2 Ağustos 2012 Perşembe

Halkların kardeşliği için ortak mücadele gerek!..

ÖZGÜRCE
03/08/2012


Bir yanda Suriye’de halkların birbirini katlettiği görüntüler öte yanda Türkiye’de Alevilere, Kürtlere yönelik linç girişimlerinin haberleri… Halklar aynı dile aynı dine sahip olmadığı için başka bir halkı nasıl düşman beller; hem de bin yıllardır aynı topraklar üzerinde yaşıyorlarsa?
Bir toplum içerisinde dil, din gibi kültürel farklılıkların açığa çıkartılıp bir ayrıştırma aracı olarak kullanılması, Fransız Devrimi sonrası burjuva devlet modeline içkin olan ulus-devlet yapılanmasının sonucu olarak ortaya çıkar. Burjuvazi ulus-devlet yapılanmasına gereksinim duymuştur; çünkü kapitalizmin varlığını sürdürmesini sağlayacak olan korumacılık, savaş ve sömürgeleşme politikalarının uygulanabilmesi için gereklidir. Ulus-devlet yapılanmasında toplum içindeki kültürel farklılıkların ortadan kaldırılıp bir türdeş kültür oluşturulması amaçlanır. Böylece farklı kültürler bir zenginlik olmak yerine milliyetçiliği de körükleyecek ötekileştirmenin, dışlamanın aracı haline ge(tiri)lir.
Kapitalizmin ve burjuva devrimlerinin yaygınlaştığı 19. yüzyıl sonlarında diğer imparatorluklar gibi Osmanlı da dağılma sürecine girmiş ve modern olarak tanımlanan ulus-devleti inşa süreci başlamıştır. Ulus-devlet inşası beraberinde türdeş millet-toplum oluşturma düşüncesinin bir tezahürü olarak Anadolu’nun Türkleştirilmesine yönelik girişimleri ortaya çıkartmıştır. Örneğin Serol Teber’in aktarmasıyla: Mehmet Emin Efendi, Türklerin Geleceği (1898) adlı kitabında Türkleştirme kapsamında Hıristiyan etnik grupların Anadolu’dan çıkartılmasını, temizlenmesini savunmuştur. Mehmet Emin Efendi Türklerin geleceğinin güvence altına alına bilmesi adına etnik temizlik anlamına da gelen savunusu için üç yol önermektedir: 1) Hıristiyanların göçe ikna edilmeleri; dışlanmaları. 2) Kendiliğinden gitmeyenlerin kamplarda toplanması. 3) Tüm bunlara rağmen Anadolu’yu terk etmeyen yabancıların çeşitli yöntemlerle kitlesel imhası. 20. yüzyıl başlarından itibaren Osmanlının dağılma sürecine paralel olarak yaygınlaşan uluslaşma düşüncesi ile birlikte Anadolu’nun Türkleştirilmesine (Müslümanlardan ve Türklerden oluşan bir toplumsal birlik oluşmasına) yönelik görüşler de yaygınlaşmaya başlamıştır. (Serol Teber. Aşiyan’daki Kâhin, Okuyan Us Yayınları, 2002).
Osmanlının son dönemlerinde başlayan ulus-devleti inşa süreci Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla neticelenmiş ve Türk kimliğinin öne çıkartılarak diğerlerini ötekileştirme anlayışı doruk noktasına ulaşmıştır. Alevi ve Kürtler, önceleri yeni cumhuriyetin yapı taşları içinde sayılmışlarsa da sürekli olarak kültürel inkar ve asimilasyon politikalarına maruz kalmışlar; kimi zaman da Dersim, Maraş ve Sivas’ta olduğu gibi katliamlarla uğramışlardır.
1970’li yıllarla birlikte kapitalizmde yaşanan neoliberal dönüşüm süreci ve bu süreç bağlamında ulus-devletlerin değişen işlevleri milliyetçiliği ve etnik ayrımcılığı emekçiler arasında rekabeti arttırıp, kırılma yaratmak ve sınıfsal çelişkilerin üzerini örtmek amacıyla yeniden gündeme getirmiştir. Öte yandan kapitalizmin krizlerini aşmak için ucuz enerji kaynaklarını ele geçirme stratejisinin gereği olarak Ortadoğu halklarını birbirine düşürüp, bu bölgeyi denetim altına alma girişimlerini arttırmıştır. Bu gelişmelerin bir yansıması olarak; Türkiye’de de özellikle 1970’li yılların sonlarından başlayarak Alevi ve Kürtlere yönelik dışlama, ötekileştirme ve kültürel hakları inkar eğilimleri artmıştır. Anadolu’nun güneydoğusunda 30 yılı bulan süredir bir çatışma ortamının oluşmasına da yol açan bu anlayış nedeniyle on binlerce Türk ve Kürt genci ölmüş; Alevilere yönelik linç girişimlerinde birçok Alevi ve aydın yaşamını yitirmiştir.
2007 seçimleri sonrasında AKP, Alevi ve Kürtleri de kapsayan ve "açılım" adı verilen toplumsal uzlaşı söylemini ortaya atmış; ancak bu söylem fiili karşılığını bulmadığı gibi özellikle 2011 seçimleri sonrası Alevi ve Kürtlere yönelik dışlayıcı politikalar baskıya dönüşmüştür. AKP hükümetinin devletin resmi söylemlerine da yansıyan bu yaklaşımı zaten ırkçı-şoven bir eğitim sisteminde yetiştirilmiş olan toplumun içinde Alevi ve Kürtlere yönelik milliyetçi duyguların körüklenmesine yol açmıştır. En son Malatya Sürgü, İstanbul Ayazağa ve Muğla Dalyan’da yaşanan Alevi ve Kürtlere yönelik linç girişimleri körüklenen ırkçı-şoven duyguların fiili şiddete dönüşme potansiyelini ortaya koymaktadır.
Unutmamak gerekir ki kültürel farklılıklara karşı tahammülsüzlük ve bunun sonucu olarak halkların birbirine düşman edilmesi; kapitalizmin varlığını sürdürebilmek için geliştirdiği bir tratejidir. Irak’ta geçen 22 yılda yaşananlar; halkların birbirine düşman edilerek iç savaşa sürüklenmesi ve bugün Irak halkının içinde bulunduğu durum bu stratejinin ne anlam taşıdığını ve sonuçlarını açıkça gözler önüne sermektedir. Bugün benzer bir süreç Suriye’de yaşanmaktadır.
Alevi ve Kürtlere yönelik ötekileştirme ve kültürel inkar, 100 yıldan daha uzun süredir uygulanan Anadolu’da Müslüman ve Türk kültürünü egemen kılmaya yönelik Türkleştirme politikasının devamı niteliğindedir. Egemen güçlerin çıkarları için uygulanan bu politikalar Anadolu’da kültürel zenginlikle birlikte barış ve kardeşliği de engellemiştir. Irak ve Suriye örnekleri göz önünde alındığında Türkiye’de de halkları düşmanlaştırma sürecinin topyekün bir iç savaşa da yol açılabileceği olasılığını gündeme getirmektedir. Türkiye’yi felakete sürükleyebilecek bu gidişatın engellenmesi Anadolu’daki tüm kültürlerin tanınması ve özgürce kullanılabilme koşullarının yaratılabilmesine bağlıdır. Bu da ancak Kürt, Türk, Alevi, Sünni ve halen Anadolu’da var olan diğer din ve kültürlere mensup halkların ortak mücadelesiyle olabilecektir(!)

Hiç yorum yok: