3 Nisan 2026 Cuma

“Sürekli savaş örgütü” NATO

                              4 Nisan 2026

ABD ve İsrail’in İran’a saldırılarıyla başlayan savaş beşinci haftayı geride bırakırken en ileri teknolojinin kullanıldığı silahlarla doğrudan yaşam alanları, enerji ve içme suyu tesisleri hedef alınıyor. Birçoğu  NATO üyesi olan Avrupa ülkeleri bu savaşta -açık ya da örtük olarak- ABD ve İsrail’in yanında yer almak istemediklerini bildiriyor. Bunun nedeni uluslararası hukukun ve insan haklarının ihlal edilmesi değil elbette. Zira bu ülkeler hak, hukuk aramaksızın dünyanın diğer birçok bölgesinde ABD’nin öncülüğünde gerçekleştirilen savaşlara “kendilerine de bir pay düşer” beklentisiyle destek olmuşlardı. Gazze’de yıllardır soykırım gerçekleştiren İsrail’e kucak açıp, İsrail’i eleştirenleri antisemitist ilan edip en sert biçimde bastırlarken de hak, hukuk gibi bir dertleri yoktu. Ama bu defa kazananın ABD olacağından emin olamadıklarından olsa gerek kaybeden tarafta olma riskine girmek istemediler (Bildiğimiz kadarıyla, Türkiye de ABD’nin savaşa katılma teklifine olumlu yanıt vermeyen NATO üyeleri arasında. Ancak son günlerde boğazların kontrolü de dahil olmak üzere Türkiye topraklarında NATO’ya yeni alanlar açan faaliyetlerin giderek arttığını da gözden kaçırmamak ve ayrıca değerlendirmek gerekiyor).


Avrupa’nın önde gelen ülkelerinin savaşa katılmayı reddetmesiyle planları bozulan ve “öfkeden küplere binen” Trump, her konuda olduğu gibi çelişki dolu açıklamalarla bu ülkeleri tehdit etti. Bu bağlamda Trump, bir taraftan “ABD’yi NATO üyeliğinden çekme” tehdididini orta atarken diğer taraftan “savunma harcamaları GSYİH’nın yüzde 5’inin altında kalan ülkelerin NATO’nun kararlarına katılamayacakları tehdidini savurdu. Birbiriyle çelişen bu iki tehditten ABD’nin soğuk savaş döneminden bu yana hegemonyasının önemli bir unsuru olan NATO’dan vazgeçmesinin ABD müesses nizamının kabul edebileceği bir hamle olması son derece zor, hele de Çin’le arasındaki hegemonya mücadelesinin kızıştığı bir dönemde… 


Buna karşılık savunma harcamalarının arttırılmasını içeren diğer tehdidin ise Trump’ın tüccar kişiliği ve uluslararası silah tekellerinin çıkarlarıyla uyuştuğu düşünüldüğünde  daha gerçekçi olduğunu söylemek mümkün. Bu arada şunu da anımsatmak gerekiyor: 2025’te Lahey’de yapılan NATO zirvesinde üyelerin silahlanma harcamalarının yüzde 2’den yüzde 5’e çıkarılması yeni hedef olarak belirlenmişti zaten. Ancak bunun için bir tarihlendirme yapılmamış ve buna uymayanların karar süreçlerinden dışlanması gibi zorlama içeren bir niyet ortaya konmamıştı.


NATO verilerine göre Polonya, Letonya, Estonya ve Yunanistan dışındaki Avrupa ülkelerinin silahlanma harcaması GSYİH’nin yüzde 3’ünden altındayken ülkelerin büyük çoğunluğunda bu oran yüzde 2 civarında (Türkiye’de bu oran 2025’te yüzde 2,33 olarak gerçekleşirken 2026 bütçesinde 2028’e kadar yüzde 3,2’ye çıkarılması öngörülüyor.). Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI)’nin 9 Mart 2026’da açıkladığı raporda ülkelerin çoğunda silahlanma harcamaları yüzde 2 civarında olmasına rağmen geçtiğimiz beş yılda silah ithalatında büyük artış olduğu görülüyor. 2021-2025 döneminde Avrupa ülkelerinin silah ithalatı 2016-2020 yıllarını kapsayan bir önceki beş yıla göre üç kattan fazla artmış. Küresel silah ticaret akışının yaklaşık yüzde 10 artmasına neden olan Avrupa'daki talep artışının en önemli nedeni kuşkusuz Ukrayna savaşıyla birlikte Rusya’ya yönelik tehdit algısı. Avrupa ülkelerinin devasa bütçeler ayırarak ithal ettiği silahların yüzde 58’i ABD’den satın alınmış. 2021-2025 döneminde dünyanın en büyük silah tedarikçisi olan ABD’nin Avrupa ülkelerine gerçekleştirdiği silah ihracatındaki payı yüzde 217 artarken, toplam silah ihracatı yüzde 27 artmış (https://www.sipri.org/media/press-release/2026/global-arms-flows-jump-nearly-10-cent-european-demand-soars). 


Tüm bu verilerden anlaşılan o ki özellikle geçtiğimiz beş yılda NATO üyesi Avrupa ülkeleri, ABD menşeli silah tekelleri için kârlı bir pazar haline gelmiş. İran savaşında istediğini bulamayan Trump da NATO üzerinden bu kârlı pazarla birlikte silah sanayinde sermaye birikimini büyütmek ve savaşın maliyetini bir nebze de olsa üzerinden atmak istiyor. Sermayenin çıkarlarını temsil eden Trump’ın emperyalist bir “sürekli savaş örgütü” olan NATO’nun çatısı altında yer almayı tercih eden ülkelerin yönetimlerine yönelik bu dayatmasının kendi içinde tutarlı olduğu söylenebilir. 


Ancak şunu da unutmamak gerekiyor: Kurulduğundan bu yana NATO’nun varlığının bedeli savaşlarla, darbelerle, şiddetle, yoksullukla, sefaletle halklara ödetiliyor. Bugün Trump’ın silah tekellerine daha fazla para kazandırmak için oynadığı oyun bu gerçeği bir kez daha gösteriyor. Yeni savaşlara zemin hazırlayan silahlanma harcamalarının sosyal harcamalardan, ücretlerden kesilecek kaynaklarla ve yeni vergilerle 2,5 kat artırılması tüm dünya halklarına yönelik bir saldırıdır ve bu saldırı ancak NATO’ya karşı enternasyonel bir mücadele ile durdurulabilir.


27 Mart 2026 Cuma

Mehmet Türkmen Neden Tutuklu?

                               28 Mart 2026

BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen, geçtiğimiz yıl 17 Şubat’ta Antep Başpınar Organize Sanayi Bölgesi (OSB)’de işçilere dayatılan düşük ücret ve kötü çalışma koşullarına karşı çıktığı için tutuklanmış ve 36 gün tutuklu kalmıştı. Türkmen’in tutuklanma gerekçesi mahkeme tutanaklarına “Çalışma hürriyetini engelleme” ve “Suç işlemeye tahrik” olarak geçmişti.


Türkmen, bu yıl da 15 Mart’ta evi basılarak gözaltına alındı ve yeniden tutuklandı. Bu kez tutuklanma gerekçesi, Antep’te bulunan Sırma Halı işçilerinin düzenli ödenmeyen ücretleri için yaptığı eylemdeki konuşmasıydı. "Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” ettiği iddia edilerek tutuklanmasına neden olan konuşmasında şunları söylemişti Mehmet Türkmen: "Barikatları işçilere değil, patronlara kurun. Bu öfke birikiyor. Bu adaletsizliğe her gün yenilerini ekleyerek, işçilerin yüreğinde öfke ve isyan biriktiriyorsunuz. Yapmayın, altında kalırsınız. İşçinin mesai ve zam farklarını bir an önce ödeyin. İşçileri tehdit etmekten vazgeçin. İşçileri insan yerine koymayı öğrenin.” 


Türkmen’in bir yıl arayla gerçekleşen her iki tutuklanmasında da mahkeme tutanaklarındaki gerekçe “işçileri galyana getirmek” olarak özetlenebilir. Bu gerekçenin dayandığı konuşmalara bakıldığında ise görülen,  patronların işçilerin haklarını gaspetmesine karşı çıkan ve işçileri örgütlü mücadeleye çağıran sözleridir. 


Tarihsel olarak sendikalar, işçi sınıfının mücadele örgütleridir ve işçilerin hakkını korumak, onların mücadelesini örgütlemek vazgeçilmez görevleridir. Bu görevi yerine getirmeyen yapıların gerçek anlamıyla “sendika” olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Bunların “sendika” kavramı ile ilişkisi olsa olsa “sarı sendika”, “yandaş sendika” ya da “kontra sendika” biçiminde anılmaları olabilir!


Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC)’un Küresel Hak İhlalleri Endeksi’nde yıllardır dünyada sendikal hak ve özgürlüklerin en kötü olduğu 10 ülke içinde yer almasına rağmen Türkiye’de sendikalar, Anayasa ve yasalarla düzenlenmiş kurumlardır. Dolayısıyla Türkmen’in tutuklanmasına gerekçe yapılan faaliyetleri ve sözleri sınıf mücadelesi için son derece gerekli ve meşru olmanı yanı sıra Türkiye’de halen yürürlükte bulunan yasalara göre de meşrudur. 


O halde Mehmet Türkmen’in neden tutuklu olduğu sorusunun yanıtı, mahkeme tutanaklarında iddia edildiği gibi "Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” etmek değil, bir sendikacı olarak “işçilerin haklarını savunması; bunu engelleyen kolluk güçlerini ve patronları yasalara uymaları konusunda uyarmış olmasıdır!” Daha açık bir ifadeyle Mehmet Türkmen, tıpkı Selahattin Demirtaş ve Ekrem İmamoğlu’nun siyasetçi, Selçuk Kozağaçlı ve Can Atalay’ın avukat, İsmail Arı ve Alican Uludağ’ın gazeteci olarak yaptıkları gibi işinin yani sendikacılığın gereğini yerine getirdiği için tutuklanmıştır!


Otoriter rejimlerin varlığını sürdürebilmek için kendisine tehdit olarak gördüğü herkesi saf dışı bırakmak için onları “suçlu” gösterip cezalandırmak istemesi beklenmedik bir durum değildir. Dolayısıyla sermayenin desteğiyle ayakta duran her otoriter rejim gibi AKP/saray rejiminin de patronlara karşı işçilerin haklarını savunan, onları mücadeleye teşvik eden bir sendikacıyı "Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” gibi bir suçlamayla cezalandırılmasının şaşılacak bir yanı yoktur. 


Beklenmedik olan, yaptığı işin, bulunduğu konumun sorumluluklarını yerine getirenler tutuklanma, ihraç edilme vb yollarla saf dışı bırakılırken, aynı işlerle iştigal edenlerin buna karşı güçlü bir ses çıkarmamasıdır. “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” düşüncesiyle bu duruma sessiz kalanları ahlaki olarak değerlendirmenin yanı sıra yaptıkları işi layıkıyla yerine getirip getirmediklerini de sorgulamak gerekir.


Nasıl ki topluma alternatif çıkış yolları sunan muhalif bir siyasetçi, adaleti savunan bir hukukçu ya da halkın haber alma hakkının gereğini yapan bir gazeteci olabilmenin sınırı, bunların suç sayılarak cezalandırılmasına karşı çıkartmaktan başlıyorsa işçinin hakları için mücadele eden sendikacılığın sınırı da sendikal faaliyetlerinden ötürü tutuklanan sendikacılar için ses çıkarmaktan başlar. Bu bakımdan Türkmen’in tutuklanması “sendikacı” sıfatı taşıyanlar için turnusol işlevi görmüştür. 


Türkmen’in tutuklanmasının ardından farklı iş kollarından, kendi alanlarında mücadeleci olmalarıyla bilinen 16 sendika bu tutuklama sonrasında ortak bir bildiri yayınlamıştır. DİSK ve KESK de yaptıkları açıklamalarla Türkmen’in tutuklanmasını eleştirmiştir. Buna karşılık sendikaların büyük çoğunluğu sendikal faaliyetlerin cezalandırılmasına tepkisiz kalmıştır. Tahmin edilebileceği gibi bunlar, rejimle aralarından su sızmayan, yöneticileri işçilerin aidatlarıyla alınan lüks otomobillerle dolaşıp, gökdelenlere ve plazalara yerleşmiş sendikalardır. 


Türkmen’in tutuklanması ve sendikaların buna karşı takındıkları tutum, her geçen gün yoksullaşan, varlıkları hiçe sayılan emekçilere yeniden özne olabilmek için kimlerle ve nasıl bir mücadele yürütmeleri gerektiği konusunda yol gösterici olmaktadır.



  

        





20 Mart 2026 Cuma

Dehakların düzeninde savaş bitmez!

                               21 Mart 2026

ABD ve İsrail’in başlattığı savaşın üçüncü haftası geride kalırken korkulan oldu ve Ortadoğu ateş çemberine döndü. Savaşın hedefindeki İran, kendisine yönelik saldırılara misilleme olarak İsrail’i ve körfez ülkelerinin petrol tesislerini vururken, dünya petrol sevkiyatının can damarı olan Hürmüz Boğazı’nı da kendisine savaş açan ve onlarla ittifak halinde olan ülkelere kapattı. Petrol tesislerinin vurulması ve sevkiyatın aksamasıyla artan petrol fiyatlarının küresel ekonomi üzerindeki etkisi ise her geçen gün artıyor.


Savaşın kısa sürede bitmeyeceğinin anlaşılması ve savaşın maliyetinin giderek artması karşısında ABD, NATO’yu ve bu arada Türkiye’yi de savaşa çekmek için büyük bir çaba sarfediyor. “Şimdilik” Türkiye’nin ABD’nin kendisini savaşa çekme gayretine karşı çıktığı izlenimi hakim. Ama kapalı kapılar ardında neler olup bittiğini bilmiyoruz ve yarın bir gün savaşa dahil olup olmayacağımız konusu bir muamma olmayı sürdürüyor. 


Halkın iradesinin ülke yönetiminde yok sayıldığı, halkın geleceğini belirleyecek olan konularda muktedirlerin alacağı kararlardan bihaber olduğu tek ülke Türkiye değil. Hâlihazırda savaşın doğrudan içinde yer alan ya da çeperinde bulunan ülkelerde de durum farksız. Savaşın insani, ekonomik, ekolojik ve toplumsal bedelini ödeyen halkların ne düşündüğünün, talepleri ve ihtiyaçlarının ne olduğunun hiçbir önemi yok. Muktedirler kendi siyasi ikballerini korumak, işledikleri yüz kızartıcı suçları örtbas etmek ya da temsil ettikleri sermaye çevrelerinin çıkarları için on binlerce insanın yaşamını kaybedeceği, milyonların evini barkını bırakıp göçe zorlanacağı ve yüz milyonlarca -belki de milyarlarca- insanı yoksullaştıracak savaşların kararını gözlerini kırpmadan alabiliyor. Bu nedenle İran’da savaşın faili olan ABD ve İsrail’de bile aklı selim sahibi hiçkimse kendilerini savaşa sürükleyenleri desteklemiyor ve savaşa karşı tepki gösteriyor.


Saldırıların hedefinde olan İran’ın kendini savunma hakkı meşru olmakla birlikte, on yıllardır emekçilere ve ötekileştirilen halklara zulmeden, özgürlüklerini kısıtlayan, ülkenin kaynaklarıyla siyasi elitlerden oluşan bir kesim servetine servet katarken yoksulluk ve sefalet içinde yaşamak zorunda bırakılan milyonlarca İranlının Molla rejimini desteklediklerini söylemek mümkün değil. Ülkeleri emperyalistlerin saldırısı altında olmasa ve rejimin baskılarını aşabilse İran halklarının da ülkelerini yönetenlere karşı tepkilerini en güçlü biçimde göstereceklerine kuşku yok.


Yıllardır ABD’nin güdümünde olan ve savaşta bunun bedelini ağır biçimde ödemek durumunda kalan körfez ülkelerinde de halkların durumu farklı değil. Monarşiyle yönetilen bu ülke halklarının geleceği de bir avuç otokrat tarafından belirleniyor.  


ABD, İsrail, İran, Türkiye ve körfez ülkelerinde halkların sözünün hükmü yok da demokrasinin beşiği olarak bilinen Avrupa ülkelerinde durum çok mu farklı? Fransa, Almanya, İngiltere, İtalya ve daha birçok Avrupa ülkesi Irak ve Libya’nın işgalini, Suriye’nin başına cihatçıların getirilmesini, Gazze’de soykırımı desteklerken buna karşı çıkanları en sert biçimde bastırarak susturdu. Kuşku yok ki İran, ABD ve İsrail’in saldırıları karşısında -Çin ve Rusya’nın desteğini de alarak- direnmeseydi, bu ülkeler ABD’nin destek talebini geri çevirmek bir yana İran’ın yıkımından pay almak için -halkın itirazına rağmen- koşarak savaşa giderlerdi. Gerçi koşullar ABD’nin lehine değişirse bu ülkelerin savaşa katıldığını görmek hiç de şaşırtıcı olmayacağını da belirtmek gerekir. 


Savaşın başlarında yapılan analizlerde üzerinde pek durulmayan Çin ve Rusya’nın perde gerisinde İran’a verdikleri destekle savaşın gidişatından belirleyici bir etki yarattıkları her geçen gün daha belirgin hale geliyor. Son günlerde Rusya’nın İran’a istihbarat ve silah desteği verirken Çin’in ABD ve İsrail’in hava savunma sisteminde gedik açan siber teknoloji desteği sağladığına ilişkin bilgiler daha sık paylaşılır oldu. Ayrıca Çin’in Hürmüz’den petrolle birlikte geçişi engellenen gübrenin, ABD ve müttefiklerinde yol açacağı gıda krizini derinleştirmek için gübre ihracatını askıya alması gibi hamleleri ve körfez ülkelerine “İran’ın saldırılarından sakınmak için ABD üslerini kapatmayı tavsiye etmesi” gibi açıklamaları da İran’ın psikolojik üstünlüğü ele geçirmesine katkı sağlıyor.    


Çin ve Rusya, İran’a destek verirken hammadde ve enerji kaynakları için son derece önemli olan Ortadoğu’da ABD’nin tahakkümünü kırarak hegemonyasını zayıflatmaya çalışırken anti-emperyalist bir maksat hareket ettiğini söylemek mümkün değil. Özellikle Çin’in ABD’nin yerine kendisinin egemen güç haline gelme hedefi emperyalist emellerden ayrı düşünülemez. Dolayısıyla bu iki ülkenin barış ya da halkların özgürlüğü ve refahını sağlanmak gibi bir kaygısı olmadığı aşikâr. Keza totaliter rejimlerle yönetilen bu ülkelerde muktedirlerin kendi halklarının sesini en baskıcı yöntemlerle keserken, bölgelerinde bulunan ülkelere emperyalist emellerle saldırmaktan da geri durmadığını da unutmamak gerekiyor. 


Özetle, Ortadoğu’yu ateş çemberi haline getiren insani, ekonomik ve ekolojik yıkıma neden olan savaşta halkların ne rızası ne de faydası vardır. Diğer pek çok savaş gibi bu savaş da küresel, bölgesel ya da ulusal düzeyde halklara zulmeden Dehak’ların savaşıdır. Bu savaşlardan ve yıkımdan kurtulmanın tek yolu ise halkların Demirci Kawa’lar olmaları ve enternasyonel bir anlayışla bir araya gelerek Dehak’ları ve onların düzenini yıkmasıdır!


Newroz pîroz be! 

Newroz tüm halklara barış getirsin!




  






13 Mart 2026 Cuma

Savaşın bedelini kim ödeyecek?

                                 14 Mart 2026

Ortadoğu’da savaş ikinci haftasını doldururken ABD ve İsrail’in teknolojinin tüm olanaklarını kullanarak geliştirdiği silahlarla gerçekleştirdiği saldırılar karşısında İran’ın savunma stratejisi, küresel ekonominin yumuşak karnı olan enerji üretim ve sevkiyatını sekteye uğratmak oldu. Savaşın gidişatı henüz belli olmamakla birlikte İran’ın bu stratejisinin oldukça etkili olduğunu şimdiden söylemek mümkün. 


ABD, 1990’lardan bu yana Ortadoğu’yu sürekli bir savaş alanı haline getirirken “Ortadoğu halklarını özgürleştirmek” ya da “nükleer silah yapını engellemek” gibi gerekçeleri ileri sürse de gerçek niyetinin küresel ekonominin can damarı olan enerji kaynaklarını kontrol etmek olduğu aşikârdı. Son yıllarda buna bir de ekonomisi giderek güçlenen ve ABD’nin hegemonyasını sarsmaya başlayan Çin’in enerji kaynaklarına ulaşmasını engelleyerek büyümesini dizginlemek eklendi. ABD’nin bu amaca ulaşması için Çin’in en önemli enerji tedarikçilerinden olan Venezuella’nın ardından İran’ı da dize getirmesi gerekiyordu. Ancak savaşın ikinci haftası geride kalırken, ABD’nin Molla rejiminin askeri gücünün yanı sıra İran’ın jeopolitik konumunu da yeterince dikkate almadığı görülüyor. 


İran, ABD’nin daha önce saldırdığı ülkelerden (Irak, Libya, Suriye, Venezuella vb) farklı olarak küresel üretimin büyük ölçüde bağımlı olduğu fosil yakıt (petrol-doğalgaz) sevkiyatının kalbi olarak bilinen Hürmüz Boğazı’nı kontrol ediyor. Ayrıca topraklarını ABD’ye askeri amaçlar için kullandıran körfez ülkelerine rahatça müdahale edebilecek bir coğrafi konuma sahip. Bu jeopolitik avantajları iyi kullanan İran, kendisine yönelik saldırıların tüm ağırlığına rağmen askeri ve ekonomik hegemonyasını güçlendirmek için savaşa giren ABD’nin hegemonyasının daha da sarsılmasına neden oldu.


İran, bir taraftan körfez ülkelerinin petrol tesislerini (son günlerde buna finans ve bilişim merkezleri de eklendi) vurmakla tehdit ederken diğer taraftan Hürmüz Boğazı’nı -ABD ve İsrail ile ittifak eden ülkelere- kapattı. Böylece ham petrolün varil fiyatı önce iki katına çıkarak 120 dolara yükseldi; ardından ABD’nin Boğaz’ın açılmasını sağlayacak operasyonlar yapacağı vaadiyle bir miktar geriledi. Ancak bu vaadlerin karşılığının olmadığı görülünce fiyatlar tekrar yükselişe geçti. Uzaması halinde savaşın enerji fiyatlarıyla birlikte küresel ekonomi üzerindeki ağırlığını daha fazla hissettirmesi kaçınılmaz olacaktır. 


Savaşın başında öne sürdüğü hedeflerin hemen hiçbirine ulaşamaması, körfezdeki müttefiklerinin güvenliğini sağlayamaması ve üstüne üstlük küresel ekonominin telafisi zor biçimde tahrip edilmesine yol açması ABD’nin güvenilirliğini iyiden iyiye sorgulanır hale getirdi. Bunun üzerine bir de İran’ın petrol sevkiyatı için ABD ve İsrail ile ittifak halinde olmamayı şart koşması, en yakın müttefiklerini bile ABD’ye olan desteklerini esirgeme noktasına getirdi. Savaşın kısa zamanda sona ermemesi durumunda ekonomik yükün ağırlaşması, ABD’nin daha fazla sorgulanmasına yol açarken birçok ülkenin Çin ile işbirliği yapma isteğini de arttırması şaşırtıcı olmayacaktır.


ABD ve İsrail’in başlattığı savaşın küresel güç dengesinde yaratacağı etki bir yana her savaşta olduğu gibi silah üreticileri, savaş baronları kârlarına kâr katarken; savaşın bedelini yaşamını yitiren, sevdiklerini kaybeden, evi barkı yıkılan, göçe zorlanan yoksul, emekçi halk kesimleri ödemektedir. ABD ve İsrail, savaşın kendileri için maliyeti arttıkça İran’da ve Lübnan’da hastaneleri, okulları, evleri, su arıtma tesislerini vurmakta; misilleme olarak İran da İsrail’de ve bazı körfez ülkelerinde benzer saldırılar gerçekleştirmektedir. Silahın tetiğini çeken kim olursa oldun bu saldırılar çocuk, kadın, yaşlı binlerce insanın katledilmesinin yanı sıra beslenme ve barınma başta olmak üzere en temel ihtiyaçların bile karşılanamadığı bir sosyal yıkımı da beraberinde getirmektedir.   


Savaşın yarattığı ekonomik ve sosyal tahribat sadece çatışma bölgeleriyle sınırlı değildir. Petrol ve doğalgazın yanı sıra gübre tedarikinin aksaması genel olarak enflasyonu arttırmakla birlikte özellikle enerji ve gıda fiyatlarını dünya genelinde yükseltecektir. Enerji ve gıda enflasyonunda OECD ülkeleri içine ilk sırada yer alan, ücretler genel seviyesinin zaten açlık sınırında olduğu Türkiye için durum çok daha vahimdir. 


Türkiye’de emekçiler, savaşla beraber yaşam koşullarının daha da ağırlaşmasını engellemek için hükümetin uyguladığı ekonomik programa karşı seslerini bir an önce yükseltmeli; sendikaları, meslek örgütlerini ve muhalefet partilerini ayağa kaldırmalıdır. Aksi halde kimsenin şüphesi olmasın ki AKP/saray iktidarı, savaşın yaratacağı etkilere karşı sermaye kesiminin çıkarlarını kollarken faturayı yine emekçilere ödetecektir!

6 Mart 2026 Cuma

Hangi dünya düzeni?

                               7 Mart 2026

Doğu Blok’unun dağılmaya yüz tuttuğu günlerde tarihin sonunun geldiği, sosyalizmle birlikte ideolojilerin de ortadan kalktığı; soğuk savaşın yerine silahlanma yarışı için harcanan kaynakların halkların refahını için kullanılacağı ve dünyanın barış gezegeneni haline geleceği bir “yeni dünya düzeni”nin kurulacağı propagandası yapılıyordu. 


Doğu Blok’unun dağılmasının ardından yeni bir düzen kuruldu. Ancak bu “yeni düzen”de dünya, barış gezegeni olmak bir yana tam bir ateş topuna döndü. Soğuk savaşın bitmesiyle ABD öncülüğündeki kapitalist/emperyalist ülkeler çok kısa sürede bölgesel sıcak savaşlar dönemini başlattı. Güney Amerika’dan Afrika’ya Kafkaslara kadar yayılan savaşların en sıcak olduğu ve sürekli bir hal aldığı bölge Ortadoğu oldu. Bölgesel savaşların hedefi, kapitalizmin yeni sömürü biçimi olan küreselleşme ile yeraltı ve yer üstü kaynaklarına el konulmasını reddeden ülkelerin yönetimlerini devirerek yerlerine tahakkümleri altına girecek yeni yönetimler getirmekti. 


Emperyalist devletler bölgesel savaşları iki temel üzerinde şekillendirmeye başladı. Bunlardan biri Sovyetler Birliği gibi devasa bir askeri güce karşı yığmış oldukları silahlarla savaş bölgelerinde mutlak bir üstünlük kurmak (Silahlanma soğuk savaş sonrasında da hız kesmeden devam etti.). Diğeri ise kendi halklarına etnik ve dini ayrımcılık üzerinden baskı kuran totaliter rejimler tarafından yönetilen ülkelerde ayrımcılığa ve baskıya uğrayan halkların isyana teşvik ederek bu rejimleri yıkmaktı.


Ortadoğu’da savaş senaryoları Doğu Bloku’nun henüz dağılmakta olduğu bir dönemde 1991’de Körfez Savaşı’yla sahnelenmeye başladı. Ardından Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) gündeme getirildi. Projenin amacı tüm Ortadoğu’nun petrolüyle, doğalgazıyla, madenleriyle, işgücüyle, pazarıyla kısacası tüm kaynaklarıyla kapitalist sistemin güdümüne girmesiydi. Böylece küresel sermaye için ucuz üretim olanaklarına (enerji, ticaret yollarının kontrolü vb) ulaşmak mümkün olacaktı. Sonradan buna Çin’in dünya ekonomisinde gücünün giderek artmasıyla hegemonyası sarsılan ABD’nin Çin’in Ortadoğu’nun olanaklarından yararlanmasının önünü kesme çabası da eklendi.


ABD’nin, diğer kapitalist ülkelerin ve ulus ötesi şirketlerin dayatmalarına rıza gösteren körfez ülkeleri, BOP’u -ve onun yeni biçimlerini- finanse ederken bunu kabullenmeyen ülkeler (Irak, Suriye, Libya, İran vb) ise savaş senaryolarının hedefine kondu. Savaşları meşrulaştırmak için sunulan temel gerekçe ise hep aynıydı: Antisemitizm ve İsrail’in güvenliği. 


Suriye’de Esat rejiminin düşürülmesi ve yerine bir kukla yönetimin getirilmesiyle İsrail, Suriye sahasında önemli bir üstünlük elde etti ve gözler bu kez İran’a çevrildi. İsrail Başbakanı Netanyahu, ABD’nin de katılımıyla İran’a saldırmak için büyük çaba harcadı ve geçtiğimiz Haziran’daki 12 gün savaşının ardından uzun süredir bölgeye askeri yığınak yapan ABD ile birlikte 28 Şubat’ta İran’a tekrar saldırdı. 


İran’ı hedef alan saldırıların Ortadoğu’daki diğer ülkelere yönelik saldırılardan farkı, -körfez ülkelerinin üs kullandırması ve kimi Avrupa ülkelerinin destek açıklamalarını saymazsak- ABD’nin bu operasyonları sadece İsrail ile yapmakta olmasıdır. İran’a yönelik saldırıların diğer bir özelliği ise dünyada halkların yanı sıra ABD ve İsrail halklarının önemli bir kesiminin de bu savaşa karşı olmasıdır. Bunda Trump ve Netanyahu’nun ahlak ve hukuk dışı birçok suçun faili olmaları ve suçlarını örtbas etmek için bu saldırıların gerçekleştirildiği düşüncesinin önemli etkisi vardır. Anımsanacağı gibi Netanyahu Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından “savaş suçlusu” olarak mahkum edilmiş ve hakkında yakalama kararı çıkarılmıştır. Öte yandan İsrail’de de Netanyahu hakkında birçok yolsuzluk suçlaması vardır. Trump’ın ise Epstein Belgeleri’nde pedofili bir sapkın olduğuna dair güçlü deliller ortaya çıkmıştır. 


Ortadoğu’yu cehenneme çeviren, dünyada milyarlarca insanın yaşamını etkileyecek olan savaşların kararını verenlerin sapkın, hırsız ve insanlık suçu faili olmalarının başlı başına bir sorun olduğuna şüphe yoktur. Ancak unutmamak gerekir ki onları bulundukları mevkiye getiren halklar değil dünya ekonomisini yöneten bir avuç sermayedardır. Dolayısıyla Ortadoğu’da ve dünyanın diğer bölgelerinde “yeni dünya düzeni” adına çıkarılan savaşlar halkların değil, sermayenin ve onu temsil eden iktidarların menfaatine hizmet etmektedir. 


ABD-İsrail’in saldırıları karşısında İran mağdur konumdadır. Ancak bunun İran’nın 47 yıldır milyonlarca insanı özgürlüğünden mahrum eden ve yüzbinlercesini ölüme gönderen eli kanlı bir rejim tarafından yönetildiği gerçeğini değiştirmeyeceğini de belirtmek gerekir.    


Hiçbir halk sapıklar, hırsızlar, savaş suçluları ya da eli kanlı caniler tarafından yönetilmeyi hak etmez. Onları bu konumlara getiren düzene son vermek ve dünyayı gerçek bir barış gezegeni haline getirmek halkların kapitalizme ve onun yarattığı savaşa, sömürüye karşı bir arada mücadele etmesiyle mümkün olabilir!







27 Şubat 2026 Cuma

MEB genelgesi ve laiklik bildirisi

                              28 Şubat 2026
Laiklik, Türkiye’nin çok partili döneme geçmesiyle birlikte siyaseti şekillendiren temel ayrışma noktası olmuştur; ta ki Ergenekon ve Balyoz davalarıyla laikliğin güvencesi olarak görülen askeri vesayet ortadan kalkana kadar… Askeri vesayetin ortadan kalktığı 2010’lu yıllarla birlikte -siyasal İslâm’ın temsilciliğini yapan- AKP, iktidarını perçinlerken laikliğin temsilcisi olarak kabul edilen CHP de -yaptığı türban vb açılımlarla- bu çizgiden uzaklaşmış; böylece laik-antilaik ayrışması siyasetin temel ayrım noktası olmaktan çıkmıştır. O kadar ki 2023 seçimlerinden Saadet Partisi, DEVA Partisi, Gelecek Partisi gibi muhafazakâr tabana sahip partiler CHP ile ortak mitingler yapmış, ortak listelerde seçime girmişlerdir.


Laikliğin siyaseti belirleyen bir etken olmaktan çıkması dinin siyasallaşmasını engellememiştir. Aksine cemaat ve tarikatlar AKP iktidarına ortaklık etmiş, devletin tüm kademelerinde kadrolaşarak güçlenmiştir. 17-25 Aralık sonrasında AKP, iktidarını paylaştığı Gülen Cemaati ile ipleri koparmışsa da diğer cemaat ve tarikatların devlet yönetimindeki gücü artarak sürmüştür. Cemaat ve tarikatların etkisi artarken özellikle eğitimde Anayasa’nın laiklik ilkesini ihlal eden uygulamalar da yaygınlaşmıştır. İmam, vaiz ve Kur'an kursu hocalarının “manevi danışman” olarak Milli Eğitim Bakanlığı (MEB)’e bağlı okullarda "değerler eğitimi" vermesini içeren ÇEDES protokolü bunların en çarpıcı olanıdır. Ayrıca imam hatip okullarının yaygınlaşması, müfredatta din derslerinin ağırlığının artması gibi uygulamalar da laikliğe aykırı olduğu için MEB’e yöneltilen eleştirilerin konusu olmuştur.


MEB’in laiklik ilkesiyle çelişen son kararı, ramazan ayı boyunca tüm okullarda ‘Maarifin Kalbinde Ramazan’ temalı etkinlikler düzenlenmesine ilişkin genelgesidir. İstanbul Barosu Çocuk Hakları Merkezi’nin Anayasa’ya göre ‘kimsenin ibadete, dinî ayin ve törenlere katılmaya zorlanamayacağı’ gerekçesiyle karşı çıktığı genelgeye tepki olarak 168 yazar, akademisyen, sanatçı ve gazeteci de 19 Şubat'ta "Laikliği Birlikte Savunuyoruz" başlıklı bir bildiri yayımlamıştır.


Erdoğan, partisinin grup toplantısında "Çocuklarımızın namazı, orucu öğrenecek olması sizi neden rahatsız ediyor? Çocuklarımızın teneffüs saatlerinde okul bahçelerinde cıvıl cıvıl hep bir ağızdan ilahiler söylemesi sizi neden rahatsız ediyor? Laiklik kavramının arkasına saklanmaktan vazgeçin. Rahatsız olan varsa gitsin bu vatanla, bu bayrakla, bu toprakla aidiyetini tekrar tekrar sorgulasın.” ifadeleriyle genelgeyi savunurken, bildirinin imzacılarını da doğrudan hedef alarak şunları söylemiştir: “… ramazandan sadece bir gün önce artık nesli tükenmekte olan bir kısım yobaz çıktı, o bayat 'laiklik elden gidiyor' şarkısını söyleyen, zehir saçan malum bildirilerini yayınladı.”


Erdoğan’ın "Laikliği Birlikte Savunuyoruz" başlıklı bildiriye yönelik çıkışı bundan 10 yıl önce “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini yayımlayan akademisyenleri hedef gösteren konuşmasını anımsatmaktadır. 10 yıl önceki bildiri, o dönemde yaşanan insan hakları ihlallerine karşı siyasi erki Anayasa’yı ve yasaları uygulamaya çağırırken, bugün tartışmalara konu olan bildiri ise Anayasa ve yasalara rağmen laiklik ilkesinin ihlal edilmesini eleştirmektedir. Her iki bildiri de -içeriğine katılıp katılmamak bir tarafa- düşünce ve ifade özgürlüğü çerçevesinde siyasi erki hukukun gereklerini yerine getirmeye çağıran metinlerdir.   


2016’da yayımlanan bildiri, milliyetçilik üzerinden hak, hukuk arayışında olanları, barışı savunanları ötekileştirmek ve cezalandırmak için kullanılmış; yüzlerce akademisyen bu bildiri nedeniyle üniversiteden ihraç edilmiş, ağır ceza mahkemelerinde yargılanmıştı. Amaçlanan, korku yaratarak akademiyi susturmak, iktidara karşı çıkan tüm sesleri kesmekti. AKP iktidarı bu amacına önemli ölçüde ulaştı. Yarattığı korku ortamında hukukun tamamen işlevsiz olduğu otoriter bir rejim inşa etti.


AKP’nin korku ve baskı ile inşa ettiği otoriter rejimde bugün açlık, yoksulluk başta olmak üzere toplumsal sorunlar öylesine derinleşti ki AKP de rejim de yüksek sesle sorgulanmaya başladı. Sorunların üzerini örtmek ve tepkilerin önünü almak için iktidarın milliyetçilik ya da din üzerinden toplumda kutuplaşmanın derinleştirmesi gerekiyordu. Kürt sorununun müzakere edildiği bir süreçte Kürt düşmanlığı üzerinden milliyetçiliği köpürtmek uygun olmazdı. Oysa bir süredir rafa kaldırılmış olan laiklik üzerinden yaratılacak kutuplaşma ile hem muhafazakar kesim yeniden AKP’nin yanına çekilebilir hem de manevi dünya yüceltilerek açlık, yoksulluk gibi maddi dünyanın sorunlar unutturulabilirdi.



Erdoğan’ın 10 yıl öncekine benzer bir çıkışla, bu kez laiklik üzerinden toplumu kutuplaştırarak AKP/saray rejiminin ömrünü uzatabilecek koşulları sağlamaya çalıştığı aşikârdır. Buna karşı durmanın yolu ise milliyetçilik üzerinde de din üzerinde de kutuplaştırma tuzağına düşmeden hukuka, demokrasiye, özgürlüklere sahip çıkmaktan geçer.


20 Şubat 2026 Cuma

27 Şubat’tan 18 Şubat’a…

                           21 Şubat 2026

Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun yaklaşık altı aylık çalışmasının ardından hazırladığı ortak rapor oy çokluğuyla kabul edildi ve Komisyon görevini tamamlamış oldu. Komisyon’un kuruluşunda ve çalışmalarının her aşamasında olduğu gibi açıkladığı rapor da eleştiriye ve tartışmalara konu oldu. 100 yıldan bu yana gelen ve özellikle son 40 yılda insani, toplumsal ve ekonomik bedeli son derece ağır olan çatışmalara yol açan bir sorunu çözme beklentisi yaratan bir sürecin her adımının tartışılması son derece doğaldır.


Raporun ayrıntılarına girmeden geneli üzerinden bir kaç noktaya değinmek gerekirse… Her şeyden önce 18 Şubat’ta açıklanan rapor ile 27 Şubat 2025’te kamuoyuna açıklanan Öcalan’ın “barışa çağrı” metni arasında önemli çelişkiler bulunmadığını belirtmek gerekir. Raporda eksik görülen ve eleştirilere konu olan mesele, 27 Şubat’ta mesajın okunmasının hemen sonrasında Sırrı Süreyya Önder’in “Öcalan size iletmemizi istedi” diyerek aktardığı “Şüphesiz pratikte silahların bırakılması ve PKK’nin kendini feshi, demokratik siyaset ve hukuki boyutun tanınmasını gerektirir.” notunda belirtilen konuları içermektedir.


27 Şubat açıklamasının ardından bu köşede şu yorumu yapmıştık: “Belli ki hükümet, barışın sağlanması için kendisinden beklenenleri ifade eden -Önder’in aktardığı- bu sözlerin metinde yer almasını istememiş. Oysa Önder’in şifahen aktarmak durumunda kaldığı bu sözler, demokratik barışın sağlanması için yerine getirilmesi gereken zaruri bir koşula işaret ettiği gibi, sürece kaygıyla bakanların birçoğunun aklında olan “Demokrasiden, hukuki alt yapıdan yoksun bir süreçten barış çıkar mı?” sorusuna da yanıt olmaktadır.” 


27 Şubat’tan bu yana aradan geçen yaklaşık bir yılda Öcalan’ın mesajı doğrultusunda PKK üzerine düşeni yaparak kendisini feshetti. Ne var ki iktidar kanadı kalıcı ve demokratik barışı sağlayacak adımları atmadı. 18 Şubat’ta açıklanan raporda da 27 Şubat metnine alınmayan ve Önder’in şifahen aktarmak durumunda kaldığı yasal altyapı ve demokratikleşme konusu son derece muğlak ifadelerle yer aldı. Dolayısıyla rapor, sürece yönelik kaygıları gidermedi. Zaten DEM Parti’nin rapora koyduğu şerhin de EMEP ve TİP’in rapora red oyu vermesinin gerekçesi de önemli ölçüde bu kaygılara dayanıyor.


Bundan bir yıl öncesinde var olan kaygılar halen devam ettiğine göre “Demokrasiden, hukuki alt yapıdan yoksun bir süreçten barış çıkar mı?” sorusunun da güncelliğini muhafaza ettiğini söyleyebiliriz. 


Nüfusunun dörtte birinden fazlasını oluşturan bir halkın siyasi ve kültürel haklarının inkâr edilmesinden kaynaklanan Kürt sorunu, Türkiye’de demokrasinin önündeki en büyük bariyerdir! Devlet elitleri içerisinde geniş bir kesim bu bariyerin kaldırılarak eşit yurttaşlık temelinde bir yasal zeminin oluşturulmasını, kendisini Türk-Sünni kimliğinin egemenliği üzerinden tanımlamış bir devletin kendini inkâr anlamına geleceğini düşünmektedir. Kaldı ki 100 yıldır siyasi iktidarlar, Kürt sorununu çözümsüz bırakarak ve Kürtlere yönelik düşmanlığı körükleyerek milliyetçiliği, ırkçılığı diri tuttmuş ve bunu güvenlikçi politikaların demokrasinin, hukukun, insan haklarının önüne geçmesinin gerekçesi olarak sunmuştur.


AKP, tüm Cumhuriyet hükümetleri içinde Kürt sorununda çözümsüzlüğünü iktidarının bekâsı için en etkili kullanan partilerden olmuş ve demokrasinin önündeki bu bariyeri daha da güçlendirmiştir. İçinde bulunduğumuz süreçte AKP’nin çözümsüzlükten iki temel beklentisi olduğununu söyleyebiliriz. Bunlardan birincisi 2024 yerel seçimlerinde başarısızlığa uğramasının sorumlusu olarak gördüğü DEM Parti ile CHP arasında yeni bir seçim uzlaşısını engellemek ve giderek yoğunlaşan yargı operasyonları karşısında CHP’yi yalnızlaştırmaktır. İkincisi ise Kürt sorununun demokratik çözümüne ve toplumsal barışa değinmeden meseleyi “terör sorunu” çerçevesinde ele alarak halklar arasında düşmanlaştırma siyasetini sürdürmektir. Böylece açlığa, sefalete sürüklediği; doğasını katlettiği kesimler ile körüklediği -kadınlara, Alevilere vb yönelik- ayrımcılığa karşı ortaya çıkabilecek mücadeleleri engelleyerek inşa ettiği otokratik rejimin bekâsını korumayı amaçlamaktadır.


Demokrasinin önündeki devasa bariyerin kalkması sadece Kürt halkının ve siyasetçilerinin mücadelesiyle gerçekleştirilebilecek bir durum değildir! Bu bariyerin kaldırılabilmesi, ancak Türkiye’de barışa, demokrasiye, refaha, huzura kavuşmak isteyen her kesimin demokratik bir barışın tesisine sahip çıkmasıyla ve bunun için mücadele etmesiyle gerçekleşebilir. Bu bağlamda siyasi iktidarın tüm engelleyici tutumuna rağmen Meclis’te bir komisyonun kurulması ve bu komisyonun demokratikleşmeden uzak, yasal alt yapıdan yoksun da olsa hazırladığı raporla bir tartışma zemini oluşturması önemlidir. Bu sürecin sonucundan barışın ve demokrasinin çıkıp çıkmayacağını ise Kürt ve Türk halklarının bu tartışma zeminini ne ölçüde ortak bir mücadele zeminine çevirebileceği gösterecektir!