24 Nisan 2026 Cuma

Sınıfa yabancılaşan sendikalar ve 1 Mayıs

                                 25 Nisan 2026

Bundan 140 yıl önce 1886’nın 1 Mayıs günü Amerikalı işçiler, 12 saati bulan günlük çalışma süresinin 8 saate indirilmesi talebiyle Şikago’da Haymarket Meydanı’nda bir gösteri düzenledi. Beşyüzbin civarında işçinin katıldığı gösteriler, izleyen günlerde de devam etti. 4 Mayıs’ta yapılan gösterilerde kanlı bir provakasyon gerçekleştirildi; işçilerin toplandığı meydanda polislerin de olduğu tarafa bomba atıldı ve yedisi polis oniki kişi öldü. Patlamanın ardından polisin meydana rasgele açtığı ateş sonucunda da çok sayıda işçi hayatını kaybetti. Gösteriyi düzenleyen işçi temsilcileri provakasyondan sorumlu tutuldu ve dört işçi idam edildi.


1889’da Paris’te toplanan II. Enternasyonel’de Fransız bir işçinin önerisiyle 1 Mayıs, “işçi sınıfının uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günü” olarak kabul edildi. 137 yıldan bu yana 1 Mayıs, dünyanın dört bir yanında sömürüye, sefalete karşı emekçileri ortak çıkarlar etrafında buluşturan bir sınıfının mensubu olduklarını ve ancak sınıf bilinciyle hareket ederek bu düzeni değiştirebileceklerini anımsatan bir gün olarak kutlanır. 


Dini, etnik kökeni, milliyeti, cinsiyeti ne olursa olsun emekçilerin aynı sınıfın içinde yer aldıklarını ve tüm ayrışmaları ortadan kaldırarak sınıf perspektifiyle mücadele etmeleri gerektiğini anımsatan 1 Mayıs, burjuvazi ve onun temsilciliğini yapan iktidarlar için hep korkulu bir rüya olmuştur. Bu korku ile 1 Mayıs’ları yasaklamak ya da içini boşaltarak (bahar bayramı ilan etmek vb) anlamsızlaştırmak için ellerinden geleni yapmışlar; bunu başaramadıkları zaman da 1 Mayıs alanlarını kana bulamaktan geri durmamışlardır.


1 Mayıs korkusunun en iyi örneklerinin yaşandığı ülkelerden bir Türkiye’dir. İlk kez II. Meşrutiyet’le oluşan özgürlük ortamında işçiler, İzmir ve Selanik’te 1 Mayıs’ı kutlamıştır. Sonraki yıllarda yasaklanmasına karşın İstanbul ve diğer bazı illerde de 1 Mayıs kutlamaları yapılmıştır. Cumhuriyet’le birlikte 1 Mayıs yasaklı olmaya devam ederken, 1935’te “bahar ve çiçek bayramı” olarak tatil günü ilan edilmiştir.  İlk kitlesel 1 Mayıs, yüzbinlerce işçinin katılımıyla 1976’da Taksim Meydanı’nda gerçekleştirilmiştir. 1976’daki kutlamanın görkeminden korkanlar 1977’de Taksim’de yapılan 1 Mayıs’ı -tıpkı 1896’da Haymarket’te olduğu gibi- kana bulamıştır. 37 işçinin can verdiği bu katliama rağmen 1 Mayıs 1978’de işçiler daha yoğun bir katılımla Taksim’de toplanırken, 1979’da Sıkıyönetim Komutanlığı’nın İstanbul’da izin vermediği 1 Mayıs, 12 Eylül darbesi sonrasında tüm Türkiye’de yasaklanmıştır. 1980’li ve 90’lı yıllarda yasaklara rağmen işçilerin bir araya geldiği 1 Mayıs’ların pek çoğu yine kana bulanmıştır. AKP iktidarının altıncı yılında 2009 yılında 1 Mayıs ”Emek ve Dayanışma Günü” olarak tatil ilan edilirken 2010’da Taksim, 1 Mayıs kutlanmalarına açılmış; 2013’ten itibaren ise Taksim Meydanı’nda 1 Mayıs kutlamaları yine yasaklanmıştır.


2026 yılı 1 Mayıs’ına giderken emekçilerin büyük kısmı en temel gereksinimlerini (beslenme, barınma, sağlık vb) bile karşılayamadıkları bir yoksulluk, yoksunluk içindedir. Çalışma rejiminde işçinin haklarını koruyan yasalar, kurallar hükmünü yitirmiş; AKP/saray rejiminin kolluk güçleri ve yargısını arkasına alan patronlar, emeği sömürmekte sınır tanımamaktadır. Hakkını arayan işçiler devletin şiddet aygıtlarını karşılarında bulurken, mücadele eden sendikacılar tutuklanmaktadır. Ekonomi yönetiminin açıklamaları, İran savaşının önümüzdeki dönemde ekonomide yaratacağı etkilerin ve artan silahlanma harcamalarının faturasının yine emekçi kesimlere çıkarılacağını göstermektedir. Bu da yoksullaşmayı derinleştirirken toplumsal tepkilere karşı rejimin de daha fazla otoriterleşmesini beraberinde getirecektir.


Son derece karanlık olan bu tablo karşısında 1 Mayıs’ta emekçilerden beklenen, uğradıkları haksızlık ve hukuksuzluklarla mücadelede kararlı olduklarını meydanlarda bir araya gelerek göstermeleridir. Ancak uzun yıllardır sendikaların öncülüğünde gerçekleştirilen 1 Mayıs’lar yasak savmaktan öteye geçmemektedir. Bu yıl da sendikalar farklı alanlarda farklı taleplerle 1 Mayıs’a hazırlanmaktadır. Farklı alanlar ve farklı taleplerle 1 Mayıs’a giderek sınıf içinde ayrışma yaratmaları sendikal yapıların sınıf perspektiflerini kaybetmiş ve sınıfa yabancılaşmış olmalarının da en açık göstergesidir. Tek gösterge bu değildir elbette. Örneğin aylardır ücretlerini alamadıkları için Eskişehir’den Ankara’ya yürüyen, gözaltına alınan Doruk Madencilik işçileriyle, 40 gündür tutuklu olan BİRTEK-SEN Başkanı Mehmet Türkmen’le ve direnişte olan diğer emekçilerle dayanışma içinde olup olmadıkları da sendikaların sınıfsal tutumunu ortaya koyması bakımından önemlidir.


Sendikacılığı üyeleri için toplu iş sözleşmesi yapmaktan ibaret gören, sermaye ve devletle uzlaşı içinde sınıf mücadelesini manipüle eden anlayışlar, 1 Mayıs’lara tarihsel anlamını kaybettirmeye ve egemenler için korkulacak bir gün olmaktan çıkarmaya çalışmaktadır. İşçi sınıfı, içinde bulunduğu karanlık tablodan kurtulmak ve 1 Mayıs’ları tekrar burjuvazinin korkulu rüyası haline getirmek için sendikaları sorgulamak ve mücadelesini sınıfa yabancılaşmış sendikalara karşı da yükseltmek durumundadır.       



  




  


17 Nisan 2026 Cuma

Sosyal yıkım derinleştikçe otoriterleşme artıyor!

18 Nisan 2026

Ücretleri ve sosyal harcamaları baskı altına alarak enflasyonu düşürmeyi hedefleyen hükümetin ekonomi programı işe yaramadı. OECD ve Avrupa ülkeleri içinde Türkiye, -TÜİK’in gerçek fiyat artışlarını düşük gösterme gayretlerine rağmen- hala enflasyonun en yüksek olduğu ülke. Özellikle gıda, barınma, enerji, sağlık gibi temel tüketim mal ve hizmetlerinde engellenemeyen fiyat artışları ekonomik krizi daha önce eşi benzeri görülmemiş bir sosyal yıkıma dönüştürüyor.  


Sadece bugün uygulanan -Bakan Şimşek’in adıyla anılan- program değil, iktidarda olduğu uzun yıllar boyunca AKP’nin izlediği istihdamı daraltan, yoksulluğu geniş kesimlere yayarak gelir ve servet eşitsizliğini arttıran politikaların sonucu olarak, nüfusun önemli bir kesimi yeterli ve sağlıklı beslenme, güvenli koşullarda barınma, eğitim ve sağlık hizmetlerine ulaşabilme olanaklarından yoksun. Yalnız işsizler ya da emek piyasasının en altındaki dezavantajlı kesimler değil, mavi yakalısından beyaz yakalısına, eğitimlisinden eğitimsizine, işçisinden memuruna, asgari ücretlisinden ücreti toplu sözleşmeyle belirlenenen sendikalısına kadar ücretli emekçilerin ve emeklilerin çok büyük bölümü temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaz durumda. Kendi hesabına çalışan çiftçinin, küçük üreticinin, esnafın durumunun da farklı olduğu söylenemez.


Bu karanlık tablodan daha vahim olan ise küresel üretim zincirini ve dolayısıyla dünya ekonomisini sarsan İran savaşının yarattığı etkinin henüz tüm boyutlarıyla bu tabloya yansımamış olması. İran-ABD görüşmeleri olumlu sonuçlanıp, savaş bugün sona erse bile enerji ve hammadde tedarikinde dünyanın can damarı olan İran ve körfez ülkelerindeki tesislerde oluşan tahribatın etkisi uzun yıllar sürecek. Sadece petrol ya da doğalgaz değil ilaç gübre, poliüretan başta olmak üzere hammadde olarak kullanılan ürünlerin arzında da son derece ciddi sorunlar yaşanacak ve artan fiyatlar kaçınılmaz olarak dünyanın bütününde ekonominin daralmasına ve enflasyonist baskıya neden olacak. Tüm bunların üzerine bir de savaşın finans piyasalarında yaratacağı olumsuzluklar eklenince özellikle temel ihtiyaç maddelerinde dışa bağımlı, güçlü finansal yapıya sahip olmayan ülkelerde ekonomik ve sosyal krizin daha da derinleşeceği öngörülebilir. 


Türkiye, uyguladığı politikaların sonucu olarak enerji ve hammaddenin yanı sıra etten yumurtaya, buğdaydan nohuta kadar birçok gıda ürününde ve diğer temel tüketim maddelerinde dışa bağımlı vaziyette. Öte yandan parasının değerini koruyabilmek için sürekli altın ve dolar rezervlerini satmak durumunda kaldığı; devasa dış borç ve faiz ödemeleriyle beraber cari açık sarmalında kapılmış, finansal yapısı son derece kırılgan bir ülke. Bu nedenle savaşın şimdiye kadar yarattığı tahribatın bile ekonomik ve sosyal etkilerinin Türkiye’deki mevcut durumu çok daha kötüleştireceğini kestirmek zor değil.    


Peki bu karanlık tablo karşısında Türkiye’de ülkeyi yöneten muktedirler ne yapıyor? diye sorarsanız; deprem, darbe girişimi vb dönemlerde olduğu gibi “krizi fırsata çevirip”, iktidarlarını korumanın peşinde olduklarını söyleyebiliriz. Henüz işitmedik belki ama bu savaşı da benzeri durumlarda olduğu gibi “Allahın hikmeti” olarak değerlendirirlerse şaşırmamak gerekir. Zaten Bakan Şimşek, şimdiden ekonomideki çöküşü savaşa bağladı bile. Bundan sonra da AKP’nin sosyal yıkımı derinleştirecek politikalarını ve buna karşı oluşacak toplumsal tepkileri bastırmak için artıracağı otoriterliği de yine savaş koşullarıyla gerekçelendireceğini tahmin edebiliyoruz.


Ekonomik ve sosyal sorunların üzerini örtmek ve tepkileri engellemek için AKP iktidarı, zaten uzunca bir süredir muhalefet partileri ve toplumsal haraketleri baskı altına almak için elinden geleni ardına koymuyor. CHP’li belediyelere yönelik operasyonların, sendikacı, çevre aktivisti ve gazeteci tutuklamalarının giderek yoğunlaşmasını da bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor. Sosyal yıkımın daha da derinleşmesiyle birlikte önümüzdeki günlerde otoriterleşmenin ve beraberinde baskıların artarak devam edeceğini öngörmek mümkündür. 


Önümüzdeki dönemde otoriterleşme bağlamında bir başka şeyi daha öngörebilmek mümkündür ki o da sosyal yıkıma karşı toplumdan gelecek tepkiler yükseldikçe devletin “fabrika ayarlarına” dönerek “Kürt düşmanlığı üzerinden milliyetçiliği köpürtme” kartının yine devreye sokulabileceğidir. Özellikle Kürt sorununun çözümü konusunda demokratik adımların atılmasına yönelik talepler arttıkça ve DEM Parti’yi hukuksuzluklarına, yarattığı ekonomik-sosyal yıkıma ortak etme girişimi karşılık bulmadığı durumda iktidarın -daha önce de yaptığı gibi- müzakerelere son vererek Kürtlere yönelik baskı politikalarına geri dönmesi hiç de gözardı edilebilecek bir olasılık değildir. Dolayısıyla önümüzdeki süreçte toplumsal muhalefetin barış, demokrasi ve hak mücadelesi verirken tüm bu olasılıkları dikkate alması gerekir! 


6 Nisan 2026 Pazartesi

Haklar, ancak kazanıldıkları yol ve yöntemlerle korunabilir!

                                                5 Nisan 2026
 Evrensel Pazar Eki

Kapitalizm, bir üretim sisteminin adı olmakla beraber tüm toplumsal ilişkileri ve bu ilişkileri düzenleyen kurumları da egemen sınıfın ihtiyaçları doğrultusunda belirler. Bu bağlamda kapitalizmin varlık koşulu olan sermaye birikimi, esas olarak emek sömürüsüyle başlar ve burada oluşan sınıfsal güç dengesi toplumsal alanın tümüne yansır. Bu nedenle sınıf mücadeleleri tarihsel olarak patronların üretim sürecindeki tahakkümüne ve emek sömürüsüne karşı bir başkaldırı olarak başlamışsa da bununla sınırlı kalmamıştır. İlk olarak 1830’larda İngiltere’de başlayan ve işçi sınıfı tarihinde önemli bir yere sahip olan Chartist Hareket, emekçilerin çalışma düzeni ve sosyal haklarının yanı sıra -sadece mülk sahiplerinin kullanabildiği- siyasal hakların toplumun tüm kesimlerinin eşit biçimde kullanabildiği bir hak olarak kabul edilmesini de sınıf mücadelesinin konusu haline getirmiştir.


Siyasal haklar ve işçi sınıfı
Ekonomi ve siyaset ayrımının bir aldatmacadan ibaret olduğunu ortaya koyan ve sendikaların üretim sürecinde sınıf partilerinin ise toplumun tüm alanlarında bir bütünlük içinde mücadele etmeleri gerektiği vurgusunu yapan bilimsel sosyalizmle birlikte siyasal hakların sınıf mücadelesindeki önemi daha da artmıştır. Bilimsel sosyalizmi benimseyen işçi sınıfı hareketinin büyük bir güç haline geldiği 19. yüzyılın ikinci yarısında işçi sınıfı önemli kazanımlar elde etmeye başlamıştır. Bu kazanımlar içinde çalışma koşullarının iyileştirilmesi, sosyal hakların tanınması ve sendikal hak ve özgürlüklerin tanınmasının yanı sıra siyasal haklar da vardır.

Sendikal haklar, emekçilerin sendikalar aracılığıyla bir arada hareket ettiği ve toplu sözleşmeler yoluyla üretim sürecinde söz sahibi olmasını sağlarken; siyasal haklar, emekçiler de dahil olmak üzere tüm yurttaşların eşit oy hakkını elde etmesini ve işçi sınıfının kendi partilerini kurarak siyasal sistem içinde yer almasını içermektedir. Dolayısıyla bugün “halk iradesi”nin esası olarak kabul edilen seçme-seçilme ve parti kurma gibi siyasal hakların tüm toplum kesimleri tarafından kullanılabilmesinin işçi sınıfı mücadelesinin bir sonucu olduğunu unutmamak gerekir!

Burjuvazinin tahakkümü
Burjuvazi ve onun siyasi temsilcileri, işçi sınıfının mücadelelerinin sonucunda iki temel mücadele aracı olan sendika ve sınıf partilerini tanımak zorunda kalırken aynı zamanda bu mücadele araçlarını kontrol altında tutmayı da ihmal etmemiştir. Çıkardıkları yasalarla gerek sendikal gerekse siyasal mücadelenin önünde türlü tuzaklar kurarak iş yerlerinde ve toplumda tahakkümlerini sürdürmek istemişlerdir.

Türkiye’de de cumhuriyetin kuruluşundan bu yana devletin sendikal ve siyasal haklara yaklaşımında yasaklama ya da denetim altına alma düşüncesi esas olmuştur. Bu nedenle işçi hareketlerinin ve toplumsal muhalefetin yükseldiği kimi dönemler dışında sendikal ve siyasi yaşamı düzenleyen yasalarda demokrasinin izlerine rastlamak pek mümkün değildir.

Örneğin yasalarda sendikaların kuruluşu ve faaliyetleri düzenlenirken emekçilerin üretim sürecinde aktif özne haline getiren örgütlenme özgürlüğü, toplu sözleşme ve grev hakkı sınırlanmıştır. Bunun sonucu olarak da bürokratikleşmiş, sınıfa yabancılaşmış bir hale bürünen sendikal yapılar, patronun ve siyasi iktidarın güdümüne kolayca girebilir duruma gelmiştir. Buna direnerek sınıf mücadelesini yürütmeye çalışan sendikalar ise devletin baskı aygıtlarının hedefi olmaktadır. Siyaset alanında da işçi sınıfı ve sosyalizm perspektifine sahip partiler başta olmak üzere egemenlerin kendisine tehdit olarak algıladığı siyasi yapılar yasaklanmış ya da seçim sisteminde siyasi temsiliyetlerini kısıtlayacak düzenlemelere gidilmiştir.

Halk iradesi yok sayılıyor
15 Temmuz darbe girişimi bahanesiyle ilan edilen OHAL ve sonrasında inşa edilen AKP/Saray rejiminin sendikal ve siyasal haklar üzerindeki kısıtlayıcılığı ve baskısı cumhuriyetin önceki dönemlerine göre çok daha yoğunlaşmıştır. Özellikle siyasallaşan yargı vasıtasıyla yürütülen ve kimi zaman rejimle birlikte hareket eden sendikaların da katkı verdiği baskıların sendikal alandaki en açık örneği, hakları için örgütlenmeye ve mücadele etmeye çalışan emekçilerin doğrudan devletin kolluk güçleri tarafından engellenmesidir. Bunun yanı sıra ücretlerin enflasyon karşısında her geçen gün daha fazla erimesine rağmen iş birlikçi sendikalar, işçilerin haklarını korumak yerine grev yasakları da vesile edilerek işçinin taleplerini baskı altına alan bir tavır izlemektedir.

AKP/Saray rejiminin siyaset alanına en önemli müdahalesi hiç kuşkusuz halk iradesini yok saymasıdır. Bu bağlamda muhalefet partilerinden seçilmiş milletvekilleri, belediye başkanları tutuklanırken belediyelere kayyım atanarak ya da iktidar partisinden kişiler bu mevkilere getirilerek halkın iradesine ket vurulmaktadır. Bunun son örneği Bursa’da yaşanmaktadır. Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey’in evi basılarak gözaltına alınmasıdır.

Emekçilerin yoğun olduğu Bursa, rejimin emekçilere ve sendikalara yönelik baskılarının da en yoğun hissedildiği kentlerin başında gelmektedir. Emek verdikleri fabrikalarda, atölyelerde ve diğer iş yerlerinde iradeleri tanınmayan Bursalı emekçilerin şimdi de seçtikleri belediye başkanı tutuklanmak ve görevinden uzaklaştırılmak istenmektedir.

Haklar, ancak kazanıldıkları yol ve yöntemlerle korunabilir! İşçi sınıfı, sendikal ve siyasal haklarını sınıf perspektifiyle gerçekleştirdiği mücadelelerle elde etmiştir. Bu hakların ellerinden alınmasını engellemek için yapılması gereken de yine sınıf perspektifiyle yürütecekleri mücadeledir. Otoriter rejimlerin ve işçiye yabancılaşmış, yandaş sendikaların tahakkümünü kırmanın başka yolu yoktur!

3 Nisan 2026 Cuma

“Sürekli savaş örgütü” NATO

                              4 Nisan 2026

ABD ve İsrail’in İran’a saldırılarıyla başlayan savaş beşinci haftayı geride bırakırken en ileri teknolojinin kullanıldığı silahlarla doğrudan yaşam alanları, enerji ve içme suyu tesisleri hedef alınıyor. Birçoğu  NATO üyesi olan Avrupa ülkeleri bu savaşta -açık ya da örtük olarak- ABD ve İsrail’in yanında yer almak istemediklerini bildiriyor. Bunun nedeni uluslararası hukukun ve insan haklarının ihlal edilmesi değil elbette. Zira bu ülkeler hak, hukuk aramaksızın dünyanın diğer birçok bölgesinde ABD’nin öncülüğünde gerçekleştirilen savaşlara “kendilerine de bir pay düşer” beklentisiyle destek olmuşlardı. Gazze’de yıllardır soykırım gerçekleştiren İsrail’e kucak açıp, İsrail’i eleştirenleri antisemitist ilan edip en sert biçimde bastırlarken de hak, hukuk gibi bir dertleri yoktu. Ama bu defa kazananın ABD olacağından emin olamadıklarından olsa gerek kaybeden tarafta olma riskine girmek istemediler (Bildiğimiz kadarıyla, Türkiye de ABD’nin savaşa katılma teklifine olumlu yanıt vermeyen NATO üyeleri arasında. Ancak son günlerde boğazların kontrolü de dahil olmak üzere Türkiye topraklarında NATO’ya yeni alanlar açan faaliyetlerin giderek arttığını da gözden kaçırmamak ve ayrıca değerlendirmek gerekiyor).


Avrupa’nın önde gelen ülkelerinin savaşa katılmayı reddetmesiyle planları bozulan ve “öfkeden küplere binen” Trump, her konuda olduğu gibi çelişki dolu açıklamalarla bu ülkeleri tehdit etti. Bu bağlamda Trump, bir taraftan “ABD’yi NATO üyeliğinden çekme” tehdididini orta atarken diğer taraftan “savunma harcamaları GSYİH’nın yüzde 5’inin altında kalan ülkelerin NATO’nun kararlarına katılamayacakları tehdidini savurdu. Birbiriyle çelişen bu iki tehditten ABD’nin soğuk savaş döneminden bu yana hegemonyasının önemli bir unsuru olan NATO’dan vazgeçmesinin ABD müesses nizamının kabul edebileceği bir hamle olması son derece zor, hele de Çin’le arasındaki hegemonya mücadelesinin kızıştığı bir dönemde… 


Buna karşılık savunma harcamalarının arttırılmasını içeren diğer tehdidin ise Trump’ın tüccar kişiliği ve uluslararası silah tekellerinin çıkarlarıyla uyuştuğu düşünüldüğünde  daha gerçekçi olduğunu söylemek mümkün. Bu arada şunu da anımsatmak gerekiyor: 2025’te Lahey’de yapılan NATO zirvesinde üyelerin silahlanma harcamalarının yüzde 2’den yüzde 5’e çıkarılması yeni hedef olarak belirlenmişti zaten. Ancak bunun için bir tarihlendirme yapılmamış ve buna uymayanların karar süreçlerinden dışlanması gibi zorlama içeren bir niyet ortaya konmamıştı.


NATO verilerine göre Polonya, Letonya, Estonya ve Yunanistan dışındaki Avrupa ülkelerinin silahlanma harcaması GSYİH’nin yüzde 3’ünden altındayken ülkelerin büyük çoğunluğunda bu oran yüzde 2 civarında (Türkiye’de bu oran 2025’te yüzde 2,33 olarak gerçekleşirken 2026 bütçesinde 2028’e kadar yüzde 3,2’ye çıkarılması öngörülüyor.). Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI)’nin 9 Mart 2026’da açıkladığı raporda ülkelerin çoğunda silahlanma harcamaları yüzde 2 civarında olmasına rağmen geçtiğimiz beş yılda silah ithalatında büyük artış olduğu görülüyor. 2021-2025 döneminde Avrupa ülkelerinin silah ithalatı 2016-2020 yıllarını kapsayan bir önceki beş yıla göre üç kattan fazla artmış. Küresel silah ticaret akışının yaklaşık yüzde 10 artmasına neden olan Avrupa'daki talep artışının en önemli nedeni kuşkusuz Ukrayna savaşıyla birlikte Rusya’ya yönelik tehdit algısı. Avrupa ülkelerinin devasa bütçeler ayırarak ithal ettiği silahların yüzde 58’i ABD’den satın alınmış. 2021-2025 döneminde dünyanın en büyük silah tedarikçisi olan ABD’nin Avrupa ülkelerine gerçekleştirdiği silah ihracatındaki payı yüzde 217 artarken, toplam silah ihracatı yüzde 27 artmış (https://www.sipri.org/media/press-release/2026/global-arms-flows-jump-nearly-10-cent-european-demand-soars). 


Tüm bu verilerden anlaşılan o ki özellikle geçtiğimiz beş yılda NATO üyesi Avrupa ülkeleri, ABD menşeli silah tekelleri için kârlı bir pazar haline gelmiş. İran savaşında istediğini bulamayan Trump da NATO üzerinden bu kârlı pazarla birlikte silah sanayinde sermaye birikimini büyütmek ve savaşın maliyetini bir nebze de olsa üzerinden atmak istiyor. Sermayenin çıkarlarını temsil eden Trump’ın emperyalist bir “sürekli savaş örgütü” olan NATO’nun çatısı altında yer almayı tercih eden ülkelerin yönetimlerine yönelik bu dayatmasının kendi içinde tutarlı olduğu söylenebilir. 


Ancak şunu da unutmamak gerekiyor: Kurulduğundan bu yana NATO’nun varlığının bedeli savaşlarla, darbelerle, şiddetle, yoksullukla, sefaletle halklara ödetiliyor. Bugün Trump’ın silah tekellerine daha fazla para kazandırmak için oynadığı oyun bu gerçeği bir kez daha gösteriyor. Yeni savaşlara zemin hazırlayan silahlanma harcamalarının sosyal harcamalardan, ücretlerden kesilecek kaynaklarla ve yeni vergilerle 2,5 kat artırılması tüm dünya halklarına yönelik bir saldırıdır ve bu saldırı ancak NATO’ya karşı enternasyonel bir mücadele ile durdurulabilir.