Ücretleri ve sosyal harcamaları baskı altına alarak enflasyonu düşürmeyi hedefleyen hükümetin ekonomi programı işe yaramadı. OECD ve Avrupa ülkeleri içinde Türkiye, -TÜİK’in gerçek fiyat artışlarını düşük gösterme gayretlerine rağmen- hala enflasyonun en yüksek olduğu ülke. Özellikle gıda, barınma, enerji, sağlık gibi temel tüketim mal ve hizmetlerinde engellenemeyen fiyat artışları ekonomik krizi daha önce eşi benzeri görülmemiş bir sosyal yıkıma dönüştürüyor.
Sadece bugün uygulanan -Bakan Şimşek’in adıyla anılan- program değil, iktidarda olduğu uzun yıllar boyunca AKP’nin izlediği istihdamı daraltan, yoksulluğu geniş kesimlere yayarak gelir ve servet eşitsizliğini arttıran politikaların sonucu olarak, nüfusun önemli bir kesimi yeterli ve sağlıklı beslenme, güvenli koşullarda barınma, eğitim ve sağlık hizmetlerine ulaşabilme olanaklarından yoksun. Yalnız işsizler ya da emek piyasasının en altındaki dezavantajlı kesimler değil, mavi yakalısından beyaz yakalısına, eğitimlisinden eğitimsizine, işçisinden memuruna, asgari ücretlisinden ücreti toplu sözleşmeyle belirlenenen sendikalısına kadar ücretli emekçilerin ve emeklilerin çok büyük bölümü temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaz durumda. Kendi hesabına çalışan çiftçinin, küçük üreticinin, esnafın durumunun da farklı olduğu söylenemez.
Bu karanlık tablodan daha vahim olan ise küresel üretim zincirini ve dolayısıyla dünya ekonomisini sarsan İran savaşının yarattığı etkinin henüz tüm boyutlarıyla bu tabloya yansımamış olması. İran-ABD görüşmeleri olumlu sonuçlanıp, savaş bugün sona erse bile enerji ve hammadde tedarikinde dünyanın can damarı olan İran ve körfez ülkelerindeki tesislerde oluşan tahribatın etkisi uzun yıllar sürecek. Sadece petrol ya da doğalgaz değil ilaç gübre, poliüretan başta olmak üzere hammadde olarak kullanılan ürünlerin arzında da son derece ciddi sorunlar yaşanacak ve artan fiyatlar kaçınılmaz olarak dünyanın bütününde ekonominin daralmasına ve enflasyonist baskıya neden olacak. Tüm bunların üzerine bir de savaşın finans piyasalarında yaratacağı olumsuzluklar eklenince özellikle temel ihtiyaç maddelerinde dışa bağımlı, güçlü finansal yapıya sahip olmayan ülkelerde ekonomik ve sosyal krizin daha da derinleşeceği öngörülebilir.
Türkiye, uyguladığı politikaların sonucu olarak enerji ve hammaddenin yanı sıra etten yumurtaya, buğdaydan nohuta kadar birçok gıda ürününde ve diğer temel tüketim maddelerinde dışa bağımlı vaziyette. Öte yandan parasının değerini koruyabilmek için sürekli altın ve dolar rezervlerini satmak durumunda kaldığı; devasa dış borç ve faiz ödemeleriyle beraber cari açık sarmalında kapılmış, finansal yapısı son derece kırılgan bir ülke. Bu nedenle savaşın şimdiye kadar yarattığı tahribatın bile ekonomik ve sosyal etkilerinin Türkiye’deki mevcut durumu çok daha kötüleştireceğini kestirmek zor değil.
Peki bu karanlık tablo karşısında Türkiye’de ülkeyi yöneten muktedirler ne yapıyor? diye sorarsanız; deprem, darbe girişimi vb dönemlerde olduğu gibi “krizi fırsata çevirip”, iktidarlarını korumanın peşinde olduklarını söyleyebiliriz. Henüz işitmedik belki ama bu savaşı da benzeri durumlarda olduğu gibi “Allahın hikmeti” olarak değerlendirirlerse şaşırmamak gerekir. Zaten Bakan Şimşek, şimdiden ekonomideki çöküşü savaşa bağladı bile. Bundan sonra da AKP’nin sosyal yıkımı derinleştirecek politikalarını ve buna karşı oluşacak toplumsal tepkileri bastırmak için artıracağı otoriterliği de yine savaş koşullarıyla gerekçelendireceğini tahmin edebiliyoruz.
Ekonomik ve sosyal sorunların üzerini örtmek ve tepkileri engellemek için AKP iktidarı, zaten uzunca bir süredir muhalefet partileri ve toplumsal haraketleri baskı altına almak için elinden geleni ardına koymuyor. CHP’li belediyelere yönelik operasyonların, sendikacı, çevre aktivisti ve gazeteci tutuklamalarının giderek yoğunlaşmasını da bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor. Sosyal yıkımın daha da derinleşmesiyle birlikte önümüzdeki günlerde otoriterleşmenin ve beraberinde baskıların artarak devam edeceğini öngörmek mümkündür.
Önümüzdeki dönemde otoriterleşme bağlamında bir başka şeyi daha öngörebilmek mümkündür ki o da sosyal yıkıma karşı toplumdan gelecek tepkiler yükseldikçe devletin “fabrika ayarlarına” dönerek “Kürt düşmanlığı üzerinden milliyetçiliği köpürtme” kartının yine devreye sokulabileceğidir. Özellikle Kürt sorununun çözümü konusunda demokratik adımların atılmasına yönelik talepler arttıkça ve DEM Parti’yi hukuksuzluklarına, yarattığı ekonomik-sosyal yıkıma ortak etme girişimi karşılık bulmadığı durumda iktidarın -daha önce de yaptığı gibi- müzakerelere son vererek Kürtlere yönelik baskı politikalarına geri dönmesi hiç de gözardı edilebilecek bir olasılık değildir. Dolayısıyla önümüzdeki süreçte toplumsal muhalefetin barış, demokrasi ve hak mücadelesi verirken tüm bu olasılıkları dikkate alması gerekir!

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder