26 Haziran 2026 Cuma

NATO Zirvesi’nin akla getirdikleri

                               27 Haziran 2026

7-8 Temmuz’da yapılacak NATO Zirvesi için onbinlerce güvenlik görevlisi Ankara’ya yığılırken, birçok cadde ve sokağa giriş yasağı getiriliyor. Zirve’de görevli olanlar dışındaki kamu çalışanları 6-12 Temmuz haftasında izinli sayılacak. Valilik kararıyla, 28 Haziran-10 Temmuz tarihleri arasında kentte miting, gösteri yürüyüşü, basın açıklaması, oturma eylemi, protesto, açlık grevi, bildiri ve broşür dağıtılması, afiş ve pankart asılmasının yanı sıra sınav, sempozyum, panel, mezuniyet töreni, şenlik, konser, eğlence ve kutlamalar yasaklandı. Kısacası Ankara’da adeta sıkıyönetim ilan edildi. Bu arada çeşitli örgütlere mensup olduğu iddia edilen 200’ü aşkın kişi düzenlenen eş zamanlı ev baskınlarıyla gözaltına alındı. Gözaltına alınanlardan, aralarında akademisyen Emel Memiş, TEMA Vakfı gönüllüleri, gazetecilerin ve avukatların da olduğu 103 kişi tutuklandı.

Uluslararası bir toplantı için bir ülkenin başkentinde yaşamı durma noktasına getirecek, sıkıyönetimi çağrıştıran kısıtlamalar neden getirilir? Gerekçe zirveye katılacak liderlerin güvenlikleriyse, “Bu liderler, benzer toplantılar için dünyanın dört bir yanında boy gösterirken neden böylesine abartılı güvenlik önlemlerine ihtiyaç duyulmuyor? Ankara, uluslararası konukların güvenliklerini bile sağlayamayacak kadar güvensiz bir yer mi?” sorularını sormak gerekiyor sanırım. Ayrıca “Eğer hükümet başkentte yaşamı aksatmadan konukların güvenliğini sağlayamayacağını düşünüyorsa -ki bu diğer illerde güvenlik sorununun çok daha derin olduğunu gösterir- “Her yıl bütçeden iç güvenlik için ayrılan milyarlarca lira nereye harcanıyor?” sorusunun da gündeme gelmesi gerekmez mi?

Bu sorulara yanıt ararken yeni bir gelişme olarak, Zirve’yi izlemek isteyen çok sayıda gazetecinin akreditasyon talebinin geri çevrildiği haberi geldi. Tahmin edilebileceği gibi bu gazetecilerin büyük kısmı “muhalif basın-yayın kuruluşları”nın mensuplarıydı. Muhalif gazetecilerin NATO Zirvesi’nden halkı haberdar etmelerinin engellenmesi Ankara’daki olağanüstü güvenlikçi atmosfer konusunda başka soruları da akla getirdi: Bunlardan biri elbette “Zirve’de konuşulacak konular, alınacak kararlar Türkiye toplumundan gizlenmek mi isteniyor?” sorusuydu. Bunu tamamlayacak diğer bir soru ise, “Alınan olağanüstü güvenlik önlemleri, Zirve’de alınacak kararlara karşı toplumun göstereceği muhtemel tepkileri bastırmak için midir?” oldu.

NATO Zirvesi, küresel belirsizliklerin ve kapitalist dünya düzeninde bir yeniden yapılanmanın işaretlerinin güçlü biçimde açığa çıktığı bir döneme denk geliyor. Türkiye ise, bu yeniden yapılanma sancılarının çatışmaya dönüştüğü hassas bir coğrafyanın odağında yer alıyor. Ukrayna savaşıyla birlikte Rusya’yı yakın tehdit olarak algılayan Avrupa ülkeleri ve özellikle İran savaşıyla birlikte hegemonyası tartışmalı hale gelen ABD, soğuk savaş döneminde kurulan emperyalizmin savaş aygıtı NATO’yu yeni dünya düzenine uyarlarken Türkiye’ye de daha aktif bir rol vermek istiyor. Bu konuda NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin geçtiğimiz Nisan ayında Ankara’ya yaptığı ziyarette verdiği mesajlar oldukça çarpıcıdır.

Rutte’nin Ankara’da verdiği mesaj, küresel kaos ortamında Türkiye’nin jeostratejik öneminin arttığı ve NATO’nun değişen öncelikleri içinde Türkiye’nin daha etkili bir rol üstlenmesinin gerekli hale geldiğidir. Rutte bu görüşünü Türkiye’nin NATO’nun -ABD’den sonra- en büyük ikinci ordusuna sahip olması; Kuzey Atlantik Paktı’nın savaş bölgesi olan hem Karadeniz hem de Ortadoğu’da yer alan tek üye ülke olması ve “Türkiye bir savunma sanayi devrimi yaşadı.” sözleriyle ifade ettiği Türkiye’nin silah sanayinde son yıllarda gerçekleştirdiği atılıma referans vererek temellendirmektedir. Rutte, NATO’nun yeni düzeninde Türkiye’ye biçilen role ilişkin de en yakın güvenlik tehdidi olarak belirlediği Rusya, Çin ve İran’la girilecek muhtemel bir savaşta Türkiye’nin jeostratejik konumu, askeri gücü ve silah üretme potansiyeli nedeniyle, “ileri üs bölgesi” -yani sıcak çatışmanın alanı- olarak kullanılabileceğini belirtmektedir.

Rutte’nin mesajlarının yanı sıra geçtiğimiz günlerde Trump’ın Beyaz Saray’da Rutte ile birlikte yaptığı toplantıda Erdoğan ve Türkiye’nin askeri gücü için sarf ettiği övgü dolu sözleri ve NATO Zirvesi’ne katılma kararı vermesi ama tüm bunlar olurken hükümetin Türkiye’nin NATO’daki konumun ilişkin açık bir paylaşımda bulunmaması, toplumdan gizlenen bir şeyler olduğu kaygısını güçlendirmektedir.

Ankara’daki olağanüstü güvenlikçi atmosfer konusunda akıllara takılan bir başka soru ise -NATO Zirvesi’nden bağımsız olarak- “Zirve’nin, hakkını arayan kesimlerin demokratik tepkilerini ortaya koymalarının engellenmenin vesilesi olarak mı” görüldüğüdür. Zirve nedeniyle gözaltına alınanlara “Ankara’daki Doruk Madencilik işçilerinin eylemlerine neden katıldıkları”nın sorulması; Ankara’da halen devam eden Özel Sektör Öğretmen Sendikası’nın direnişi; Temmuz’da açlık sınırı altında ezilen asgari ücrete artış yapılmaması, kamu emekçileri ve emeklilere ise enflasyonun çok altında artışlar yapılmasına karşı yapılacak eylem olasılığı da bu sorunun haklılığını ortaya koymaktadır.

Bu arada NATO Zirvesi gerekçesiyle başkentte yaratılan baskı ortamının, CHP’nin seçilmiş yönetim kadrosuna yapılacak muhtemel bir yargı operasyonu için fırsat olarak değerlendirilebileceği de akılları kurcalayan bir başka sorudur!

19 Haziran 2026 Cuma

Baskılar sürüyor emekçiler direniyor!

                             20 Haziran 2026

Otoriterleşme, AKP/saray rejimi ile toplumun genel çıkarları arasındaki çelişkilerin derinleştiği tüm alanlarda kendisini gösteriyor. Bir yandan tamamen siyasallaşmış olan yargı vasıtasıyla yerel yönetimlere kayyum, ana muhalefet partisine butlan atanırken muhalif siyasetçilerin hukuk dışı tutsaklıkları sürüyor; diğer yandan da ormanı, dereleri, denizleri korumaya çalışanlar ve emeğinin hakkını arayanlar devletin baskı aygıtlarının şiddetiyle karşı karşıya kalıyor. Son zamanlarda rejimin şiddetiyle karşı karşı gelenlerin başında ise hakkını arayan emekçiler geliyor. 


23 yılı aşan süredir iktidarda olan AKP’nin icraatları ile emekçi kesimlerin çıkarları arasında derin bir çelişki hep vardı. AKP bu çelişkiyi kimi zaman AB üyelik süreci vesilesiyle ortaya attığı vaadlerle kimi zaman sendika bürokratlarını kullanarak yarattığı “uzlaşma” görüntüsüyle kimi zamansa kolluk güçlerinin baskı ve şiddetiyle maniple etmesini bildi. Ancak bugün gelinen noktada emekçilerin karşı karşıya kaldığı halk ihlalleri, yoksullaşma ve çalışma rejimindeki sömürü koşulları öylesine ağırlaştı ki emekçilerin bir kısmı her türlü manipülasyona karşı çıkıp, baskı ve şiddete uğrama pahasına hakları için direnişe geçiyor. AKP/saray rejiminin “patronların çıkarlarını koruma örgütü” haline dönüştürdüğü devletin kolluk güçlerinin baskı ve şiddetine karşı gerçekleştirilen direnişlere ve işçilerin uğradıklara baskılara en yakın zamandaki şu birkaç örneği verebilebiliriz:


İlk örnek Edirne’den. Aylardır ödenmeyen ücretlerini, gasp edilen haklarını talep eden ve işten çıkarmalara karşı çıkan -eski Tekirdağ AKP İl Başkan Yardımcısı Bekir Kiremitçi'ye ait olan- Özşen Maden işçileri, Edirne'de Selimiye Camii restorasyon açılışına katılan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ulaşmak isterken jandarmanın müdahalesiyle karşılaşıyor. Yerlerde sürüklenen ve coplarla darbedilen birçok madenci gözaltına alınıyor. Bağımsız Maden İşçileri Sendikası’nın öncülüğünde kendilerini maden ocağına kapatarak açlık grevine başlayan işçilere ve onları ziyaret eden ailelerinin üzerine işletme binasından ateş ediliyor. Tüm baskılara rağmen direnen işçiler, taleplerini patrona kabul ettiriyor.


İkinci örnek, Ankara Yenimahalle’de yapımı devam eden Adalet Sarayı şantiyesinde çalışan ve alamadıkları ücretlerini talep eden Rönesans Holding bünyesinde faaliyet yürüten Gülpa adlı taşeron firmanın işçileri. Haklarını arayan işçiler firma yetkilileri tarafından kesici aletler ve sopalarla saldırıya uğruyor ve bu saldırıda en az üç işçi yaralanıyor.


Üçüncü örnek, Giresunun Şebinkarahisar ilçesinden. Mart ayından bu yana ücretlerini alamayan Yıldızlar Holding bünyesindeki Nesko Maden’de çalışan yaklaşık 200 işçi Kiramızı ödeyemiyoruz, markete, bakkala, fırına borçlandık. Emeğimizin karşılığını istiyoruz.” diyerek tepkilerini dile getiriyor. İşçiler, ücretlerinin ödenmemesi halinde Doruk Madencilik işçileri gibi mücadeleyi Ankaraya taşıyabileceklerini söylüyor.


Son örneğimiz ise Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’nın çağrısıyla özel okullardaki güvencesiz çalışma koşulları ve düşük ücretler başta olmak üzere yaşadıkları sorunları gündeme taşımak için Ankara’da bir araya gelen eğitim emekçileri. Milli Eğitim Bakanlığı önünden Meclis’e yürümek isteyen öğretmenlere polis müdahale ediyor ve Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Genel Başkanı Eren Edebali dahil, 41 öğretmen darp edilerek gözaltına alınıyor.


Emekçilerin haklarına yönelik ihlallere karşı direnişler ve bu direnişlere karşı devletin, patronların  baskısı ve şiddeti bu örneklerle sınırlı değil elbette. Ülkenin dört bir yanından sanayiden tarıma, inşaattan hizmet sektörüne tüm iş kollarında çalışma rejimi ve sosyal haklarda pek çok hak ihlali yaşanıyor. AKP/saray rejimi, bu hak ihlallerine karşı sesini çıkartan emekçilere karşı sınıfsal tercini çekinmeden ortaya koyuyor ve hak mücadelelerini bastırmak için otoriterliğini en acımasız biçimde gösteriyor.   


AKP/saray rejiminin emekçilerin hak mücadelesine karşı takındığı otoriter tavır, Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC)’un Mayıs ayında yayımlanan 2026 Küresel Hak İhlalleri Endeksi’ne de yansımış. Geçtiğimiz 13 yılda olduğu gibi bu yıl da Türkiyenin 169 ülke içinde işçi haklarının en kötü olduğu 10 ülke listesinde bulunduğunu gösteren endeksin yer aldığı raporda “Otoriter Erdoğan hükümetinin temel işçi haklarını çiğnemek konusunda köklü bir geçmişi olduğu”ndan söz edilirken; devlet ile işverenlerin “sendikal haklara karşı düşmanca bir tavır" izledikleri ve örgütlenme özgürlüğünü ihlal ettikleri belirtiliyor. Raporda ayrıca sendikalara yönelik tehditler ve sendikacıların tutuklanmalarına ilişkin örneklere de yer veriliyor.


Uluslararası kurumların raporlarına yansıyan hak ihlalleri ve emekçilerin haklarını savunmak için gösterdiği direnişleri engellemeye yönelik örnekler, AKP/saray otokrasisinin emekçilere yönelik baskı ve şiddetininin düzeyini göstermesi bakımından önemlidir. Sadece asgari ücretin değil ücretler genel seviyesinin ve emekli aylıklarının yoksulluk ve hatta açlık sınırın altında kalması ve her ay 200’ü aşan iş cinayetini de otoriter rejimin maniple etmeye çalıştığı iktidarın politikalarıyla emekçilerin hakları arasındaki çelişkilerin bir sonucu olarak okumak gerekir. Verdiğimiz örneklerin gösterdiği bir başka olgu ise her türlü baskıya rağmen emekçilerin kendilerine dayatılan koşullara rıza göstermeyip direnmekte olduğudur. Bu direnişlerin en dikkat çeken yönü ise neredeyse hiçbirinin yasaların toplu iş sözleşmelerinde yetkili kabul ettiği bürokratik sendikalar tarafından değil, “fiili ve meşru mücadele yürüten” sendikalarca örgütlenmiş olmasıdır. Bu da bize önümüzdeki dönemde işçi sınıfı mücadelesinin hangi araç ve yöntemlerle yapılıp yapılamayacağı konusunda çok önemli ipuçları vermektedir!  





12 Haziran 2026 Cuma

Butlanın gölgesinde memleket ahvali

                           13 Haziran 2026

Demokrasiyi var eden kurumları (yasama-yürütme-yargı, yerel yönetimler, basın, akademi, demokratik kitle örgütleri vb) işlevsiz hale getiren AKP/saray rejimi, butlan kararıyla “sadece ana muhalefet partisini değil tüm toplumsal muhalefeti etkisiz hale getirerek” demokrasi mücadelesinin olanaklarını tamamen ortadan kaldırmayı hedefliyor. Demokrasi umudunun zihinlerden bile silinmesini ve faşizme boyun eğdirmeyi amaçlayan bu süreç, toplumun geniş kesimlerince kaygı ve öfkeyle izlenirken gündemin de neredeyse tamamını meşgul ediyor. 


Dikkatler CHP’ye yönelik operasyonlara yoğunlaşırken (Butlancı yönetimin her hamlesini de bu operasyonun bir parçası olarak değerlendirmek gerekir.) toplumun bugünü ve geleceği üzerinde yaşamsal öneme sahip konular neredeyse gündemden tamamen düşmüş vaziyette. Birbiriyle ilişkili olan bu konulardan ilki hiç şüphesiz ekonomide yaşanan çöküş ve buna bağlı olarak milyonlarca yurttaşı kasıp kavuran geçim derdi. İkincisi yüzyılı aşkın bir mesele olan Kürt sorununun çözümü konusunda yürütülen müzakerelere rağmen siyasi iktidar tarafından atılması gereken adımların akıbeti. Üçüncüsü ise değişen küresel dengelerle beraber yeniden şekillenen dünya düzeninde Türkiye’nin üstleneceği yeni rol ve bu çerçevede önümüzdeki ay Ankara’da yapılacak olan NATO zirvesi.


Ekonomi yönetiminin bütün manipülatif açıklamaları ve TÜİK’in tüm çarpıtılmış verilerine rağmen enflasyon, dış borç, faiz ödemeleri, cari açık, istihdam gibi bilumum göstergeler Türkiye ekonomisinin büyük bir batak içinde olduğunu gösteriyor. İzlenen vergi ve ücret politikaları ile sosyal politikalara bakınca bu batağın faturasının tamamının -bugüne kadar olduğu gibi- emekçi, yoksul halk kesimlerin sırtına yükleneceği anlaşılıyor. Örneğin kamu emekçileri, emekliler ve toplu iş sözleşmesi kapsamındaki tüm ücretliler için Temmuz’da geçerli olacak enflasyon farkının TÜİK marifetiyle belirlenen gerçek dışı enflasyon oranlarıyla sınırlı kalması, izleyen aylarda emekçilerin daha da yoksullaşacağı anlamına geliyor. Önümüzdeki günlerde bir düzenleme yapılmazsa yılın geri kalanında “sahte" enflasyon farkından bile yararlanamayacak olan ve zaten açlık sınırının altında kalan bir ücretle geçinmeye çalışan milyonlarca asgari ücretlinin içinde bulunduğu sefaletin de çok daha derinleşeceğini söylemek mümkün.


Kürt sorununun çözümü konusunda 2024 Ekim’inde başlayan sürece ilişkin iki temel kaygı vardı. Bunlardan birincisi siyasi iktidarın yüzyılı aşkın bir sorunu, “Terörsüz Türkiye” diyerek 42 yıllık bir örgütün tasfiyesinden ibaret gören bir anlayışla yola çıkılmış olmasıydı. Diğer kaygı ise başta hukukun işlerliği olmak üzere demokrasiyi tesis edecek tüm mekanizmaların yerle bir edildiği, her geçen gün otoriterleşmenin daha fazla ağırlık kazandığı koşullarda toplumsal barışın nasıl sağlanacağı ve çözümün hukuki zemininin nasıl oluşacağıydı. Geçen bir buçuk yılı aşkın zamanda sürece ilişkin gelişmeler kaygıları haklı çıkardı. CHP’ye yönelik operasyonlar, bugüne kadar Kürt siyasi hareketi için uygulanan hukukuzlukların ülke geneline ve tüm muhaliflere yöneldiğini gösterdi ki bu da çözüme ilişkin kaygıları katmerledi. Bugün gelinen noktada anlaşılan o ki hükümetin sürece yönelik tavrını, Kürt halkının siyasi ve kültürel eşitliğini esas alan taleplerinden ziyade, iktidarın varlığını sürdürecek koşulları sağlamak için iç siyasette ve Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler şekillendirmektedir. Bu ise sorunun çözümüne ve toplumsal barışa ilişkin belirsizlikleri ve riskleri arttırmaktadır.     


Özellikle Rusya-Ukrayna savaşı ve ABD ile İsrail’in İran’a saldırısıyla başlayan savaşla birlikte sadece savaş bölgelerinde değil, tüm yerkürede dengelerin yeniden kurulması kaçınılmaz hale geldi. Bu arada gerek coğrafi konumu gerekse savaşlarda doğrudan (ABD) ve dolaylı (AB ve NATO) taraf olan ülkelerle ve uluslararası örgütlerle olan bağları, Türkiye’nin jeostratejik önemini arttırdı. ABD, NATO ve AB, Türkiye’nin jeostratejik konumunu kendi çıkarları için kullanma arayışına girdi. Halkı yoksulluğa ve sefalete sürükleyen ekonomi politikaları, Kürt sorununda dayatmacı çözüm ve CHP’ye yargı vasıtasıyla yapılan operasyonlar vb. karşısındaki sessizliğine bakılırsa bu yapılar, Türkiye’nin jeostratejik konumunu kendileri için kullanmanın karşılığında AKP/saray rejiminin artan otoriterliğine göz yummaktadır! ABD’den, NATO’dan ve saraydan yapılan açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla Ankara’da yapılacak NATO zirvesinde de Türkiye’nin Avrupa ve NATO’nun ileri üs bölgesi olma konumu tescillenecektir.



Butlan kararı ve CHP’ye yönelik operasyonların Türkiye’de demokrasiyi ve hukuku kağıt üzerinde bile bırakmayıp tamamen yok etmeyi amaçladığı aşikârdır. Ancak bununla eş zamanlı olarak toplumun geniş kesimlerini açlığa ve sefalete sürükleyen, toplumsal barış umudunu boşa çıkaran ve ülkeyi emperyalistlerin sıcak savaş alanı haline getirecek gelişmelerin de butlan kararının tozu dumanıyla gölgelenmesine olanak vermemek gerekir!  



5 Haziran 2026 Cuma

Devletin aklı ve mahşerin üç atlısı

                               6 Haziran 2026

Mutlak butlan kararının ardından CHP Genel Merkezi’nin polis tarafından basılması ve seçimle gelen Özgür Özel’in yerine mahkemenin atadığı Kılıçdaroğlu’nun başkan koltuğuna oturmasını Erdoğan, CHP’nin iç meselesi olarak değerlendirerek durumun kendileriyle ilgisinin bulunmadığını söyledi. Özel ise Salı günü Meclis Grup Toplantısı’nda tüm yaşananların 19 Mart 2025’te İBB ile başlayan AKP/saray operasyonun devamı olduğunu ve bunu CHP’nin iç sorunu değil Türkiye’nin demokrasi meselesi olarak değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.


31 Mart 2024 seçimlerinde birinci parti olmasıyla birlikte CHP’yi yöneten kadronun AKP/saray iktidarı için tehdit haline geldiği ve operasyonların bu tehdidi ortadan kaldırmaya yönelik olduğu aşikârdır. Dolayısıyla hukuki ve ahlaki mesneti olmayan bu operasyonların Özel’in dediği gibi otoriter rejimi daha da güçlendirmeyi amaçlayan bir demokrasi sorunu olduğu da ortadadır. Ancak AKP/saray rejiminin Türkiye demokrasisinde açtığı gediğin miladını 19 Mart’tan başlatmak kimi gerçeklerin gözden kaçmasına yol açabilecek eksik bir değerlendirmedir. Zira AKP/saray otokrasisinin inşa sürecindeki en önemli nirengi noktasını, bundan tam 11 yıl önce 7 Haziran 2015’te yapılan seçimlerin sonrasında yaşananlarda aramak gerekir. 


Anımsanacağı gibi, 7 Haziran’da -seçim sistemindeki tüm adaletsizliklere, baskılara rağmen- HDP yüzde 13’ün üzerinde oy alırken, bir önceki seçimlere göre yüzde 9 oy kaybeden AKP, ilk kez tek başına iktidar olma olanağını kaybetmişti. Kürtlerin ağırlıkta olduğu bir partinin barajı geçerek parlamentoda en fazla milletvekiline sahip üçüncü parti olması, bugünlerde sözü çok edilen -varlığı kendinden menkul- “devlet aklı”nı devreye soktu. Böylece seçimden önce birbirlerine demediklerini bırakmayan AKP-CHP ve MHP liderleri “örtük bir ittifakla” -seçimle ortaya çıkan parlamento aritmetiği üzerinden- hükümet kurmaktan sakınarak; iki yılı aşkın süredir devam eden çözüm sürecini sonlandırıp, Suruç ve 10 Ekim katliamlarının da gerçekleştiği bir kaos ortamının zeminini hazırladılar. Bu kaos ortamında 1 Kasım 2015’te gidilen seçimlerde AKP yine tek başına iktidar oldu. Ardından da 15 Temmuz darbe girişimi gerekçesiyle ilan edilen OHAL dönemi geldi. 2017 Nisan ayında OHAL koşullarında yapılan referandumla AKP/saray otokrasisi de resmen inşa edilmiş oldu. İnşa edilen bu rejimde -günümüzde CHP’ye yapılanlara benzer şekilde- HDP’li belediyelere kayyum atanırken, HDP eşbaşkanları ve bir çok HDP’li siyasetçi tutuklandı (Eşbaşkanlar Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın tutukluluğu 10 yıla yaklaşırken, HDP MYK üyeleri Kobane davası nedeniyle 6 yıldır tutukludur.).


7 Haziran sonrasında HDP’yle birlikte Kürt siyasi hareketini devre dışında bırakmayı amaçlayan operasyonlarda Erdoğan, Kılıçdaroğlu ve Bahçeli “devlet aklı"nın belirlediği senaryoyu sahneye koyan aktörlerdi. Bunların arasından Kılıçdaroğlu, 2023’te parti içi yarışı kaybederek siyasetten elimine oldu; onun yerine gelen kadronun rejim için tehdit olarak görülmesi üzerine başlatılan 19 Mart ve sonrasında CHP’ye yönelik operasyonlar büyük ölçüde Erdoğan ve Bahçeli’nin marifetiyle ya da olur vermesiyle gerçekleşti. Kılıçdaroğlu’nun mutlak butlan kararı sonrası yeniden CHP’nin başına geçmesiyle 7 Haziran sonrası sürecin aktörleri, birlikte kurdukları otokratik rejimi ayakta tutmak ve daha öteye taşımak için tam kadro olarak yeniden bir araya gelmiş oldu! 


Erdoğan, Kılıçdaroğlu ve Bahçeli üçlüsünün elbirliğiyle inşa ettikleri rejimde Türkiye, “mahşerin üç atlısı" olarak bilinen “savaş, yoksulluk ve otoriterleşme” ağına düştü. Demokrasiden tamamen uzaklaşılan bu süreçte devlet tüm kurumlarıyla birlikte çürürken, sosyal ve ekolojik yıkım en üst seviyelere çıktı. Bu üçlünün 11 yıl önce otokratik bir rejimin temellerini atarken gerçekleştirdiği hamlelerin ülkeyi bugün getirdiği yer nasıl ki o dönemde akıl edilemeyecek boyutlara ulaştıysa; bugün sürdürülen operasyonların sonuçlarının ülkeyi nerelere götüreceğinin de birçoğumuzun akıl sınırlarını aşması muhtemeldir.


CHP’ye yapılan operasyonların Türkiye demokrasisine yönelik bir darbe olduğu değerlendirmesinin bir benzeri HDP’li belediyelere kayyum atandığı, siyasetçiler tutuklandığı süreçte de yapılıyordu. Ama Kürtlere, sosyalistlere yapılanları üzerine alınmayan toplumun sair ekseriyetinin sessiz kalması ve hatta yapılanları alkışlamasıyla, söz konusu üçlü daha da cesaretlendirildi ve bugünlere gelindi. Dolayısıyla aynı hataların tekrarlanmaması için CHP’ye bugün yapılan operasyonları, 19 Mart 2025’ten değil 7 Haziran 2015’ten başlatmak gerekiyor. 11 yıl önce HDP’ye yapılanla bugün CHP’ye yapılanlar arasındaki bağlantı kurulmazsa “mahşerin üç atlısı”ndan kurtulmak ve Türkiye’de demokrasiyi ve toplumsal barışı sağlayacak bir mücadele yürütmek mümkün olmayacaktır.