8 Mayıs 2026 Cuma

Sosyal yıkımı artık TÜİK de gizleyemiyor!

9 Mayıs 2026


AKP iktidarının yarattığı sosyal yıkımın üzerini örtmeye çalışan ve yıkıma neden olan politikaları meşrulaştırmak için gerçekleri çarpıtarak veri üretmeyi kendine vazife edinen TÜİK, ne 

evde oturan işsizleri ne de çarşı pazardaki fiyat artışlarını gizleyebiliyor. TÜİK’in Nisan ayı enflasyon verileri bunu bir kez daha gösterdi. 


TÜİK, Nisan’da aylık enflasyonu yüzde 4.18, yıllık enflasyonu yüzde 32.8, yılın ilk dört ayındaki enflasyonu ise yüzde 14.64 olarak açıkladı. Böylece 2026 için geçerli olacak toplu iş sözleşmeleri ve asgari ücret belirlenirken dikkate alınan Merkez Bankası’nın 2026 sonu için hedeflediği yıllık yüzde 16 enflasyon oranına ilk dört ayda ulaşılmış oldu. Zaten asgari ücret, belirlendiği 2025 Aralık ayında -TÜİK verileri üzerinden hesaplanan- açlık sınırının altındaydı. Emekli aylıklarının da büyük kısmı yine açlık sınırın altında bir rakamla 2026’ya başladı. Kamu işçileri ve memurların çok önemli bölümünün maaşları ise yoksulluk sınırının gerisindeydi. 


DİSK-AR’ın hesaplamalarına göre yılın ilk dört ayında enflasyonun ve ücretler üzerindeki vergi yükünün artmasıyla birlikte asgari ücret 4 bin 110 TL, en düşük emekli aylığı 2 bin 928 TL, ortalama işçi ücreti ise 7 bin 310 TL eridi. Ücretlilerin ve emeklilerin nasıl büyük bir hızla yoksullaştığına işaret eden bu veriler aslında buzdağının sadece görünen kısmı. Görünmeyen kısım ise açlık ve yoksulluk sınırı altında geçinmeye çalışanların harcamalarının yoğunlaştığı gıda, konut, enerji, ulaşım, sağlık, eğitim gibi temel mal ve hizmetlerindeki enflasyon verilerine bakınca ortaya çıkıyor. Bu bağlamda Nisan ayında temel harcama kalemlerinde yıllık enflasyon oranları şöyle: Gıda yüzde 34.55, konut 46.6, enerji 46.22, ulaştırma 37.6, sağlık 33.02, eğitim ise yüzde 50. Başka bir ifadeyle açlık, yoksulluk sınırında yaşayan emekçilerin zorunlu harcama kalemlerinde enflasyon, yüzde 32.8 olan manşet enflasyonun daha üzerinde ve bu, yoksullaşmanın boyutlarının çok daha derin olduğu hakikatini TÜİK’in bile gizleyemediğini gösteriyor. 


Ekonomi yönetimi, TÜİK vasıtasıyla da örtbas edemediği derin yoksullaşma gerçeği karşısında -beklendiği gibi- “İran savaşıyla birlikte yaşanan olumsuzluklar”ı mazeret olarak gösteriyor. Dünyanın en önemli enerji ve hammadde kaynaklarının bulunduğu bir bölgede yaşanan savaşın ekonomik ve sosyal etkileri elbette yadsınamaz. Ancak savaştan önce de durumun farklı olmadığını belirtmek gerekiyor. Gıda, enerji, kira, sağlık, eğitim ve manşet enflasyonda Türkiye, uzun yıllardır OECD ve Avrupa ülkeleri içinde açık ara birinci sırada. Örneğin gıda enflasyonu dünyada ortalama yüzde 1 seviyelerindeyken Türkiye’de yüzde 35’i aşmıştı. Dana etinin kilosu dünyada ortalama 8.2 dolara Türkiye’de ise 22 dolara satın alınabiliyordu. Konut kiraları 2015’ten bu yana birçok ülkede 1-2 kat artarken Türkiye’de 20 kat arttı. Diğer kalemlerde de durum farklı değil.


Enflasyonun nedeni talebin yüksek olmasına bağlayan ve ücretleri baskı altına alıp, talebi kısarak enflasyonu düşüreceğini iddia eden AKP’nin ekonomik programı halkı yoksulluğa, açlığa sürüklerken; yine TÜİK’in üzerini örtemediği gerçekler bu iddiayı boşa düşürdü: TÜİK’in geçtiğimiz hafta açıkladığı 2025 yılına ilişkin kırmızı et ve çiğ süt üretim istatistiklerine göre 

2025’te kırmızı et üretimi yüzde 10.5; çiğ süt üretimi ise yüzde 4.9 azalmış. 2025 Aralık ayında yayımlanan bitkisel üretim istatistiklerine göre ise tahıl üretimi yüzde 12.3, sebze üretimi yüzde 0.9, meyve üretimi yüzde 30.9 düşmüş. Gıda ürünlerinde üretimin azalmasıyla birlikte ithalat artmış. Örneğin hububat ithalatında artış yüzde 94.8 olurken meyvede 35.3, gübrede 19.6 olmuş. Bu da gösteriyor ki gıda fiyatlarındaki astronomik artışın nedeni talebin fazla olması değil, üretimin yani arzın azalması. Öte yandan tarım ve hayvancılıkta kullanılan mazot, gübre gibi ürünler ile gıda ürünlerinde artan ithalat, finans piyasalarındaki dengesizlikler ve döviz kurlarındaki oynaklıklar da fiyatların yükselmesinde önemli rol oynuyor. Dolayısıyla  gıda enflasyonunun failini aranırken AKP’nin 23 yıldır uyguladığı tarım ve hayvancılık politikaları ile ekonomi politikalarını da sorgulamak gerekiyor.


Benzer bir durum diğer harcama kalemleri için de geçerli. Enerjide dağıtım şirketlerinin özelleştirilmiş olması ve bunlara yüksek kâr sağlanması; eğitim ve sağlık hizmetlerinin piyasalaşması ve özelleştirilmesi; otoyol ve köprülerin özelleştirilerek sermayeye kaynak aktarma mekanizmasına dönüştürülmesi; barınma hakkının kâr ve rant uğruna yok sayılması da sorgulanması gereken uygulamalar. 


23 yıldır izlediği politikalarla ülkeyi eşi benzeri görülmemiş bir sosyal yıkıma sürükleyen AKP iktidarının kendi yarattığı sorunlara “toplumsal mücadeleler yükselmeden” çözüm üretmesi beklenemez elbette. Ancak “seçim”i ağzından düşürmeyen ana muhalefet partisinin sosyal sorunlara çözüm üretmeden ve toplumu çözüm önerilerine ikna etmeden, sadece eleştirerek iktidara gelemeyeceğini de görmesi gerekiyor. 


  

Hiç yorum yok: