17 Ekim 2014 Cuma

Demokratik çözüm, barışın toplumsallaşmasından geçer!

ÖZGÜRCE
17/10/2014

Müzakere sürecinin ilan edildiği ve karşılıklı olarak silahların sustuğu 2013 Newrozu’nun üzerinden bir buçuk yılı aşkın zaman geçmiş. Kürt sorununun çatışmalı bir süreci doğurduğu 1984’ten 2013’e kadar geçen 28 yılda resmi kayıtlara göre 35 bin 579 asker, polis, gerilla ve sivil ölmüş (Faili meçhullerle birlikte gerçek rakamın bunun çok daha üzerinde olduğu bilinmektedir.) Diğer bir söyleyişle, resmi rakamlara göre 2013 yılındaki barış sürecine kadar ortalama her yıl 1270 kişi çatışmalarda yaşamını kaybetmiş. Bu ortalamadan hareket edersek bir buçuk yıldan bu yana devam eden barış süreci sayesinde 2000’e yakın Kürt’ün, Türk’ün ve diğer halklardan insanın yaşamı kurtulmuş yani 2000 eve, aileye acı düşmemiş.
Elbette ölümlerin olmaması bile başlı başına barış sürecini değerli kılmak için yeterlidir. Ancak çatışma süreci ve bu süreçte ölenlerle birlikte yaralanan, sakat kalan, işkence gören, cezaevlerinde özgürlüğü kısıtlanan, göçe zorlananların bütününden oluşan acı bilanço, Kürt sorununun ve bu soruna yanlış yaklaşımların sadece bir sonucudur. Dolayısıyla barış süreciyle birlikte silahların susması, ölümlerin durması ve diğer acıların yaşanmaması, tüm bunlara neden olan sorunun çözüldüğü anlamına gelmez. Barışın kalıcı olabilmesi için sorunun nedenlerinin ortadan kaldırılması gerekir.
On binlerce insanın ölümüne, milyonlarca insanın acılar çekmesine neden olan çatışma süreci bilindiği gibi, inkar edilen kültürel ve siyasal haklarını talep eden Kürt halkının en vahşi şiddet yöntemleriyle baskı altına alınmasının sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Kürt halkının büyük bedeller ödediği 28 yıllık mücadelenin sonucunda hükümet müzakere masasına oturmaya zorlanmıştı ve bu müzakereden beklenen Kürtlerin haklarının koşulsuz olarak tanınarak sorunun kökten çözülmesiydi.Gelin görün ki AKP hükümeti, bu müzakere sürecinde sorunun temel nedeni olan ve burjuva demokrasisinin asgari koşulları içinde değerlendirilebilecek hakları tanıyarak sorunu çözmek yerine, çatışmasızlık sürecini kendi iktidarını sürdürmenin bir aracı olarak kullanmak istedi. Hükümetin Rojava devrimi ve Kobanê direnişi konusunda izlediği tavır ile müzakere süreci arasındaki çelişkilerin kabul edilemez ölçüye varmasıyla birlikte çözüm süreci ve buna bağlı olarak barış umutlarının boşa çıkma tehlikesinin arttığı bir sürece girildi.
Çözüm ve barış sürecinde karamsar bir tablonun ortaya çıkması sürpriz değildir. AKP Hükümetinin, hegemonyacı ve otoriter siyaset anlayışının çözüm sürecinin sağlıklı bir şekilde ilerlemesinin önündeki en büyük sorun alanı olduğu, bu sürecin henüz başlarında 25-26 Mayıs 2013 tarihlerinde HDK’nin çağrısıyla gerçekleştirilen Demokrasi ve Barış Konferansının sonuç bildirgesinde ifade edilmişti. Bu tespit üzerinden de kalıcı barışın sadece devletle Kürtler arasında sürdürülecek bir müzakereyle sağlanamayacağı; barışın ancak bütün ezilen halk kitlelerinin müdahil olacağı bir mücadeleyle kazanılabileceği ve bunun içinde barışın toplumsallaştırılması gerektiği vurgulanmıştı. HDK ve HDP, müzakere sürecinde (Özellikle yerel seçim ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde) Konferans kararları doğrultusunda, barışın tüm halk kesimleri tarafından sahiplenilmesi, başka bir söyleyişle barışın toplumsallaşması için çaba harcadı (Bu çabanın yeterli olup olmadığı, yeterli olmadıysa bunun nedenleri, ayrıca üzerinde düşünülmesi ve tartışılması gereken konulardır). Ancak sürecin daha en başında öngörüldüğü gibi AKP Hükümeti’nin hegemonyacı ve otoriter siyaseti, çözüm ve barış umutlarının yeşermesinin önündeki en büyük engel haline geldi. Özellikle Kobanê direnişi için Kürt hareketinin ve Türkiye demokrasi güçlerinin ortaya koyduğu eylemler karşısında aldığı tavır,hükümetin müzakere masasına çözümün bir tarafı olarak değil de sorununun nedeni olan 90 yıllık devlet aklının temsilcisi olarak oturduğu izlenimini yarattı. Cumhurbaşkanı ve hükümet üyelerinin Kürt düşmanlığını körükleyen ve çözüm sürecinin en önemli aktörlerinden olan HDP’ye yönelik karalama kampanyasına dönüşen söylemleri, çatışma sürecinin tekrar başlayacağına yönelik kaygıları daha da arttırdı.
1990’lı yıllarda edinilen tecrübeler gösteriyor ki susmuş olan silahların yeniden ateşlenmesi, çatışmaların önceki dönemlerden çok daha yoğun yaşanmasına neden olmakta ve ölümlerle birlikte büyük acılar daha da artmaktadır. Tüm savaşlarda olduğu gibi çatışmaların iki tarafında da acıları yaşayanlar her zaman çoğunluğunu emekçilerin oluşturduğu yoksul halk kesimleri olmaktadır. Bu nedenle emekçiler, yoksullar ve ezilen halk kesimleri kenara çekilip müzakereyi siyasi iktidarın keyfiyetine bırakmamalı; Kürt sorununun demokratik çözümüne ve barışa sahip çıkmalıdır. 
Sözün özü: Barış, Hükümetin inisiyatifine bırakılamayacak kadar değerlidir. Çözüm sürecini iktidarını sürdürmenin aracı olarak gören Hükümet, bunu daha fazla sürdüremeyeceğini görmüş ve çözümü de barışı da gözden çıkartarak daha fazla otoriterleşme eğilimi içine girmiştir. Savaşın acılarını tekrar yaşamamak ve Türkiye’nin demokrasiden daha da uzaklaşmasını engellemek için yegane yol; halkların ırkçı, milliyetçi söylemlere kulak asmayıp; barışa, kardeşliğe sahip çıkması yani barışın toplumsallaşmasıdır. Emekten, barıştan, demokrasiden taraf olan tüm partiler, sendikalar, demokratik kitle örgütleri, barışın toplumsallaştırılmasının sorumluluğunu üstlenmeli ve bu yönde çaba harcamalıdır. 
Not: Demokrasi ve Barış Konferansının ikincisi yine HDK’nin çağrısıyla 18-19 Ekim tarihlerinde Ankara’da yapılacaktır.

Hiç yorum yok: