28 Ağustos 2026 Cuma

Linç girişimini ‘münferit’, hak arayışını ‘kin ve düşmanlığa tahrik’ saymak!

                              29 Ağustos 2026

Linç gibi insanlık suçu sayılabilecek bir eylemin devlet görevlileri tarafından görmezden gelinmesi ya da ‘münferit’ ilan edilmesinin ardında yatan neden, -herkesin de çok iyi bildiği gibi- linç eylemini geçekleştirenlerin devletin yüzyıldır uyguladığı ve yaşamın her alanına yaydığı ayrıştırıcı, düşmanlaştırıcı politikaların tedrisinden geçmesidir

Geçtiğimiz hafta mevsimlik işçi olarak çalışan Kürt işçilere yönelik iki linç girişiminin haberini aldık. İlk haber Zonguldak’tan geldi. Şırnak’ın Cizre ve Silopi ilçelerinden Alaplı ilçesine bağlı Bektaşlı Köyü’ne giden 70 dolayındaki mevsimlik fındık işçisi ve aileleri iki gün boyunca linç girişimiyle karşı karşıya kaldı. Konakladıkları alan taşlanan, can güvenlikleri olmadığı için köyden ayrılmak zorunda kalan işçilerin bulunduğu araçlar yola çıktıklarında bir kez daha taşlı saldırıya uğradı. Adalet Bakanı Gürlek yaşanan bu linç girişimini “münferit” olarak tanımladı ve olayın soruşturulacağını belirtti.

Bakan’ın “münferit” olarak tanımladığı olayın hemen ardından ikinci bir linç girişimi haberi Düzce’den geldi. Mardin’den Düzce’nin Cumayeri ve Gümüşova ilçelerine giden mevsimlik Kürt işçiler kaldıkları evin önünde bir grup tarafından bıçakla tehdit edildi. Irkçı saldırıyı gerçekleştirenlerden sosyal medyada elindeki bıçakla görüntüleri paylaşılan ve hakkında birçok suç dosyası bulunduğu öğrenilen bir kişi tutuklandı.

Kürtlere ama özellikle işçi Kürtlere yönelik ırkçı saldırılar yeni değil. 90’lı yıllardan bu yana silahların kullanıldığı ve hatta ölüm ve yaralanmayla sonuçlanan Kürt yurttaşlara ve yabancı göçmenlere yönelik sayısız saldırı haberi duyduk; bunların kimilerine bizzat tanıklık ettik. Dileyen basit bir internet araştırmasıyla yüzlerce linç girişimi haberine ulaşabilir. Bu saldırıların birçoğu devlet yetkilileri tarafından görmezden gelindi ya da son olayda Adalet Bakanı’nın yaptığı gibi “münferit” olarak değerlendirildi.

Linç gibi insanlık suçu sayılabilecek bir eylemin devlet görevlileri tarafından görmezden gelinmesi ya da “münferit” ilan edilmesinin ardında yatan neden, -herkesin de çok iyi bildiği gibi- linç eylemini geçekleştirenlerin devletin yüzyıldır uyguladığı ve yaşamın her alanına yaydığı ayrıştırıcı, düşmanlaştırıcı politikaların tedrisinden geçmesidir. Dolayısıyla Kürtlere, göçmenlere ya da ayrımcılığa uğrayan diğer kesimlere yönelik linç eylemlerinin suç sayılması, devletin kendisini suçlaması anlamına gelecektir. Toplumsal barış, devlet ve toplum tarafından içselleştirilmediği sürece en ağır suçlar bile görmezden gelinmeye veya “münferit” olarak görülmeye devam edecektir. Umarız toplumsal barış için atılan adımlar ilerledikçe ırkçı saldırılar da “münferit” olmaktan çıkar!

                                                                     ———

Geride bıraktığımız hafta gündeme gelen bir diğer olay ise iki sendikacının tutuklanmasıydı.

Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır ve Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” iddiasıyla yürütülen soruşturma kapsamında tutuklandı. Peki, tutuklanan sendikacılar ne yapmış da “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” etmişlerdi?

Bağımsız Maden-İş Sendikası, örgütlü olduğu Yıldızlar SSS Holding bünyesindeki Doruk Maden İşletmesi’nde çalışan yüzlerce işçinin, aylardır ödenmeyen ücret, kıdem tazminatı ve sigorta alacakları için Ankara’ya gelmişler ve bir süredir Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önünde gerçekleştirdikleri eylemlerle seslerini duyurmaya çalışıyorlardı. Gökay Çakır ve Başaran Aksu’nun “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla tutuklanmalarının nedeni ise sendikacı olmanın gereğini yerine getirerek işçilerin hakları için gerçekleştirdikleri bu eylemi örgütlemiş olmalarıydı.

Bağımsız Maden-İş, eylemlerinin ikinci haftası tamamlanırken taleplerinin yerine getirilmemesi halinde Cumhurbaşkanlığına yürüyeceklerini açıkladı. Bu açıklama etkili olmuş olmalı ki bugüne kadar emekçilerin haklarının işverenler tarafından gasp edilmesine ses çıkarmayan Beştepe’den bir açıklama geldi. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral tarafından yapılan açıklama şöyleydi:

“Maden işçisinin alın teri üzerinden kimse servet büyütemez. İşçinin hakkı, patronun insafına bırakılamaz. Maden işçilerimizin yanındayız. İlgili bakanlıkları ve yetkili kurumları bu iddiaları ivedilikle incelemeye, maden işçilerinin haklarını korumaya ve alacaklarının ödenmesi için gereken adımları atmaya davet ediyoruz. İşçinin hakkı, patronun lütfu değil; alın terinin karşılığıdır.”

Bu açıklamanın yapıldığı sıralarda sendikacılar Gökay Çakır ve Başaran Aksu’nun önce gözaltına alındıkları ardından da tutuklandıkları haberi geldi. Kısa bir süre sonra da işçilerin alacaklarının bir kısmının hesaplarına yatırıldığı duyuruldu ve bunun üzerine işçiler, direnişlerinin başarıyla sonuçlandığını açıklayarak eylemlerine son verdi.

Emekçilerin alın terini savunmak, bunun için onları örgütlemek halkı kin ve düşmanlığa nasıl tahrik eder bilemiyorum. Bunu sendikacıları tutuklayan mahkemeye sormak gerekiyor. Ama şunu biliyorum: Gökay Çakır ve Başaran Aksu, örgütledikleri eylemle Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı’nı işçilerin haklarını savunan -yukarıdaki- açıklamayı yapmak, işvereni de işçilerin haklarını vermek durumunda bırakmıştır. Dolayısıyla bu iki sendikacı Türkiye işçi sınıfının hasret kaldığı gerçek sendikacılığı, özgürlüklerinden mahrum kalma pahasına yerine getirmişlerdir.

Direnen işçilerin taleplerini yerine getirirken onların direnişini örgütleyen sendikacıları “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla tutuklamanın anlamı son derece açıktır. Türkiye’de direnen madenciler gibi hakları gasp edilen ama örgütlenemediği ya da sarı sendika(cı)lar tarafından manipüle edildikleri için hakkını arayamayan milyonlarca emekçi vardır. Gökay Çakır, Başaran Aksu ve onlar gibi bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki emekçilerin haklarını savunan sendikacının ve onların örgütledikleri direnişlerin, hakkını aramaktan yoksun emekçilere örnek olması, sermayenin, iktidarın ve sarı sendika(cı)ların en büyük korkusu olmuştur. Bu korku nedeniyledir ki bir avuç dirençli sendikacı akla, mantığa sığmayan gerekçelerle tutuklanarak sindirilmek istenmektedir!


21 Ağustos 2026 Cuma

AKP 25. yılını kutlarken…

                                   22 Ağustos 2026

Parlamenter demokrasilerde siyasi partiler, benimsedikleri dünya görüşü çerçevesinde örgütlenip bu görüşün etrafında oluşturulacak politikaların, halkın sorunlarının çözeceği konusunda ikna edilmesini ve bunun oya dönüştürülmesini sağlayarak iktidara gelmeyi hedefler. Ancak sahip olduğu görüşleri halka anlatacak makul bir süre olmadan -ya da buna gerek duymadan- kurulur kurulmaz girdiği ilk seçimlerde tek başına iktidara gelen siyasi partiler de vardır. Türkiye’nin yakın tarihinde buna en çarpıcı örnek, kuruluşunun (20 Mayıs 1983) üzerinden henüz altı ay bile geçmeden gerçekleşen seçimlerde (6 Kasım 1983) tek başına iktidara gelen Anavatan Partisi (ANAP)’dir. Daha yakın bir örnek ise geçtiğimiz hafta kuruluşunun 25. yılını kutlayan AKP’dir. 14 Ağustos 2001’de kurulan AKP, kuruluşunun üzerinden on beş ay bile geçmeden, 3 Kasım 2002 seçimlerinde tek başına iktidar olmuştur ve yaklaşık 24 yıldır iktidarını sürdürmektedir.

Bu iki örnekte olduğu gibi, alelacele kurulup iktidara yerleşen partiler, sahip oldukları düşünceyi iktidara taşımaktan ziyade, siyaseti belirleyen toplum dışı aktörlerin (ulusal ve uluslararası sermaye örgütleri, emperyalist devletler vb.) çıkarlarını savunmak üzere iktidar olması istenen ve koşulların bunun için hazırlandığı yapılardır. Genellikle ortak bir dünya görüşüne sahip olmayan kişiler tarafından kurulan ve yönetilen bu partilerin kullandıkları popülist söylemlere karşılık iktidara geldiklerinde toplumun geniş kesimlerinin çıkarları öncelikleri olmaz. Dolayısıyla bu tür partilerin iktidarlarında “devletle toplum arasındaki gerilim” artar. Bu gerilimin yönetilebilmesi içinse demokrasi ve hukuktan uzaklaşılır.

80 öncesindeki tüm partilerin darbeciler tarafından kapatıldığı, siyasetçilerin yasaklı olduğu bir dönemde, “sözde” parlamenter sisteme geçmek amacıyla yapılan 6 Kasım seçimlerine katılan diğer partiler gibi ANAP da yeni kurulmuştu. Dört eğilimi (liberal, sosyal demokrat, siyasal İslamcı ve milliyetçi) bir araya getirmek iddiasında olmakla birlikte 12 Eylül’ün gerekçesini de oluşturan 24 Ocak Kararları’nın arkasında bulunan toplum dışı aktörlerin desteklediği ANAP’ın kurucusu da 24 Ocak Kararları’nın mimarı ve darbe yönetiminin ekonomiden sorumlu bakanı Turgut Özal’dı.

AKP’nin kuruluşu ANAP gibi siyasi yasakların olduğu bir darbe döneminde olmadı. Ancak AKP’nin kurulduğu ve ilk kez iktidara geldiği dönemde Türkiye büyük bir ekonomik krizle birlikte büyük bir siyasi krizin de içindeydi. Meclis’te temsil edilen partilerin hemen hepsi geçen 10 yıllık süreçte ülkeyi yöneten koalisyonlarda yer alarak yaşanan krizlerin az çok sorumlusu olarak görülüyordu. Bu nedenle söz konusu partiler, gerek toplumun gerekse toplum dışı aktörlerin nezdinde ülkeyi krizden çıkarma ya da krizi yönetme umudu vaat etmiyordu.

AKP, siyasi belirsizliğin hakim olduğu bir konjonktürde Milli Görüş geleneğinden gelen Fazilet Partisi’nden ayrılan bir kadro tarafından kuruldu. Kurucu kadronun önemli bir kısmı siyasi İslam’a yakın olsa da uluslararası sermaye çevreleri ve özellikle ABD yönetimiyle sıkı ilişki içinde olan bir grubun desteğine sahipti. Bu sayede AKP Genel Başkanı sıfatıyla Erdoğan, 3 Kasım seçimleri öncesinde ve seçimin hemen ardından ABD’de hükümet yetkililerinin yanı sıra lobi faaliyeti yürüten ve küresel ekonomiyi yöneten kurumlarla görüştü. Seçimin hemen ardında ABD’yi yeniden ziyaret eden Erdoğan, yasaklı olduğu için hükümette yer almamasına rağmen ABD Başkanı G.W. Bush tarafından kabul edildi ve 10 Aralık 2002’de gerçekleşen bu görüşmede Bush, Erdoğan’ın siyasi yasağının kalkması ve hükümetin başına geçmesi için açık desteğini sundu.

AKP, iktidarının ilk günlerinde açıkladığı Acil Eylem Planı ile Kemal Derviş tarafından alt yapısı hazırlanan neoliberal yapısal uyum programını uygulamaya koyarken diğer taraftan ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarını temsil eden “Büyük Ortadoğu Projesi”ne desteğini de açıkladı. Böylece AKP, iktidara gelirken desteğini aldığı çevrelerin çıkarlarını üstlendiğini de deklare etmiş oldu. Kimi zaman ufak tefek sapmalar olsa da AKP, iktidarının en başında deklare ettiği politikalara 24 yıl boyunca sadık kaldı; buna karşılık olarak kendisine verilen destek de bu süreçte devam etti.

AKP’nin Türkiye siyasi yaşamındaki 25 yılının 24 yılında kesintisiz iktidarda kalabilmesi sadece siyaseti belirleyen toplum dışı aktörlerin desteğiyle açıklanamaz elbette. AKP, toplumun geniş kesimlerini yoksullaştıran, güvencesizleştiren, demokrasiyi ve hukuku ayaklar altına alan politikalar uygulamasına rağmen, iktidarının önemli bir kısmında, toplumun desteğini arkasına almasını da bilmiştir. Uluslararası finans kurumlarının sağladığı ucuz kredilerin getirdiği parasal genişleme, Dünya Bankası (DB)’nın sosyal yardım programına paralel olarak uygulanan inanç temelli yardımlar ile AB uyum sürecinde yaratılan sosyal hakların gelişeceği algısı ve benzerlerinin de AKP’ye verilen toplumsal destekte önemli rolü olmuştur. AKP’ye verilen bu desteğin diğer bir nedeni ise hiç kuşkusuz karşısında “toplumun sorunlarını çözebilecek bir muhalefetin” bulunmamasıdır.

25. yılını kutlayan AKP, iktidarının 24. yılını tamamlarken Türkiye toplumunun çok geniş bir kesimi açlıkla, yoksullukla, işsizlikle, geleceksizlikle ve adaletsizlikle cebelleşmektedir. Tüm kurumlarıyla devlet, müthiş bir çürümeyle karşı karşıyadır ve toplumun güven duyduğu herhangi bir kamu kurumundan söz etmek mümkün değildir. Kuruluşundan bu yana arkasında yer alan toplum dışı aktörlerin desteği sürmekle birlikte toplumdan aldığı desteği önemli ölçüde yitiren AKP; kurduğu otoriter rejime dayanarak iktidarda kalmaya çalışmakta ve iktidarda kaldığı her gün halkın yaşadığı sefaletle birlikte toplumsal çürümeyi de arttırmaktadır.


14 Ağustos 2026 Cuma

Emekçiler toplumsal barışın neresinde?


Cumhuriyet’le başlayan bir sorun olmakla birlikte Kürt meselesinin çatışma sürecine evrilmesi 12 Eylül darbesiyle oldu. Darbeyle kurulan faşist düzen, -daha önce Şili ve Arjantin’de gerçekleşen darbeler gibi- neoliberal dönüşüm sürecinin karşısında engel olarak görülen işçi sınıfını ve tüm muhalif hareketleri hedef alıyordu. 70’li yıllarda işçi sınıfı ve sol, sosyalist güçlerle birlikte Kürt hareketi de toplumsal muhalefet içinde önemli bir yere sahipti. Uluslararası ve ulusal burjuvazi ile emperyalizmin güdümünde şekillenen 12 Eylül faşizmi, Cumhuriyet’in müesses nizamı haline gelmiş olan “Kürt düşmanlığı”nı körükleyerek işçi hareketi ve toplumsal muhalefetin diğer unsurları üzerinde uyguladığı yoğun şiddeti “meşrulaştırma” yoluna gitti. Bu bağlamda toplumsal muhalefete yönelik “hukuksuzluğu ve şiddeti olağanlaştırmak” için, politik mücadele yürüten Kürtlerle sınırlı kalmayıp -ötekileştirdiği ve hatta düşmanlaştırdığı- Kürt halkına şiddetin en ağır biçimlerini uygulamaya başladı. Tarihi unutanlara da anımsatmış olalım: Bugün barışın yolunu açmak için kendini fesheden PKK’nin -Kürt halkının da desteğini alarak- silahlı bir direnişe girişmesi, bu şiddet ortamında gerçekleşti.

Kürtlere yönelik hukuksuzluk ve insan hakkı ihlallerinin toplum nezdinde olağanlaştırılması toplumsal muhalefetin diğer unsurlarına yönelik eziyet ve işkencelerin toplumun büyük çoğunluğunca kabul edilebilirliğini de sağladı. Böylece 80’li yıllar, sadece Kürt olmanın değil, hakkını arayan bir emekçi ya da demokrasi talebini dile getiren bir yurttaş olmanın da kendi başına devletin şiddetine maruz kalmak için yeterli “suç” sayıldığı bir dönem oldu. Siyasal, sosyal ve ekonomik hak arama yollarının kapandığı bu dönemde sosyal haklar ortadan kalkarken reel ücretler düştü, yoksulluk ve toplumsal eşitsizlikler kat be kat arttı.

80’lerin sonlarında Kürt sorununda çatışma sürecinin çözümüne ilişkin birtakım adımlar atılırken işçi hareketi ve toplumsal mücadeleler de yeniden canlanmaya başladı. Siyaset yasağı -ana akım siyasetçiler için bile olsa- kalkarken sokaklarda eylemler, işyerlerinde grev ve boykotlar yoğunlaştı. Örgütlü işçilerin katılımıyla gerçekleşen 89 Bahar eylemlerinin de yarattığı demokrasi rüzgarının etkisiyle darbe rejiminin siyasi ayağı olarak kabul edilen ANAP, önce yerel seçimlerde sonra da genel seçimlerde yenilgiye uğratıldı.

Ancak Kürt sorununda çözüm ve barış olasılığının belirmesiyle birlikte yeşeren “12 Eylül faşizminin yarattığı karanlığı aşma umudu” uzun sürmedi. Musa Anter cinayetiyle başlayan suikastler ve faili meçhuller ile çözüme öncülük eden Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın şaibeli ölümü, tüm barış umutlarını söndürdü. Barış umudunun kaybolması ve çatışma sürecinin şiddetlenerek artması, demokrasi ve işçi sınıfının hakları için yürütülen mücadeleleri de sönümlendirdi. DEP’li milletvekillerinin tutuklandığı 94 yılında ekonomik kriz bahane edilerek emekçilerin 1989-1993 arasında yükselen reel ücretleri yeniden gerilemeye başladı, gelir eşitsizliği ve yoksulluk arttı.

2013 Newrozu’nda Öcalan’ın mesajının okunmasıyla duyurulan ve 7 Haziran 2015 seçim sonuçlarının açıklanmasına kadar süren çözüm süreci döneminde de daha öncekilere benzer biçimde toplumsal mücadeleler yükselişe geçti. Bunun en belirgin örneği toplumun geniş kesimlerinin katıldığı ve desteklediği Gezi Direnişi oldu. Yine bu süreç içinde başta metal işkolunda “metal fırtına” olarak adlandırılan etkili bir direniş sergilenirken diğer birçok işkolunda da mücadeleler yoğunlaştı. Fakat 7 Haziran seçimlerinde Türkiye’nin demokratikleşmesi, işçi sınıfının ekonomik ve sosyal hakları ile Kürt halkının siyasal ve kültürel hakları için mücadele eden kesimleri bir araya getiren HDP’nin seçim barajını aşıp Meclis’in üçüncü büyük partisi olmasından ürken muktedirler, barışa açılan umut kapılarını bir kez daha kapattı. Suruç ve 10 Ekim benzeri katliamlar ile Kürt illerinde sivil ölümlerine neden olan operasyonlarla barışa kapatılan kapılar, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve ekonomik, sosyal hakların kazanımı için mücadele eden tüm kesimlerin önüne set çekti.

15 Temmuz darbe girişiminin ardından kurulan otokratik rejimde Kürt siyasetçiler tutuklanırken ve belediyelere kayyumlar atanırken, toplumsal muhalefetin tüm kesimlerine yönelik baskılar arttı ve bu süreçte hak arama yolları kapatılan emekçi kesimler, tarihinin en büyük hak kayıplarını yaşadı. Yüksek enflasyon ve halkı açlığa, yoksulluğa terk eden ekonomi politikaları, bu kayıpları daha da derinleştirdi.

Geçtiğimiz 45 yılda, Kürt sorunu ile Türkiye’nin demokratikleşmesi ve işçi sınıfının hakları arasındaki ilişkiyi ortaya koyacak örnekleri çoğaltmak elbette mümkün. Ama bir köşe yazısının sınırlılığı içinde yer verilebilenlerin bile bunlar arasındaki bağlantının paralelliğini gösterdiğini sanıyorum. Hal böyle olunca geçtiğimiz 20 ayda ağır aksak da olsa ilerleyen çözüm/barış sürecine karşı işçi hareketinin -KESK’i belki bunun dışında bırakmak gerekir- ilgisizliğini anlamak ve anlamlandırmak oldukça güçtür. Umarım çerçeve yasanın ardından emekçi kesimleri temsil eden örgütler, toplumsal hareketler içindeki diğer unsurlara da örnek olacak biçimde “barış, demokrasi ve kaybetmiş oldukları haklarını geri almak için” ellerini taşın altına koyar ve toplumsal barışın bir parçası olmak yönünde çaba sarf ederler.


7 Ağustos 2026 Cuma

Türkiye’nin demokratikleşmesinden sadece Kürtler mi sorumlu?

                                 8 Ağustos 2026

Çerçeve yasa olarak da adlandırılan Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi, Meclis’in ve beraberinde toplumun gündemine geldi. Bir kesim için barış ve demokrasi adına umut verici bir adım olarak görülen teklif, toplumun bir başka kesimi tarafından kaygıyla karşılandı. Toplumun hemen tümünü doğrudan ya da dolaylı olarak etkilemiş bir sorunu çözme iddiasında olan girişimlerin tartışılması, eleştirilmesi son derece doğaldır. Barışı, demokrasiyi murad eden her türlü eleştiri ve tartışmanın yapıcı bir üslupta olduğu taktirde toplumsal barışa ve demokratikleşmeye katkı sağlayacağına şüphe duymamak gerekir.


1 Ekim 2024’te gündemde gelen ve farklı biçimlerde adlandırılan sürece başından beri umutla yaklaşanların bir kısmının umudu sadece “barışın sağlanması”na yönelik oldu. Bunlar özellikle 45 yıllık çatışma sürecinde doğrudan yer almış, çatışmalarda yakınlarını kaybetmiş, evini barkını terk edip göçe zorlanmış yani savaşın ateşini içinde hissetmişlerden oluşuyor. Bir başka kesimin umudu ise “Türkiye’de demokrasinin önünde büyük bir engel olarak görülen Kürt sorununun çözülmesi olasılığının doğmuş olması”ndan ileri geliyor. 


Sürece başından beri mesafeli yaklaşan ve çerçeve yasayı da bu bağlamda eleştirenlerin temel gerekçesi, -bu köşede pek çok kez gündeme getirdiğimiz gibi- Kürt hareketinin AKP/saray rejimiyle yapacağı uzlaşının otokrasinin kalıcılaşmasına ve demokratikleşme umudunun tamamen ortadan kalkmasına hizmet edeceği kaygısına dayanıyor. Mesnetsiz olmayan bu kaygı, büyük ölçüde Türkiye’nin demokratikleşme sorununun Kürt meselesiyle özdeşleştirilmesinden kaynaklanıyor. 


Türkiye’nin demokratikleşememesinde Kürt meselesinin sadece 45 yıl değil, 100 yıldan fazla zamandır önemli bir yere sahip olduğu yadsınamaz bir gerçek. Ancak Ermeni meselesi, Alevi meselesi ya da sınıf meselesi ve diğerlerinin de en az Kürt meselesi kadar demokratikleşme sorununda payı olduğunu unutmamak gerekir. Burada Kürt meselesinin diğerlerinin önüne geçmiş olmasının nedeni, Kürt halkının diğerlerinden farklı olarak kendine dayatılan baskılara razı gelmeyip mücadele vermiş olmasıdır.


Oysa Kürt halkının yanı sıra diğer ezilen, ayrımcılığa uğrayan, sömürülen kesimlerin ama özellikle işçi sınıfının mücadelesiyle öne çıkması ve demokratikleşme konusunda belirleyici bir aktör olması beklenirdi. Zira gecikmeli de olsa sermaye birikimi, işçileşme, kentleşme gibi kapitalistleşmeye ilişkin olguların önemli aşama kaydettiği bir ülkede sınıf hareketinin kendi hakları için yürüteceği mücadelenin demokratikleşmeye de katkı sağlaması icap ediyordu. Ne var ki Türkiye’de işçi sınıfı hareketi ile demokratikleşme konusu bir arada anılmıyor bile! Kimse emekçi sınıfı temsil etmesi gereken sendikaların AKP/saray rejimiyle uzlaşmasını “otokrasinin desteklenmesi” olarak yorumlayıp, bundan kaygı duymuyor. Örneğin Cumhurbaşkanı’nın en fazla üyeye sahip işçi konfederasyonu Türk İş’e arsa bahşetmesi sorgulanmıyor. Ya da en fazla üyeye sahip olma pahasına Memur Sen’in “AKP’nin kamu işyerlerindeki kolu” olma görevini yerine getirmesi ve kamu emekçilerini yoksulluğa, emeklileri ise açlığa mahkum eden sözleşmelere imza atması demokrasi sorunuyla ilişkilendirilmiyor. 


Demokrasi meselesini kendi etnik kimliği, inancı, cinsiyeti, sınıfı veya yaşamın diğer alanlarındaki sorunları üzerinden sorgulamayan ve bunun mücadelesini vermekten sakınanların, ağır bedeller ödemek pahasına sorunlarını çözmek için mücadele edenlerin attıkları adımlara “otokrasiyi kalıcılaştıracağı” kaygısıyla karşı çıkması -bu kaygı ne kadar kabul edilebilir olursa olsun- akılla da vicdanla da açıklanamaz.   


Görünen odur ki, Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi adıyla Meclis’e gelen çerçeve yasa kabul edilerek, önümüzdeki günlerde yürürlüğe girecektir. Çeşitli çevrelerce dile getirildiği gibi, yasa birçok yönden yetersiz olmasına rağmen Kürt sorununun demokratik çözümü için kapı aralamaktadır. Bu kapının ne kadar açılacağı, kalıcı barışın  ne ölçüde sağlanabileceği ve Kürt sorununun Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünde bir engel olmaktan çıkıp çıkmayacağını belirleyecek olan ise bundan sonra yürütülecek mücadelenin seyri olacaktır.  Bu mücadele, sadece Kürt halkından beklenemez. Başta işçi sınıfı olmak üzere demokratikleşme talebinde samimi olan her kesim, sorumluluk üslenerek kendi alanında mücadelenin önündeki engelleri sorgulamak ve bu engelleri ortadan kaldırarak mücadelesini yükseltmek durumundadır. 


1 Ağustos 2026 Cumartesi

Yeni dönemin kapılarını kim, nasıl açacak?

                              1 Ağustos 2026

İktidar çevrelerinin “Terörsüz Türkiye”, Kürt siyasi hareketi ve demokratik kamuoyunun ise “Barış ve Demokratik Toplum” olarak adlandırdığı süreçte yeni bir eşiğe gelindi. Her kesimin farklı isimlerle andığı bu sürecin çerçevesini belirleyecek olan yasanın -nihayet- önümüzdeki hafta Meclis Genel Kurulu’na gelmesi bekleniyor. “Çerçeve yasa” beklendiği gibi yasalaşırsa, Bahçeli’nin süreci fiilen başlattığı 1 Ekim 2024’ten bu yana geçen 22 ayda -PKK’nin silah bıraktığını ve kendisini feshettiğini açıklamasına rağmen- herhangi bir adım atmayan iktidarın atacağı “ilk adım” olacak.

Toplumun önemli bir bölümü Kürt sorununun çözümünü ve barışı samimiyetle arzulamakla birlikte haksızlığın, hukuksuzluğun, eşitsizliklerin ayyuka çıktığı bir dönemde bu sürecin başarıya ulaşacağı konusunda son derece kaygılı. Akıllardaki soru şu: Asgari ücret 28 bin lira, emekli aylıklarının ortalaması 25 bin lira iken açlık sınırının 37 bin liraya dayandığı; kamu emekçilerinin yüzde birkaçı dışında kalanının 120 bin lira olan yoksulluk sınırının altında ücret aldığı; her sabah seçilmiş bir belediye başkanının gözaltına alındığı haberlerine uyanan; muktedirin kendisine rakip gördüğü siyasetçilerin 10 yıldır tutsak olduğu bir ülkede toplumsal barıştan söz etmek mümkün mü?

Sürece ilişkin kaygının odağında Kürt Hareketi ya da PKK’den ziyade AKP/Saray iktidarı var. Silahların bırakılması ve örgütün feshiyle birlikte Kürt Hareketi’nin mücadelesini siyasi zeminde sürdürme niyetini ortaya koymasının, toplumdaki ikna etkisinin oldukça yüksek olduğu söylenebilir. Buna karşılık iktidarın sürece ilişkin beklenen adımları atmakta gecikmesinin yanında giderek yükselen otoriterlikle birlikte adalet duygusunun kaybolması; açlığın, yoksulluğun artması -yargı ve ekonomi yönetimi başta olmak üzere- devlet kurumlarına güveni önemli ölçüde sarsmış durumda. Hal böyle olunca, iktidar tarafından atılan her adım, gerçekleştirilen her icraat kuşkuyla karşılanıyor. Bu arada önceki çözüm süreçlerinde yaşanan hayal kırıklıklarının iktidara yönelik kaygı ve kuşkuları arttırdığını da unutmamak gerekiyor.

Tüm kaygı ve kuşkulara rağmen, yüz yılı aşkın süredir toplumsal yapıyı içten içe kemiren bir sorunun çözümü için atılan her adımı bir fırsat olarak görmek ve umutlanmak son derece doğal. Ancak nesillerdir süren düşmanlıkları aşarak barışı ve eşit yurttaşlık temelinde ortak bir yaşamı içselleştirmeden kalıcı çözüme ulaşılamayacağı da aşikâr. Bu bağlamda çözümün sadece devlet ve örgütle sınırlı bir müzakereyle gerçekleşmesi beklenemez. Binlerce yıldır birlikte yaşayan halkların arasında yaratılmış düşmanlıklarla beslenmiş, büyütülmüş bir sorunun çözümü için toplumun geniş kesimlerinin “aktif özne” olarak sürece dahil olması gerekir. Bunun içinse siyaset yapma alanı olabildiğince geniş olmalı. Oysa otoriterliğin yoğunlaştığı, halk iradesinin yok sayıldığı bir ortam, siyaset alanını daralttığı gibi toplumun “aktif özne” olma koşullarını da ortadan kaldırıyor. Öte yandan açlık ve yoksullukla boğuşan, gıda, barınma gibi en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayan bir toplumdan barış ve demokratik bir yaşam için mücadele etmesini beklemek de gerçekçi değil.

TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un “Yeni bir dönemin kapıları açılacak!” sözleriyle önümüzdeki günlerde Meclis’e geleceğini duyurduğu “çerçeve yasa”, tüm olumsuz koşullara rağmen siyasi iktidardan uzun süredir beklenen “ilk adım” olması bakımından önemlidir. Ancak önümüzde “yeni bir dönem”in açılacağından söz ediliyorsa bunun anahtarı, “Kürt ve Türk halkının sürece aktif katılımı” olacaktır. Bunu sağlayacak olan ise siyaset yapma hakkının teminat altına alınması ve siyaset alanının genişletilmesidir.

Toplumdan giderek kopan, otoriterleşmeyle zorla rıza üreterek varlığını sürdürmeye çalışan bir iktidardan siyaset alanını kendiliğinden genişletmesi elbette beklenemez. Ama bu, barıştan, yüz yıllık bir sorunun çözümünden vazgeçerek umutları bir başka bahara ertelemek gerektiği anlamına da gelmez. Aksine barışı, çözümü hedefleyen her adım demokratik siyasetin önünü açacak bir mücadeleyi yükseltmenin fırsatına dönüştürülebilir. Bunun için demokratik kitle örgütleri ve demokratik siyaseti savunan yapıların yanı sıra toplumdan büyük destek alarak kurulan Yeni Parti’nin barıştan, demokrasiden yana sergileyeceği tavır, yeni döneme büyük katkı sağlayabilir. Öte yandan Eylül’de yapacağı büyük kongreyle kendisini yeniden yapılandırması beklenen DEM Parti’nin yeni dönemde üstleneceği rol de son derece önemli olacaktır.