani gelecek tepkilere aldırış etmeyen bir özgüvenle ifade etmesiydi. Bu ise elbette Trump’ın daha dürüst, açık sözlü vs olmasından değil, buna karşı çıkacak bir gücün olmadığı inancından kaynaklanıyordu. Dolayısıyla Epstein belgelerindeki çocukların kaçırılıp, tacize, tecavüze maruz bırakılmasına kadar uzanan ve insanlık suçuna varan iğrençliklerin baş aktörlerinden biri olan Trump’ın ve onunla birlikte dünyanın gidişatını belirleyen kapitalist sistemin “ahlâk anlayışı”nı ortaya koyuyordu.  


Belgelere göre tüm iğrençliğin merkezi Epstein adasıydı ve burada kurulan ilişki ağı sayesinde tüm dünyaya yayılıyor; Trump’ın Epstein belgelerinde karşılığını bulan “ahlâk anlayışı” bütün dünyayı sarıp sarmalıyordu. Bu anlayış, Epstein’in ve adada kurulan düzenin fiilen ortadan kalkmasıyla sona ermedi; aksine günümüz kapitalizminin belirleyici karakteri; tabiri caizse “zamanın ruhu*” haline geldi. 


Egemenler, muktedir oldukları her alanı, Epstein belgelerinden yansıyan “ahlâk anlayışı” çerçevesinde düzenlemeye çalıştı. Trump’ın “üzerine lüks turizm ve ticaret merkezi kurulacak bir arsa” olarak gördüğü Gazze’de onbinlerce insanın katledilip, milyonlarcasının göçe zorlanması ve dünyanın buna sessiz kalması söz konusu “ahlâk anlayışı”nın en yakın ve en çapıcı örneğidir. Suriye’nin başına ABD tarafından eli kanlı bir cihatçının geçirilmesine; Dürzilere, Alevilere yönelik katliamlara ve en son Kobane’de Kürtlerin günlerdir kuşatma altında tutulmasına rağmen bu cihatçı anlayışın -dünyanın “medeni” ülkelerinden oluştuğu düşünülen AB tarafından bile- el üstünde tutulması ve benzeriyle örnekler çoğaltılabilir.


Zamanın ruhu haline gelen “ahlâk anlayışı” sadece uluslararası alanda değil, ABD ve onunla ilişkilenen diğer ülkelerin iktidarları tarafından da kendi egemenlik alanlarında benimsenmekte ve uygulamaktadır. Türkiye’den de bir kaç örnek vermek gerekirse, cemaat yurtlarında çocukların tacize uğraması ve iktidar milletvekillerinin bu rezaletin faillerinin soruşturulmasını bile engellemesi veya 6 Şubat depremlerinde Kızılay çadırlarının depremzedelere parayla satılması da bu “ahlâk anlayışı”nın sonucu değil midir?  Ya da gerçek fiyat artışlarının TÜİK vasıtasıyla gizlenip, milyonlarca emekçinin, emeklinin açlık sınırının altında bir ücrete mahkûm edilmesini; Şık Makas’ta Migros depolarında vb birçok işyerinde hakkını arayan işçilerin kolluk güçleri tarafından engellenmesinin ardındaki “ahlâk anlayışı”nı farklı değerlendirmek mümkün müdür?


Yüzyıllar süren mücadelelerle elde edilmiş insanlık değerlerini ortadan kaldıran ve Rosa Luxemburg’un müthiş bir öngörüyle tespit ettiği “Ya sosyalizm ya barbarlık” sözünde geçen “barbarlığı” fersah fersah aşan bir vahşet dönemindeyiz. Bu vahşet, distopik bir film izler gibi izlenemez! Zira bizler hangi kimlikle hangi coğrafyada yaşıyor olursak olalım bir biçimde bu vahşetten payımızı alıyoruz.


Unutmamak gerekiyor ki muktedirlere bu iğrenç, insanlık dışı çarkı umarsızca döndürmeleri için cesaret veren, toplumsal mücadelelerin baskı altına alınarak halkların pasifize edilmiş olmasıdır. Zamanın ruhunu Trumpgiller ve Epstein benzeri rezillik çarklarının değil, demokrasi, hak, hukuk, özgürlükler kısaca insanlık değerleriyle belirlemesini istiyorsak Rosa Luxemburg’a kulak vermeli ve bunun için mücadele etmeliyiz!



(*)Zamanın ruhu, bir döneme hâkim olan düşünme ve hissetme tarzını, zihniyeti anlatır.