13 Şubat 2026 Cuma

Emekçileri sefalete sürükleyen kumpas!

                                14 Şubat 2026


Siyasi iktidar, devletin kurumlarını da kullanarak toplumun en geniş kesimini oluşturan ücretlilere ve emeklilere açıkça kumpas (tuzak) kuruyor*. Nasıl mı?


Bilindiği gibi her yılın Aralık ayında bir sonraki yıl için geçerli olacak asgari ücret belirlenir; gelen yılın Ocak ayında da kamu çalışanlarının ücretleri ile emeklilerin aylıkları düzenlenir. Gerek asgari ücretin belirlenmesinde gerekse kamu çalışanları ile emeklilerin ücretleri ve aylıklarının belirlenmesinde dikkate alınan temel kriter, bitmekte olan yılın enflasyonu ile içine girilen yıl için öngörülen/hedeflenen enflasyon oranıdır. Hükümet, ücretleri belirlerken (Belirlenen bu ücret seviyesi özel sektördeki ücretler için de yönlendirici olur.) gerçekleşen enflasyon oranı için TÜİK’in verilerini; gelecek yılın öngörülen/hedeflenen enflasyon oranı için ise Merkez Bankası (MB)’nın bu konudaki açıklamasını dikkate alır. 


Toplumun önemli bir kesiminin de malumu olduğu üzere, TÜİK’in enflasyon verileri çarşı pazardaki gerçek fiyat artışlarını yansıtmak yerine hükümetin uyguladığı ekonomi programı başarılı göstermeye ve onun hedeflerini desteklemeye endekslenmiştir. Örneğin TÜİK, 2025 için yıllık enflasyonu yüzde 30.9 olarak açıklarken çarşı pazardaki gerçek fiyat artışlarına daha yakın olan Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG)’ın açıkladığı oran ise TÜİK’ten yaklaşık yüzde 26 daha yüksektir (yüzde 56.1). 


TÜİK verilerinin -siyasi iktidarın taleplerine uygun olarak- gerçeklerden uzak olduğu ve bilinçli olarak çarpıtıldığı 2025 Kasım ve Aralık veriyle bir kez daha ortaya çıktı. TÜİK 2025’te aylık ortalama yüzde 2.5-3 aralığında açıkladığı enflasyon oranını Kasım’da 0.87’ye Aralık’ta ise 0.89’a düşürdü. Ama ne hikmetse(!) 2026’nın ilk ayında açıklanan veri yüzde 4,84’e zıplayıverdi. Benzer bir durum geçtiğimiz yıllar için de geçerli; örneğin 2024 Aralık ayında yüzde 1 olan enflasyon 2025 Ocak ayında -bu yıl olduğu gibi yaklaşık 5 kat artarak- yüzde 5’e çıkmış. Burada marifet sadece TÜİK’te değil tabi, hükümet kontrolünde olan (akaryakıt, doğalgaz, elektrik gibi) mal ve hizmetlere yapılacak zamların yaratacağı -enflasyonun ücret artışlarını etkilememesi için- ertelenmiş olmasının da bu duruma yansıdığını belirtmek gerekir.


Ücret düzenlemeleri yapılırken verileri dikkate alınan diğer kurum olan MB’nın enflasyon öngörüleri/hedefleri de en az TÜİK’in verileri kadar tartışma götürür. Zira Orta Vadeli Program (OVP)’ye göre asgari ücretin hedef enflasyona göre belirlenmesine karar verilmesinden sonra MB, 2024 Aralık ayında 2025 sonu için enflasyon hedefini yüzde 21 olarak belirledi ve 2025 yılı için asgari ücret de bu hedef üzerinden tespit edildi. Ama gelin görün ki aradan bir ay bile geçmeden 2025 Ocak ayının sonlarında MB enflasyon hedefini yüzde 29’a yükseltti. Benzer bir durum bu yıl da yaşandı. Asgari ücretin belirlendiği Aralık ayında 2026 sonu için enflasyonu yüzde 13-19 aralığında belirleyen MB, geçtiğimiz günlerde bu hedefi yüzde 15-21 aralığına yükseltti.  


TÜİK’in de MB’nin de enerji vb mal ve hizmetlerin fiyatlarını belirleyen ve yanı sıra hakkını arayan emekçilerin karşısına dikilen yargı ve kolluk başta olmak üzere diğer kamu kurumlarının da tüm harcamaları -büyük kısmı emekçilerden alınan- vergilerle karşılanır. İşte bu kurumlar, otoriterliği her geçen gün artan AKP/saray iktidarını daim kılmak için gerçekleri çarpıtarak ve hak mücadelelerini engelleyerek toplumun kahir ekseriyetini oluşturan emekçi kesimleri açlığa, yoksulluğa, sefalete sürükleyen bir kumpasın aracı olmaktadır.      


Yurttaşlarına kumpas kuran, hak mücadelelerine engel olan kurumların otokrasiyi güçlendirirken kendilerini ve beraberlerinde devleti tüm kurumlarıyla birlikte içten içe çürüttüklerini de anımsatmak gerekir. Otoriter rejimlerde toplumun genel çıkarlarına hizmet etmesi beklenen kurumların toplumun genel çıkarlarına rağmen -sonuçlarının ne olacağına aldırış etmeden- otokratik iktidarın bekâsına hizmet etmeleri beklenmedik bir durum değildir. 


Burada üzerinde düşünülmesi gereken asıl sorun, toplumun -elbette özellikle işçi sınıfının- kendisini açlığa sefalete sürükleyecek kadar pervasızlaşan iktidarların ortaya çıkmasına ve varlığını sürdürmesine olanak sağlayan koşulların oluşmasına nasıl müsaade ettiğidir. Bu sorunun yanıtını vermeden ve bunun gereğini yapmadan egemenlerin hilelerinden, kumpaslarından kurutulmanın ne kadar olanaklı olabileceğinin yanıtını bulmak da mümkün olmayacaktır.


(*) Kumpas kurmak: Birisine karşı, onu güç duruma düşürecek gizli bir düzen, tuzak hazırlamak.


6 Şubat 2026 Cuma

Epstein belgeleri, Trump’ın ahlâkı ve zamanın ruhu!

                                  7 Şubat 2026

Epstein belgeleri, ABD egemenliği altında işleyen kapitalist sistemin siyasetçisiyle, burjuvazisiyle ve bunların hizmetinde olanların (aktris, akademisyen vs) insanlık onuru ve haysiyetiyle açıklanamayacak iğrenç bir çarkı nasıl işlettiklerini gözler önüne serdi. Açıklanan belgeler sayesinde, Trump’ın ve önceki bazı ABD başkanlarının da odağında yer aldığı bu çark etrafında oluşan bir ilişki ağı üzerinden dünyanın nasıl yönetildiğini tüm açıklığıyla görmüş olduk.


Epstein belgeleriyle ortaya saçılan rezalet akıllara Trump’ın Venezuella başkanı Maduro’yu kaçırıp ABD’ye getirmesi ve Venezuella’nın doğal kaynaklarına el koyduğunu ilan etmesi hadisesinin ardından söylediği “başkan olarak yetkilerini sınırlandırabilecek şeyin ‘kendi ahlâk anlayışı’ olduğu, uluslararası hukukun, anayasa ya da mahkemelerin kendisini bağlamadığı” sözlerini getirdi.


Trump’ın bu sözleri, kendi kişiliği üzerinden -belirleyici aktör konumunda olduğu- sistemin hangi anlayışla yönetildiğini ifade ediyor; önceki başkanların da bu çarkın içinde yer alması, hukuk tanımayan bu anlayışın sadece Trump döneminin değil; önceki dönemlerin de ruhunu yansıttığını gösteriyordu. Trump’ın önceki başkanlardan farkı, bu anlayışı daha fütursuzca yani gelecek tepkilere aldırış etmeyen bir özgüvenle ifade etmesiydi. Bu ise elbette Trump’ın daha dürüst, açık sözlü vs olmasından değil, buna karşı çıkacak bir gücün olmadığı inancından kaynaklanıyordu. Dolayısıyla Epstein belgelerindeki çocukların kaçırılıp, tacize, tecavüze maruz bırakılmasına kadar uzanan ve insanlık suçuna varan iğrençliklerin baş aktörlerinden biri olan Trump’ın ve onunla birlikte dünyanın gidişatını belirleyen kapitalist sistemin “ahlâk anlayışı”nı ortaya koyuyordu.  


Belgelere göre tüm iğrençliğin merkezi Epstein adasıydı ve burada kurulan ilişki ağı sayesinde tüm dünyaya yayılıyor; Trump’ın Epstein belgelerinde karşılığını bulan “ahlâk anlayışı” bütün dünyayı sarıp sarmalıyordu. Bu anlayış, Epstein’in ve adada kurulan düzenin fiilen ortadan kalkmasıyla sona ermedi; aksine günümüz kapitalizminin belirleyici karakteri; tabiri caizse “zamanın ruhu*” haline geldi. 


Egemenler, muktedir oldukları her alanı, Epstein belgelerinden yansıyan “ahlâk anlayışı” çerçevesinde düzenlemeye çalıştı. Trump’ın “üzerine lüks turizm ve ticaret merkezi kurulacak bir arsa” olarak gördüğü Gazze’de onbinlerce insanın katledilip, milyonlarcasının göçe zorlanması ve dünyanın buna sessiz kalması söz konusu “ahlâk anlayışı”nın en yakın ve en çapıcı örneğidir. Suriye’nin başına ABD tarafından eli kanlı bir cihatçının geçirilmesine; Dürzilere, Alevilere yönelik katliamlara ve en son Kobane’de Kürtlerin günlerdir kuşatma altında tutulmasına rağmen bu cihatçı anlayışın -dünyanın “medeni” ülkelerinden oluştuğu düşünülen AB tarafından bile- el üstünde tutulması ve benzeriyle örnekler çoğaltılabilir.


Zamanın ruhu haline gelen “ahlâk anlayışı” sadece uluslararası alanda değil, ABD ve onunla ilişkilenen diğer ülkelerin iktidarları tarafından da kendi egemenlik alanlarında benimsenmekte ve uygulamaktadır. Türkiye’den de bir kaç örnek vermek gerekirse, cemaat yurtlarında çocukların tacize uğraması ve iktidar milletvekillerinin bu rezaletin faillerinin soruşturulmasını bile engellemesi veya 6 Şubat depremlerinde Kızılay çadırlarının depremzedelere parayla satılması da bu “ahlâk anlayışı”nın sonucu değil midir?  Ya da gerçek fiyat artışlarının TÜİK vasıtasıyla gizlenip, milyonlarca emekçinin, emeklinin açlık sınırının altında bir ücrete mahkûm edilmesini; Şık Makas’ta Migros depolarında vb birçok işyerinde hakkını arayan işçilerin kolluk güçleri tarafından engellenmesinin ardındaki “ahlâk anlayışı”nı farklı değerlendirmek mümkün müdür?


Yüzyıllar süren mücadelelerle elde edilmiş insanlık değerlerini ortadan kaldıran ve Rosa Luxemburg’un müthiş bir öngörüyle tespit ettiği “Ya sosyalizm ya barbarlık” sözünde geçen “barbarlığı” fersah fersah aşan bir vahşet dönemindeyiz. Bu vahşet, distopik bir film izler gibi izlenemez! Zira bizler hangi kimlikle hangi coğrafyada yaşıyor olursak olalım bir biçimde bu vahşetten payımızı alıyoruz.


Unutmamak gerekiyor ki muktedirlere bu iğrenç, insanlık dışı çarkı umarsızca döndürmeleri için cesaret veren, toplumsal mücadelelerin baskı altına alınarak halkların pasifize edilmiş olmasıdır. Zamanın ruhunu Trumpgiller ve Epstein benzeri rezillik çarklarının değil, demokrasi, hak, hukuk, özgürlükler kısaca insanlık değerleriyle belirlemesini istiyorsak Rosa Luxemburg’a kulak vermeli ve bunun için mücadele etmeliyiz!



(*)Zamanın ruhu, bir döneme hâkim olan düşünme ve hissetme tarzını, zihniyeti anlatır.


30 Ocak 2026 Cuma

Özel’in açıklamaları ve CHP’nin siyaseti üzerine…

31 Ocak 2026

CHP lideri Özgür Özel, partisinin Bağcılar mitinginde CHP’den alışık olmadığımız bir çıkış yaptı ve direnişteki Migros ile Yemeksepeti işçilerine şu sözlerle destek verdi: "Migros aklını başına toplasın. Bu işçiler zam istiyor, güvence istiyor. Birileri o işçileri ezmeye çalışıyor. Buradan Migros’a sesleniyorum: Karıncanın kardeşi var! Yemeksepeti kuryelere zulmediyor, emeklerini sömürüyor, işçilerin mücadelesini görmezden geliyor. Son ihtarda bulunuyorum Yemeksepeti; ya anlaş ya karşında bizi bulursun!”.


70’li yılları bir yana bırakırsak, CHP’nin direnişteki işçilere -işverenlere karşı tehditkar bir dil de kullanarak- böylesine açıktan destek verdiğine ilk kez tanık oluyoruz. CHP yöneticilerinin daha önceleri işçilerin haklarını savunan birtakım açıklamaları olsa da bunlar yasak savmaktan öteye geçmemiş; işçileri savunan açıklamalarda bulunulmuşlarsa bile işverenleri karşısına alacak cümleler kurmaktan kaçınmışlardı. Emekçilere ve onların haklarına mesafeli olan tutumuna karşılık olarak emekçiler de CHP’den uzak durmuş, seçimlerde CHP’ye en az destek veren toplum kesimlerinin başında gelmişti.


Emekçilerin açlık ve yoksullukla karşı karşıya getirildiği, işçilerin haklarının yok sayıldığı, sendikal hak ve özgürlüklerinin darbe dönemlerini aratmayacak ölçüde baskı altına alındığı bir süreçte ana muhalefet partisinin emekçilerin haklarını böylesi bir tonda dile getirmesi, elbette olumludur. Ancak amiyane tabirle, “Lafla peynir gemisi yürümez!”. Ana muhalefet partisinin işçilerin, emekçilerin haklarını miting meydanlarında dillendirmenin ötesine geçip bu durumun değişmesi için somut, inandırıcı politikalar ortaya koyması gerekir. 


Bugün emekçilerin sorunlarının temeli, Türkiye’de 24 Ocak kararlarıyla birlikte 46 yıldır uygulanan neoliberal politikalar ve bu politikalara uygulama alanı açmak üzere, işçi sınıfını ve toplumsal muhalefeti baskı altına almayı amaçlayan “otoriter yönetim biçimi"dir. Ana muhalefet partisi işçilerin haklarını savunma iddiasında samimiyse önce neoliberal politikaları savunmaktan vazgeçmelidir! Zira CHP, özellikle -daha sonra milletvekili de yaptığı- Kemal Derviş tarafından hazırlanan ve 23 yıldır AKP tarafından uygulanan neoliberal yapısal uyum programına karşı herhangi bir alternatif ortaya koy(a)madığı gibi yaptığı muhalefet, “neoliberal politikaların iyi uygulanmadığı, kendilerinin daha iyi uygulayacağı” iddiasından öteye geç(e)memiştir. Bu nedenle yaşam maliyetini yükselten, emekçi kesimlerin belini büken -eğitim, sağlık başta olmak üzere- kamu hizmetlerinin piyasalaşması, özelleştirmeler, sermayeye kaynak aktarmaya dayanan maliye politikaları ve emeğin sınırsız sömürüsüne olanak sağlayan esnek ve güvencesiz çalışma rejiminin neden olduğu sömürüyü ve sefaleti kendine dert edinmemiştir. Ana muhalefet partisi olarak CHP bu anlayışı nedeniyle iktidara gelemediği gibi, halkı neoliberal politikalara ve onun icracısı AKP’ye mecbur bırakmıştır!  


Toplumun geniş kesimlerini sefalete sürükleyen ve CHP’nin alternatifini ortaya koyamadığı (hatta savunduğu) bu politikaların; demokrasinin, hukukun işler olduğu koşullarda uygulanabilmesi olanaksızdır. AKP’nin tüm hukuksuz, anti demokratik uygulamalarına -AB başta olmak üzere- uluslararası alandan tepki gelmemesinin de kapitalizmin uluslararası kurumları ile yerli ve yabancı sermayenin inşa edilen otokratik rejimi desteklemesinin de nedeni budur. Bu bağlamda neoliberalizme karşı alternatif politikaların ortaya konulabilmesi, sadece emekçiler için değil belediyelerine kayyum atanan, belediye başkanları hapsedilen, genel merkezine yargı operasyonları düzenlenen CHP başta olmak üzere hukuksuzlukla, anti demokratik uygulamalarla karşı karşıya olan tüm kesimler için de son derece önemlidir. 


Özgür Özel sadece emekçilerin hakları konusunda değil örneğin Kürt sorununun demokratik çözümü vb konularda da CHP’nin ezberlerini bozacak açıklamalar yapmaktadır. Ancak CHP Genel Başkanı’nın açıklamalarının parti politikalarıyla ne ölçüde örtüştüğü ya da görüşlerinin parti politikalarına ne ölçüde yansıdığı oldukça muğlaktır. Örneğin geçtiğimiz Kasım ayında yapılan tüzük kurultayında alınan kararlar ve belirlenen gölge kabinede ekonomi politikalarına yön vermekle görevlendirilen isimlere bakıldığında, Özel’in açıklamaları ile çelişkiler içerdiği söylenebilir. Aynı muğlaklık CHP’nin Kürt sorunun temelini oluşturan “eşit yurttaşlık hakkı” konusunda (örneğin anadilde eğitim hakkına bile değinmeyen…) Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’na verdiği rapor için de söz konusudur.


Kapitalizmin aşılamayan krizleri nedeniyle dünya ve tabiatıyla Türkiye köklü ekonomik ve siyasi dönüşümlerin eşiğindedir. Bu süreçte halkları ve toplumun farklı kesimlerini temsil eden tüm örgütlerin ve elbette en başta da ana muhalefet partisi olarak CHP’nin alacağı tavır, göstereceği direnç son derece önemlidir. CHP’nin, devletin müesses nizamı ve AKP/saray rejiminin belirlediği statüko içine sıkışmadan “barışı, demokrasiyi, ekonomik ve sosyal hakları temel alan bir siyaseti tutarlılıkla sürdürmesi ve sorunlara çözüm olacak politikalar üretmesi” gerekir. 

23 Ocak 2026 Cuma

Kürt’e düşmanlığın bedeli…


Ortadoğu’yu kendi çıkarları doğrultusunda yeniden dizayn etmek için Suriye’nin başına -savaş suçlusu- cihatçıları oturtan emperyalist güçler şimdi de Suriye halkları arasında en dirençli kesim olan Kürtlerin iradesini kırmak için uluslararası bir komplo düzenliyor. Suriye’de ulusal birliğin sağlanmasını gerekçe gösteren komplocular; bunun için -Alevi, Sünni, Arap, Hristiyan ve Kürtlerden oluşan bölge halklarını IŞID’dan kurtaran ve bu uğurda ağır bedeller ödeyen- Kürt güçlerinin cihatçıların başındaki kukla yönetime entegrasyon adı altında ilhak etmesini istiyor.


Oysa Suriye coğrafyasını ve 14 yıl süren iç savaşı -objektif kaynaklardan- iyi kötü takip eden herkesin bildiği gibi emperyalistlerin gerçek niyeti, Kürtlerin bu iç savaş sürecinde -Suriye’nin bugün başındaki kukla yöneticilerin de içinden geldiği- IŞID’dan temizleyerek kurduğu ve burada yer alan tüm halklar tarafından yönetilen özgür, demokratik ve laik yönetimi ortadan kaldırmaktır! Zira Rojava’da kurulan öz yönetim, halkları ve onların iradesini yok sayarak kendi çıkarları doğrultusunda sadece Suriye’de değil tüm Ortadoğu’da emperyalistlerin inşa ettiği otoriter, kukla yönetimler için büyük bir tehdit olarak görülmektedir. Bu tehdit algısı, emperyalistlerin çıkarları için cehenneme çevirdikleri bir coğrafyada kurulan ve “vaha” olarak nitelendirebileceğimiz bir deneyiminin diğer halklara örnek olabileceği korkusundan kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda Rojava’da kurulmuş olan yönetimi ortadan kaldırmaya yönelik insani, ahlaki, hukuki olmayan uluslararası komployu sadece Kürtlere ya da bu bölgede yaşayan farklı kimliklerden, inançlardan halklara değil; başta Türkiye olmak üzere tüm bölge halklarının özgürlük ve demokrasi özlemine vurulmuş bir darbe olarak değerlendirmek gerekir. 


Bu süreçte Türkiye’nin yeri, Ortadoğu coğrafyasındaki diğer ülkelerden çok daha önemlidir. Çünkü Türkiye’de -siyasi iktidarın yaklaşımı farklı da olsa- toplumun önemli bir kesimi halen seküler bir yaşam tarzını benimsemekte ve -tanımında tam olarak ortaklaşılamasa da- demokratik bir hukuk devletinde yaşamayı arzulamaktadır. Oysa Türkiye’de giderek otoriterleşen, kayyum siyasetiyle halkın iradesini yok sayan ve dinin toplum üzerindeki tahakkümünü giderek arttıran bir rejim vardır. Ama halkın önemli bir bölümü gerek 2024 yerel seçimlerinde sandıkta gerek seçimler sonrasında DEM Partili belediyelere kayyum atandığında gerekse İBB operasyonu sonrasında, otoriterleşmeye karşı demokrasi talebini sokaklarda ifade etmiştir. 


Hal böyleyken demokrasiden, özgürlüklerden, adaletten ve seküler yaşamdan yana olan tüm toplum kesimlerinin, demokratik kitle örgütlerinin sınırlarımızın hemen ötesini cihatçılara teslim etmeyi amaçlayan komploya karşı tepki göstermesi beklenirdi. Ancak beklenen olmadı. Hem de Türkiye’de ortak yaşamı paylaştığımız ve toplumun dörtte birinden fazlasını oluşturan Kürt halkının akrabalarından ve soydaşlarından oluşan Rojava halkının -daha önce Alevilere, Dürzilere katliam yapmış- cihatçılar tarafından soykırıma uğrama riskiyle karşı karşıya olduğu bir süreçte…

 

Kürtler bugün Suriye’de uğradıkları uluslararası komployla ilk kez karşılaşmıyor, daha önce de birçok kez emperyalistlerin benzer komplolarıyla kaşılaştılar ve tüm bu komploları -bedeli ağır da olsa- halkın siyasi bilinci ve direnciyle aşarak mücadelelerini sürdürmeyi başardılar. Bu kez de -birlik içinde hareket etmeleri halinde- Kürt halkı için sonucun farklı olmayacağı umudunu taşıyorum. 


Bu süreçte beni asıl umutsuzluğa sevk eden konu, Suriye’de tüm bunlar yaşanırken Türkiye’de demokrasiyi, özgürlükleri, laikliği savunduğunu iddia eden kimi kesimlerin sırf saldırıya uğrayanlar Kürt oldukları için cihatçılara karşı sessiz kalmaları ve hatta bu saldırıları sevinç gösterileriyle karşılamalarıdır. Türkiye’de otoriterliğin daha da artmasının, gericileşmenin daha da hızlanmasının yolunu açacağı aşikâr bir durum karşısında sergilenen bu tavırın ardındaki neden hiç kuşkusuz akıl, ahlak, vicdan gibi değerleri unutturan Kürt düşmanlığıdır! 


Türkiye’de özellikle 80’lerden bu yana Kürt sorunun bilinçli bir politika olarak demokratik çözüme kavuşturulmamasının bedeli ekonomik, siyasi ve toplumsal çürüme olmuştur! Kürt’e düşmanlık üzerinden kurulan siyasi ve bürokratik düzen, çözümünden kaçındığı Kürt sorununu toplumsal muhalefeti baskı altına almak ve toplum üzerinde tahakküm kurmak amacıyla kullanmıştır. Aynı politika bugün de devam etmektir. Ancak unutmamak gerekir ki Kürt düşmanlığına son vermeden ve toplumsal barış sağlanmadan Türkiye’de ne barış ne demokrasi ne de ekonomik ve sosyal haklar için mücadele edebilmek mümkün değildir. Mücadele olmadığı sürece ise çürüme her alanda hızlanarak devam edecek; refah, huzur, adalet gibi hasretler hayal olmaktan öteye geçemeyecektir! 





16 Ocak 2026 Cuma

Mesele sadece Trump mı?

                              17 Ocak 2026

Trump’ın ikinci kez başkan seçilmesiyle birlikte hükmünü uzanca bir süredir kaybetmiş olan uluslararası düzen, tamamen işlevsiz hale geldi. Venezuella devlet başkanı Maduro’nun eşiyle birlikte bir gece yarısı derdest edilip esir alınmasıyla Trump’ın ABD  başkanlık koltuğuna oturmasından itibaren dünyanın dört bir yanındaki ülkelere savurduğu tehditlerin fiilen gerçekleşebildiği de görüldü. Uluslararası normların ve kurumların hiçe sayıldığı bu keyfi güç gösterisi karşısında Birleşmiş Milletler (BM)’den ses çıkmazken devletler düzeyinde gelen tepkiler ise -birkaç istisna dışında- yasak savmanın ötesine geçmedi. Dünyada ve ABD’de demokrasi duyarlılığına sahip kamuoyundan gelen ve “haydut”, eşkiya” gibi nitelendirmelerle ifade edilen tepkiler ise önemli ölçüde Trump’ın kişiliğine yönelik oldu. 


Donald Trump, kendisine yönelen tepkilere “kendisini uluslararası hukukun durduramayacağını, yetkisinin anayasa veya mahkemeler tarafından değil, kendi ahlakıyla sınırlandığını söyleyerek” karşılık verdi. Öte yandan Venezuella’nın zenginliklerine el koymuş olmakla böbürlenirken, diğer Latin Amerika ülkelerinin yanı sıra Grönland, İran ve benzerlerine yönelik tehditlerini arttırarak hukuk tanımaz tavrını sürdürmekte ısrarcı olduğunu da gösterdi.  


ABD, özellikle Doğu Bloku’nun dağılıp, dünyanın tek kutuplu hale gelmesinden bu yana emperyalist emellerini gerçekleştirmek için uluslararası hukuku fiilen yok sayıyor (BM kararları olmadan başka ülkelerde operasyon yapıp, siyasi ve ekonomik yaptırımlar uygulaması vb.), kimi ülkeler de ABD’nin açtığı bu yoldan giderek -kendi bölgelerinde- benzer bir tavır izliyorlardı zaten. Dolayısıyla Trump’ın diplomatik dili bir yana bırakıp hukuku tanımayacağını alenen ilan etmesini onun kişisel kabalığına ya da aymazlığına indirgemek mümkün değildir. Trump’a atfedilen bu süreci, kuralların tamamen ortadan kalktığı, -birikim rejiminde öngörülen dönüşüm doğrultusunda- kapitalist sistemi yeni bir yöne evriltilme çabası olarak okumak gerekir.


