21 Haziran 2013 Cuma

Direnişten Dayanışmaya...




ÖZGÜRCE
21/06/2013

1970’li yıllar sonrasında adına küreselleşme denilen yeni dünya düzeninde tüm ekonomik (ve buna bağlı olarak siyasal) ilişkiler küresel bir ağ içerisinde gerçekleşmektedir. Küreselleşme sürecinde uluslararası sermaye OECD, Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü, AB gibi uluslararası kurumlar aracılığıyla dünyanın hemen tüm ülkelerinde kendi kurallarının uygulanabilirliğini sağlamıştır. Sömürgeciliğin yeni bir versiyonu olarak da değerlendirebileceğimiz küreselleşme sürecinde ABD (İngiltere ve Fransa başta olmak üzere AB ülkelerinin de desteğini alarak) jandarmalık rolünü üstlenmekte ve ulus devletlerin siyasi iktidarları üzerinde hegemonya oluşturmaktadır.

Küresel düzenin kurallarını dolayısıyla ABD’nin hegemonyasını tanımayan hükümetler ise üç esaslı müdahale yöntemi kullanılarak iktidardan uzaklaştırılmaktadır:
1) Yaratılan iç kargaşa sonrasında toplumsal muhalefeti baskılamak üzere ulus devletin askeri gücünü darbe yapmaya teşvik ederek siyasi iktidarın devrilmesi ve yerine kendi çıkarlarını temsil eden bir iktidarın oluşturulması (Türkiye, Şili, Arjantin vb.),
2) Maniple edilen sivil toplum örgütlerinin yarattığı ve turuncu darbe gibi adlar verilen muhalefet dalgası ile iktidarın değiştirilmesi (Polonya, Ukrayna vb.),
3) İç savaşa varacak biçimde kargaşa yaratıp, kimi zaman BM Güvenlik Konseyi onayı da alınarak ABD ve diğer destekçi ülkelerin katılımıyla yürütülen askeri müdahalelerle iktidarın kanlı biçimde bastırılması (Irak, Libya vb.).
Bu müdahale yöntemleri dışında tamamen küresel sermaye ve ABD ile ittifak halinde olduğu halde yükselen halk hareketleri tarafından sarsılan iktidarların yerine yeni yapıların iktidara taşındığı (Arap Baharı olarak da tanımlanan Mısır, Tunus gibi ülkelerde yaşananlar) örnekler de mevcuttur.

Kapitalist sistemin yeniden yapılandığı dönemlere entegrasyon amacıyla Türkiye, uluslararası sermayenin ve ABD’nin müdahaleleriyle sürekli olarak karşılaşmıştır. 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül asker darbeleri yukarıdaki 1. maddeye giren müdahaleleridir. 28 Şubat sendika ve sivil toplum örgütlerinin de yer aldığı bir müdahaledir ki bunun 2. maddede yer alan müdahalelere benzetebiliriz.

Başbakan bir konuşmasında (9 Haziran 2013) AKP’nin iktidara geldiği kasım 2002 seçimlerini Türk Baharı olarak tanımlanmıştır. Oysa AKP’nin iktidara taşındığı değişim süreci 2001 şubat krizi sonrasında uluslararası sermayenin Kemal Derviş’i ekonomi yönetiminin başına atanmasıyla başlar. Bu süreçte iktidardaki DSP-ANAP-MHP koalisyonu ve toplumsal muhalefet tarafından küresel düzene ve ABD hegemonyasına karşı bir direnç olmamıştır. Böylece küresel düzeni ve ABD hegemonyasının koşulsuz şartsız kabul eden AKP, karşısına bir alternatif çıkmadan tek başına iktidar koltuğuna oturmuştur. Dolayısıyla AKP’nin iktidarı ele geçirdiği süreci Türk Baharı olarak tanımlamak mümkün değildir.

Gezi direnişiyle başlayan süreç, hükümet tarafından yukarıda 2. maddede yer alan turuncu devrim türü bir müdahale olarak tanımlanmaktadır. Oysa Gezi direnişinde yer alanlar ne sermayenin ne de ABD ya da AB gibi yapıların manipülasyonu üzerine bu eylemliliği gerçekleştirmişlerdir. Aksine direniş içinde yer alan bireyler ve örgütlerin çok büyük kısmı sermayeye de ABD’ye de AB’ye de karşıdır. Direnişi gerçekleştirme nedenleri sistem tarafından ötekileştirilmiş olmaları ve devletin baskısına, şiddetine maruz kalmalarıdır ki 10 yıldır iktidarda olan AKP bu direnişin doğrudan muhatabıdır.

AKP hükümetinin yarattığı toplumsal sorunları görmezden gelerek yaşananları dış güçlerin oyunu olarak değerlendirmesi büyük bir yanlıştır. Doğru olan 30 yıldır bastırılmış olan toplumun “artık yeter” diyerek ve direnişe geçmiş olduğudur. AKP’yi iktidara taşıyan ve 10 yıldır iktidarda tutan güçler, toplumun direnişi karşısında sarsılan bu iktidarın artık kendi çıkarlarını temsil edemeyeceğini düşünmektedir. Bu nedenle 10 yıldır AKP’nin arkasında yer alanlar, Arap baharında olduğu gibi toplumsal tepkileri kullanıp, kendi çıkarlarını daha iyi savunacak bir iktidarın arayışına girmiş olabilirler. Ama bu olasılık Gezi direnişinin bir demokratik halk hareketi olma özelliğine halel getirmez. Gezi direnişini gerçek amacı dışına çıkartarak sermayenin çıkarlarını AKP’den daha fazla savunacak bir alternatifin üretmesine vesile yapılmak istenmesi kabul edilemez. Bunun engellenmesi için direnişçilerin özlemini duydukları demokrasi, barış ve kardeşliğin egemen kılınmasını sağlayacak biçimde kendi alternatiflerini üretmeleridir. Bu da Kürt’ün, Türk’ün, Ermeni’nin, kadının, erkeğin çevrecinin, emekçinin antikapitalist bir perspektif içinde dayanışma içinde mücadeleye yürümesiyle mümkündür(!)

Hiç yorum yok: