29 Mayıs 2026 Cuma

Butlan, toplumsal direnç ve gerçek cumhuriyeti inşa zarureti

                               30 Mayıs 2026

Türk Dil Kurumu, “cumhuriyet” kelimesinin anlamını “Milletin, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı yönetim biçimi.” olarak tarif ediyor ve cümle içinde kullanımına da “Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Atatürk’tür.” örneğini veriyor. 


Türkiye Cumhuriyeti 103 yıl önce CHP’nin öncülüğünde kurulmuş ve kurulduğundan bu yana da yönetim biçimi “cumhuriyet” olarak ifade edilmiştir. Ancak geçen 103 yılda “cumhuriyet” tanımının gereği olan milletin yani cumhurun/halkın egemenliği ele almasına olanak verecek bir demokratik düzen oluşmamıştır. Cumhuriyet’in ilk 23 yılı tek parti dönemidir. Bu dönemde CHP dışında herhangi bir parti kurulamamış kurulanlar da kapatılmıştır. 1946’da çok partili sisteme geçiş, toplumun demokrasi talebiyle değil bir zorunluluk neticesinde, yeniden kurulan dünya düzenine entegre olabilmenin koşulunu yerine getirmek için gerçekleşmiştir. Türkiye’nin 80 yıllık çok partili döneminde iktidara gelenler ya (DP, AKP gibi) -demokrasi dışı yollarla- iktidarlarını sonsuz kılma çabası içinde olmuş ve/veya askeri darbeler ya da siyasi manüplasyonlar iktidarları sona erdirmiştir. 


Bu anımsatmanın amacı, -zaten halk iradesinin olmadığını söyleyerek- CHP’ye yönelik mutlak butlan kararını normalleştirmek değildir elbette. Yerel yönetimleri kayyumlarla yönetmek, rakip siyasetçileri tutuklatmak gibi ana muhalefet partisini -yasalara ve hukuka uymayan- bir butlan kararıyla bölerek etkisiz hale getirmenin de cumhur/halk iradesine el koyma yollarından biri olduğuna ve bu kararın otoriter rejimi daha ileri bir aşamaya taşıyacağına şüphe yoktur. Ancak otoriterleşmeye karşı özgürlükleri, demokrasiyi, barışı savunmak için bir mücadele yürütülecekse her şeyden önce sorunu doğru tespit etmek gerekir! 


Mutlak butlan kararı açıklandıktan sonra yapılan değerlendirmelerin önemli bir kısmı meseleyi CHP’nin iç çatışması olarak görmekte ya da bugüne kadar dört başı mamur demokratik bir cumhuriyet varmış da alınan bu kararla cumhur/halk iradesine halel gelmiş gibi bir yaklaşımla konuyu ele almaktadır. Oysa egemenliğin cumhurun/halkın iradesini yansıtmıyor olması Cumhuriyet’in demokratikleş(e)memesinden kaynaklanan yapısal bir sorundur! Dolayısıyla sorunun yapısal olduğu görülmeden, sadece AKP’ye ve mutlak butlan kararına karşı bir mücadeleden sonuç alabilmek mümkün değildir.


Bir siyasi iktidarın cumhur/halk iradesini tahakküm altına alması, uyguladığı politikaların toplumun genel çıkarlarıyla çelişiyor olmasından kaynaklanır. Türkiye Cumhuriyeti’nin toplumun genel çıkarlarıyla çelişkisi, İzmir İktisat Kongresi (1923), Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasası’nda yer alan kararlara dayanır. Bu bağlamda İzmir İktisat Kongresi, liberal yollarla kalkınma ilkesini benimseyerek Cumhuriyet’in kapitalizme eklemlendiğini ilan ederken Cumhuriyet’in işçi sınıfının dışlayan konumunu da tanımlamıştır. Cumhuriyet’in kuruluş belgesi olarak kabul edilen ve devletin müesses nizamını belirleyen Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasası ise Türk ve Sünni olmayan halkları ötekileştirerek bugüne kadar uygulanan ayrımcı, düşmanlaştırıcı politikaların zeminini oluşturmuştur. Aradan geçen yıllarda kapitalizmin dönüşüm dinamikleri doğrultusunda Türkiye’de de devletin konumu değişmiş (örneğin devletin sosyal işlere büründüğü de olmuş) ama -çok kısa süren birkaç istisnai dönemler dışında- halkın iradesi belirleyici ol(a)mamıştır.


AKP’nin iktidarda olduğu 23 yıl boyunca uyguladığı neoliberal ekonomik program ve Ortadoğu’da üstlendiği rol, toplumun genel çıkarlarıyla siyasi iktidarın politikaları arasındaki makasın -Cumhuriyet tarihi boyunca olmadığı kadar- açılması sonucunu ortaya çıkarmıştır. Yarattığı ekonomik ve sosyal yıkımın neticesinde AKP iktidarının toplumda rıza üretemediği -seçim sistemindeki tüm adaletsizlikler ve sandık oyunlarına rağmen- 7 Haziran 2015 seçimlerinde açığa çıkmıştır. Bunun üzerine önce Suruç ve 10 Ekim katliamlarıyla yaratılan şiddet ve kaos ortamından yararlanarak ardından da 15 Temmuz darbe girişimi bahane edilerek ilan edilen OHAL’e dayanarak inşa edilen otoriter rejim sayesinde AKP, cumhurun/halkın iradesine rağmen iktidarını sürdürmüştür. 


Bugün ekonomik ve sosyal yıkım giderek artarken, ülkenin yer altı ve yer üstü kaynakları sermaye tarafından talan edilmekte, emperyalist güçlerin görevlendirmesiyle Türkiye, NATO’nun ve Avrupa’nın ileri üs bölgesi haline getirilmektedir. Halkın tüm bunlara rıza göstermesini için rejimin daha da otoriterleşmesi gerekirken, AKP’nin -iktidarını sürdürmek için- bu otoriterleşmenin vasıtası olmaktan başka seçeneği yoktur. 


Yerel yönetimlere kayyum atanması, Demirtaş, Yüksekdağ, İmamoğlu vb. siyasetçilerin tutsak edilmesi gibi mutlak butlan kararı da Türkiye’ye dayatılan ve AKP’nin de iktidarda kalabilmek için uygulayıcısı olduğu politikaların yansımasıdır. Otoriterleşmenin bundan sonra hangi boyutlara ulaşacağını belirleyecek olan ise toplumsal direncin yönü ve gücüdür. 


Geçmişte kapatılan partiler, tutuklanan siyasetçiler için yapılmayan bugün yapılmalı ve toplumsal direnç, -Cumhuriyeti kuran parti olduğu ya da M.Kemal’in emaneti olduğu için değil- demokrasi dışı yollarla tasfiye edilmeye çalışıldığı için CHP’nin seçilmiş yönetimini ve 19 Mart 2025’ten bu yana CHP’nin geleneksel çizgisiden çıkarak halkın iradesini önceleyen Özgür Özel’i savunmaya odaklanmalıdır. Bunu yaparken de 103 yıldır Kürtler ve Aleviler başta olmak üzere tüm ötekileştirilen halklar ile işçi sınıfını dışlayarak demokrasinin önündeki en büyük engel olan müesses nizamın yerine sınıfsız, sömürüsüz, halkın iradesinin egemen olduğu gerçek cumhuriyeti inşa edecek bir perspektif benimsenmelidir!  






 






22 Mayıs 2026 Cuma

Toplum “aktif özne” olmadan “toplumsal barış” sağlanabilir mi?

                               23 Mayıs 2026

“Toplumsal barış” adından da anlaşılacağı gibi toplum içerisinde ayrıştırılmış, birbirine düşmanlaştırılmış kesimlerin arasında husumetin ortadan kalkmasını ifade eder. Dolayısıyla toplum, barışın öznesidir ve onun içinde yer almadığı bir “toplumsal barış”tan söz etmek elbette mümkün değildir. 


Yaklaşık 20 ay önce başlayan Cumhur İttifakı’nın “Terörsüz Türkiye”, Kürt siyasi hareketi ile demokratik kamuoyunun “Barış ve Demokratik Toplum” olarak adlandırdığı süreçte iktidar tarafının  somut adımlar atmaması, toplumun geniş kesimlerinde Kürt sorununun çözümü konusunda -zaten var olan- inançsızlık ve kaygıyı daha da arttırdı. Geride bıraktığımız hafta önce Bahçeli ve Erdoğan yaptıkları açıklamalarla hukuki altyapıyı oluşturmaya ilişkin sürecin hızlanacağı mesajları verse de kaygılar ortadan kalkmış değil. 


Hangi adla anılırsa anılsın, silahların ebediyen susacağı ve düşmanlıkların ortadan kaldırılacağı bir sürecin yaşama geçebilmesi, kaçınılmaz olarak tarafların üzerinde uzlaşacakları bir hukuki zemine ihtiyaç duyar. Ancak “pozitif barış” olarak da ifade edilen bu barış -ya da uzlaşı- hukukunun hangi şartlarda inşa edileceği son derece önemlidir. 


“Pozitif barışı” tesis edecek bir hukuku inşa edebilmek için olmazsa olmaz iki koşuldan söz edilebilir: 


Birincisi, 100 yılı aşkın süredir -bir devlet politikası olarak- topluma zerk edilmiş olan düşmanlıkları, ayrımcılığı ve korkuyu besleyen önyargıları ortadan kaldırarak toplumun barışı içselleştirmesinin önündeki duygusal bariyeri kaldırmaktır. Bunun için devleti yönetenlerin düşmanlaştırıcı dilden vazgeçmesi; anadilin kamusal alanda bir hak olarak kullanılabilmesi başta olmak üzere siyasal ve kültürel haklar konusunda ayrımcı uygulamaların ve baskıların son bulması gerekir.


İkincisi ise toplumun tüm kesimlerinin kendini ifade edebildiği bir demokratik ortamın oluşturulmasıdır. Demokrasinin olmazsa olmaz koşulu, basın özgürlüğünün, akademik özgürlüklerin ve örgütlenme özgürlüğünün kayıtsız şartsız sağlanmasının yanı sıra yargı bağımsızlığı ve demokratik bir seçim sistemiyle oluşan, halkın her kesiminin temsil edildiği bir siyasal mekanizmanın varlığıdır. 


Ana muhalefet partisi CHP yönetiminin bir mahkemenin verdiği “mutlak butlan” kararıyla görevden uzaklaştırılması, muhalif belediyelerin kayyumla yönetiliyor olması ve seçilmiş siyasetçilerin tutsak edilmesi gibi halk iradesinin hiçe sayıldığı uygulamalar, demokrasiden çok uzakta olunduğunu göstermek için yeterlidir. Ancak Türkiye’nin demokrasiyle arasındaki mesafe bununla sınırlı değildir. Halen onlarca gazeteci tutukludur ve keyfi kararlarla basın kuruluşlarına el konulabilmektedir. Sadece barış istediğini ifade ettiği için yüzlerce akademisyen yıllardır hukuksuz biçimde üniversitelerden uzaklaştırılmış durumdadır. Sendikal ve siyasal hak ve özgürlükler kullanılması engellenmekte; emeğini, doğasını, yaşam alanlarını savunmak isteyenler şiddetle bastırılmakta, gözaltına alınıp tutuklanmaktadır. Tamamen siyasallaşmış olan yargı, saray rejiminin bekası için siyaseti ve toplumsal düzeni dizayn eden bir zor aygıtına dönüşmüştür. Anti-demokratik seçim sistemiyle belirlenen yasama organı (parlamento) sarayın müdahaleleriyle yürütmenin (sarayın) mutlak tahakkümü altında alınmak istenmektedir. 


Kısacası siyasi iktidar, ne barışın toplumsallaşması ne de demokrasinin tesis edilmesi konusunda herhangi bir adım atmadığı gibi demokrasinin kırıntılarını dahi ortadan kaldırıp, otoriterliği mutlaklaştırma arzusundadır. Bu şartlarda kalıcı ve sürekli barış ortamına temel oluşturacak bir hukuku inşa etmenin mümkün olamayacağı aşikârdır.


Peki “pozitif barış” için gereken hukuki altyapıyı inşa edecek koşulların oluşmaması barıştan vazgeçmeyi mi gerektirir? 


Bugün maalesef pek çok kesim iktidarın tavrı nedeniyle barıştan umudunu keserek köşesine çekilmekte ya da sürece tamamen karşı bir tutum takınmaktadır. Oysa unutmamak gerekir ki hukuk normları toplumsal güç ilişkilerinin sonucunda ortaya çıkar. Toplumun mücadeleden geri durması egemenlerin toplumsal uzlaşıya gerek duymadan, kendi hukukunu dayatmasının yolunu açar. Barış hukuku için de durum böyledir.

Yazımızın başlığındaki soruya dönersek; toplumun barışı içselleştirmek için çaba harcamadığı ve “aktif özne” olarak rol almadığı bir süreçte gerçek anlamda barışa ulaşmak mümkün olmayacaktır. “Pozitif barış” için gereken koşullar sadece süreci yürüten aktörlerin -özellikle de egemenliği elinde bulunduran iktidarın- insiyatifine bırakılamaz. Barışın toplumsallaşması ve demokratikleşme, ancak ve ancak toplumu “aktif özne” haline getirecek örgütlü bir mücadeleyle sağlanabilir. Dolayısıyla “pozitif barış”ın zeminini oluşturmayı iktidardan beklemek yerine toplumsal mücadeleyi üstlenecek demokratik örgütlenmeleri bir an önce harekete geçirmek gerekir!


15 Mayıs 2026 Cuma

Bir toplum mühendisliği faaliyeti olarak “doğurganlık”!

                                       16 Mayıs 2026

Geçtiğimiz hafta “Aile ve Nüfus 10 Yılı Vizyon Tanıtım Programı” konulu toplantıda konuşan Erdoğan, doğurganlık hızının düşmesi ve nüfusun yaşlanmasını yeniden gündeme getirdi. Erdoğan’ın nüfusun yaşlanmasını bir “beka sorunu” olarak tanımlandığı ve her fırsatta “erken yaşta evlenmeyi ve çok sayıda çocuk doğurmayı" telkin ettiği biliniyor. Bu toplantıda da evlenecek gençlere kredi desteği sağlayarak ve doğum iznini 24 aya çıkartarak evlenmeyi ve çocuk yapılmasını teşvik ettiklerini yineledi.    


Ordunun Kumru ilçesi Belediye Başkanı da Erdoğan’ın bu yaklaşımından görev çıkarmış olacak ki açıkladığı 'Aile Teşvik Programı’ ile 3. çocuk ve ondan sonraki her çocuk için 50 bin TL hibe, 8 çocuk yapan ailelere hibenin yanında belediyede iş olanağı, 10 çocuk sahibi olanlara ise otomobil hediye edeceğini açıkladı. Bakalım önümüzdeki günlerde çocuk doğurmaya verilen teşvikte çıtayı oldukça yukarıya koyan Kumru Belediyesi’nin verdiklerini aşan bir başka belediye çıkacak mı?


Devlet erkini elinde bulunduranların topluma ve yaşamın her alanında yurttaşlara müdahale etmesi, yönlendirip, üzerlerinde denetim kurmaya çalışması sıkça rastlanan bir durumdur. Görece demokratik toplumlarda bu müdahale daha sınırlı olurken; otoriter yönetim altındaki toplumlarda müdahale, özel yaşamı ve tercihleri göz ardı ederek sınır tanımaz biçimde genişleyebilir. Bunun örneklerini Mussolini Faşizmi’nde, Nazi Almanyasında ve Türkiyede 12 Eylül cunta rejiminde görmek mümkündür. Mussolini Faşizmi’nde ve Nazi Almanyasında devlet müdahalesiyle doğurganlığı arttırma politikaları izlenirken 12 Eylülde cunta rejimi, doğumu kontrol altına alarak doğurganlığı düşürme politikası izlemiştir. Doğurganlığı ister arttırmayı isterse düşürmeyi hedeflesin “toplum mühendisliği”ne soyunan otoriter rejimlerin amacı, kadınların toplumsal konumuna müdahale edilerek emek gücünün yeniden üretimi, nüfus politikaları ve aile içi güç ilişkilerini doğrudan siyasetin konusu haline getirmektir!


Peki muktedirlerin “5 çocuk yap, 10 çocuk yap!” gibi komutları ya da kredi, hibe vb teşvikleriyle doğurganlık artırılıp, düşürülebilir mi? 


Kendisini özlemle ve saygıyla andığım hocam Mübeccel Kıray’ın çalışmalarında orta koyduğu üzere doğurganlık oranı büyük ölçüde üretim teknikleri, bağımlılık yaşı, eğitimin yaygınlığı, aile yapısı, gelir düzeyi ve değerler sistemi gibi etkenlere bağlıdır. Birbirleriyle ilişki halinde olan bu etkenler içinde öne çıkan bağımlılık yaşıdır. “Çok çocuk yapan cahildir, eğitimliler az çocuk yapar!” gibi önyargılar bir tarafa insanlar eğitimi, kültürel değerleri, gelir seviyeleri ne olursa olsun çocuk yapmak konusunda rasyonel davranır. Örneğin kırda geleneksel tarım yapan ve aynı zamanda geleneksel sosyal güvence mekanizmalarına sahip aileler çok çocuk yapama eğilimi gösterir. Zira Kıray’ın da belirttiği gibi kırda bağımlılık yaşı (aile içinde ekonomik faaliyete dolaylı da olsa katkı sağlamaya başlaması) erkek çocuklarda 6, kız çocuklarda 4 yaşına kadar düşer. Kentlerde ise çocuklar ne kadar küçük yaşta bir işe verilebilirse -bağımlılık yaşı düşeceği için- yoksul aileler o kadar çok çocuk yapma eğilimi gösterebilir.   


Buna karşılık tarımda teknolojinin yoğun olarak kullanılması, zorunlu eğitim süresinin uzaması, çocuk çalışmasının yasaklanması, gelir düzeyinin yükselmesi gibi durumlarda bağımlılık yaşı da yükselir. Böylece literatürde 14 yaş olarak kabul edilse de yükseköğretim ve ardından iş arama gibi süreçlerle bağımlılık yaşı 24-25’e kadar çıkabilir.   


Bu bağlamda Türkiye’de muktedirlerin “beka sorunu” olarak gördüğü doğurganlık oranının düşmesinin nedenlerini şöyle sıralayabiliriz: Kırdan hızlı ve plansız kopuş; nüfusun büyük bölümünü oluşturan ücretlilerin önemli kısmının açlık sınırın altında bir gelirle geçinmek zorunda olması; geleneksel sosyal güvence mekanizmalarının yanı sıra modern sistemlerin de sosyal güvenliği sağlayamaması; esnek ve güvencesiz çalışma rejiminin belirsizlikleri; çalışma yaşamında kadına yönelik ayrımcılık…      


Şunu belirtmek gerekir ki son yıllarda doğurganlık oranın düşmesinde önemli etken AKPnin 23 yıldır uyguladığı neoliberal politikalarıdır. Bunun yanı sıra zorunlu eğitimin 12 yıl olması; çocuk çalışmasının yasaklanması gibi faktörler de bağımlılık yaşının düşmesine engel oluşturmaktadır. 


Çok sayıda çocuk doğurulmasını telkin ve teşvik eden AKP iktidarı, halkı yoksullaştıran, güvencesizleştiren politikalarından taviz verme niyetinde değildir. Bunun yerine zorunlu eğitimin süresini kısaltarak, açık liseler ve MESEM gibi uygulamalarla çocuk çalıştırmanın önünü fiilen açarak, çocukları ucuz işgücü haline getirirken bağımlılık oranını da düşürüp, doğum oranlarını yükseltmeyi amaçlamaktadır. 


Çocuklara, gençlere iyi bir yaşam ve gelecek sunamayan AKP, tüm otoriter rejimler gibi iktidarının bekasını korumak için toplumu “üremesi gereken nesneler” haline getirecek biçimde sosyal yapıyı dönüştürmeye çalışmaktadır. Muhalefet partileri, demokratik kitle örgütleri ve akademi ise iktidarın bu toplum mühendisliği faaliyetini izlemekle yetinmektedir!


8 Mayıs 2026 Cuma

Sosyal yıkımı artık TÜİK de gizleyemiyor!

9 Mayıs 2026


AKP iktidarının yarattığı sosyal yıkımın üzerini örtmeye çalışan ve yıkıma neden olan politikaları meşrulaştırmak için gerçekleri çarpıtarak veri üretmeyi kendine vazife edinen TÜİK, ne 

evde oturan işsizleri ne de çarşı pazardaki fiyat artışlarını gizleyebiliyor. TÜİK’in Nisan ayı enflasyon verileri bunu bir kez daha gösterdi. 


TÜİK, Nisan’da aylık enflasyonu yüzde 4.18, yıllık enflasyonu yüzde 32.8, yılın ilk dört ayındaki enflasyonu ise yüzde 14.64 olarak açıkladı. Böylece 2026 için geçerli olacak toplu iş sözleşmeleri ve asgari ücret belirlenirken dikkate alınan Merkez Bankası’nın 2026 sonu için hedeflediği yıllık yüzde 16 enflasyon oranına ilk dört ayda ulaşılmış oldu. Zaten asgari ücret, belirlendiği 2025 Aralık ayında -TÜİK verileri üzerinden hesaplanan- açlık sınırının altındaydı. Emekli aylıklarının da büyük kısmı yine açlık sınırın altında bir rakamla 2026’ya başladı. Kamu işçileri ve memurların çok önemli bölümünün maaşları ise yoksulluk sınırının gerisindeydi. 


DİSK-AR’ın hesaplamalarına göre yılın ilk dört ayında enflasyonun ve ücretler üzerindeki vergi yükünün artmasıyla birlikte asgari ücret 4 bin 110 TL, en düşük emekli aylığı 2 bin 928 TL, ortalama işçi ücreti ise 7 bin 310 TL eridi. Ücretlilerin ve emeklilerin nasıl büyük bir hızla yoksullaştığına işaret eden bu veriler aslında buzdağının sadece görünen kısmı. Görünmeyen kısım ise açlık ve yoksulluk sınırı altında geçinmeye çalışanların harcamalarının yoğunlaştığı gıda, konut, enerji, ulaşım, sağlık, eğitim gibi temel mal ve hizmetlerindeki enflasyon verilerine bakınca ortaya çıkıyor. Bu bağlamda Nisan ayında temel harcama kalemlerinde yıllık enflasyon oranları şöyle: Gıda yüzde 34.55, konut 46.6, enerji 46.22, ulaştırma 37.6, sağlık 33.02, eğitim ise yüzde 50. Başka bir ifadeyle açlık, yoksulluk sınırında yaşayan emekçilerin zorunlu harcama kalemlerinde enflasyon, yüzde 32.8 olan manşet enflasyonun daha üzerinde ve bu, yoksullaşmanın boyutlarının çok daha derin olduğu hakikatini TÜİK’in bile gizleyemediğini gösteriyor. 


Ekonomi yönetimi, TÜİK vasıtasıyla da örtbas edemediği derin yoksullaşma gerçeği karşısında -beklendiği gibi- “İran savaşıyla birlikte yaşanan olumsuzluklar”ı mazeret olarak gösteriyor. Dünyanın en önemli enerji ve hammadde kaynaklarının bulunduğu bir bölgede yaşanan savaşın ekonomik ve sosyal etkileri elbette yadsınamaz. Ancak savaştan önce de durumun farklı olmadığını belirtmek gerekiyor. Gıda, enerji, kira, sağlık, eğitim ve manşet enflasyonda Türkiye, uzun yıllardır OECD ve Avrupa ülkeleri içinde açık ara birinci sırada. Örneğin gıda enflasyonu dünyada ortalama yüzde 1 seviyelerindeyken Türkiye’de yüzde 35’i aşmıştı. Dana etinin kilosu dünyada ortalama 8.2 dolara Türkiye’de ise 22 dolara satın alınabiliyordu. Konut kiraları 2015’ten bu yana birçok ülkede 1-2 kat artarken Türkiye’de 20 kat arttı. Diğer kalemlerde de durum farklı değil.


Enflasyonun nedeni talebin yüksek olmasına bağlayan ve ücretleri baskı altına alıp, talebi kısarak enflasyonu düşüreceğini iddia eden AKP’nin ekonomik programı halkı yoksulluğa, açlığa sürüklerken; yine TÜİK’in üzerini örtemediği gerçekler bu iddiayı boşa düşürdü: TÜİK’in geçtiğimiz hafta açıkladığı 2025 yılına ilişkin kırmızı et ve çiğ süt üretim istatistiklerine göre 

2025’te kırmızı et üretimi yüzde 10.5; çiğ süt üretimi ise yüzde 4.9 azalmış. 2025 Aralık ayında yayımlanan bitkisel üretim istatistiklerine göre ise tahıl üretimi yüzde 12.3, sebze üretimi yüzde 0.9, meyve üretimi yüzde 30.9 düşmüş. Gıda ürünlerinde üretimin azalmasıyla birlikte ithalat artmış. Örneğin hububat ithalatında artış yüzde 94.8 olurken meyvede 35.3, gübrede 19.6 olmuş. Bu da gösteriyor ki gıda fiyatlarındaki astronomik artışın nedeni talebin fazla olması değil, üretimin yani arzın azalması. Öte yandan tarım ve hayvancılıkta kullanılan mazot, gübre gibi ürünler ile gıda ürünlerinde artan ithalat, finans piyasalarındaki dengesizlikler ve döviz kurlarındaki oynaklıklar da fiyatların yükselmesinde önemli rol oynuyor. Dolayısıyla  gıda enflasyonunun failini aranırken AKP’nin 23 yıldır uyguladığı tarım ve hayvancılık politikaları ile ekonomi politikalarını da sorgulamak gerekiyor.


Benzer bir durum diğer harcama kalemleri için de geçerli. Enerjide dağıtım şirketlerinin özelleştirilmiş olması ve bunlara yüksek kâr sağlanması; eğitim ve sağlık hizmetlerinin piyasalaşması ve özelleştirilmesi; otoyol ve köprülerin özelleştirilerek sermayeye kaynak aktarma mekanizmasına dönüştürülmesi; barınma hakkının kâr ve rant uğruna yok sayılması da sorgulanması gereken uygulamalar. 


23 yıldır izlediği politikalarla ülkeyi eşi benzeri görülmemiş bir sosyal yıkıma sürükleyen AKP iktidarının kendi yarattığı sorunlara “toplumsal mücadeleler yükselmeden” çözüm üretmesi beklenemez elbette. Ancak “seçim”i ağzından düşürmeyen ana muhalefet partisinin sosyal sorunlara çözüm üretmeden ve toplumu çözüm önerilerine ikna etmeden, sadece eleştirerek iktidara gelemeyeceğini de görmesi gerekiyor. 


  

1 Mayıs 2026 Cuma

Türkiye NATO’nun “ileri üs bölgesi” mi oluyor?

                               2 Mayıs 2026

Önce Rusya-Ukrayna savaşı, ardından ABD’nin birçok ülkeyi tehdit eden çıkışları ve nihayet ABD ile İsrail’in İran’a saldırısıyla zirveye ulaşan, ekonomik ve siyasi etkileri tüm dünyada hissedilen küresel belirsizlikler, kapitalist dünya düzeninde bir yeniden yapılanmanın işaretini veriyor. Küresel belirsizliklerin neden olduğu kaos ortamı, Birleşmiş Milletler başta olmak üzere uluslararası birliklerin, kurumların, ekonomik ve siyasi ittifakların da sorgulanmasına neden oluyor.


Bu sorgulamalar örneğin Avrupa Birliği’nde olduğu gibi üye ülkeler arasında birliğin yapısı ve geleceği konusunda kimi görüş farklılıklarını açığa çıkarırken; NATO’da -ABD’nin ayrılma kartını da öne sürerek dayattığı- köklü değişimleri gündeme getiriyor. Bu arada Birleşik Arap Emirlikleri’nin OPEC’ten ayrılması gibi örneklerin de önümüzdeki süreçte artabileceğine yönelik beklentiler güçleniyor. 


Bu dönemde Türkiye’nin doğrudan etkilendiği, dönüşüm sancısı çeken uluslararası kurumların başında NATO geliyor. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, geçtiğimiz hafta Ankara’daydı. Rutte’nin sebep-i ziyareti Temmuz ayında Ankara’da yapılacak olan NATO zirvesiydi. Ancak Rutte Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanı’yla yaptığı görüşmelerde ve Aselsan’ı ziyaretinde önemli mesajlar verdi. 


Rutte’nin verdiği mesajlardan biri, küresel kaos ortamında Türkiye’nin jeostratejik öneminin arttığı ve NATO’nun değişen öncelikleri içinde Türkiye’nin daha etkili bir rol üstlenmesinin gerekli hale geldiğiydi. Rutte göre, NATO’nun -ABD’den sonra- en büyük ikinci ordusuna sahip olan Türkiye, Trump’ın ABD’yi NATO’dan tamamen çekmesi ya da Avrupa’daki varlığını azaltması durumunda NATO’nun en büyük ordu gücü olacaktır. Öte yandan Türkiye, Kuzey Atlantik Paktı’nın savaş bölgesi olan hem Karadeniz hem de Ortadoğu’da yer alan tek üye ülkedir. Bu özelliği ile Türkiye, NATO’nun harekat olanaklarını arttırabileceği gibi Avrupa’nın da güvenliğini sağlayacak “ileri üs bölgesi” olarak değerlendirilebilir. Sahip olduğu coğrafi konum ve askeri potansiyel Türkiye’yi herhangi bir NATO ülkesi olmaktan öteye taşıyarak stratejik bir merkez haline getirmektedir. Geçtiğimiz günlerde gündeme gelen Türkiye'de bir NATO kolordusu kurulması, yeni NATO karargâhlarının oluşturulması ve boğazlarda egemenliğin NATO unsurlarıyla paylaşılmasına ilişkin gelişmeler, Rutte’nin bu konudaki mesajlarının ete kemiğe bürünmesi olarak da okunabilir sanıyorum.


Rutte, NATO’nun değişen yapılanması içinde Türkiye’nin artan önemine ve üslenmesi gereken yeni role ilişkin diğer mesajını ise Aselsan’ı ziyaretinde söylediği "Türkiye bir savunma sanayi devrimi yaşadı.” ifadesinin ardından verdi. Türkiye’nin silah sanayinde son yıllarda gerçekleştirdiği atılımı “devrim” olarak niteleyen ve övgüler düzen Rutte, Rusya, Çin ve İran’la ilgili “büyük tehlikelerle karşı karşıya oldukları”nı ve buna karşı daha fazla ve daha hızlı silah üretmenin önemini vurguladı. Genç mühendislerin silah sanayinde çalışmalarından mutluluk duyduğunu belirten Genel Sekreter, silahlanma harcamalarındaki artıştan duyduğu memnuniyeti ise “NATO'daki siyasi liderlerimiz savunma harcamalarını artırma taahhüdünde bulundular ve şu anda savunma sektörüne gerçekten de daha fazla kaynak aktarılıyor, bu harika bir gelişme.” sözleriyle ifade etti.


NATO Genel Sekreteri’nin Ankara ziyaretindeki sözleri, yeniden yapılanma sancıları çeken kapitalist yeni dünya düzeninde emperyalizmin savaş aygıtı olan NATO’nun hem yeni vizyonu hem de bu vizyon içinde Türkiye’ye biçilen role ilişkin önemli ip uçları vermektedir. Buna göre NATO, Rusya, Çin ve İran’ı en yakın güvenlik tehdidi olarak belirlemektedir. Bu ülkelerle girilecek muhtemel bir savaşta Türkiye, jeostratejik konumu, askeri gücü ve silah üretme potansiyeli nedeniyle “ileri üs bölgesi” -yani sıcak çatışmanın alanı- olarak kullanılacaktır. 


Türkiye’ye biçilen yeni role ilişkin sözlerine Rutte’nin ziyaret ettiği Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanı herhangi bir itirazda bulunmadıkları gibi Rutte’yi destekleyen açıklamalar yapmışlardır. Dolayısıyla Rutte’nin sözlerinin AKP/saray iktidarı tarafından da kabullenildiğini ve Türkiye’nin önümüzdeki süreçte bu yeni role uygun olarak kendisini yapılandıracağını söylemek mümkündür. 


Rutte’nin çizdiği ve iktidarın da onayladığı -ya da en azından karşı çıkmadığı- anlaşılan çerçeveye göre Türkiye, halklarına karşı herhangi bir husumet beslemediği, devletler düzeyinde de büyük çıkar çatışmalarının olmadığı ülkeler ve onların halklarıyla sırf NATO istediği için(!) sıcak bir savaşın odağı olma riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Böylece Türkiye, muhtemel bir savaş durumunda “ileri cephe” konumu nedeniyle dünyanın en büyük savaş gücüne sahip ülkelerin doğrudan hedefi haline gelecektir. Sıcak bir savaş yaşanmasa bile Türkiye üsleneceği yeni rolün yarattığı riskler nedeniyle silahlanmaya daha fazla kaynak ayıracak ve bunun bedelini zaten yoksullukla, sefaletle cebelleşen topluma ödetecektir. Savaşı ve savaşın bedelini ödemek istemeyenlerin sesini kesmek için ise otoriterliğin düzeyi daha da arttırılacaktır.