Egemenlerin kapitalizmin evrilmesini istedikleri yön, iki yüz yılı aşkın süredir işçi sınıfı hareketinin, sömürgeciliğe karşı ulusal kurtuluş hareketlerinin, kadın hareketinin, çevre hareketlerinin, barış mücadelelerinin sonucunda kazanılmış tüm hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılıp 19. yüzyılın başlarına geri dönülmesidir. Kapitalizm, 1980’lerden bu yana üretim sürecinde -esnekliği ve güvencesizliği dayatarak- emek sömürüsünü sınırsız hale getirirken; dağı, taşı, ormanı, denizi sermayeye kâr alanı yaparak doğayı sınırsızca talan ederken tüm kuralları ortadan kaldırmış, maskesini indirmiş, gerçek yüzünü göstermiştir. Sıra şimdi güçlü devletlerin güçsüz devletlerin egemenlik alanına dilediği gibi el koyarak bu sömürgeleştirme sürecinin “meşru” hale getirilmesine gelmiştir. 


Sadece Trump değil Netanyahu, Putin, Erdoğan, Şi Cinping, Makron, Aliyev ve benzerinin de kendi güçleri çerçevesinde katkı sağladıkları kapitalizmin dönüştürülmesi arzulanan bu evresinde topluma politik özne olarak hiçbir rol tanınmamaktadır. Emeğini, toprağını, suyunu, yurdunu, kimliğini, inancını savunan toplumun her kesimi susturulmak, sindirilmek ve edilgen hale getirilmek istenmektedir. Bu bağlamda Tokat’ta hakkını arayan Şık Makas işçilerinin, Akbelen’de ormanını korumaya çalışan köylülerin, erkek şiddetine karşı direnen kadınların ya da yurdunda özgürce yaşamak isteyen Gazze’deki Filistinli’nin, Suriye’deki Kürdün, Alevinin, Dürzinin, Türkiye’deki barış savunucularının uğradığı baskıyı, şiddeti veya ABD’de federal göçmen polisi tarafından vurularak öldürülen 37 yaşındaki üç çocuk annesi Renee Nicole Good’u birbirinden ayrı düşünemeyiz.


Egemenler, egemenliklerini sürdürebilmek için toplumu kendi çıkarları doğrultusunda dizayn etmek zorundadır. Bunun için de toplum üzerinde tahakküm kurma çabasından vazgeçmeleri mümkün değildir. Ancak tarih göstermiştir ki toplumsal mücadelelerle egemenlerin tahakkümü kırılabilir ve egemenler dışında kalan toplum kesimleri de nesne olmaktan kurtulup, politik bir özne haline gelebilir. Yeter ki bu mücadeleler doğru hedefe -kapitalizme ve onun egemenlerine- yönelsin ve ortaklaştırılabilsin!


2 Ocak 2026 Cuma

Barışı savunanlar cezalandırılmaya devam ediyor!

3 Ocak 2026

Bundan 10 yıl önce -içinde benim de yer aldığım- 2212 akademisyen “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bir bildiri yayımladı. Bildiriyle amaçlanan, 7 Haziran 2025 seçimleri sonrasında hızla yükselen şiddet ortamına ve hukuk dışı uygulamalara karşı “siyasi iktidarı, hukuk devleti olmanın sınırları içinde kalmaya çağırmak”tı. Zira bu çağrının yapıldığı günlerde Kürt sorununun çözümü için kurulan müzakere masası dağıtılmış, onlarca canın yitirildiği Suruç ve 10 Ekim katliamlarının yanı sıra -Diyarbakır başta olmak üzere- birçok il ve ilçede sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş, sivillerin ölümü ulusal basında haber olmaya başlamıştı.

Ulusal ve uluslararası insan hakları örgütlerinin -bildiriden daha sonra yayımladıkları- bu döneme ilişkin raporlarında şu tespitler yapılıyordu: “Ağustos 2015’den itibaren ilan edilen süresiz sokağa çıkma yasakları nedeniyle 2 milyona yakın yurttaş gıda, su, geçim kaynakları, acil sağlık hizmetleri, eğitim, adalete erişim gibi en temel insani hak ve özgürlüklerinden mahrum bırakılmış; 355 bin’i aşkın yurttaş bu dönemde sürdürülen operasyonlar sırasında evlerini terk ederek, göç etmek zorunda kalmış; -resmi olarak belirlenebilen- 79’u çocuk, 71’i kadın, 30’u ise altmış yaşın üzerinde olmak üzere 323 sivil yaşamını kaybetmiştir.”

Anayasa başta olmak üzere, ulusal ve evrensel hukuk normlarının görmezden gelindiği bu dönemde yaşam hakkı, adil yargılanma hakkı, eşit yurttaşlık hakkı gibi insan haklarının en temel ilkeleri ihlal ediliyordu. Hak ihlallerinin Kürt illerinde olması nedeniyle ülkenin genelinde bir sessizlik, umursamazlık hâkimdi. Oysa siyasi otoritenin hukuk tanımazlığına karşı toplumsal tepkinin gösteril (e)memesi, bu durumun meşrulaşması ve tüm ülkede kalıcı biçimde yaygınlaşması tehlikesini de beraberinde getiriyordu. Bu da zaten sorunlu olan hukuk düzeninin tamamen ortadan kaldırılarak Türkiye’nin hızla otokratik bir rejime sürüklenmesi anlamına geliyordu.

“Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisi milletvekillerine hitaben yazılmıştı ve siyasi iktidarı hukuk sınırlarını aşmamaya davet ederken halkın vekillerini de otokratik rejime yol açan gelişmeler konusunda uyarıyor ve parlamenter sistem içinde bu sürece karşı bir tavır almalarını bekliyordu. Bildirinin yayımlanmasının hemen ardından, bildiride imzası olanlar, devletin en tepesindekilerden, çete elebaşlarına kadar birçok ismin hakaretine, hedef göstermesine, “kanlarında duş alma” fantezilerini de içeren tehditlerine maruz bırakıldı. İmzacı akademisyenlerin bazılarının evleri basıldı, gözaltına alınanlar, tutuklananlar oldu. Tüm baskılara rağmen imzacılar geri adım atmadı.

Ancak ne parlamentoda ne de toplumda otoriterleşme sürecinin önünü alacak bir tepki ortaya konulamadı ve maalesef bildirinin yayımlanmasından yaklaşık 7 ay sonra 15 Temmuz darbe girişimi bahanesiyle ilan edilen OHAL ile otokratik rejimin kurumsallaşmasına yönelik “ilk büyük adım” atıldı. Bildiriyi imzalayan akademisyenler OHAL rejiminin öncelikli hedefi oldu. Akabinde KHK’larla 406 akademisyen üniversiteden ihraç edildi. İhraç edilenlerin yanı sıra, iş sözleşmeleri yenilenmeyerek ve istifaya ya da emekliliğe zorlananlarla birlikte toplam 594 imzacı akademisyen üniversitelerden tasfiye edilmiş oldu.

OHAL’in ardından yapılan Anayasa değişiklikleriyle getirilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile yasama-yürütme-yargı tek elde toplanırken, basın özgürlüğü, akademik özgürlükler ve örgütlenme özgürlüğü büyük ölçüde ortadan kaldırıldı. Bildiride dikkat çekilen tehlike ne yazık ki gerçekleşmiş ve otokratik rejim tam anlamıyla kurumsallaşmış oldu. Böylece daha çok Kürtlere yönelen hak ve hukuk ihlalleri, Türkiye’nin her yanında tüm halklardan muhalifleri baskı altına almanın aracı haline getirildi. Özellikle 2025’te İBB ve CHP üzerinde yoğunlaşan baskılar, gazetecilerin tutuklanması, belediyelere ve şirketlere kayyum atanması bunun en son örnekleri olarak sayılabilir.

Son olarak şunu ifade etmek gerekir ki, az sayıdaki akademisyenin işe iade edilmiş olması kamuoyunda “barış imzacısı akademisyenlerin tümünün akademiye döndüğü” algısı yaratmaktadır. Oysa bu doğru değildir! İşine dönemeyen yüzlerce ihraç akademisyen vardır ve bunların hukuk mücadelesi sürmektedir. 10 yıl önce “Bu Suça Ortak Olmayacağız!” diyerek gelmekte olduğuna dikkat çekmeye çalıştığımız “otokratik rejim”in mahkemeleri, barışı, hukuku ve insan haklarını savunmayı suç sayan (ya da gerçek dışı, kes-yapıştır isnatları gerekçe gösteren) kararlarıyla iade davalarını reddederek barışı savunanları cezalandırmaya devam etmektedir! Bütün bunların Kürt sorununun barışçı yollarla çözümü için yeniden müzakere masasının kurulduğu bir dönemde olması ise sürece ilişkin kaygıları daha da artırmaktadır.