AKP’nin tek başına iktidara gelmesinde ve 24 yıldır iktidarını korumasında en önemli etken, kapitalizmi biçimlendiren uluslararası (DB, OECD, AB, IMF vb.) ve ulusal (TÜSİAD, MÜSİAD, TOBB vb.) kurumların desteğini almasının yanı sıra Büyük Ortadoğu Projesi olarak da bilinen, ABD’nin Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılmasında Türkiye’ye verilen rolü koşulsuz yerine getirmek konusunda verdiği taahhütlerdir. Bu taahhütler, toplumda eşitsizlikleri, yoksullaşmayı, emek sömürüsünü, doğa talanını arttıracak politikaları yaşama geçirmesini içerir. Toplumun genel çıkarlarına aykırı olan ve yaratacağı sonuçlar son derece ağır olacak bu politikaların toplumsal tepkilere yol açmadan uygulanabilmesi, her siyasi iktidarın altından kalkabileceği bir “iş” değildir.
AKP bu “zor iş”i, iktidarının ilk yıllarında özellikle Avrupa Birliği müktesebatına uyum ve yaratılan tam üyelik beklentisi sayesinde yerine getirebildi. Örneğin esnek ve güvencesiz çalışma rejimini içeren 4857 sayılı İş Kanunu, sağlık ve sosyal güvenlik sisteminin piyasalaşması ve özelleştirilmesini içeren 5510 sayılı SSGSS gibi emekçilerin kazanımlarını ortadan kaldıran; devletin tamamen piyasanın ihtiyaçlarını karşılayacak biçimde yeniden yapılandırılmasını sağlayan düzenlemeler önemli bir tepkiyle karşılaşmadan çıkarılabildi. Bu dönemde aynı zamanda Kürt sorununda da adı konmamış zımni bir uzlaşma hali -çatışmasızlık- sağlanabildi.
Ancak 2008 kriziyle birlikte uygulanan ekonomik programın yarattığı sosyal yıkım, AKP’nin toplumu ikna etmekte kullandığı ideolojik araçları etkisiz hale getirmeye başladı. Bunun üzerine 2009’da itibaren KCK operasyonlarıyla zımni uzlaşmaya son verilirken, TEKEL direnişinden başlayarak toplumsal hareketlere karşı da müdahaleler sertleşti. Gezi direnişinin çocuk ve genç yaşlarda 8 gencin ölümüne de neden olacak bir şiddet kullanılarak dağıtılması, AKP’nin uyguladığı yıkım politikalarına rağmen toplumsal desteği sürdürme meziyetini kaybetmeye başladığının göstergesiydi. Bu dönemde başlayan çözüm süreciyle AKP, kaybetmeye başladığı ideolojik üstünlüğü ve bunu bağlı olarak toplumsal desteği yeniden sağlamayı amaçlamıştı. Fakat HDP’nin 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ve 7 Haziran 2015 genel seçimlerinde Kürt halkının talepleriyle sosyal yıkımın ağırlığı altında ezilen yoksul emekçi kesimlerin sorunlarını ve mücadelesini bir araya getirmesi AKP’nin bu amacını boşa çıkardı ve 7 Haziran’ın ardından AKP, çözüm masasını da dağıtarak, iktidarını korumak için tamamen baskı aygıtlarına sarıldı.
15 Temmuz darbe girişimi gerekçesiyle ilan edilen OHAL ve 2017 Anayasa referandumuyla birlikte AKP, artık tümden yitirdiği toplumsal desteği hukukun, demokrasinin, insan haklarının işlevini kaybettiği otokratik bir rejimi inşa ederek sürdürme yolunu seçti. Türkiye’de otoriterleşmenin boyutları uluslararası birçok araştırmayla da ortaya konmakta. Örneğin Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC)’un Küresel Haklar Endeksi’ne göre Türkiye 2016’dan bu yana sendikal hak ve özgürlükler bakımından dünyanın en kötü 10 ülkesi arasında yer alıyor. Geçtiğimiz günlerde açıklanan World Justice Project’in (WJP) 2026 Hukukun Üstünlüğü Endeksi’ne göre Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde Türkiye, 143 ülke arasında 117.; yolsuzluk endeksinde 80. sıradadır ki son fon vurgunu sonrasında sıralamada çok daha geriye düşmesini bekleyebiliriz.
AKP iktidarında 24 yılı geride bırakırken ülkenin ahvalini şöyle özetlemek mümkün: Demokrasi, adalet, özgürlükler konusunda dünyada en geri sıralarda; gelir eşitsizliği, enflasyon, dış borç, cari açık, yolsuzluk, yoksulluk, genç işsizliği, iş cinayetleri, doğa talanı ve kadın cinayetlerinde ise ilk sıralarda yer alan bir Türkiye!
Sosyal yıkım arttıkça toplumsal desteğini daha fazla kaybeden iktidarların toplum üzerindeki baskıyı ve şiddeti arttırması kaçınılmaz oluyor. Kısır döngü halini alan bu durumu sonsuza kadar sürdürmek mümkün değil elbette. Ancak toplumsal meşruiyetini yitirmiş ve baskı yoluyla varlığını sürdürmeye çabalayan iktidarlar, kendileriyle birlikte devlet kurumlarının meşruiyetini kaybetmesini ve toplumda ahlaki çöküşün de yolunu açıyor. Etkisi uzun yıllar sürecek bir toplumsal yozlaşmanın önlenebilmesi için bu döngünün bir an önce sona erdirilmesi gerekir. Tarihsel süreçte de görüldüğü üzere “tek parti, tek adam”a dayalı otokratik rejimlere iç ve dış vesayet kurumları tarafından müdahale edilmesi sorunu ortadan kaldırmadığı gibi kronikleştiriyor. Toplumsal meşruiyete sahip, demokratik bir rejimin tesis edilebilmesi ise ancak tüm toplumu aktif özne haline getirme perspektifiyle hareket eden örgütlü bir mücadeleyle mümkün!

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder