25 Eylül 2026 Cuma

Toplum, sermaye ve devlet

                               26 Eylül 2026

Kapitalizmin temeli varsayılan liberal iktisadın “Bireysel çıkarlar, toplumsal çıkarı sağlar” miti ironiktir. İroniktir çünkü -sosyalizm ve komünizmde belki geçerli olabilecek- bu mitin uygulanma olasılığının en uzak olduğu sistem, kapitalizmdir. Zira -adından da anlaşılacağı gibi- kapitalizm, sermaye birikimi (kapital) üzerine kurulu bir düzendir. Sermaye birikiminin sağlanabilmesi içinse kârın, mümkün olabilen en yüksek düzeye çıkarılarak sermayenin merkezileşmesi gerekir. Bunun yolu da rekabetten, her türden mülke el koymaktan ve sömürüden geçer.

Varlığını rekabete, el koymaya ve sömürüye dayandıran bir sistemde; bırakın bireysel çıkarların (mevcut varlıkların ve toplumsal üretimle elde edilen artık değerin), toplumun genel çıkarı için kullanılmasını (paylaşılmasını), toplumun tüm yaşam kaynaklarına (toprak, hava, su, emek gücü vb.) -daha fazla kâr elde etmesi için- sermaye tarafından el konması amaçlanır.

Toplumun geniş kesimi -çok küçük bir kesimi oluşturan sermayedarların (burjuvazinin) kâr hırsı için- mülksüzleşmeye, emeğinin sömürülmesine, yoksullaşarak açlığa sürüklenmeye gönüllü olarak rıza göstermez elbette. İşte o zaman, sermayenin hedeflerine ulaşmasını ve sistemin devamını sağlamak amacıyla ideolojik ve zor/şiddet aygıtlarını kullanarak toplumda “rıza üretmeye çalışan devlet” devreye girer.

Kapitalizmde devletin rolü sadece “toplumsal rıza üretme aracı olmak”la sınırlı kalmaz. Kapitalizm kendi içsel çelişkileri nedeniyle krize girdiği dönemlerde “devletin geliri yeniden bölüştürme/dönüştürme işlevi” sürece dahil olur. Geçtiğimiz 50-55 yıldır olduğu gibi, krizin nedeni birikim sürecinin tıkanması olduğunda devlet; toplumun sahip olduğu kaynakların sermayeye aktarılmasına aracılık eder.

Öte yandan devlet, ulusal sermayenin ucuz enerji, ucuz hammadde, ucuz emek gücü ve yeni pazarlara ulaşarak diğer ulusların sermayedarları karşısında rekabet üstünlüğü elde etmesi için de sahip olduğu askeri gücü devreye sokarak savaşlara taraf olur.

İçinde bulunduğumuz dönemde devlet, sermaye birikim sürecinin devamlılığını sağlamak için yukarıda değindiğimiz -birbiriyle ilişkili- üç işlevi bir arada kullanmaktadır. 70’lerden bu yana neoliberalizmin etkisi altındaki sermaye birikim rejiminin yarattığı yıkım (ekonomik, ekolojik, sosyal ve insani) öylesine derin olmuştur ki devlet rıza üretme işlevini görürken zor/şiddet aygıtları (yasaklamalar, kolluk güçleri, mahkemeler, cezaevleri vb.) kullanılmadan ideolojik aygıtlar etkisini büyük ölçüde yitirmiştir. Bu bağlamda mevcut birikim rejiminin gereklerini yerine getirmek konusunda yetersiz kaldığı düşünüldüğünden, pek çok ülkede hukuk dışına çıkılarak devlet, otokratik bir yapıya büründürülmüştür.

Örneğin Türkiye’de neoliberal birikim rejimine entegre olmak için gerçekleştirilen 1980 darbesiyle mevcut anayasa ortadan kaldırılarak 1982’de yeni bir anayasa yapılmıştır. Ancak süreç içinde darbe anayasası da yetersiz kalmış; 1997, 2007 ve 2016’da biçimleri farklı olan darbe girişimlerinde bulunulmuş ve nihayet 15 Temmuz 2016’da gerçekleşen darbe girişimi bahane edilerek demokrasinin asgari koşulları da ortadan kaldırılmış, “otokratik bir rejim” inşa edilmiştir. Bu rejim, devletin sahip olduğu tüm zor aygıtlarını en şiddetli biçime kullanarak emeğinin karşılığını alamayan, iş cinayetlerinde ölmek istemeyen emekçilerin; ormanları yok edilen, toprağı, suyu zehirlenen köylülerin; etnik kimliği, cinsiyeti, cinsel yönelimi, dini inancı vb. nedenlerle ayrımcılığa uğrayanların; evine, arsasına, yaşam alanlarına el konanların isyanını en sert biçimde bastırarak zorla rıza üretme işlevini ifa etmektedir.

Devlet, birikimin sürekliliğini sağlamak için üstlendiği işlevlerden bir diğeri olan “geliri yeniden bölüştürme/dönüştürme işlevi”ni yerine getirirken ise vergi yükünü dolaylı vergilerle (ÖTV, KDV vb.) halkın sırtına yıkılmakta ve teşvik politikalarıyla halktan toplanan vergiler sermayeye aktarılmaktadır. Öte yandan kamu işletmeleri ve kamu arazileri özelleştirilmekte; eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, ulaşım gibi temel kamu hizmetleri özelleştirilerek ya da piyasalaştırılarak sermaye için kâr alanı haline getirilmektedir. Ayrıca batan şirketlerin zararları ya da finans faaliyetlerindeki manipülasyonlarla (son fon vurgununda olduğu gibi) oluşan batıklar devlet tarafından üstlenilerek toplumun sırtına yüklenmektedir. Tüm bunlar yapılırken genel bütçe içinde sosyal harcamalar giderek azalmakta, kamusal sosyal güvence mekanizmaları tasfiye edilmektedir.

Kapitalizmde devletin bir diğer önemli işlevi, sahip olduğu “savaş erki”ni sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda kullanmasıdır. “Sürekli savaş ekonomisi” olarak da tanımlanan kapitalizmde, silah sanayinin sermaye birikim sürecinin itici gücü olması ve krizlerinin derinleştiği dönemlerde dünya savaşlarının ya da bölgesel savaşların ortaya çıkması tesadüf değildir. Savaşları meşrulaştıran temel motivasyonsa, halklar arasında yaratılan düşmanlıklar ve köpürtülen milliyetçiliktir.

Türkiye’de bugün hakkını arayan, doğasını, kimliğini, yaşam alanlarını ve yaşam tarzını savunan herkese yönelen baskıları; yolların, köprülerin satışını; devletin denetiminde bat(ırıl)an fonları, batan şirket ve fonların zararının devlet vasıtasıyla topluma ödetilmesini ve benzer pek çok uygulamayı anlamak için devletin kapitalizmde üstlendiği role bakmak gerekir. Öte yandan siyasi iktidarın Ortadoğu ve Körfez’de yükselen savaş tamtamlarına eşlik etme hevesini de birikim sürecinin ihtiyaçlarından ve topluma, doğaya, insanlığa yıkımdan başka şey getirmemiş olan kapitalizmi sürdürme gayretinden ayrı düşünemeyiz!


18 Eylül 2026 Cuma

ÇEDES, MESEM ve özel okul kıskacında eğitimin hal-i pür melâli


OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı)’nin öğrencilerin okulda öğrendikleri bilgi ve becerileri günlük yaşamda kullanma yeteneğini ölçmek amacıyla üç yılda bir hazırladığı PISA 2025 raporu yayımlandı. Rapora göre Türkiye 2025’te 2022’ye göre fen puanını 18, okuma puanını 16, matematik puanını 9 puan arttırarak fen alanında 14’üncü, okumada 13’üncü, matematikte 23’üncü oldu. 

Milli Eğitim Bakanı, PISA 2025 raporunda Türkiye’nin durumundaki olumlu gelişmeyle övünürken aynı raporda Türkiye’deki sosyo-ekonomik eşitsizliklerin eğitime yansımalarını içeren bulguları ise görmezden geldi. 

Oysa rapordaki en dikkat çekici bulguların başında Türkiye’de öğrencilerin içinde bulundukları “çok boyutlu yoksunluk” geliyor. Raporda maddi yoksunluk belirlenirken sağlıklı ve yeterli beslenme, uygun ve yeni kıyafet gibi temel ihtiyaçlar ile banyo veya duş gibi ev olanaklarındaki eksiklikler; sosyal yoksunluk kapsamında ise, ücretli boş zaman etkinliklerine katılma, açık hava ekipmanlarına ve ev içi oyun araçlarına erişme olanakları dikkate alınmış. Yoksunluk tanımına dahil olmak için bunlardan sadece birine sahip olmamakla yetinilmemiş, öğrencinin ailesinin bunu maddi nedenlerle karşılayamadığını da belirtmesi istenmiş. İşte bu kriterlere göre yapılan değerlendirmede en az bir tür yoksunluk bildirenlerin OECD ülkeleri ortalaması yüzde 11,6 iken Türkiye’de bu oran yüzde 41,6 olmuş. Maddi yoksunluk bildiren öğrencilerin oranı ise OECD ülkelerinde ortalama yüzde 7 iken, Türkiye’de yüzde 34,3 olarak belirlenmiş. AKP/saray rejiminin tercihleri doğrultusunda uygulanan ekonomi politikalarının yarattığı sosyal yıkım her geçen gün daha da derinleşiyorken bunun eğitimi etkilememesi düşünülemezdi elbette. Ancak Türkiye’de eğitim sistemini etkileyen eşitsizlikler sadece PISA verilerine yansıyanlarla sınırlı değil. Zira sosyo-ekonomik etkenlerin yanı sıra anadilde eğitim, toplumsal cinsiyet ve inanç özgürlüğüne ilişkin ayrımcı politikalarının yarattığı eşitsizliklerin de -PISA raporuna yer almamakla birlikte- eğitim sistemini doğrudan etkileyen sorun alanları olduğunun altını çizmek gerekiyor.

Sosyo-ekonomik nedenlerden kaynaklanan eşitsizlikleri ve bunların eğitime etkilerini görmezden gelen Milli Eğitim Bakanı’nın bu sorun alanlarını dikkate almasını beklemek abes olur. Keza 24 yıldır iktidarda olan AKP’nin eğitim politikası iki hedef üzerinde şekilleniyor. Bunlardan ilki “eğitimi sermaye için kâr alanına dönüştürmek”, diğeri ise “piyasanın talep ettiği nitelikte ve piyasa değerlerini içselleştirmiş işgücü ve devletin ideolojisine uygun vatandaşlar yetiştirmek”. Dolayısıyla bugün eğitime yansıyan eşitsizliklerin sadece AKP’nin sosyal yıkıma yol açan ekonomi politikalarından değil, eğitim politikalarından da kaynaklandığı gözardı edilemez.

AKP’nin eğitim sisteminde gerçekleştirdiği en köklü değişim kuşkusuz 2012’de uygulanmaya başlanan 4+4+4 eğitim sistemidir. Öğrencileri henüz çocuk yaşta imam hatip, meslek okulu ya da akademik eğitim tercihine zorlayan bu sistemde dar gelirli, yoksul ailelerin çocukları imam hatip ve meslek okullarına yönlendiriliyor. PISA raporlarında ve YKS, TYT gibi merkezi sınav sonuçlarında da görüldüğü üzere, bu okulların akademik başarısı diğerlerine göre son derece düşüktür. Anadolu lisesi adı taşıyan liselerin çoğunda ise başarı düzeyi, bulunduğu bölgesinin sosyo-ekonomik durumu, yaygın olan anadil gibi etkenlere bağlı olarak değişir.

Öte yandan imam hatiplerin yaygınlaştırılması, müfredatta din dersi ağırlığının arttırılması ve Milli Eğitim Bakanlığı (MEB)’na bağlı okullarda okul öncesinden başlayarak eğitimin her kademesinde imam, vaiz ve Kur’an kursu hocalarının “manevi danışman” olarak “değerler eğitimi” vermesini içeren ÇEDES uygulamasıyla inanç özgürlüğü ihlal edilirken, seküler aileler ile Müslüman ve Sünni olmayan ailelerin çocukları ayrımcılığa maruz bırakılıyor.

Daha çok yoksul ailelerin çocuklarının gitmek zorunda kaldığı meslek okulları ile MESEM (Mesleki Eğitim Merkezi) öğrencileri ise sermaye kesimi ile işbirliği içinde “stajyer” adı altında çocuk yaşta ucuz işgücü olarak kullanılıyor. 2016’da başlayan MESEM programında sadece 2025 ve 2026’nın ilk 8 ayında 37 öğrenci iş cinayetinde yaşamını yitirmiş. Meslek lisesi öğrencilerinin stajyer olarak çalıştırıldıkları işyerlerinde de sıklıkla iş kazaları ve tacizle karşı karşıya kaldıklarına ilişkin haberler eksik olmuyor.

Gelir durumu bir nebze iyi olan aileler, çocuklarını dini eğitim ve çocuk emeği sömürüsünün cenderesinden korumak için kredi alarak ya da temel ihtiyaçlarından kısarak çocuklarını özel okullara gönderiyor. Başka bir ifadeyle AKP’nin eğitimde eşitsizlikleri derinleştiren politikaları, eğitimi kâr alanı olarak gören sermayedarların avuçlarını ovuşturmasına olanak sağlıyor ve örgün eğitimde özel okulların oranı giderek artıyor. AKP’nin iktidara geldiği 2002’de örgün eğitim yapan okulların yüzde 2,1’i özel okul statüsündeyken 2025 yılında bu oran 10 kat artarak neredeyse yüzde 20’ye çıkmış. Aynı dönemde yüzde 1,74 olan özel okul öğrencilerinin toplam öğrencilere oranı ise yüzde 9.1’e yükselmiş.

AKP/Saray iktidarının sosyo-ekonomik eşitsizliği derinleştiren ve halklar arasında dil, cinsiyet, inanç vb. ayrımcılıkları körükleyen politikalarının eğitim sistemine yansımaları her geçen gün belirginleşiyor. Giderek daha görünür olan bu gerçekliğin yanında, küçük bir azınlık dışında kalan toplum kesimlerinin ortaklaştığı bir alan var ki o da “emek piyasası”. Öğrencinin okuduğu okul ve aldığı eğitim ailesinin gelir düzeyi, dili, inancı ya da cinsiyeti ile ne kadar uyumlu olursa olsun sonuç olarak Türkiye, OECD ülkeleri içinde geniş ve dar tanımlı genç işsizliğinin en yoğun, çalışma koşullarının en zorlu, iş ve sosyal güvencenin en zayıf, ücretlerin ise en düşük olduğu ülkelerin başında geliyor. Bu nedenle -aldığı eğitimden bağımsız olarak- gençlerin büyük bir kısmı geleceğini başka ülkelerde aramak zorunda kalıyor. İronik olan ise tüm bu gerçeklik ortadayken Milli Eğitim Bakanı’nın kaynağı kendinden menkul bir takım veriler üzerinden “bir başarı hikayesi” yaratmak istemesi!


11 Eylül 2026 Cuma

Sosyal yıkım programı: OVP

                              12 Eylül 2026

AKP, iktidar olduğu 2002’den bu yana sadakatle uyguladığı neoliberal politikalarla toplumun geniş kesimlerini açlığa, yoksulluğa, işsizliğe, güvencesizliğe itmek pahasına ulusal ve uluslararası sermayenin çıkarlarının savunucusu olmayı tercih etmiş ve bu çerçevede kapitalizmin uluslararası kurumlarının belirlediği politikaları yaşama geçirme gayretinde olmuştur. Geçtiğimiz hafta 22.’si açıklanan ve 2027-2029 yıllarını kapsayan Orta Vadeli Program (OVP) da daha önceki OVP’ler gibi, 24 yıllık AKP iktidarının sınıfsal tercihlerini yansıtmaktadır.

OVP (2027-2029), 2023 seçimleri sonrasında ekonomi yönetiminin başına getirilen Mehmet Şimşek’in uygulamakta olduğu neoliberal politikaların -sermaye dışı toplum kesimlerin aleyhine olacak biçimde- revize edilmiş halini en “katı” biçimiyle sürdürme niyetinin beyanı olarak görülebilir. Şimşek yönetiminde hazırlanan OVP’lerin “katı”lığı, -yarattığı sosyal yıkımı görmezden gelerek daha da derinleştirmesinin yanı sıra- programda belirlenen hedeflerin genel bütçedeki belirleyiciliği ve hükümetin ekonomi politikalarına yön verme ayrıcalığına sahip olmasından kaynaklanır. Bu bağlamda yeni OVP’de yer alan hedeflerden hareket ederek 2027 bütçesini ve önümüzdeki yıl uygulanacak ekonomi politikalarını öngörmek mümkündür. Dolayısıyla Meclis içi ve Meclis dışı muhalefet ile sendikalar, meslek örgütleri vb. 2027 bütçe teklifinin hükümet tarafından Meclis’e getirilmesini beklemeden OVP’de benimsenen politikalara ve hedeflere göre mücadele programlarını hazırlayabilirler (Mücadele etmek gibi bir niyetleri varsa tabi.).

Üç yıldır uygulanmakta olan Şimşek programının devamı olan yeni OVP’yi anlamak  için üzerinde uzun uzadıya bir inceleme yapmaya gerek yoktur. Zira 2023’ten bu yana belirlenen hedeflerin isabetsiz olması, uygulanan politikaların yanlışlığı ve bunların yarattığı ekonomik ve sosyal tahribat sadece ücretler üzerinden bile görülebilir.

Şimşek programının önceliği olan enflasyonla mücadelede “ücretler”, enflasyonun ana sebebi olarak görülmekte ve ücretleri baskılama politikası izlenmektedir. Bunun için ücretlerin belirlenmesinde “hedef enflasyonun esas alınması ve asgari ücrete yılda bir kez artış yapılması” uygulamasına geçilmiştir. Bu nedenle 2026 yılında asgari ücret ve toplu iş sözleşmelerinde ücret artışları Merkez Bankası (MB)’in 2026 enflasyon hedefi olan yüzde 16 oranı esas alınarak belirlenmiştir. Oysa yılın ilk 8 ayında enflasyon, -çarşı pazardaki fiyat artışlarını örtbas etmek için gerçekleri çarpıtmayı görev edinmiş- TÜİK’in rakamlarıyla bile hedeflenen yüzde 16 oranının yaklaşık iki katıdır (yüzde 31.5). OVP’nin yıl sonu için enflasyon tahmini ise MB’in yüzde 28 olan tahminin de üzerine çıkarak yüzde 28.4 olarak revize edilmiştir.

OVP ve MB’nın yıl sonu enflasyon tahminini revize etmesi, milyonlarca emekçinin yaşam geliri olan ücretler üzerinden oynanan “hedef enflasyon” oyununun nasıl bir fiyaskoya dönüştüğünün ilanı olarak da okunabilir! Bu oyunun emekçilere bedeli ise 10 Eylül’de DİSK-AR tarafından yayımlanan Ücret Kayıpları İzleme Raporu (Eylül 2026)’nda açıkça ortaya konmaktadır. Rapora göre ortalama işçi ücretlerinin vergi ve enflasyon nedeniyle kaybı 20 bin 612 TL’dir. Belirlendiği 2025 Aralık ayında bile açlık sınırının altında olan asgari ücret, yılın sekizinci ayında 6 bin196 TL kaybederek Türk İş’in Ağustos ayı için belirlediği açlık sınırı olan 33 bin 388 TL’nin yaklaşık yüzde 20 gerisine düşmüştür. Bu durumda ücretlilerin yarıya yakınının geliri olan asgari ücretin yıl sonuna kadar açlık sınırının dörtte birine düşmesi sürpriz olmayacaktır. Asgari ücretle arasındaki fark arttıkça ücretlerin enflasyon, vergi ve kesintiler karşısındaki erime oranı da artmaktadır. Buna göre yılın ilk 8 ayında asgari ücretin 1.5 katı olan ücretlerin yüzde 38.4’ü, 2 katı olan ücretlerin yüzde 44.7’si, 2.5 katı  olan ücretlerin yüzde 46.7’si ve 3 katı olan ücretlerin ise yüzde 47.6’sı reel olarak gerilemiştir.

Ücretler bir ekonomide sınıflar arası güç dengesinin en bariz göstergesidir. Bu bağlamda DİSK-AR’ın tespit ettiği reel ücret kayıpları AKP iktidarının sınıfsal tercihlerini ve bu tercihleri yaşama geçirirken özellikle son 10 yılda inşa ettiği otoriter rejimin yarattığı “zor” sayesinde de olsa toplumda rıza üretebildiğini gösterirken aynı zamanda Türkiye işçi sınıfının zayıflığını da gözler önüne sermektedir. Bu durumda emek örgütlerinden, emekçilerin içinde bulunduğu koşulları ortaya koyan araştırma faaliyetlerinin yanı sıra onların ekonomik ve sosyal kayıplarını geri alacak bir mücadeleyi de örgütlemesi beklenir. Bu da sınıfsal tercini açık biçimde ortaya koymuş ve inşa ettiği otoriter rejim sayesinde emekçileri ezen, açlığa yoksulluğa iten iktidarla uzlaşarak değil, emekçi kesimlerin tamamını kapsayan bir mücadele programıyla sağlanabilir!

İktidara karşı muhalefet ettiğini iddia eden siyasi yapılardan beklenen ise sadece ücretli emekçiler değil uygulanan ekonomi politikalarının ekonomik ve sosyal haklarını gasp ederek yoksullaştırdığı sermaye dışında kalan tüm kesimler (küçük üretici, esnaf, çiftçi vb.) için alternatif bir ekonomik program ortaya koymasıdır. Ancak Türkiye’de yaratılan ekonomik ve sosyal yıkımın temelinde giderek otoriteleşen rejim olduğunu da unutmamak gerekir. Dolayısıyla bu yıkıma karşı gerçekleştirilecek bir mücadelenin sadece ekonomik değil aynı zamanda otokrasiye karşı demokratikleşmeyi de içermesi gerekir ki bunun için toplumsal barışın da savunulması elzemdir!

4 Eylül 2026 Cuma

Karaburun Bilim Kongresi

                              5 Eylül 2026

Karaburun Bilim Kongresi’nin 20.’si İzmir’in Karaburun ilçesinde gerçekleştiriliyor. Türkiye’de bir etkinliği 20 yıl boyunca istikrarlı biçimde sürdürmek başlı başına bir başarıdır. Hele bu etkinlik arkasında düzenli bir finans desteği olmayıp gönüllülük esasıyla yapılıyorsa… Ama belki de en taktir edilmesi gereken, bu bilimsel etkinliğin ülkede akademinin, bilimin, düşün hayatının zifir karanlıkta olduğu bir dönemde gerçekleştiriliyor olmasıdır!

Karaburun Bilim Kongresi, düzenleme kurulunun yapısı itibariyle de her yıl belirlediği konular itibariyle de sermayenin ve devletin hegemonyasına sıkışmış olan ana akım akademiden farklıdır. Her yıl belirlenen başlıklardan da anlaşılacağı üzere Kongre, “bilimi doğanın, toplumun, emeğin yararı için yapanları bir araya getirmeyi” amaçlar. Geçen kongrelerin başlıklarından şu birkaç örneği verebiliriz: 2006’da yapılan ilk kongrenin başlığı “Bilim ve İktidar”; 2012’de yapılan 7. Kongre başlığı “Kapitalizmin Kıskacında Doğa-Toplum-Teknoloji”; 2023’te yapılan 17. Kongre’nin başlığı “Kapitalizm ve Yıkım”; 2024’te yapılan 18. Kongre başlığı “Faşizm”; 2025’te yapılan 19. Kongre başlığı “Savaş”’tır.

Bu yıl 3-5 Eylül’de yapılmakta olan 20. Kongre’nin başlığı ise “Emek/Emekçiler”dir. Egemenlerin yok saydıkları, unutturmaya çalıştıkları kimi muhalif kesimlerin ise kullananları “sınıf indirgemeci” olarak itham ettikleri “emek, emekçi” kavramlarının başlık olarak belirlenmiş olması son derece önemlidir.

Kapitalizm, -bilindiği gibi- “eli kolu uzun bir sistem” olarak varlığını sürdürebilmek için yaşamın her alanına müdahale etmekte, müdahale ettiği her alanda yarattığı sorunlar üzerinden de kendine sermaye birikimi devşirmektedir. Böyle bir sistemin karşısında tek bir sorun alanında mücadele edebilmek mümkün değildir. Örneğin sadece ulusal bir mesele üzerinden ya da etnik, cinsel veya inanç ayrımcılığı üzerinden yürütülen bir mücadeleyle sorunlar ortadan kaldırılamayacağı gibi sadece dünyayı sınıflar üzerinden yorumlamak da mümkün değildir. Ancak savaşlardan, çevre katliamlarına, cinsiyet ayrımcılığından etnik ayrımcılığa kadar tüm sorunların temelinde kapitalist sınıfın (burjuvazinin) çıkarları olduğunu da unutmamak gerekir.

Bu yıl “Emek/Emekçiler” başlığı altında toplanan Karaburun Kongresi’nin programı tam da bu çerçevede belirlenmiş. Bu bağlamda -Kongre’nin oturum başlıklarından da anlaşılacağı üzere- emek ve emekçiler ele alınırken sadece üretim ve emek süreçleri üzerinden değil emekçiler arasında yaratılan ayrımlar ve emeğin yeniden üretim alanlarındaki temel sorunları üzerinden hareket edilmiş. Oturum başlıklarından şu birkaç örneği verebiliriz: “Uygarlık Krizi, Ekoloji ve Emek”, “Cis-Heteronormatif Emek Rejimi ve LGBTİ+ Emekçiler:  Ayrımcılık, Güvencesizlik ve Mücadele”, “Bakım Emeğinin Çok Boyutlu Dönüşümü”, “Emeğin Yeniden Üretimi”, “Bakım, Duygusal Emek ve Gündelik Yaşam”.

Kongre programı sadece sorunları ortaya koymakla kalmayıp çözüm önerilerini de tartışmakta. Bu yazının yayımlandığı 5 Eylül günü Karaburun’a gelme olanağı olanlar “Sendikal Mücadele: Kriz ve Arayışlar” başlığı altında sınıf mücadelesinin önümüzdeki sürecine ışık tutacak bir tartışmaya katılabilirler örneğin.

Karaburun Kongresi’nin başka önemli bir özelliği ise sadece akademik sınırlar içinde kalmayıp siyasetçileri de sürece katmasıdır. Bu yıl da Kongre’de “Demokrasi ve Emek Mücadelesi” başlıklı oturumda DEM Parti’den Gülistan Kılıç Koçyiğit, EMEP’ten İskender Bayhan, Sol Parti’den Deniz Demirdöğen, TİP’ten İlke Bereketli ve Yeni Parti’den Gökhan Günaydın yer alacaktır (Bu oturum da 5 Eylül’dedir.).

Yine 5 Eylül’de yapılacak Kongre’nin son oturumu, içinde bulunduğumuz dönemde mücadeleci sendikacılığın temsilcisi olan Özgür Karabulut (DİSK/Dev Yapı-İş) Neslihan Açar (DGD-SEN) Mehmet Türkmen (BİRTEK-SEN) H. Işık (Öğretmen Sendikası Vakıf Üniversiteleri Birimi) Beycan Taşkıran (Limter-İş) Rümeysa Kişi (TEKSİF Digel Tekstil Direnişi) “Sınıf Mücadelesinde Açmazlar ve Olanaklar” başlığında bir araya geleceklerdir. 

Her türlü baskıya, sindirme gayretine karşın “toplumu, doğayı, emeği savunan bir bilimi ve akademiyi var edenler”e selam olsun!