ABD ve İsrail’in başlattığı savaşın üçüncü haftası geride kalırken korkulan oldu ve Ortadoğu ateş çemberine döndü. Savaşın hedefindeki İran, kendisine yönelik saldırılara misilleme olarak İsrail’i ve körfez ülkelerinin petrol tesislerini vururken, dünya petrol sevkiyatının can damarı olan Hürmüz Boğazı’nı da kendisine savaş açan ve onlarla ittifak halinde olan ülkelere kapattı. Petrol tesislerinin vurulması ve sevkiyatın aksamasıyla artan petrol fiyatlarının küresel ekonomi üzerindeki etkisi ise her geçen gün artıyor.
Savaşın kısa sürede bitmeyeceğinin anlaşılması ve savaşın maliyetinin giderek artması karşısında ABD, NATO’yu ve bu arada Türkiye’yi de savaşa çekmek için büyük bir çaba sarfediyor. “Şimdilik” Türkiye’nin ABD’nin kendisini savaşa çekme gayretine karşı çıktığı izlenimi hakim. Ama kapalı kapılar ardında neler olup bittiğini bilmiyoruz ve yarın bir gün savaşa dahil olup olmayacağımız konusu bir muamma olmayı sürdürüyor.
Halkın iradesinin ülke yönetiminde yok sayıldığı, halkın geleceğini belirleyecek olan konularda muktedirlerin alacağı kararlardan bihaber olduğu tek ülke Türkiye değil. Hâlihazırda savaşın doğrudan içinde yer alan ya da çeperinde bulunan ülkelerde de durum farksız. Savaşın insani, ekonomik, ekolojik ve toplumsal bedelini ödeyen halkların ne düşündüğünün, talepleri ve ihtiyaçlarının ne olduğunun hiçbir önemi yok. Muktedirler kendi siyasi ikballerini korumak, işledikleri yüz kızartıcı suçları örtbas etmek ya da temsil ettikleri sermaye çevrelerinin çıkarları için on binlerce insanın yaşamını kaybedeceği, milyonların evini barkını bırakıp göçe zorlanacağı ve yüz milyonlarca -belki de milyarlarca- insanı yoksullaştıracak savaşların kararını gözlerini kırpmadan alabiliyor. Bu nedenle İran’da savaşın faili olan ABD ve İsrail’de bile aklı selim sahibi hiçkimse kendilerini savaşa sürükleyenleri desteklemiyor ve savaşa karşı tepki gösteriyor.
Saldırıların hedefinde olan İran’ın kendini savunma hakkı meşru olmakla birlikte, on yıllardır emekçilere ve ötekileştirilen halklara zulmeden, özgürlüklerini kısıtlayan, ülkenin kaynaklarıyla siyasi elitlerden oluşan bir kesim servetine servet katarken yoksulluk ve sefalet içinde yaşamak zorunda bırakılan milyonlarca İranlının Molla rejimini desteklediklerini söylemek mümkün değil. Ülkeleri emperyalistlerin saldırısı altında olmasa ve rejimin baskılarını aşabilse İran halklarının da ülkelerini yönetenlere karşı tepkilerini en güçlü biçimde göstereceklerine kuşku yok.
Yıllardır ABD’nin güdümünde olan ve savaşta bunun bedelini ağır biçimde ödemek durumunda kalan körfez ülkelerinde de halkların durumu farklı değil. Monarşiyle yönetilen bu ülke halklarının geleceği de bir avuç otokrat tarafından belirleniyor.
ABD, İsrail, İran, Türkiye ve körfez ülkelerinde halkların sözünün hükmü yok da demokrasinin beşiği olarak bilinen Avrupa ülkelerinde durum çok mu farklı? Fransa, Almanya, İngiltere, İtalya ve daha birçok Avrupa ülkesi Irak ve Libya’nın işgalini, Suriye’nin başına cihatçıların getirilmesini, Gazze’de soykırımı desteklerken buna karşı çıkanları en sert biçimde bastırarak susturdu. Kuşku yok ki İran, ABD ve İsrail’in saldırıları karşısında -Çin ve Rusya’nın desteğini de alarak- direnmeseydi, bu ülkeler ABD’nin destek talebini geri çevirmek bir yana İran’ın yıkımından pay almak için -halkın itirazına rağmen- koşarak savaşa giderlerdi. Gerçi koşullar ABD’nin lehine değişirse bu ülkelerin savaşa katıldığını görmek hiç de şaşırtıcı olmayacağını da belirtmek gerekir.
Savaşın başlarında yapılan analizlerde üzerinde pek durulmayan Çin ve Rusya’nın perde gerisinde İran’a verdikleri destekle savaşın gidişatından belirleyici bir etki yarattıkları her geçen gün daha belirgin hale geliyor. Son günlerde Rusya’nın İran’a istihbarat ve silah desteği verirken Çin’in ABD ve İsrail’in hava savunma sisteminde gedik açan siber teknoloji desteği sağladığına ilişkin bilgiler daha sık paylaşılır oldu. Ayrıca Çin’in Hürmüz’den petrolle birlikte geçişi engellenen gübrenin, ABD ve müttefiklerinde yol açacağı gıda krizini derinleştirmek için gübre ihracatını askıya alması gibi hamleleri ve körfez ülkelerine “İran’ın saldırılarından sakınmak için ABD üslerini kapatmayı tavsiye etmesi” gibi açıklamaları da İran’ın psikolojik üstünlüğü ele geçirmesine katkı sağlıyor.
Çin ve Rusya, İran’a destek verirken hammadde ve enerji kaynakları için son derece önemli olan Ortadoğu’da ABD’nin tahakkümünü kırarak hegemonyasını zayıflatmaya çalışırken anti-emperyalist bir maksat hareket ettiğini söylemek mümkün değil. Özellikle Çin’in ABD’nin yerine kendisinin egemen güç haline gelme hedefi emperyalist emellerden ayrı düşünülemez. Dolayısıyla bu iki ülkenin barış ya da halkların özgürlüğü ve refahını sağlanmak gibi bir kaygısı olmadığı aşikâr. Keza totaliter rejimlerle yönetilen bu ülkelerde muktedirlerin kendi halklarının sesini en baskıcı yöntemlerle keserken, bölgelerinde bulunan ülkelere emperyalist emellerle saldırmaktan da geri durmadığını da unutmamak gerekiyor.
Özetle, Ortadoğu’yu ateş çemberi haline getiren insani, ekonomik ve ekolojik yıkıma neden olan savaşta halkların ne rızası ne de faydası vardır. Diğer pek çok savaş gibi bu savaş da küresel, bölgesel ya da ulusal düzeyde halklara zulmeden Dehak’ların savaşıdır. Bu savaşlardan ve yıkımdan kurtulmanın tek yolu ise halkların Demirci Kawa’lar olmaları ve enternasyonel bir anlayışla bir araya gelerek Dehak’ları ve onların düzenini yıkmasıdır!
Newroz pîroz be!
Newroz tüm halklara barış getirsin!

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder