6 Nisan 2026 Pazartesi

Haklar, ancak kazanıldıkları yol ve yöntemlerle korunabilir!

                                                5 Nisan 2026
 Evrensel Pazar Eki

Kapitalizm, bir üretim sisteminin adı olmakla beraber tüm toplumsal ilişkileri ve bu ilişkileri düzenleyen kurumları da egemen sınıfın ihtiyaçları doğrultusunda belirler. Bu bağlamda kapitalizmin varlık koşulu olan sermaye birikimi, esas olarak emek sömürüsüyle başlar ve burada oluşan sınıfsal güç dengesi toplumsal alanın tümüne yansır. Bu nedenle sınıf mücadeleleri tarihsel olarak patronların üretim sürecindeki tahakkümüne ve emek sömürüsüne karşı bir başkaldırı olarak başlamışsa da bununla sınırlı kalmamıştır. İlk olarak 1830’larda İngiltere’de başlayan ve işçi sınıfı tarihinde önemli bir yere sahip olan Chartist Hareket, emekçilerin çalışma düzeni ve sosyal haklarının yanı sıra -sadece mülk sahiplerinin kullanabildiği- siyasal hakların toplumun tüm kesimlerinin eşit biçimde kullanabildiği bir hak olarak kabul edilmesini de sınıf mücadelesinin konusu haline getirmiştir.


Siyasal haklar ve işçi sınıfı
Ekonomi ve siyaset ayrımının bir aldatmacadan ibaret olduğunu ortaya koyan ve sendikaların üretim sürecinde sınıf partilerinin ise toplumun tüm alanlarında bir bütünlük içinde mücadele etmeleri gerektiği vurgusunu yapan bilimsel sosyalizmle birlikte siyasal hakların sınıf mücadelesindeki önemi daha da artmıştır. Bilimsel sosyalizmi benimseyen işçi sınıfı hareketinin büyük bir güç haline geldiği 19. yüzyılın ikinci yarısında işçi sınıfı önemli kazanımlar elde etmeye başlamıştır. Bu kazanımlar içinde çalışma koşullarının iyileştirilmesi, sosyal hakların tanınması ve sendikal hak ve özgürlüklerin tanınmasının yanı sıra siyasal haklar da vardır.

Sendikal haklar, emekçilerin sendikalar aracılığıyla bir arada hareket ettiği ve toplu sözleşmeler yoluyla üretim sürecinde söz sahibi olmasını sağlarken; siyasal haklar, emekçiler de dahil olmak üzere tüm yurttaşların eşit oy hakkını elde etmesini ve işçi sınıfının kendi partilerini kurarak siyasal sistem içinde yer almasını içermektedir. Dolayısıyla bugün “halk iradesi”nin esası olarak kabul edilen seçme-seçilme ve parti kurma gibi siyasal hakların tüm toplum kesimleri tarafından kullanılabilmesinin işçi sınıfı mücadelesinin bir sonucu olduğunu unutmamak gerekir!

Burjuvazinin tahakkümü
Burjuvazi ve onun siyasi temsilcileri, işçi sınıfının mücadelelerinin sonucunda iki temel mücadele aracı olan sendika ve sınıf partilerini tanımak zorunda kalırken aynı zamanda bu mücadele araçlarını kontrol altında tutmayı da ihmal etmemiştir. Çıkardıkları yasalarla gerek sendikal gerekse siyasal mücadelenin önünde türlü tuzaklar kurarak iş yerlerinde ve toplumda tahakkümlerini sürdürmek istemişlerdir.

Türkiye’de de cumhuriyetin kuruluşundan bu yana devletin sendikal ve siyasal haklara yaklaşımında yasaklama ya da denetim altına alma düşüncesi esas olmuştur. Bu nedenle işçi hareketlerinin ve toplumsal muhalefetin yükseldiği kimi dönemler dışında sendikal ve siyasi yaşamı düzenleyen yasalarda demokrasinin izlerine rastlamak pek mümkün değildir.

Örneğin yasalarda sendikaların kuruluşu ve faaliyetleri düzenlenirken emekçilerin üretim sürecinde aktif özne haline getiren örgütlenme özgürlüğü, toplu sözleşme ve grev hakkı sınırlanmıştır. Bunun sonucu olarak da bürokratikleşmiş, sınıfa yabancılaşmış bir hale bürünen sendikal yapılar, patronun ve siyasi iktidarın güdümüne kolayca girebilir duruma gelmiştir. Buna direnerek sınıf mücadelesini yürütmeye çalışan sendikalar ise devletin baskı aygıtlarının hedefi olmaktadır. Siyaset alanında da işçi sınıfı ve sosyalizm perspektifine sahip partiler başta olmak üzere egemenlerin kendisine tehdit olarak algıladığı siyasi yapılar yasaklanmış ya da seçim sisteminde siyasi temsiliyetlerini kısıtlayacak düzenlemelere gidilmiştir.

Halk iradesi yok sayılıyor
15 Temmuz darbe girişimi bahanesiyle ilan edilen OHAL ve sonrasında inşa edilen AKP/Saray rejiminin sendikal ve siyasal haklar üzerindeki kısıtlayıcılığı ve baskısı cumhuriyetin önceki dönemlerine göre çok daha yoğunlaşmıştır. Özellikle siyasallaşan yargı vasıtasıyla yürütülen ve kimi zaman rejimle birlikte hareket eden sendikaların da katkı verdiği baskıların sendikal alandaki en açık örneği, hakları için örgütlenmeye ve mücadele etmeye çalışan emekçilerin doğrudan devletin kolluk güçleri tarafından engellenmesidir. Bunun yanı sıra ücretlerin enflasyon karşısında her geçen gün daha fazla erimesine rağmen iş birlikçi sendikalar, işçilerin haklarını korumak yerine grev yasakları da vesile edilerek işçinin taleplerini baskı altına alan bir tavır izlemektedir.

AKP/Saray rejiminin siyaset alanına en önemli müdahalesi hiç kuşkusuz halk iradesini yok saymasıdır. Bu bağlamda muhalefet partilerinden seçilmiş milletvekilleri, belediye başkanları tutuklanırken belediyelere kayyım atanarak ya da iktidar partisinden kişiler bu mevkilere getirilerek halkın iradesine ket vurulmaktadır. Bunun son örneği Bursa’da yaşanmaktadır. Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey’in evi basılarak gözaltına alınmasıdır.

Emekçilerin yoğun olduğu Bursa, rejimin emekçilere ve sendikalara yönelik baskılarının da en yoğun hissedildiği kentlerin başında gelmektedir. Emek verdikleri fabrikalarda, atölyelerde ve diğer iş yerlerinde iradeleri tanınmayan Bursalı emekçilerin şimdi de seçtikleri belediye başkanı tutuklanmak ve görevinden uzaklaştırılmak istenmektedir.

Haklar, ancak kazanıldıkları yol ve yöntemlerle korunabilir! İşçi sınıfı, sendikal ve siyasal haklarını sınıf perspektifiyle gerçekleştirdiği mücadelelerle elde etmiştir. Bu hakların ellerinden alınmasını engellemek için yapılması gereken de yine sınıf perspektifiyle yürütecekleri mücadeledir. Otoriter rejimlerin ve işçiye yabancılaşmış, yandaş sendikaların tahakkümünü kırmanın başka yolu yoktur!

Hiç yorum yok: